Yaratılış Dogmasının Evriminde Bir Aşama: Akıllı Tasarım Hipotezi

Yaratılış dogmasının evriminde bir aşama: Akıllı Tasarım hipotezi

Ülkemiz yaratılışçıları bir süredir yazılı ve görsel basındaki faaliyetlerini arttırdılar. Yüzlerce milyar liralık reklam ve programlarla, her gün bir yerde boy gösteriyorlar. Şeriatçı gazeteler ise sürekli Darwin’e saldırıyor. Görünen o ki yeni bir kampanya için bir yerlerden düğmeye basılmış. Türkiye’deki yaratılışçı hareket özgün bir oluşum olmayıp, hem para hem de bilgi desteği açısından dışa bağımlı, diğer bir ifadeyle taşeron bir akım olduğundan, düğmenin bulunduğu yerin ABD’deki Hıristiyan Yaratılış Araştırma Enstitüsü olması yüksek ihtimal.
Burada bunlar olurken, Ağustos’un ilk günlerinde ABD’de bu konuyla ilgili dikkat çekici bir gelişme daha meydana geldi. Basından öğrendiğimize göre, Teksas’lı bir grup gazeteci ile yaptığı toplantıda oğul Bush, okullarda evrim kuramıyla birlikte dinsel kökenli “akıllı tasarım” görüşünün de öğretilmesinden yana olduğunu söylemiş. Gerekçesi de öğrencilerin farklı görüşlerle karşılaşmasının iyi olacağıymış!
Kim bilir belki zamanla “farklı görüşler” kervanına astroloji, falcılık, muskacılık vs. de katılır. Şaka bir yana aslında böyle büyük bir para ve silah gücünün başında bu kafada insanların bulunması gerçekten ürkütücü. Son duyduğumuz haber ise bizim yaratılışçıların, aynı ABD’nin bazı tutucu eyaletlerinde olduğu gibi, ülkemizin orta dereceli okullarında da evrim ile yaratılışın eşit sürelerde okutulması yönünde bir kampanya başlatma niyetinde oldukları. Gelişmeler önümüzdeki günlerde bu konuların gündemde daha fazla yer alacağını gösterir nitelikte.
Peki evrim kuramının alternatifi ya da eşdeğeri olarak öğrencilere okutulmak istenen “Akıllı Tasarım” nedir, ne değildir?

Yaratılışçılık çeşitleri

Yaratılış dogması binlerce yıl boyunca, dinler içindeki inanç ayrışmalarına benzer şekilde, çeşitlenmeler geçirmiştir. Statik bir inanç sisteminin farklı biçimlerinin olması ilk bakışta bir çelişki gibi gelebilir, fakat zaman içinde insanlığın bilimsel, kültürel ve sosyal yaşamındaki evrime koşut olarak dinsel dogmalarda da, kaçınılmaz uyarlamalar olmuştur. Örneğin günümüzde yaratılışçılığın en az on farklı çeşidi bulunmaktadır. Bunlardan biri olan “Genç-Dünya” yaratılışçılığına göre dünyanın yaşı on bin yıldan daha azdır. Adem-Havva öyküsü de inanışın ekseninde yer almaktadır. Nuh Tufanı bu grup için tarihte gerçekleşmiş bir olaydır ve işlem sırasında tüm dünya sularla kaplanmıştır. Bu nedenle jeolojik olgular, bu olay temel alınarak yorumlanmalıdır.
Buna karşılık “İlerleyici” yaratılışçılık akımında Nuh Tufanı, küresel ölçekte gerçekleşmiş bir afet olarak düşünülmez, o daha çok bölgesel bir olaydır. Bu inanca göre Tanrı canlı çeşitliliğinin temelini oluşturan orijinal türleri en başta yaratmıştır, fakat daha sonra bu türler kendi içlerinde yeni formlara bölünerek çeşitliliği oluşturmuştur. Fakat canlı türlerinin birbirleriyle ya da eski canlılarla arasında bir akrabalık bağı veya genetik ilişki yoktur.
Charles Johnson’ın öncülüğünü yaptığı “Düz dünya” yaratılışçıları, yeryüzünün düz ve üstünün tek parçadan ibaret bir çatı ile kaplı olduğuna inanırlar. Bu inanç sahipleri, İncil’deki “yeryüzünün dört köşesi” vb. ifadelerden esinlenerek bu sonuca varmışlardır.
“Yer merkezci” yaratılışçılar, düz dünyacılardan farklı olarak dünyanın bir küre olduğuna inanırlar, fakat onun Güneş çevresinde döndüğünü ve hareket ettiğini kabul etmezler.
“Yaşlı Dünya” yaratılışçıları dünyanın yaşını saptayan radyometrik tarihlendirme yöntemlerini kabul etseler de, kendi içlerinde alt dallara ayrılırlar. Örneğin “Yaşlı Gün” yaratılışçılığı kutsal kitaplarda aktarılan altı günlük yaratma sürecindeki gün kavramının aslında bildiğimiz yirmi dört saatlik zaman diliminden çok daha uzun bir süreyi ifade ettiğini savunmaktadır.
“Boşluklu” yaratılışçılık kutsal kitaplarda aktarılan iki farklı yaratılış eylemi arasında yüz binlerce yıllık, uzun bir zaman aralığının olduğunu söylemektedir. Görüldüğü gibi tüm bunlarda bilimsel bulgulara, biraz da olsa, uyumlu bir yaklaşım içine girme çabası vardır.
Yaşlı dünyacıların en son versiyonlarından biri de “Akıllı Tasarım” yaratılışçılığıdır. Aslında bu akımın kuramsal kökleri 17. yüzyıl teologlarından John Ray, Robert Boyle ve ardılları William Paley’e dayanır. Bu tip yaratılışçılar Tanrı’nın varlığının, onun yarattıklarının incelenmesi ile kanıtlanabileceğine inanırlar. Bu görüş şu anda Amerikalı, zengin, tutucu, Hıristiyan Protestanlar tarafından en çok para yatırılan ve propagandası yapılan akımlardan biridir ve yazımızın bundan sonraki aşamalarında ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
Yaratılışçılığın daha yeni versiyonlarından biri “Sürekli Yaratılış” inancıdır. Bunlar Tanrı’nın, yarattığı canlıların evriminde etkin bir şekilde rol aldığına inanırlar.
“Tektanrıcı” yaratılışçılık, canlıların Tanrı tarafından fakat evrimleşme yoluyla yaratıldığını savunur. Bu grup için Nuh Tufanı, tarihte gerçekleşmiş bir olaydan daha çok, Tanrı’ya boyun eğmenin önemini vurgulamak için kullanılan bir mecaz olarak algılanmaktadır. Bazı tektanrıcı yaratılışçılar Tanrı’nın evreni yaratıp, onun çalışma yasalarını ortaya koyduktan sonra, gelişen sürece müdahale etmediğini düşünürler. Bunlar Deistik yani “Yaradancı” bir inanca daha yakın tavır sergilemektedir. Tektanrıcı yaratılışçılığın resmi destekçisi Katolik Kilisesidir. Papa II. Jean Paul 1996 yılında yaptığı bir açıklamada, Tanrısal yaratılış sonrasında evrimin meydana geldiğini ve insanın daha ilkel bir formdan evrimleşmiş olabileceğini kabul etmiş, fakat insan ruhunun ancak Tanrısal bir yaratım ile oluşabileceğini vurgulamıştır.
“Evrimsel” yaratılışçılık teolojik anlamda tektanrıcı yaratılışçılardan farklı bir yaklaşım sergiler örneğin, “Adem” biyolojik anlamda ilk insan değildir fakat o ruhsal anlamda kendi bilincinin farkında olan ilk insandır.
Görüldüğü gibi tektanrılı göksel dinlerin kutsal kitaplarında dile getirilen yaratılış dogmasının, zaman içinde, farklı algılanış biçimleri ortaya çıkmıştır. Bu çeşitlenmede en belirleyici etmen, özellikle astronomi, jeoloji ve biyolojideki bilimsel ilerlemeler olmuştur. Ayrıca 17. yüzyıldan, 20. yüzyılın başına kadar olan dönemde bilimsel evrim kuramının temelini oluşturan bulguların ortaya konulmasında birçok din adamının bulunması dikkat çekicidir.
Bu açıdan bakıldığında canlıların dünyamızdaki tarihi konusu, kendisini dogmadan, inançtan ayıramayan din-bilim adamlarıyla, elde ettiği gözlem ve deney sonuçları inançlarıyla çeliştiğinde seçimini cesurca, akıl ve bilimden yana kullanan din-bilim adamları arasındaki bir mücadele olarak da kabul edilebilir.

“Bilinçli Tasarım”cıların öncülleri

Bu iki tip din ve bilim adamına John Ray ve Charles Darwin örnek olarak verilebilir. Her ikisi de İngiliz ve Cambridge Üniversitesi’ndendir. Fakat aralarında iki yüzyıllık önemli bir zaman farkı vardır.
John Ray 17. yüzyılın önemli felsefeci, teolog ve doğa bilginlerinden biridir. Tanrı’nın bilgelik ve gücünü anlayabilmenin en iyi yolunun yarattığı doğayı incelemek olduğunu söyleyerek teolojinin felsefi boyutuna, bilimsel bir boyut daha eklemek istemiştir. Başkaları tarafından yazılmış kitaplardaki bilgileri ya da doktrinleri körü körüne kabullenmeyi doğru bulmayan Ray, mutlaka kendi öğrenme ve araştırma çabamızın da devrede olması gerektiğini vurgulayarak dinbilime önemli bir katkı yapmıştır. Hem kendi çağdaşı hem de daha sonra gelen teologların önemli bir bölümünün, doğal ya da maddi dünyanın, insanın kötülüklerden arınma mücadelesinde onun aklını karıştırıp, çelen bir etmen olduğunu ve ondan uzak durulması gerektiğini söylediği bir dünyada, John Ray’in yaklaşımı daha iyi anlaşılır.
Ray, canlıların yaşam ortamlarına uyumu ile bedensel yapıları ve işlevleri arasındaki ilişkileri aydınlatmanın çok önemli olduğunu söyler, çünkü o bunlarda Tanrısal tasarımın izlerinin bulunduğu inancındadır. Canlıları fizyolojilerine, işlevlerine ve davranışlarına göre sınıflandırarak ilahi yaratılışın düzenini, mantığını anlamayı dener (onun bu yaklaşımı daha sonra büyük İsveçli sistematikçi ve yaratılışçı Linnaeus’a esin kaynağı olmuştur). Fakat bilginin evrensel niteliği sonucu yaratılışçıların gelişimine önemli katkıları olduğu canlıların sınıflandırılma ağacı, ileriki yıllarda evrimciler tarafından canlıların akrabalık ilişkilerini gösteren evrimsel sürece destek sağlayan etkin bir kanıt olarak kullanılmıştır. Günümüzde canlılar arasındaki doğal yani gerçek akrabalık ilişkilerini ortaya çıkarmak için moleküler sınıflandırma etkili olarak kullanılmaktadır (çocuğun gerçek ana veya babasını saptamak için yapılan DNA testine benzer bir uygulama). Sınıflandırma biyolojik evrimin kalbinde yer alan bir olgudur, çünkü canlıların moleküllerine bakarak yapılan sınıflandırmanın ortaya çıkardığı evrimsel soy ağacı, tüm canlıların ortak bir ata hücreden evrimleştiği tezini destekleyen en önemli kanıttır.
John Ray bilimden teolojiye doğru açılım yapan bir din adamıydı. Ondan bir yüzyıl sonra ortaya çıkan William Paley ise doğal düzenin açıklanmasında tamamıyla felsefi bir yaklaşım geliştirmişti. O da bir Cambridge’li idi.
Paley’in bilim tarihine tanıttığı bir metaforun onun günümüze kadar gelmesinde önemli etkisi olmuştur. Paley bu metaforda şöyle bir senaryo tasarlamıştır: “Şayet açık bir arazide yürürken, yerde duran bir saat bulsam, bu saati oluşturan parçaların karmaşık yapıları ve onların bir araya getiriliş biçiminden, onun belli bir hareket etkisi yaratmak amacıyla imal edildiği sonucuna varabilirim” diyor. Paley’ e göre, belli bir işi yapmak yani zamanı ölçmek için mükemmel bir şekilde tasarlanmış bu düzeneğin çok akıllı ve yetkin bir tasarımcı ve ustanın elinden çıktığı kolaylıkla görülebilir. İşte bu “usta” ve “tasarımcı” Tanrı’dır. Paley bu yapay ve mekanik kurgulamadan sonra yorumunu doğal yapılara çevirir ve organizmaların bir saatten daha karmaşık ve mükemmel bir tasarıma sahip olduğunu söyler. Yaşam koşullarına mükemmel uyum sağlayacak şekilde yapı ve işlevleri planlanmış bitki ve hayvanların, tıpkı saati var eden saat yapıcısı gibi, “akıllı bir tasarımcısı” olmalıdır. Paley’in hipotezi genel olarak “tasarımdan çıkarılan deliller” diye tanımlanmaktadır.
İşte günümüzde evrim kuramına alternatif bir kuram yarattıkları savında bulunan “Bilinçli Tasarım Yaratılışçıları”, tezlerinde yer alan temel mantık ve kavramları yüzyıllar öncesinde yaşamış bu kişilerden almışlardır.

Yaratılışçıların günümüzdeki durumu

1950’li ve 60’lı yıllar, çok farklı disiplinlerde, 21. yüzyıl biliminin temellerinin atıldığı bir döneme denk gelir. DNA yapısının keşfi sonrası moleküler biyolojide olan atılımlar, elektronik ve malzeme bilimindeki gelişmeler ve uzay çalışmalarındaki başarılar, bilimsel bir devrimin ayak seslerini oluşturuyordu. Uzun vadede insanlığın düşünce dünyasında büyük dönüşümler yapacak bu gelişmeleri sezen o yılların dincileri, yaratılış dogmasının halka sunumunda artık, yeni bir içerik ve propaganda yöntemi ortaya konması gerektiğini anlayıp, harekete geçtiler. Öncelikle Yaratılış dogmasının standart söyleminde yer alan “Adem-Havva”, “kaburgadan kadın yaratma”, “Nuh Tufanı”, “altı günde yaratılış”, “yasak elma”, “yılanın hinliği”, “cennet bahçelerinden kovuluş” gibi kavramlardan sıyrılmış bir söylem geliştirme çabası içine girildi. Bu bağlamda “indirgenemez karmaşıklık”, “yaratılış bilimi”, “özelleşmiş karmaşıklık”, “ani oluşum”, “tasarımdan gelen kanıt” gibi, dinsel çağrışımlar yapmaktan olabildiğince uzak yeni kavramlar üretildi. Hatta iş o kadar ileri gitti ki, artık Tanrı sözü dahi kullanmaktan kaçınılıyor. Bunun yerine “Tasarımcı”, “Doğaüstü Yaratıcı” veya “Akıllı Tasarımcı” gibi nitelemeleri tercih ediyorlar.
Bu nedenle olsa gerek yaratılışçıların son dönem starlarından ve aynı zamanda “indirgenemez karmaşıklık” kavramının isim babası olan Michael Behe, yazı ve konuşmalarında dünyanın yaşı, Nuh Tufanı, Adem-Havva gibi dinsel söylemlerden özenle kaçınmaktadır. Derdini bazı hücresel sistemlerden dem vurarak anlatmaya çalışır. Ona göre bazı biyolojik sistemler, o kadar karmaşık bir bütünsellik içinde işlev görür ki, kendisini meydana getiren elemanlardan bir tekinin dahi devreden çıkması ya da bozulması, sistemi iş göremez hale getirecektir. Ona göre sistemin bu kaçınılmaz özelliği, onun bir tasarım ürünü olduğunu ispatlamaktadır. Neden? Çünkü sistemin bu çalışma düzeni onun, indirgenemez karmaşıklıkta olmasından kaynaklanmaktadır. Yani burada da Paley’in saatindeki bir çarkın çıkması ile saatin artık zamanı gösteremeyeceğine benzer bir mantık yürütülmektedir. Buna ilaveten Behe, böyle bir sistemin zaman içinde kademe kademe parça eklenmesi ile oluşmayacağını da söylemektedir. Yani her şey baştan beri orada olmalıdır.
Behe’nin genellikle kullandığı örnek bakterinin hareket organı olan kamçıdır. Araştırmacılar Behe’nin iddialarını çok kolaylıkla çürütmüşlerdir. Bunları kısaca sizlerle de paylaşmak isterim.

İndirgenebilir karmaşıklığa (!) örnekler

Bakterinin kamçısı onlarca farklı proteinden oluşan bir moleküler motordur. Kamçı burada hareketi sağlayan bir pervane görevindedir. Bu pervane bazı bakterilerde saatin çalışma yönü ya da tersi doğrultuda dönerek hareketi sağlar. Bakterilerde kamçı protein genlerinde yapılan mutasyon çalışmaları ile sisteme ait belli genlerde meydana getirilen bazı bozuklukların, kamçının çalışmasını durdurmadığı, ama bakterinin, kamçının sola ya da sağa dönüş yönünü düzgün ayarlayamadığı görülmüştür. Yani bu mutant bakterilerde kamçı iş görmekte ama organizma kendisinden çok etkin bir şekilde yararlanamamaktadır.
Aynı konuyu Paley’in sevdiği göz örneği üzerinden irdelemek de mümkün. Bilindiği gibi insanın önemli organlarından biri olan gözde, renk ayrımında iş gören ışık algılayıcı protein moleküllerinin genlerinde meydana gelen bir mutasyon nedeniyle, renk körlüğü olarak bilinen bir durum oluşur. Fakat bu mutasyondan dolayı, yaratılışçıların iddia ettiği gibi, kişilerin görme işlevleri son bulmaz, sadece çevrelerindeki kırmızı veya yeşil renkleri algılayamazlar. Burada sormak gerekiyor; hani o kadar mükemmel bir tasarım olan göz, tek bir parçası dahi zaafa uğrasa işlevini yerine getiremezdi? Hatta bu konuda çok ilginç bir durum daha bulunmaktadır. İnsan ve Yeni Dünya Maymunlarının gözlerinde mavi, yeşil ve kırmızı renkleri algılayacak üç ayrı tip alıcı molekül bulunur. Fakat yaklaşık otuz milyon yıl önce Yeni Dünya Maymunları ile yollarını ayırıp, evrimleşen Eski Dünya Maymunlarının gözlerinde ise üç yerine sadece iki alıcı molekül bulunur. İşte hem doğal hem de yapay yollardan oluşmuş ve birindeki bir parçayı diğerinin içermediği iki göz var ortada. Her ikisi de işini gayet iyi yapıyor… Görüldüğü gibi bilinçli tasarımcıların kendi verdikleri örnek dahi kendi tezlerini çürütmek için yardımcı olmaktadır.
Yaratılışçıların son yıllarda sarıldığı “indirgenemez karmaşıklık” olgusunun dahi iler-tutar yanının olmadığı görülüyor. Gözler görüyor, kamcılar çalışıyor. Hani, “kamçıyı oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, ya da kusurlu olsa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiçbir faydası olmaz”dı. İşte sistemler çalışıyor, yani yaratılışçı söyleme göre sistem “indirgenebilir bir karmaşıklığa” sahiptir.
Biyolojik gerçeklerle çelişen bu “indirgenemez karmaşıklık” önermesi diğer bir irdelemeyle de kolaylıkla çürütülebilmektedir. Yine kamçı konusuna dönersek ve yaratılışçıların akıllı tasarım ürünü mükemmel sistemleriyle aynı anda varolup, aynı işi yapan diğer sistemler için ne denilebilir? Örneğin, bakterilerden daha yüksek bir hücresel organizasyona sahip, ama bakteriler gibi tek hücreli olan bazı protozoonlar hareket etmek için farklı bir kamçı kullanırlar. Örneğin bunlarda kamçının hücreye bağlandığı kök bölgesinde, bakterilerdeki gibi bir motor yapı bulunmaz. Diğer bir ifade ile kamçı hareketi daha az karmaşık (indirgenmiş!) bir sistem ile yerine getirilmektedir. Şayet bakterideki kamçı “akıllı” bir tasarımcının “indirgenemez” karmaşıklıkta bir eseri ise, böyle motoru bulunmayan bir kamçıya ne gerek vardır ya da bunun tasarımcısı kimdir diye sormak gerekiyor? Açıkça görüldüğü gibi yaratılışçı hipotezlerin, bırakın tüm biyolojik çeşitliliği kapsayacak bir açıklama getirmeyi, kendi verdikleri örneklerdeki çalışma düzenini dahi açıklayacak gücü yoktur.

İnsandaki tasarım hataları

Bilebildiğimiz birçok canlı, biyolojik açıdan “berbat tasarım” örneği olarak kabul edilebilecek özelliklere sahiptir. Çünkü doğa yaratılışçının saat imalatçısı gibi çalışmadığı için, “bir şey ya akıllı tasarım ürünüdür ya da hiçtir” mantığı burada işlemez. Evrimsel gelişim eldeki malzemenin olabildiğince iyi kullanılması esasına dayanır. Tak-çıkar, yap-boz, eldekini yeni bir işlev için kullanma, yeni bir işlev kazanmak için o işle ilgisi bulunmayan iki şeyi bir araya getirip deneme vs. evrimin temel çalışma tarzıdır. Doğada “ol dedim oldu” yöntemi çalışmaz.
Kutsal kitaplara göre insan, melekten de üstün tutulmuş kutsal bir varlıktır. Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. Diğer tüm canlılar ona fayda sağlamak üzere var edilmiştir. Şeytan rahat mekanından ona secde etmedi diye kovulmuştur. Tüm bunlardan sonra insanın hiç olmazsa biyolojik açıdan yetkin bir varlık olması beklenmez miydi?. Ama ne gezer… Tıp bilimi insanın bedensel ve ruhsal eksikliklerini onarmak için çırpınıyor. Birer insan olarak hepimiz bunun doğrudan tanığıyız.
Toplumun önemli bir bölümünde burun kemiği doğuştan eğri. Bunun yol açtığı bir sürü sorun var. Başta nefes almak gibi çok önemli bir işlevimizi kötü etkiliyor. Ne gece rahat bir uyku, ne enerji dolu bir yaşam.
İnsan dişlerinden çektiğini, çok az şeyden çekmiştir. Çürükler, diş eti hastalıkları, çıkmayan yirmi yaş dişleri, kanal tedavisi, protezler, kalp romatizmasına kadar giden dertler. Oysa köpekbalıklarının dişleri her sene yenileniyor. Şu hayvana bahşedilen güzelim tasarım, biz sevgili kullara da bağışlanamaz mıydı?
Geçenlerde sevgili Ender Helvacıoğlu Chris Colby ve Loren Pethrich tarafından hazırlanmış bir makale gönderdi. Doğadaki kötü tasarımların ele alındığı yazıda verilen bir örnek dikkatimi çekti. Yazarlar orta yaş ve üzeri erkelerin baş dertlerinden biri olan prostata değinmişler. Bilindiği gibi prostat adlı verilen bez, erkek üreme sisteminin önemli bir parçasıdır. İdrar borusu bu bezin içinden geçer. Prostat enfeksiyona ve ileriki yaşlarda kanserleşmeye yatkın bir yapıya sahip olduğundan, bunda bir sorun meydana geldiğinde bez genişleyip, idrar borusunu sıkıştırmaktadır. Sonuç olarak idrarı rahat bir şekilde yapamama gibi çok sıkıntılı bir durum ortaya çıkmaktadır. Yazarlar haklı olarak, idrar borusunu, böyle genişleme eğilimi olan bir yapının içinden geçirmedeki “akıllı tasarımı” sorguluyorlar. Hadi diyelim oradan geçmesi gerekti, buraya ezilmeye daha dirençli bir idrar borusu konamaz mıydı?

Karmaşıklık ilahi tasarıma uygun mu?

Bir biyolog olarak bugüne kadar yüzlerce biyolojik sistemi inceledim. Birçoğunda varolan aşırı karmaşıklık ve ayrıntı, sorun yaşanmasında baş etmen gibi gözüküyor. Sistemdeki ayrıntı, daha çok, sistemin çalışması ile ilgili olup, sistemdeki sorunların etkili çözümüne yönelik olmadığından, doğduğumuz andan itibaren hastalıklardan başımızı kaldıramıyoruz. Şimdikinden daha başarılı bir bağışıklık sistemi ve genetik bozuklukları tamir mekanizmamız olsaydı, kanser başta olmak üzere birçok hastalığa direnmemiz daha kolay olacaktı.
Yaratılış dogmasında olan işlere farklı bir bakış açısından bakıldığında, biyolojik sistemlerde yer alan moleküler düzeydeki bu kadar ayrıntının, “ilahi ya da akıllı tasarım” olgusuna pek uygun olmadığını düşünüyorum. Doğaüstü güçlerle bir şey yapabilme yetisine sahip bir yaratıcı, çok daha basit, hatası az, tamiri kolay, yüksek etkinlikte ürünler meydana getirebilirdi. Yani bir mucize olabilirdi. Fakat bu mucizeleri gerçek hayatta ne yazık ki göremiyoruz.
Evrim, eldeki mevcut malzemeyi, mevcut koşullar içinde kullanıp, organizmanın hayatta kalması yönünde çalıştığı için canlılarda, tarihin biyoloji çöplüğünden kalma birçok yapıyı görmek olasıdır. Örneğin balina avcılarının yakaladıkları kimi balinalarda gözlemledikleri arka extremite (ayak) kalıntılarının sırrı ancak moleküler çalışmalar ile anlaşılabilmiştir. Şöyle ki, moleküler sınıflandırma çalışmaları suda yaşadığı halde balinaların en yakın akrabasının bir balık değil su aygırı olduğunu ortaya koymuştur. Balinaların bedeninde yer alıp da artık kullanılmayan arka ayak kalıntılarının nedeni bir tasarım hatası değil, onun önce karada yaşayıp daha sonra denize dönen bir memeli olmasındandı.

İnançtan bilim olur mu?

Sözün özüne gelinirse yaratılışçılar artık insanları teolojik ve metafizik dogmalarla ikna etme olanakları kalmadığından çıkış yollarını bilime bağladılar. Bu nedenle “yaratılış bilimi” diye, dinsel olguları örtülü bir şekilde içeren, sahte bir bilim yaratma çabasına girdiler. Bilim dünyasında kendilerine yer açmak için hoyratça sağa-sola saldırıyorlar. Tezlerinin tutulacak bir yanı olmadığı için yaratılışçılar kendilerini, en zayıf savunma yöntemi olan, karşıtları ile ifade yolunu seçiyorlar. Darwin’i ve evrim kuramını ortadan kaldırarak insan bilincinde boşluk yaratma çabasındalar. Böylece oraya kendilerinin yerleşebileceklerine inanıyorlar. Bu yolla bilimsel bir kuram ortaya koymaları olanaksız. Şayet bir mücadele içinde iseniz hareketinizin ana eksenine öncelikle kendi tezinizi koymalısınız. Her şeyden önce onun sağlam ve inandırıcı olması gerek. Mücadelenizin merkezinde karşıtlarınızın karalanması oturuyorsa uzun vadede oradan bir yere varmanın olanağı yok. Bilimin çok güçlü ve tutarlı bir özeleştiri sistemi vardır ve bu işi, yaratılışçıların paralı, göz boyamalı kampanyalarına gereksinim duymadan zaten yapıyor. Bilimsel bilgi, bilimsel yönteme dayanır. Hipotezlerini, gözlem ve deneyle desteklemezsen, mantıksal sınamadan geçirmezsen, onu bilimsel kuram ya da yasa düzeyine çıkaramazsın.
Bilimsel eleştiri sisteminin gücünü düşündüğümde aklıma hep Charles Darwin ve kuzeni Francis Darwin gelir. Darwin’in, belki de en az biyolojik evrim kuramı kadar (kimilerine göre daha çok) sevip, savunduğu “Pangenesis” kuramının, Francis Darwin tarafından yapılan bir seri deney sonucu bilim tarihinin çöplüğüne gönderilişi bilim tarihinin ilginç öykülerindendir. Bilim öyle ciddi ve tutarlı bir etkinliktir ki, dünya çapında bir üne sahip olduğu bir dönemde dahi, zavallı Darwin’i kuzeninin gazabından koruyamamıştır.
Sevgili dostlar, bilimin açıklayamadığını, hiçbir şey açıklayamaz. Bugüne kadar bu hep böyle olmuştur. İnsanlığa safsatadan, falcıdan, büyücüden, muskacıdan vb. fayda yok. Her insan her istediğine inanmakta serbesttir. Bu en azından onun insani, hukuki ve ahlaki bir hakkıdır. Fakat hiç kimsenin inancını bilim diye yutturmaya hakkı yoktur. Çünkü akıl ve bilim dışındaki çözümlerin gözyaşı, sömürü ve acı getirdiği deneyimlerle sabittir. Toplumu bilim ve akıldışına karşı koruma görevi ilk aşamada bilimcilere aittir.
Birkaç ay sonra yaratılışçıların, yaratılış dogmasının evrim kuramıyla eşit sürelerde orta dereceli okullarda okutulması için, Milli Eğitim Bakanlığı düzeyinde girişimde bulunacağından söz ediliyor. Din tüccarları, inanç sömürücüleri kapımızın eşiğinde bekliyor. Evimizi korumamız gerek.

Not: Makalenin hazırlanmasında www.talkorigins.org ve www.ncseweb.org web sayfalarında yer alan Eugenie Scott, Mark Isaak ve Lenny Flank’ın bilgi ve görüşlerinden yaygın olarak yararlanılmıştır.

Kaynak: Bilim ve Gelecek , Ağustos 2005 sayısı

Neden Bilim? Neden Evrim?

Bilim ve din aynı alanlarda hüküm sürmezler. Bilim öğrenir, din öğretir. Bilim dünyayı anlamaya çalışır; dinler ve felsefeler insan yaşamına bir anlam vermeye çalışır.

Baş döndürücü bir hızla gelişen bilim ve teknoloji çağında yaşamaktayız. İnsan hayatı bilimle şekillenmekte, refahı bilimle sağlanmaktadır.

NEDEN BİLİM?

Baş döndürücü bir hızla gelişen bilim ve teknoloji çağında yaşamaktayız. İnsan hayatı bilimle şekillenmekte, refahı bilimle sağlanmaktadır. Evrenin kökeninden nanoteknolojiye, robotikten genomikse, iletişim-bilişim teknolojisinden gen tedavisine kadar bilim ve teknoloji savaşımı devam ediyor.

Bilimin tanımlardan birisi doğal bilmlere daha uygun görülüyor:

’Fiziksel ya da maddesel dünyanın gözlem ve deney yaparak elde edilen sistematik bilgisidir.’

Çağdaş dünyada ‘bilim ve teknoloji’ ilişkisi giderek belirginleşmektedir. Tüm bunlar toplumları etkilemekte ve sonuçta değerler sistemini alt üst etmektedir.

O zaman, Neden Bilim? diye sorulunca, bunun kısa yanıtı olarak “çünkü bilim kalkınmanın anahtarıdır” diyebiliriz. Ayrıca, ’Eğitim yoluyla insanı değiştirmedikçe kalkınma dediğimiz gelişme görülemez.

TÜRKİYE’DE BİLİM GÜNDEMİ

Dünyada ve ülkemizde bilim, emperyalizmden ve Ortaçağ düşüncesinden kaynaklanan iki yönlü bir saldırı altındadır. Bu saldırıların temel amacı, bilimin, toplum hayatının merkezinden uzaklaştırılarak etkisizleştirilmesi; genel düzlemde güvenilirliği sorgulanan, sadece dar uzmanlık alanlarında geçerli ve bütünüyle teknik nitelikte bir etkinliğe indirgenmesidir. Bilim gündemi, günümüzde bu amaçlar doğrultusunda yalnızca doğrudan getirisi olan sorunlara kısıtlanmış, bilimsel çalışma süreçleri ticarileştirilmiştir. Bilimin uğratıldığı bu dönüşümün gerçekleştirilmesinde kullanılan temel araç da, bilginin, kamu değeri olmaktan çıkarılıp alışverişin konusu olan özel bir değişim değeri haline getirilmesi olmuştur.

Atatürk’ün “Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve teknoloji dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, bilgisizliktir ve hıyanettir… Yalnız; … Binlerce yıl önceki bilim ve teknik dilinin çizdiği ilkeleri, şu kadar bin yıl sonra bugün, olduğu gibi uygulamaya kalkışmak elbette bilim ve tekniğin içinde bulunmak değildir” ilkesi gereğince bilimi hayatın merkezine çekmek ve onu geleceğimizin kurulmasında temel araç konumuna getirmek durumundayız. Şimdilerde ise; bizde bilim özetle “siyaset-tarikat-ticaret” ilişkisinin uçurumundadır.

EVRİM BİLİMİ

Tüm canlıların ortak atadan değişerek gelmiş olduğu, evrimin tarihsel gerçeği olarak, 150 yıla yakın bir süredir bilimcilerce sorgulanıyor.

Fakat, yaşamın evrimi hakkında her şeyi tam bilmesek de, mekanizması ve tarihi hakkında detayda ayrılıklar olsa da, bu bilim dalı, maddenin atomik yapısı ya da dünyanın güneş çevresinde dönmesi kadar bilimsel bir gerçektir.

Amerikalı’ların (ABD’liler) yaklaşık %40’ı insan türünün tanrı tarafından doğrudan yaratıldığına inanır. (Futuyma, 2005).

Science (2006)’ta yayınlanan bir araştırmaya göre 34 ülke arasında Türkiye, Evrim Teorisine inancın en düşük olduğu ülke iken, ABD en sondan ikinci sıradadır.

Öte yandan, Avrupa’da yerleşik resmi bir dini olan İtalya bile evrim gerçeğini sorgulamıyor. Avrupalılar ABD’lilerin evrimi yanlış ve eksik algılamasına şaşırıyorlar.

Bunların dışında, pek çok koyu dinsel inançlı insan evrime, Tanrının yaratma eyleminin devam edebilmesi için gerekli olan doğal bir mekanizma olarak bakarlar.

Papa John Paul II, 1996’da evrim gerçekliğini doğrulamış ve Katolik kilisenin teolojik doktrini ile evrim arasında bir çatışma olmadığını vurgulamıştır (The Quart. R. of Biology 72: 381-406).

Papanın görüşü teistik evrim’e yakındır: Buna göre Tanrı doğal yasaları (Doğal seçilim gibi) koydu, ve evrenin kendi başına, daha başka doğaüstü müdahale olmadan ilerlemesine/yürümesine izin verdi.

NEDEN EVRİM?

Evrim: Canlı ve cansız sistemlerin zaman içinde değişim sürecidir. Bizim bu sempozyumdaki konumuz “biyoloji eğitiminde evrim” (canlıların evrimi ve bunun eğitimi) olacaktır.

Gen etkinliğini düzenleyen mekanizmaları keşfettiği için Biyoloji ve Tıpta Nobel Ödülünü kazanmış olan büyük genetikci François Jacob 1973’te bu konuda şunları söylemiştir:

Biyolojide birçok genelleme vardır, fakat çok değerli olan birkaç tanedir. Bunlar arasında, evrim kuramı en önemli olanıdır; çünkü, çok değişik kaynaklardan toplanan ve ayrı ayrı nitelikteki gözlemler yığınını biraraya getirir; canlılarla ilgili tüm disiplinleri birleştirir; çok çeşitli organizmalar arasında bir düzen kurar ve bunları yerkürenin geri kalan kısmına sıkıca bağlar; kısaca, canlılar dünyasında çok türlülüğünün mantıksal bir açıklamasını sağlar.

DNA yapısının ortak buluşcusu ve Nobel ödüllü bilim adamı James Watson:

Bugün evrim teorisi, kökten dinci azınlık dışında, herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

Evrimsel biyolojinin özü, evrim olayının geçmişini tanımlamak ve bunun nedenlerini ve mekanizmalarını analiz etmektir. Evrimsel biyoloji alanında, bütün canlıların tüm özellikleri evrimsel değişimin tarihi ve ürünleridir. Nitekim, ‘Bizim kendi türümüzde, kültürel kalıtım (sosyal – kültürel evrim) tarihsel değişimin temelidir’ diyor J. Maynard Smith (2002).

Evrimsel biyoloji ile diğer biyolojik disiplinler şu konuda gerçeği paylaşırlar: Çoğu kez görünmeyen olay ya da nesneler hakkında yorumlar yaparız. Geçmişteki evrimsel değişimleri işlerken göremeyiz; aslında ne DNA kopyasını, ne de büyüme ve üremeyi düzenlediğini bildiğimiz hormonu da görebiliriz.

Bilimde çok çeşitli olay ve gözlemleri açıklayan birbiri ile ilgili bir grup hipotez, böyle sınamalarla kuvvetle desteklenirse, o zaman kuram adını alır. Jacob ve Watson’un dediği gibi “kuram” yalnızca bir tahmin değildir. “Kuram” , kuantum kuramı, atom kuramı ya da hücre kuramı gibi iyi desteklenen ve geniş bir açıklama çerçevesi sağlayan ilkeler için saptanmış onurlandırıcı bir terimdir.

BİLİM VE İNANÇ

İleri Dünya ülkelerinde biyologlar ve diğer bilimciler, yaratılışçılığı çağrıştıran herhangi bir bilimsel eğitim müfredatının okullarda uygulanmasına karşıdır.

Ayrıca bunun serbest konuşma hakkına karşı olduğu, ya da dinsel inançları söndürme amaçlı olduğu da söylenemez.

Fen dersleri ile dinsel bilgi ve eğitiminin birlikte verilmesi genelde eğitim ve özellikle de çağdaş fen eğitimi anlayışı ile bağdaştırılamaz.

Laik, demokrat ve sosyal bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitimin çağdaş olacağı Anayasanın 42. maddesinde yazılıdır.

Bu Anayasa maddesi “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve İnkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.” demektedir.

Doğal bilim, gerçeklerin kolleksiyonu değildir; doğal olayları anlamayı sağlama sürecidir. Hipotezler ileri sürme, bunları gözlemsel ve deneysel kanıtlarla test etmeyi içerir. Matematikte olduğu gibi hipotezler ispatlanmaz, geçiçi olarak kabul edilir, izleyen kanıtlara göre değişir, kapsam alanı genişler ya da reddedilir ya da daha iyi bir hipotez tasarlanabilir. Benzer konulardaki destek görmüş hipotezler bir arada bir “kuram” a da dönüşebilir. (Evrim kuramı gibi).

Bilimciler teker teker bir hipotezi işleseler de, bilim insanları topluca, herhangi bir bilimsel inanca, güvenilir tersine kanıtlar ortaya çıkınca, geri dönülmez tarzda bağlı kalmaz.

Kanıtlar nasıl gerektiriyorsa öyle olmaları, yapmaları ve fikirlerini değiştirmeleri gerekir.

Böylece bilim sosyal bir süreçtir, geçici sorgulayıcıdır. İnançları ve yetkeyi (otoriteyi) sorgular.

Görüşlerini sürekli olarak kanıtlarla birlikte sınar. Biyoloji’de birçok bilimsel iddialar (savlar), gerçekte doğal seçilim sürecinin bir getirisidir; bilimcilerin fikirleri, birbiri ile yarışarak böylece keşif dünyası ve gücü içinde büyüyerek ilerler.

Bilim bu yönüyle, iddialarını kanıtlamak için test/deney/sınama yöntemini kullanmayan “yaratılışçılık”tan ayrıdır. Ayrıca, “yaratılışçılık” doğal dünyayı açıklamak için zamanla kapasitesini geliştiremez.

EĞİTİM

Eğitim, kişileri yeni icat ve buluşları daha kolay kabul edebilir hale getirir.

Teknik, ekonomik ve siyasal kararları verme durumunda olan sorumlulara gerekli bilgi ve beceriyi kazandırır.

Eğitim, kişilerin çağdaş topluma uyum gücünü arttıran ve dolayısıyla düşünce ve davranış değişimine yol açan bir eylem sürecidir.

Gelin görün ki Sultan Abdülhamit II’nin son Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Haşim Paşa (1852-1920) – [1903-1908 yıllarında bakanlık yapmıştır];

“Darülfünun (üniversite) öğrencilerin ahlakını bozuyor” diyerek kapatılmasını önermiştir.

Aynı Nazır: “Mektepler olmasa Maarifi ne güzel idare ederdim” diyen kişidir.

Rastlantıya bakın ki, 2005 yılında ülkemizde Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri: “Evrim dersi ile öğrencilerin beyinlerinde tahribat yapılıyor” diyebiliyor (gazetelerden).

Oysa, çağdaş evrim bilimi düşünmeyi öğretiyor; ırk kavramını, öjeniyi reddediyor. İnsan ve toplumların geleceğine kuramsal ve uygulamalı katkılar sağlıyor. Ayrıca, kuşku duymayı ve düşünme disiplinini öğretiyor.

BİYOLOJİ KİTAPLARINDA YARATILIŞ VE EVRİM

Yurdumuzda yaratılış görüşünün biyoloji müfredatına ve ders kitaplarına girişi 1985 yılına rastlamaktadır.

*1962, 1968, ve 1982 yılında basılan biyoloji kitapları evrim konusunu genelde bilimsel ölçütler içinde vermiştir.

*Ancak 1985’ten 1998 yılına kadarki dönemde ise yaratılış görüşü evrim kuramına bir alternatif olarak sunulmaktadır.

*1995 yılındaki hariç tutulursa (yaratılış görüşü yer almaz) 1985, 1992 ve 1998’de basılanlar, evrim kuramının eleştirisine ayrı bir başlık altında yer verirken, yaratılış görüşü eleştirilmemiştir.

*2000 ve 2003 yıllarının kitaplarında yaratılış görüşü eleştirilerek sunulmuştur (Öztürkler, 2006).

*2004 yılında basılan (2005 ve 2006 yılları da buna benzemektedir) ve öğrencilere bedava dağıtılan Fen Bilgisi 8. sınıf kitabında evrim teorisi ile ilgili bilgiler dengesiz olarak verilirken bu teorinin adı kullanılmamış, yalnızca üç kez “evrim” sözcüğü kullanılmıştır. Lise 3. sınıf biyoloji kitabında ise, önce “Yaratılış Görüşü” anlatılmıştır:

“Tüm canlı ve cansız varlıklar Tanrı tarafından yaratılmıştır. Evrendeki her bir varlık bir amaca yönelik olarak yaratılmıştır. Bu amacı belirleyen de Tanrı’nın kendisidir” denerek daha sonra yeralan “canlıların evrimi” ile ilgili görüşler zayıf düşürülmüştür.

Bu zihniyetle yazdırılan kitaplarla yapılan eğitim, toplumu ileriye değil geriye götürebilir ancak.

EĞİTİMDE YARATILIŞ VE EVRİME EŞİT ZAMAN MI?

Biyolojik çeşitlilik ve canlıların karakteristik özellikleri için ileri sürülen yaratılışçı açıklamalar, bilimsel yöntemle uyuşamadığına göre yaratılışcı görüş ile evrimsel teoriye eğitimde eşit zaman, verilmeli mi?

Nasıl ki bugün kimya derslerinde öğretmenler simyayı öğretmiyorlarsa, yerbilimi derslerinde yerkürenin düz (tepsi biçimli) olduğuna dair eski kaydı ve ayrıca depremin eskiden varsayılan nedenini hiç zikretmiyorsa, biyoloji disiplini içinde de evrim dersini anlatırken dinsel görüşlere eşit ağırlık verilmemelidir.

Bu konular “din kültürü ve ahlak bilgisi” dersinde anlatılmalıdır.

Bilim ve din aynı alanlarda hüküm sürmezler. Bilim öğrenir, din öğretir.

Bilimin itici gücü kuşkudur; dinin çimentosu ve tutkalı inançtır. İkisinin yetki alanlarını karıştırmamak gerekir.

Bilim dünyayı anlamaya çalışır; dinler ve felsefeler insan yaşamına bir anlam verme görevini üstlenmişlerdir.

“Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın koşuludur. Bu yol üzerinde duraklayanlar ya da bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak gaflet ve cehaletinde bulunanlar, genel uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkumdurlar. …Uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır” (ATATÜRK’ün 30.08.1924 Başkomutan Savaşı ikinci yıldönümündeki söylevinden)

Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk –  Hacettepe Üniversitesi

4 Mayıs 2007

İnönü Üniversitesinin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Biyoloji Eğitiminde Evrim Sempozyumu’nda yaptığı sunum.

Kaynak:

http://www.agnostik.org/10211-neden-bilim-neden-evrim.html

İnsan Nasıl İnsan Oldu?

İnsan var oluşu,yani insanın öncüllerinin insana dönüşmesi,evrimselden çok, olağanüstü koşulların zorlamasıyla gerçekleşen devrimsel bir olaydır. Bu olay Rift vadisinde gerçekleşti.İnsanın öncüllerine ait fosiller, çoğunlukla Rift vadisinde bulundu. 8-10 milyon yıl önce bu vadi çöktü ve su baskınına uğrayan primat ya yok olacaktı ya da olağanüstü şartlara uyum sağlayıp neslini sürdürecekti…

İnsan nasıl insan oldu sorusunun yanıtını verebilmek için, aşağıdaki soruların yanıtlanması gerekir;

1-Neden ayağa kalktı?Doğal seçme sonucu mu,yoksa yaşamsal bir zorunluluktan mı?
2-Neden bir ikisi dışında bütün Australopithecus ve Hominid fosilleri Rift vadisinde bulundu?
3-Neden dört-beş milyon yıl önce belden aşağısı insanımsı.belden yukarısı primatımsıdır?Ve belden aşağısı ne zaman insanımsı olmaya başlamıştır veya olmaya zorlanmıştır?
4-Neden en son kafatası hacminde giderek artan bir büyüme başlamıştır?Bu kafatası hacimleri farklı insansılar ayrı ayrı birer tür müdürler ve neden yok olmuşlardır?
5-Bir şempanze embriyosunu insan uterusuna koysak buradan doğum sağlasak sonuç ne olur?

Rift vadisinde bulunan Australopithecus ve Hominid fosillerinin şifreleri çözüldüğünde bu soruların yanıtı oradadır.Ve aslında bu fosillerin beden(iskelet) dili bize bu soruların cevabını vermektedir.

Bu yazıda insan sözcüğü ile akıllı canlı olan çağdaş modern insan kastedilmektedir. İnsanın akıllı canlı oluşu ile ayağa kalkma arasında bir ilişki olduğu antropoloji bilimi tarafından öngörülmüştür(k:1,5,9,10,11).Fakat ayağa kalkma olgusunun nasıl ve ne şekilde işlev gördüğü halen tartışılmaktadır.Ayağa kalktığı için elleri boş kalmış ve ellerini kullanarak beynini geliştirmiştir tezi vardır(k:7,8,10,13).

Ama şu andaki şempanzelerin ellerini kullanma süreleri,süre/gün olarak modern insanın ellerini kullanma sürelerinden fazladır.Birbirlerinin parazitlerini temizlerler,meyve yerler,çekirdek kırarlar,yaprak ve kabuk yerler.termit avlarlar;bunların hepsi elle yapılır.
Kaldı ki aynı türden eş zamanlı ayrıldığımız öngörülüyor;biz ellerimizi kullanarak akıllı canlı olduk da onlar neden ellerini kullanarak akıllı canlı olamadılar?

Sonuç olarak,akıllı canlı olma nedeni ayağa kalkmakta aranmalı,ama elleri boş kaldı gibi zayıf argümanlarla savunulmamalıdır.

ÜÇ TEZ

Bu konuda üç tez var.Birincisi,tropik yağmur ormanlarında yaşayan şempanzeyle ortak atamız olan primat tropik ormanları yağmalayıp bitirdiğinde savana açık alanlarında kaldığı için avcılaını kollamak ve kendini savunmak üzere ayağa kalktığı görüşüdür(k:1,13,14).Bu çok zayıf bir iddiadır. Ayrıca bazı australopithecus fosillerinin bulunduğu yer katmanlarının ormanlık alan kalıntıları olduğu bilimsel analizler sonucu anlaşılmaktadır. Bu canlıların ormanlık bir alanda yaşadığının kanıtı olmalıdır,bu olgu savana tezini çürütmektedir.Benzer fiziksel yapıdaki başka canlılar da ayağa kalkmalıydı,neden kalkmadı? Yazının ilerleyen bölümlerinde anlatılacağı gibi,insanın geliştiği primat çok özel bir dönemeçten geçmiş ve o nedenle ayağa kalkmak zorunda kalmıştır.Ayrıca neden sadece o yöredeki yağmur ormanları yağmalanmış,Afrika Ekvator bölgesindeki diğer yağmur ormanları yağmalanmamıştır? Bu soru da yanıtlanacaktır.

İkincisi,Afrika’nın sıcak güneşinden vücudunu korumak üzere ayağa kalktığı.Bu sayede vücuduna gelen güneş ışınlarının dik değil de eğik gelmesini sağladığı ve bunun sonunda kızgın Afrika güneşinden korunduğu savıdır(i:1,8,14,22). Eğer böyle olsaydı filler ayağa kalkardı, kanguru şimdi modern insan gibi dimdik yürüyordu.

Üçüncüsü,ayağa kalkma sonucu olarak kafasının yerden yükseldiği,bunun sonucu olarak Afrika meltemi sayesinde beynini soğuttuğu iddiası vardır(i:7,8,9). Ayağa kalkınca kafanın yerden yüksekliği en fazla,40-50cm. fark eder. Bunun sonucunda Afrika melteminin beynin ısısını düşüreceği savı pek güçlü bir sav değildir.

PEKİ NEDEN AYAĞA KALKTI?

İnsansı fosillerin çok büyük bir oranda,bir iki istisna hariç,hep Rift vadisinde bulunmasının bir nedeni olması gerekir.Bu istisnaların da,ayağa kalkma olayından sonra,insansıların bir şekilde erozyon veya başka bir jeolojik olay sonucu Rift vadisinin dışına çıkmış olmasıyla açıklanabilir.

Günümüzden 8-10milyon yıl önce dünyanın önemli çöküntü vadilerinden biri olan Doğu Afrika’daki Rift vadisinin,üstündeki yağmur ormanları,hayvan ve bitki örtüleriyle birlikte çöktüğü bilinmektedir(i:10,13).Bu çöküntünün öyle bir kritik yeri olmalı ki,belki Olduvai boğazı, belki başka bir yer,bu yerdeki ağaçlar üstünde yaşayan ortak atamız primat bir anlamda mahsur kalmış olmalı. Rift vadisinin özelliğinden dolayı,yağmur sularının tahliye olamadığı söylenebilir. Bu arada çökmeden dolayı yer altı sularınında yer yüzüne çıktığı düşünülürse,çöküntünün içinde uzun süreli ve kalıcı bir su varlığından bahsedebiliriz.Zaten şu anda Rift vadisi içinde çoğunlukla sodalı göller var.Büyük bir kesim de,kurumuş göl çökeltisidir.
Şu görüşü ileri sürüyorum:
Aslında insanın,insan olma özelliği kazanma sürecinin de(evriminin) kendine has olması gerekir.Çünkü insan bir yana diğer canlılar bir yana gibi düşünülebilir,dolayısıyla insanın evrimleşme sürecinin de çok kendine özgü olması gerektiği düşünülebilir. Australopithecusların geliştiği primatın,olağan üstü bir doğa olayından,koşullardan geçmiş olması gerekiyor.İnsanın öncülü,doğal seçimle,evrimleşerek değil,olağanüstü bir zorlamayla,bir devrim yaparak insana dönüşmüş olmalıdır.

Ağaçta yaşayan bir canlı olan öncülümüz,belirli bir süre ormandaki yiyecek stokunu bitirinceye kadar bu duruma direnmiş olmalı.Su içmek için de aşağı inmesi zaten gereklidir. Belirli bir direnç noktasından sonra ormandaki yaşam stokları azalınca,yüz binlerce yıl içinde,aşağıya inme zorunluluğu doğmuş olmalı.İnsansı maymun fosillerinin bulunduğu katmanların sualtı çökeltileri olmasını(i:4,7,10), canlıların su içinde kaldığının göstergesi olarak kabul edebiliriz.Ağaç üzerinde yaşamayan,boyu kısa veya sürüngen canlılar suda boğulmuş olmalı. Bu sayede sular,özelikle balıklar için çok zengin bir besi ortamı oluşturmuştur.

Öncülümüz balıkla beslenerek protein rejimine girmiştir. Eliyle balık yakalamıştır bu balık yakalama sırasında tabi ki boğulmamak için ayağa kalkmıştır. Balıktan başka yenecek hiçbirşeyin olmadığı, içinde bulunulan konum gereği başka besin maddesi bulma olanaksızlığından dolayı elle balık yakalayarak geçirilmiş 4-5milyon yıl düşünün. Bu canlı elle balık yakalayarak ve suda boğulmamak için ayağa kalkarak yaşamını sürdürebilmiş ve 4-5 milyon yıl süren bu yaşam biçiminden sonra belden aşağısı insanımsı olmuştur. Darwin de, bu protein rejiminden bahseder(k:10). Göğsüne kadar derinlikteki bir suda yürümek için ayağa kalkmak zorunluluğu vardır. Günümüzde şempanze ve orangutanların su içinde,karaya kıyasla daha dik durduklarını ve yürüdüklerini görürüz. Bu arada günümüzden 4-5milyon yıl önceye gelindiğinde belden yukarısı ağaçta yaşamaya uygun primat,belden aşağısı; pelvis kemiği, bacak kemikleri, diz kapağı açısı ve ayakları insansı olan Australopithecus afarensisin(i:7,24) anlaşılması kolaylaşıyor.Australopithecus afarensisin ataları gündüzleri yerde su içinde dik yürüyerek,geceler ağaçta yaşamışlardır. Australopithecus afarensisin romatoit artirit olması suda yaşamanın sonucudur.

Ayrıca bulunan onüç kişilik afarensis ailesinin paleoantropologlar tarafından suda boğulmuş olabileceklerinin öne sürülmesi, bu canlıların suda yaşadığını düşündürmelidir. Bu şekilde yaşanan 4-5milyon yıl içinde, bu primatların belden aşağısı insansı hale gelmiştir.

Derinliği yarım metreyle bir metre arasında değişen bir tatlı su gölü üretelim. Bu göl ve civarında bir canlının yaşamını sürdürebilmesi için göldeki balıklar dışında yiyebileceği hiç birşey olmasın. Gecelerini geçirmek üzere üstünde meyve,yaprak ve ağaç kabuğu olmayan ölü ağaç kütükleri bulunsun. Böyle bir idealize ortam küremizin üzerinde de pek çok yerde var. Suni olarakta oluşturulabilir. Balık oluşmasınıda dışardan sürekli destekliyelim.
Bu ortama bir şempanze grubunu koyalım bin yıl sürecek bir deney yapalım. Belki bu kadar beklemeye bile gerek kalmayabilir.5-6 nesil sonra bu şempanzelerin nasıl ayağa kalkmak zorunda kalacaklarını, elleriyle balık yakaladıklarını görebileceğiz.Küremizde bir yığın canlının balıkla beslendiğini biliyoruz. Körfez ülkelerinde develerin kurutulmuş balık yediğinide biliyoruz. Bu sürecin belirli aşamasından sonra doğacak yavruların önce yüzlerinin annelerin bacaklarına dönük,daha sonra yüzlerinin annelerinin sırtına dönük(insan gibi) doğacaklarını gözlemleyebileceğiz. Bu arada kafatası hacmindeki büyümeleri gözlemleyebileceğiz.

Belden aşağısı tamamen insansı olup,iki ayak üzerinde yürüme rahatlığı sağlanınca ve de ayak başparmağı artık ağaç dallarını kavrayamaz şekilde insansı olunca,bir primat gibi ağaç üstünde yaşama kolaylığı bitmiştir.Belden aşağısının insansı oluşu belden yukarısını da insansı olmaya zorlamıştır.

İnsan gibi,ayaklarını yana açmadan,sendelemeden rahatça iki ayak üstünde yürüyen bir şempanze düşünün.Bu canlının yürürken düşmemesi için ağırlık merkezinin pelvis dışına çıkmaması lazım,aksi halde yürüyüş sırasında adım atarken tek ayak üstünde kalma anlarında yere düşecektir.Dolayısı ile yere düşmemek için belden yukarısını dik tutmak zorunluluğu hissedecektir.

Gövdeyi dik tutmayı beceremeseydi,bu canlı türünü sürdüremez ve yok olurdu.Yani belden aşağısı insansı olan bir canlının belden yukarısının da insansı olması,doğa yasaları gereğidir.Nitekim olması gereken olmuş 8-10milyon gibi bir süre içinde modern insan oluşmuştur.Ağacı terk edince,dallarda hareket etmeye çok uygun olan eller ve parmak şekillerine gerek kalmamıştır.

GÖVDEDEKİ DEĞİŞİM

İki ayaklılık oturunca belden yukarısının iki ayaklı yürüyüşe uyarlanması için ağırlık merkezinin pelvis kemiğinin ve diz kapağının dışına taşmaması gerekmektedir.Bütün bunların gereği olarak belden yukarısının insanlaşması,konik olan göğüs kafesinin daralmaya başlayıp modern insandaki silindirik biçimi alması gerekmiştir(İ:14,15).Australopithecusun çömlek karınlılığı ve bele yakın kaburga çapı da daralmak zorundadır.Australopithecusun göğüs kafesi koniktir ve karın bölgesinde çömlek karınlılığın oluşmasını sağlamaktadır(İ:20).

Halbuki insanda bele yakın kaburga kafes çapı daralmıştır,çömlek karınlılık bitmiştir. Bunun sonucunda Australopithecusun rahmindeki yavrunun pozisyonu ve durumu değişmeye başlamıştır.Bunu hızlandırılmış bir film gibi düşünür ve belden yukarısının 5derecelik açılarla dikleşmesini resmedersek,rahimdeki yavrunun durumundaki değişikliği daha iyi anlarız.

Gövde her 5-10 derece dikleştiğinde,doğan yavrunun kafatası şekli ve beyin sığası değişir.Eğer 4-5milyon yıldan bu yana doğan bütün Australopithecusların fosilleri bulunmuş olsa,hem gövde dikliği hem göğüs kafesi daralması(silindirikleşmesi) ve kafatası hacmindeki büyüme çok net olarak görülürdü.Bulunan fosillerin sayılarının çok az olmasına rağmen beyin sığalarının 350-400,450-500,…,600-700,…1000-1300cc’ye derece derece yükseldiği görülmektedir.

BİR DENEY DÜŞÜNELİM

Bunun kanıtlanabilirliği açısından bir deney önermek gerekirse, döllenmiş bir şempanze yumurtasını insan rahmine emplante etsek ve doğum sağlasak, buradan doğan şempanzenin yumurta ve spermini tekrar dölleyip gene insan rahminde üretsek,insan rahminden doğmuş dişi ve erkek şempanzelerin yumurta ve spermlerini birleştirip tekrar insan rahmine emplante etsek ve bu işlemi sonsuz kere tekrarlasak,hızlandırılmış bir Australopithecus’tan Homosapiens’e bir gidiş hali izleriz. İnsan rahmi son şeklini aldığı için 4-5milyon yıl önce olduğu gibi 350cc’den birkaç cc fazla gibi yavaş bir seyir izleyemeyiz.

Çünkü 4-5milyon yıl önce rahminde kendisini dik duruşa uyarlıyordu ve Australopithecus’la modern insan arası bir yerdeydi,hatta yolun başlangıcındaydı.

İnsan rahminde fetüsün kafasının yuvarlaklaşması doğrultusunda bir baskı vardır. Bu anlamda çene geri itilmekte,çene geri itildiği için burun öne çıkmakta,çeneler dikdörtgen şeklinden ovalliğe dönmektedir.İngilizcesi chin olan bizim alt çene dediğimiz çenemiz ortaya çıkmaktadır. Bunun insan canlısına hiçbir faydası yoktur.Yani bu doğal seçilim yoluyla elde edilmiş bir özellik değildir. Sadece yüzün önden geriye doğru itilmesi sonucu oluşuyor. Muhtemelen insan rahminden doğan şempanze yavrusunun da bu anlamda çenesi ileri çıkık olacak,burun kemiği ortaya çıkacak,diş dizilimi dikdörtgenlikten oval şekle dönecektir.

İNSAN YAVRUSUNUN ÖZELLİĞİ

İnsan yavrusu hiçbir canlı ya da hiçbir memelide olmadığı gibi tamamıyla çaresiz doğuyor.Kafasını taşıyamıyor.Bütün bunların nedeni.ayağa kalkmaktan dolayı karın bölgesinin daralmış olması,iç organlara,rahime ve dolayısı ile fetüse az yer kalmasıdır.

İnsanın gebelik süresinin azlığını düşünelim.İnsan yavrusu diğer bütün memelilerde olduğu gibi gelişimini tamamlayıp doğmuyor.Çünkü insan yavrusu gelişimini tamamlamadan dışarı atılmaktadır

İnsan rahminin bu kendine özgülüğünün biricik ve tek oluşunun bir kanıtı,yavrunun sırtı anneye dönük doğmasıdır.(İ:18).Memeli balıklar ve kanguru hariç düğer tüm memeliler yüzleri anneye dönük doğar(İ:18.20).Kanguru iki ayaklı da olsa bu üreme biçimiyle akıllı canlı olamaz.İnsan rahmine emplante ettiğimiz şempanze de insan yavrusu gibi sırtı taşıyıcı anneye dönük doğacak,insan yavrusu gibi tamamıyla aciz olacak,bıngıldağı olacaktır.

Bütün bunların sebebi insan rahminin mekanizmaları ve işleyiş biçimidir.İnsandan başka hiçbir memeli kafatası kemikleri birleşmemiş yani insan gibi bıngıldaklı doğmaz.Aslında insanında böyle doğmaması gerekir

.Bunun nedeni ayağa kalkmadır,yavrunun rahminde yerleşme ve oluşum sırasındaki biçimleridir.

İnsan dışında memeli yavruları kafaları doğum kanalına yakın,gövdeleri rahmin geniş tarafına yerleşiktir.İnsanda ise yavrunun kafası rahmin geniş tarafında gövdesi dar tarafında yani doğum kanalına yakın tarafındadır.

Bunun nedeni gövde dikleşmesinin belirli bir düzeyinden sonra,rahimdeki insan yavrusu yer çekimi yasaları gereği rahimdeki orjinal ve genel(bütün gebelik süresince kafa doğum kanalı tarafında gövde rahimin geniş tarafında bulunma durumu) pozisyonunu bozup tam yüzseksen derecelik bir dönüş yapmıştır.

Buna akıl taklası(Salto Intelligente) diyebiliriz.Çünkü bu takla sonucudur ki,insan yavrusunun rahimdeki pozisyonunu tamamen kendine özgü bir hale getirmiş,bütün memeliler bir yana insan bir yana sonucunu oluşturmuştur.Bunun sonucu olarakta insan akıllı canlı haline gelmiştir.

Doğuma iki ay kala insan yavrusu ters döner ve başı doğum kanalına yaklaşır. Australopithecus’ların yüzlerinin annelerinin bacağına dönük doğdukları paleoantropologlar tarafından söylenmektedir.

Bunun nedeni de ayağa kalkmanın belirli bir düzeyinden sonra yapılan bu Salto Intelligente’nin kafatasını büyütmesi sonucu yavru artık yüzü anneye dönük doğamamaktadır,çünkü bu arada gövde dikleşmesi sonucu doğum kanalındada şu andaki modern insana doğru giden değişiklikler oluşmaya başlamıştır.

Ve yavrular dikleşmenin bu döneminde yüzleri anne bacağına dönük doğmaya başlamışlardır,başka türlü doğamadıkları için.Dikleşmenin daha ilerki aşamalarında yavrular artık modern insanda olduğu gibi yüzleri annenin sırtına dönük doğmaya başlamışlardır.

Olasıdırki bu ilk ters doğanlar doğum sırasında çok zorluklar yaşamışlardır,belki yavruların hayatta kalma oranı çok düşmüş olabilir.Ama hayatta kalmayı becerebildiği içinde bu canlı bu günedek evrimleşmiş ve son şeklini almıştır.Australopithecus boisai ve Australopithecus robüstus’un kafataslarının üstündeki sagittal crest denilen çıkıntıların doğum sırasında annenin pubic symphysis(pelvis kemiğinin ön bağlantı yeri)ni yırtmış olabilir ve kafatası doğum sırasında o aralığa sıkışmış olabilir,kafatası üstündeki o çıkıntılarda bu nedenle oluşmuş olabilir.

Çünkü daha sonra o çıkıntılar görülmemektedir.Bu Australopithecusların homo cinsi olup olmadıkları tartışılmaktadır yani Australopithecusun son dönemleridirler,homo cinsininde ilk başlangıcıdırlar.Gövde dikleşmesinin belirli düzeyinden sonra yavrunun anneye sırtı dönük doğma(doğabilme) zorunluluğu oluşmuştur,bu düzeyden sonra sırtı anneye dönük doğanlarda sıçramalı bir kafatası büyümesi başlamıştır bundan sonradakilerde homo cinsidirler.Bu olgu primattan insana doğru yürüyüşün doğum sürecindeki ara aşama olduğunun ifadesidir.

Hatta paleantropoloji bilimi Australopithecus’ların doğum sırasında birbirlerinden yardım alıp almadıklarını sorgulamaktadır(İ:18).İnsan rahminin kafatasının yuvarlaklaşması,foramen magnumun öne doğru gelmesi doğrultusunda bir baskısı vardır.Ayrıca insan gibi tam dik duruşa uyarlanmış bir canlının kafatasını bu iskelet üzerinde dengeli bir şekilde taşıyabilmesi için foramen magnumun öne gelmesi,kafatasının yuvarlaklaşması gerekmektedir.Bu oluşum dik duruş tamamlanınca bitmiştir.

Bundan sonra beyin büyümeside bitmiştir.Zaten kafatası büyümesi bunun sonucu olarak beyin büyümesi gövde dikleşmesinin belirli bir derecesinden sonra başlamış,gövde dikleşmesi bittikten sonrada bitmiştir.

İNSANA GÖTÜRDÜ

Sonuç olarak gövde dikleşmesi başladıktan sonra göğüs kafesindeki daralma ve silindirikleşmenin sonucunda rahimde ve rahimdeki fetüste başlayan değişmeler bu canlıyı insana götürdü.Sahelantropus tchadensis,Orrorin tugenensis’i doğurmuştur;Orrorin tugenensis,Ardipithecus ramidus’u;Ardipithecus ramidus,Australopithecus anamensis’i; Australopithecus anamensis,Australopithecus afarensis’i;Australopithecus afarensis, Australopithecus africanus’u;Australopithecus africanus,Homo habilis’i;Homo habilis,Homo erectus’u;Homo erectus,Homo sapiens’i doğurmuştur.Burada,ara türler olarak ya da ara cinsler olarak tartışılan bazı tür cinsleri sıralamadım.

Paleantropoloji bilimi bunları ayrı ayrı türler olarak kabul ettiği için neden bu kadar çok tür üretildiği ve neden bunların yok olduğu sorusuna yanıt arıyor fakat bulamıyor(İ:5).Halbuki gövdenin dikleşmesi ve rahmin bu dikliğe uyum sağlama sürecinde yapılan doğumlar sonucunda,her insansı kendinden kafatası sığası olarak bir büyüğünü doğurdu.

Gövde dikleşmesi başladığında rahimdeki yavruların kafataslarında büyüme başlamıştır.4-5 milyon yıl süren bu gövde dikleşmesi sürecinde her anne kafatası hacmi kendinden büyük bir yavru doğurmuştur.Bazı paleoantropologlar bu kafatası hacmi birbirinden farklı insansıları ayrı tür kabul etme eğilimindedir. Halbuki gövde dikleşmesi süreci devam ettiği sürece kafatası büyümeleri devam etmiştir,gövde dikleşmesi tamamlanınca kafatası büyümesi bitmiştir.Bu gövde dikliğinin tamamlanmış haline ingilizcede ”fully upright posture” denilmektedir.

Şu andaki insan tam bu pozisyondadır ve kafatası büyümesi bitmiştir.
Bu bir büyük beyin sığalı yavru doğurma süreci,iskeletin ayaktan başa kadar dik duruşa uyarlanması bitinceye kadar devam etti.Şu andaki modern insan dik duruşa tam uyarlıdır,belki ufak tefek uyarlanışlarımız devam etmektedir.Ve iskelet şeklimiz millyonlarca yıl içinde genetik kodumuzda kayıt olduğu için insan kendi türünü üretmektedir.

Ama genel iskelet şekli her türlü ihtiyacına cevap vermektedir.İnsanların sürat koşusu yaparken kollarını sallamaları,beyin motor merkezinde halen dört ayaklılık programının devam ettiği biçiminde yorumlanabilir.

Örneğin bacağı diz kapağının biraz üstünden kesilmiş bir kedi koşarken ayağı sağlammış gibi aynı programda koşar. Bu tür belki bazı yazılımlarımız henüz güncellenmemiştir ama iskelet halimiz tam dik duruşun en ideal şeklidir.
Hangi kara canlısını iki ayak üstünde yürütürseniz yürütün,sonuçta iskeletin alacağı şekil insan iskelet şeklidir.Belki fili ayağa kaldırsanız boyutları elbette devasa olucaktır;ama genel iskelet şekli insanınki gibi olmak zorundadır.
Yerçekimi ve fizik yasaları gereği bu böyledir.Ayağa kalkmanın akıllı canlı üretmesi için üreme biçiminin insanınki gibi olmak zorunluluğu vardır.Örneğin kanguruyu ayağa kaldırsanız modern insan gibi tam dik duruşlu yapsanız akıllı canlı üretemez,çünkü üreme biçimi bunu üretmeye uygun değildir.

KAYNAKLAR:

Kitaplar(K);

1-Göl İnsanları Richard LEAKEY-Roger LEWIN; 2-Çıplak Maymun Desmond MORRIS; 3-Hayvanların Sessiz Dünyası Marian Stamp DAWKINS;4-İnsan Üstüne Bir Deneme Ernst CASSIER;5-İnsan Türünün Kökeni Ve Gelişimi V.P ALEKSEYEV;6-Genetik Prof. Dr.Emine BİLGE;7-İnsanın Ataları L.S.B. LEAKEY;8-Doğanın İnsanlaşması Serol TEBER;9-İnsan Nasıl İnsan Oldu M.İLİN-E.SEGAL;10-Türlerin Kökeni Charles DARWIN; 11-Davranışlarımızın Kökeni Serol TEBER;12-Aklın Tarih Öncesi Steven MITHEN;13-Modern İnsanın Kökeni Roger LEWIN;14-Tarih Öncesi İnsan Robert J.BRAIDWOOD

İNTERNET KAYNAKLARI(i)
1-Biology human Evolution in the yahoo;2-Antropological links;3-Ucla&Beyond,4-Human Evolution The Fosil Evidence 3D;5-Hominid Species;6-The Hunterian Museum and Art Gallery;7-Long Foreground-Species Timeline-Australopithecus afarensis;8-Hominid Evolution Survey;9-Wiley InterScience Journal Abstract;10-Re of Canyons Grand and Imagınary;11-Science Daily Modern Humans;12-L’Habitat Du Chimpanze;13-Higbeam Encyclopedia-search results for Rift Valley;14-Hominid Evolution and Development;15-Natural History Magazine; 16-Project MUSE;17-Uterina Anomalies;18-Evolution of Human Birth;19-BBC-Science&Nature Animals;20-Chimp Fetus;21-The Cave of Chauvet-Pont-d’Arc;22-Becaming Human Paleantropology,Evolution and Human Origins;23-Secrect of The Dead;24-Lunatics,Lucy and a little book for the school library;25-BBC NEWS Science-Nature Upright walking began in trees…

Oktay Kaynak
Özgür Haber

Kaynak:

http://www.alevivizyon.com/felsefe/4044-insan-nasil-insan-oldu.html

Rift Vadisinin Özellikleri ve Önemi

“Büyük Rift Vadisi yaklaşık 6.000 kilometre uzunluğunda, Suriye’nin kuzeyinden Afrika’nin doğusunda Mozambik’in ortalarına kadar uzanan engin bir cografi ve jeolojik şekil. Vadinin genişliği otuz ilâ 100 kilometre arasında, derinligi ise birkaç yüz metreden binlerce metreye değişiyor. Vadinin adı kâşif John Walter Gregory tarafından konmuş. Aynı zamanda bu çöküntü hattı dünyanın en büyük fay hattı. Doğu Afrika’dan başlayip, Türkiye’nin güneyinde Amik Ovası’nda son buluyor. Bugün Rift Vadisi’nin jeolojik görünümü benzersiz. Vadinin geçmişte de iklim değişikliğinin temel nedeni olması aynı ölçüde şaşırtıcı. Yerkabuğundaki giderek yükselen kabarma öyle bir noktaya ulaşmıs ki, bu yükselti doğuya düşen topraklarda yağmuru engelleyip, böylece suya hasret tropikal ormanları yaşam kaynağından yoksun bırakmis. Böylece Dogu Afrika’nın ormanları küçülerek, savana adı verilen çayırlarla, ağaçlıklardan oluşan bir bitki örtüsüyle yer degistirmis. Geçmiş zamanların bir anısı olarak, Batı Afrika’dakilere benzer ağaçlar, kuşlar, kelebekler ve hayvanlara artık dağınık biçimde Mombasa’nın kuzeyindeki Arabuko Soreke ormanıyla Tana Nehri kıyılarında rastlanabiliyor.
Dağlık yükseltilerin oluşumuyla Doğu Afrika’nın ormanlarının budanması dev boyutta bir ekolojik değişimi baslatmis. Ancak bölgede yerkabuğunun çatlayıp kabarması yer yer daha keskin sonuçlara da yol açmıs. Vadinin herhangi bir noktasında, ama özellikle yüksek bölgelerde, yarıçapı birkaç kilometre olan bir alan içinde sık tropikal orman, yarı çöl, alp çayırlıkları, çalılık ve ağaçlıktan oluşan bir mozaik görülmekte.

Yerkabuğunun kabarması ve çatlamasıyla oluşan bu ekoloji şartları orada yaşayan hayvanlar için az bulunan çeşitlilikte bir çevre yaratmıs. İşte bunun, Doğu Afrika’da insan türünün evrimini hızlandıran önemli bir etken olabilecegi kuvvetle muhtemel.

Bugünün Afrikası’nda Rift Vadisi Kenya’dan kuzeye, Etiyopya’ya doğru uzanırken, muhteşem Turkana Gölü havzasını oluşturuyor. Burayı muhteşem kılan sadece gölün çarpıcı güzelliği ve çevresinin etkileyici çıplaklığı değil, aynı zamanda güney kıyılarındaki tortul katmanlarında gömülü insansı fosil hazinesi. Çalışmalarına 1968 yılında küçük bir araştırmayla başlayan Richard Leakey, insanın Kenya’daki eski atalarıyla ilgili arayışını işte burada sürdürmekte.
Kuzeyden güneye 250 km., doğudan batıya 55 km. uzanan gölün uzun ve sığı kıyıları tropikal güneşin altında yeşil ışıltılarla parlamakta. Güneyde küçük volkanik tepelerden oluşan bir set gölün daha aşağı, kuzey Kenya’nın kurak topraklarına ulaşmasını engellemekte
.
Batı yakasında, bazı tepeleri 1500 metreyi aşan sıradağlarla Rift Vadisi’nin duvarı yükseliyor. Burası uzun boylu, zarif, doğa sever bir kabile olan Turkana halkının ülkesi. Daha ötede Uganda dağları ve ormanları yer aliyor.

Turkana Gölü’ne, kuzey ucundan, çamurlu sularını boşaltan Omo Nehri dökülüyor. Etiyopya’nın kuzeyindeki yüksek düzlüklerin suyunu topladıktan sonra kıvrılıp bükülerek, Kenya sınırına varan koca nehir burada Turkana Gölü’ne ulaşıyor. Turkana Gölü’nün üzerinde uçarsanız, hızlı bir akıntıyla gelen Omo Nehri’nin turuncu sularının ancak birkaç kilometre ilerledikten sonra gölün yeşil sularına karıştığını görürsünüz.

Burada turuncunun yeşile karışması muhteşem bir görüntü oluşturuyor. Yaklaşırken, hızını kesen engeller yüzünden taşıdığı alüvyonu bırakarak dev bir delta oluşturuyor. Bu süreç en az dört milyon yıldır sürmekte ve bugün bulduğumuz fosilleri saklayan da işte bu nehirler ve gölün biriktirdiği tortu tabakalarıdır.
Önemli bir fosil yatağı da Omo Vadisi’nin aşağı kesimi, Kenya siniridir. Burada dört milyon yıl boyunca biriken 1000 metre yüksekliğindeki tortul katmanlar hominidlerin iskeletlerini ve geliştirdikleri taş işçiliğinin nadir örneklerini içinde saklayıp korumuştur. Ama gölün doğu kıyıları daha da zengin bir fosil hazinesine sahiptir.”

Victoria, Tanganyika, Magadi, Nairobi’nin kuzey batisinda yer alan Naivasha, Nakuru Gölleri hep Rift Vadisi sinirlari içerisinde bulunuyor.

Antropolog Donald Johanson ve ekibi tarafindan Etiopya’nin Kenya’ya sinirinda, Büyük Rift Vadisi sinirlari içindeki Omo Vadisi’nde 1974′te bulunan, 3.2 milyon yaşındaki bulundugu sirada Beatles’in “Lucy in the Sky with Diamonds” parçasi çaldigi için iskeletine Lucy adi verilen ilk (hominid) insanimsi Lucy 30 kg ağırlığında, 1.10 metre boyunda. Etiopya Hükümeti tarafindan kendisine tahsis edilen ilk hominid pasaportuyla ve Amerika’nin verdigi vizeyle su siralarda Lucy Amerika’da sergi sergi dolasmakta. En iyi dileklerim seninle Lucy, umarim Yeni Dünya’da gözün gönlün açilir!

Diger bulunan fosillerle birlikte Rift Vadisi, özellikle de Etiopya’nin Omo bölgesi insanligin besigi diye adlandiriliyor. Omo Vadisi Etiopya’nin günümüzdeki tüm etnik gruplarinin geleneklerini oldugu gibi koruyarak yasadigi enteresan, kesinlikle görülmeye deger bir yer.

Bilmem anlatabildim mi Rift Vadisi’nin dünyamiz için önemini?

 

Kaynak:

http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=23512

Müslüman Din Adamları Evrimi Kabul Ettiklerini Açıkladı

Neredeyse 13.000′e yakın Hıristiyan din adamı daha önce evrimin doğruluğunu açık bir mektupta imzalarıyla kabul ettiler. Bunun yanında aynı şekilde yaklaşık 500 Musevi haham da bu konuda birlikte görüş bildirip evrimin doğruluğunu kabul ettiklerini onayladılar.  Şimdi de Müslüman din adamları ve imamlar evrim ile kendi dini inançları arasında herhangi bir çatışma olmadığını ilan eden bir açık mektuba imza attılar.

ABD’de bu hafta başlatılan evrimi kabul eden imamlar-mektubu, yaratılışçılık lehine evrimi reddeden üç İbrahimi dinler içindeki radikal köktendinci akımlara karşı yapılan en son düello niteliği de taşımaktadır.  2006 yılında başlatılan ve evrimi kabul eden Hıristiyan din adamlarının imzalarını kapsayan açık mektup şu an toplam 12.725 rahibin imzasını içermektedir. Bundan üç yıl önce başlatılan Hahamlar Mektubunda ise toplam 476 hahamın imzası bulunmakta.

Bundan önceki mektuplar gibi, İmam Mektubu da müminler için evrim gerçeğini kabul etmenin neden doğru olduğunu bildirmektedir. Bunun yanında İmamlar Mektubu okullarda fen derslerinde evrimi ret eden yaratılışçı öğretimin yasaklanması için çağrı da yapmaktadır.  Michigan’da bir doktor olan ve Ohio-Perrysburg’daki Büyük Şehir Toledo İslam Merkezi üyesi T. O. Shanavas’ın yazdığı mektupta; “biz imamlar olarak,  devlet okulları eğitim müdürlüklerinde ve kurullarında evrim biliminin öğretilmesinde kararlı olunmasını ısrarla tavsiye ediyoruz” denilmekte.

Evrimi kabul eden imamlar mektubunun fikir babası olan Indianapolis Butler Üniversitesi’nden Michael Zimmerman ise; “Bu durum ayrıca, evrim ve bilimin, aralarında oldukça derin dinsel bölünmeler olan kişi ve dini toplulukları, ortak bir zemin üzerinde birleştirici bir faktör sağlamada ve bu çeşitli grupları birleştirmede de başarılı olduğunu gösteriyor” diyor. Michael Zimmermann ayrıca “Hıristiyanların da, evrimi kabul eden Müslüman imamların mektubu dolayısıyla heyecan duyduklarını” belirtiyor.  Zira Zimmermann’a göre,  Hıristiyanlar, kendi dinlerinde olduğu gibi, Müslümanların da parçalara bölündüklerini ve onların içinde de birçok kişinin kutsal metinlerdeki ayetleri bağlam dışında ve çoğu zaman çarpıtarak yorumladıklarını fark ediyorlar.

Örneğin son zamanlarda Londra’da bir imam, Darwinizm’i açıkça desteklediğini söylediği için ölüm tehditlerine maruz kaldı ve camiden kovuldu. Aynı şekilde, özellikle ABD’de kimi Hıristiyan cemaatlere bağlı fanatik köktendinciler yaratılışçılığın fen derslerinde öğretilmesi için büyük çaba göstermekteler.

Levent Alper

Kaynak: Newscientist

Yaşamı Tetikleyen Dev Kartopu

Yerküreyi adeta dev bir kartopuna dönüştürmüş olan 700 milyon yıl önceki buz tabakasının, ortadan kalkarak türlerin çeşitlenmesinde anahtar role sahip olabileceği belirtiliyor.

‘Nature’ dergisinde yayınlanan makale, Dünya üzerindeki biyoçeşitliliğin birdenbire zirve yaptığı Kambriyen patlamasını tetikleyenin, çekilmekte olan buz örtüsü olabileceği ni öne sürüyor. Ancak tetiği çekenin sanıldığı gibi değişen iklim değil de, okyanuslara salınan fosfor olması fikrin farklılık ortaya koyan özünü oluşturuyor.

‘Kartopu Dünya’ olarak adlandırılan bu dönemde yeryüzü, okyanuslar da dahil olmak üzere, tamamen kar ve buzla örtülüydü. Bir çok araştırmacı buzulların 700 milyon ve 635 milyon yıl önce olmak üzere iki defa çekildiğini düşünürken son yayınlanan makale de, bu süreç içinde bol miktarda fosforun okyanuslara salındığına dikkat çekiyor.

Normalde okyanuslarda yüksek miktarda fosfor bulunmaz fakat gerekli bir bileşendir. Kambriyen patlamasından hemen önce fosfor seviyesindeki herhangi bir yükselme olup olmadığını tespit edebilmek için Noah Planavsky tarafından yönetilen araştırmacılar dünyanın bir çok noktasından örnekler toplamış.

Bu yorucu süreçten elde edilen sonuçsa, bundan 635 ila 750 milyon yıl önceki buzul çekilmeleri sırasında okyanusun ortaya çıkmış olduğu bölgelerden elde edilen örneklerde, pik yapan fosfor düzeylerine rastlanması olmuş.

Fosforun okyanuslarda sınırlı ömre sahip olması nedeniyle bazı uzmanlar, bu modele karşıt görüşe sahipler. Diğer bir grupsa, buzullara ilişkin olarak aslında tek bir çekilmenin meydana geldiğini ve bunun da okyanus yaşamı üzerinde güçlü bir etki bırakacak kadar yüksek düzeyde fosfor bırakamayacağına inanıyor. Planavsky böyle bir durumun meydana gelmiş olması halinde, buzul katmanlarının ısınma sırasında sürekli olarak ileri geri hareket edeceğini ve bunun da milyonlarca yıllık süreçte kesintisiz olarak fosfor salacağını söylüyor. Tartışma, bir çok uzmanın katılımını da kendisine çekecek gibi görünüyor.

Orjinal makaleye ulaşmak için tıklayın.

Kaynak: 

http://www.ntvmsnbc.com/id/25148091/

Dünyanın En Korkunç Yırtıcısı Bulundu

Dünyanın en korkunç yırtıcısı

İngiltere’nin Manş denizi kıyısında bulunan ve dünyanın şimdiye kadar gördüğü en korkunç yırtıcı olarak kabul edilen dev deniz canavarı “pliozor”a ait kafatası Dorset kenti müzesinde sergilenmeye başlandı. Kendisini kaplayan kayadan çıkarılması 18 ay süren fosil, canavarla ilgili önemli ayrıntılar ortaya koyarken, bilimadamları, bu yaratığın yeni bir tür ya da familya olabileceğini düşünüyor.

Bilimadamları, 2008′de amatör bir fosil toplayıcısı tarafından Weymouth yakınlarında bulunan 155 milyon yıllık kafatası fosilinin yüzde 95′inin tamamlandığını belirterek, bunun şimdiye kadar bulunan pliozor fosilleri içinde en iyi korunmuş olanı olduğunu kaydetti.

İlk bakışta timsaha benzeyen dev yırtıcının kafatası incelendiğinde, Jurasik ve Kretase dönemlerinde yaşayan bu “ısırık makinesinin” gücünün kolayca görülebileceğini anlatan paleontologlar, kafanın üstündeki iki delikte bulunan yuvalardaki gözleriyle avına nasıl odaklandığının ve anormal güce sahip çene kaslarıyla açtığı kocaman ağzındaki jilet gibi keskin dişleriyle yoluna çıkan herşeyi çıtır çıtır yiyebileceğinin açıkça görülebildiğini belirtiyorlar.

Bunun yeryüzünde yaşamış en korkunç yırtıcı olduğunu düşündüklerini belirten paleontologlar, 2,4 metre uzunluğundaki kafatasını temel alarak, bu korkunç deniz canavarının boyunun kafadan kuyruğa 18 metreyi bulabileceğinin, bunun da bu yırtıcı yaratığın en büyük deniz canavarlarından birisi olduğunun altını çiziyorlar.(AA)

Kaynak:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1055614&Date=09.07.2011&CategoryID=79

Hominidlerin Evrimi

Yaklaşık 4 milyon yıl süresince Doğu ve Güney Afrika’da yaşamış olan Australopithecuslar önce iki türle temsil edilirken daha sonra dört türle temsil edilmeye başlamıştır.

1. Austrolopithecus africanus (narin yapılı)

2. Austrolopithecus robustus (kaba yapılı)

3. Austrolopithecus boisei (kaba yapılı)

4. Austrolopithecus afarensis (arkaik tür)

Australopithecus türlerini tanımlarken bunlar arasındaki filogenetik ilişkiye değinmek gerekir. Australopithecuslar insan cinsi içerisinde olmayıp; yüz-beyin düzeyinde daha çok goril ve şempanzeyi çağrıştırırlar. Ancak insan ailesinin başlangıcında yer alırlar. (Foley,1997)

Pliyosen sonlarında karşılaşılmaya başlanan Australopithecusların kaç gruba ayrıldıkları hakkında bir çok hipotez vardır. Ancak kaç gruba ayrılırlarsa ayrılsınlar aralarında ki morfolojik benzerlikler bunların ortak bir kökten çıkarak evrimleştiklerini işaret etmektedir. Bunun yanında, eldeki verilerin ışığı altında, Australopithecusların atalarının hiçbir çağdaş hominid ve pongide benzememiş olması gerektiği de vurgulanmaktadır.

Australopithecus anamensis:

Kenya-Kanapoi’de ve Kenya-Allia Bay’da çıkarılan fosillerle temsil edilmişlerdir. 4,2-3,9 milyon yıl ile tarihlendirilirler. Dişleri ve çene yapısı ilkel maymun fosillerine oldukça benzerlik göstermektedir. Bulunan bir tibia parçası onun iki ayak üzerinde durduğunu güçlü bir kanıtıdır. Humerusu ise insanınkine oldukça benzemektedir.

Australopithecus afarensis:

3,9- 3 milyon yılları arasında tarihlendirilir. Düşük alnı, gözün üzerindeki kemik çizgisi, düz burnu ve çenesiz yüzü ile maymuna benzemektedir. Cranial kapasitesi 375-550 cl arasındadır. Çene yapısı maymunların dikdörtgen çenesi ile insanın parabolik çenesi arasında bir form gösterir. Buna bağlı olarak insana benzer dişlere sahip olan afarensisin iskelet yapısı şempanzeyi andırmaktadır. Ancak, leğen ve bacak kemiklerinin insana benzer özellikleri onun iki ayaklı olduğunu kesinleştirmektedir. Fakat, koşmaktan çok yürümeye adapte olmuştur (Leakey ve ark.,1994). Boyları ise 107-152 cm arasındadır. El ve ayak parmaklarında eğim ve oranın bizimkinden büyük olmasına rağmen detaylarının aynı olması afarensisin yaşam koşulunda iki hipotez yaratıyordu. Bazı bilim adamları bu özelliğin afarensisin hala ağaçlara çıktığının kanıtı oluğunu ileri sürürken diğerleri bunun evrimsel bir bagaj olduğu kanısındaydı.

Australopithecus africanus:

3-2 milyon yıl ile tarihlendirilir. Afarensis den çok farklı değildir. Beyin hacmi 420-500 cl arasında olup afarensisden biraz daha büyüktür. Beyni şempanzenin beyninden daha büyük olsa da henüz konuşabilecek kadar gelişmemiştir. Africanusun diş ve çene yapısı maymunlardan çok insana yakınlık gösterir. Çene yapısı artık tam bir paraboldür. Azı dişleri afarensisden daha büyüktür. Australopithecus afarensis ve africanus daha küçük yapıda olduklarından narin Australopithecuslar olarak da anılırlar.

Australopithecus aethiopicus:

Tam boyutlu görseli göster

2.6-2.3 milyon yıl ile tarihlendirilirler. Australopithecus robustus ve boiseinin öncülü olduğu öne sürülür. Ancak, ilkel ve gelişmiş özellikleri bir arada taşıması şaşırtıcıdır. Beyin hacmi 410 cl olup oldukça küçüktür ve iskeletinin bazı kısımları çok ilkeldir ve afarensise benzer. Ancak yüzünün iriliği ve bilinen hominidler içerisinde en büyük saggital creste sahip olması onu diğerlerinden ayırır.

Australopithecus robustus:

Günümüzden 2-1,5 milyon yıl önce yaşamıştır. Yüzü oldukça iri ve düzken, alın yok denecek kadar yatıktı ve geniş kas çizgilerine sahipti. Besinleri genelde sert ve çok çiğnemeyi gerektirecek şekilde olduğundan görece küçük ön dişleri ve iri azı dişleri bulunmaktaydı. Ortalama beyin kapasitesi 530 cl civarındaydı. Robustus iskeletlerinin yanında bulunan kemikler, onların bu kemikleri kazıcı alet olarak kullandığını işaret edebilir.

Australopithecus boisei:

Günümüzden 2,1-1,1 milyon yıl önce yaşamışlardır. Robustusa benzemekle birlikte yüzü ve yan dişleri daha iri idi. Beyin hacmi robustusa yakın olup yaklaşık 530cl civarındaydı. Bazı araştırmacılara göre; Australopithecus robustus ile boisei aynı türün varyantlarıydı. Ancak bu görüş oldukça azınlıkta kalan bir görüştü.

Kısaca özelliklerine değindiğimiz Australopithecusları genel olarak karşılaştırırsak evrim çizgisindeki ilerleyişlerini şöyle açıklayabiliriz. İnsanlaşma sürecinde atalarımızın ilk örnekleri hiç kuşkusuz bir dizi davranış modelleriyle içerisinde yaşadıkları doğal ortama uyum sağlamaya çalışıyorlardı. Elbette ki bu davranışsal özellikler morfolojilerine de yansımaktaydı. Örneğin; iki ayak üzerine doğrulan Australopithecuslar da eller tamamiyle hareket sisteminden kurtulmuş oluyordu. Bu özelliğin ne zaman oluştuğunu bilmesek de insanlaşma sürecinde en erken ortaya çıkan anatomik değişme olduğunu bilmekteyiz. Çevrede meydana gelen değişimler bu canlıların iki ayak üzerine kalkmalarında çok etkin olmuştur. Yaşadıkları tropik ormanların zaman içerisinde savvannalara dönüşmesi sonucu bu canlılar gerek yiyecek bulmak gerekse de düşmanlarından korunabilmek için düz bir yer olan savvannada çok uzağı göremiyorlardı. Yüksek bir yerden çevreyi gözetleme imkanı ancak savvannada iki ayak üzerine kalkarak gerçekleştirilebiliyordu. Bu değişimlerin yanı sıra Austalopithecusların el ve ayak morfolojisinin hala ağaca tırmanmaya uygun olduğu da unutulmamalı ve canlıların hem ağaç hem de yer yaşamını bir arada sürdürdüğü göz önünde bulundurulmalıdır.

İnsanlaşma sürecinde ikinci aşama ise beyin korteksindeki gelişmedir. Erişkin Australopithecuslar da bu güne kadar tespit edilen en düşük beyin hacmi 400 cl dir. Kaba yapılılarda ve afarensis de sıkça rastlanan bir özellik de genişlemiş occipital marjinal suturdur. Bu özellik modern insanda da bulunur. Oysa narin yapılı Australopithecuslar da yaygın değildir. Bazı bilim adamlarına göre bu özellik iki ayak üzerinde durma ve yürüme yönünde evrimleşen Australopithecuslar da omurga ve damar ağında daha etkin ve düzenli kan akışını sağlamaya yöneliktir. Australopithecuslar genetik anlamda belki de daha iri bir beyine sahip olmaya yatkındılar. Ne var ki anne Australopithecus un bünyesi özellikle pelvisi daha büyük beyinli bir Australopithecusu dünyaya getirmeye elverişli değildi.

Bazı Australopithecus gurupları yeni davranış örüntüleri geliştirdikçe, günlük yaşamlarında ki doğal organların yerini giderek aletler almış ve vücudun yükünü hafiflettikçe daha iri ve karmaşık bir beyin doğal ayıklanma sürecinde avantajlı konuma geçmiştir. Bu beyinsel düzeyde ki görece karmaşık yapılanma ve değişim sürecinde çevre en belirleyici ve itici güç olmuştur. Aslında tipik insanlaşma sürecini ekoloji ve davranış örüntüsü üzerine temellendirebiliriz.

HOMO GENUSU

Homo habilis:

Yaklaşık 2,4-1,5 milyon yıl öncesine tarihlendirilir. Doğu ve Güney Afrika kazılarında rastlanılmıştır. Genelde göl kıyısında yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Doğu Afrika’da habilis atalarımızın yaşamış olduğu bölgeler genelde açık alanlardır. Aynı bölgeleri yırtıcı hayvanlar ve ot yiyiciler ile paylaşıyorlardı.

Pek çok morfolojik özellik bakımından Australopithecuslara benzerler. Arka dişleri küçülmüş olmasına rağmen hala modern insanınkinden küçüktür. Ortalama beyin hacimleri 650cl civarındadır. Bu hacim Australopithecusların beyin hacimlerinden oldukça büyüktür. Beyin hacimlerinin varyantları 500-800 cl arasında değişir. Beyinlerinde Broca alanının bulunduğu görülür. Bu yüzden de bu insanların basit cümlelerle konuşabildiği zannedilmektedir.

Homo habilise ait kalıntıların yanında bilinçli olarak işlenmiş taş aletler bulunmuştur. Belirli bir amaç için yontulan bu taşlara ya da aletlere bulunduğu yerden dolayı oldowan endüstrisi denilmiştir. İlk taş alet endüstrisi belli başlı dört aletten ibaretti; çekiç, iki yüzü işlenmiş satır, iki yüzü işlenmiş kıyıcı ve yontulup biçimlendirilmiş yonga. Günlük yaşamlarında kullandıkları bu aletler habilislerin dişlerindeki ve çiğneme kaslarındaki yükü büyük ölçüde hafifletmiştir. Besinlerin; ezme, kırma ve parçalama gibi ön hazırlıklardan geçirilmesi sayesinde diş ve çeneye artık fazla yük binmiyordu. Habilis atalarımız bu taş aletleri yapmak için doğada bulunan her taşı kullanmıyor sadece amacına uygun olan taşları kullanıyordu.

Homo erectus:

Homo erectus 1.8 milyon ve 300.000 yılları arasında tarihlendirilmiştir. Habilise benzer, çene prognattır ve büyük molarları vardır. Beyin kapasitesi 750-1225 cl arasında değişir. Erken türlerde 900 cl olan beyin kapasitesi 1100 cl’ye kadar çıkar. Bazı Asya türlerinde saggital creste rastlanır. İskeleti, modern insandan daha kaba ve güçlü bir yapıya sahiptir. Çevresel etmenler, dünya üzerine yayılmayı başarabilmiş bu ilk hominid de bazı lokal farklılıklar yaratmıştır. Örneğin; Turkana çocuğu hemen hemen normal bir modern insan boyunda iken, Pekin adamı oldukça kısa boylu idi. Erectusun kontrollü ateşi ilk kullanan canlı olduğu düşünülmektedir. Bu hominidin geniş dağılım alanı içerisinde Avrupa, Asya, Hindistan bulunmaktadır. Bu geniş dağılıma bağlı olarak çok fazla sayıda yerel morfoloji farklılıkları görülmektedir. Avrupa ve Asya’da yaşayan türleri buzul dönemlerine bağlı olarak soğuk ve sert bir iklim beklerken, Afrika ve Java türleri ise tamamen tropik bir iklim içerisinde yaşamayı sürdürmüşlerdir. Buna bağlı olarak da; Avrupa ve Asya’da ki türler soğuğa uyum sağlayıp vücudunu küçültürken, tropik alanlarda yaşayan Afrika ve Java türleri ise aksine vücut alanını büyütmüşlerdir. Bu iklimsel farklılık sonucu Asya ve Avrupa erectuslarının aşırı özelleşip yok olduğu görüşü yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bunu savunan bilim adamları ise bu görüşe dayanarak erectus türlerini yaşadığı bölgelerde edindiği morfolojiye bağlı kalarak ikiye ayırmayı uygun görmüşlerdir. Asya ve Avrupa’dakilere Homo erectus ismi verilirken, Afrika’da yaşamış olanlara Homo ergaster ismi verilmiştir. Bu iki kültürün taş alet teknolojisi incelendiğinde ise Avrupa ve Asyalı erectusların oldowan kültür özelliklerine sahip eski gelenekli taş alet kültürüne sahip olduğu görülürken, Afrika’da yaşamış olanların ise daha gelişmiş bir kültür olan Aşölyen kültürüne sahip olduğu gözlenir. Yaşadıkları dönemde Avrupa’daki türler Mindel buzulu ile çağdaş iken, Afrika’daki türler ise Kamasien plüviyali ile yaşıttır.

Homo sapiens neanderthalensis:

230.000 ile 30.000 yıl arasında tarihlendirilen neanderthallerde çevresel etmenlerden payını almış ve en çok etkilenmiş türlerden birisidir. Yaşadığı dönem Riss buzulu ile çağdaştır. Bu hominidin buluntularına genelde Asya ve Avrupa’da rastlanmıştır. Bu türün çevre etmenleri ve bu etmenlerin içerisinde özellikle soğuk iklimin etkisi ile aşırı özelleştiği görülmektedir. Beyin kapasitesi oldukça artmış 1700 cl civarına çıkmıştır. Vücut oldukça kaba bir yapıya sahip olmuştur. Taş alet kültürü açısından ise dönemin ve çevresinde yaşayan soğuk iklim hayvanlarının yapısına uygun olarak büyümüş ve kaba bir yapı sergilemiştir. Bu aşırı özelleşmeler bu canlıların yok olmasına yol açmıştır. Bilim dünyası bu hominid türünün Homo sapiens evrimine doğrudan katılmadığı görüşündedir.

Homo sapiens sapiens:

120.000 yıl öncesinden itibaren görülmeye başlar. Beyin kapasitesi 1350 cl dolaylarındadır. Beyin hacmi Homo sapiens neanderthalensis’den küçük olsa da asıl zeka işlevlerini yerine getiren ön beyin tüm hominidlerden daha gelişkindir. Diğer hominidlere oranla taş ve kemik aletler çok daha çeşitli ve karmaşık yapılıdır.

Kaynak:

http://sedaerdinc.8m.com/genelhatlarihomevrimi.htm

2.5 Milyon Yaşında ‘Yeni’ Bir Dev Keseli Hayvan Bulundu

Bugüne kadar hiç rastalanmamış dev keseli hayvanın iskeleti çok iyi korunmuş durumda.

Avustralyalı bilim adamları 2.5 milyon yıl önce yaşamış olduğu tahmin edilen, bugüne kadarki en büyük keseli hayvanın eksiksiz iskeletini buldu.

Queensland bölgesinde çalışan paleontologlar, küçük beyinli ancak devasa büyüklükte olan bu hayvanı ilk kez gördüklerini de belirtti.

3 ton ağırlığında ve bir gergedanın kadar iri olan ‘diprotodon’, Avustralya’da tarih öncesi kalıntıların bol olduğu ıssız bir arazide bulundu. Böyle bir keşfin ilk defa yapılması ve yaratığın iskeletinin eksiksiz olması, keşfi Avustralya’da yapılan tarih öncesi keşiflerin en önemlilerinden biri yapıyor.

Keşfi yapan paleontologlardan Prof. Sue Hand heyecanını şöyle dile getirdi: “Hepsinden daha büyüktü; Bu bütün kıtalarda yaşamış en büyük keseli hayvan. Ayrıca da çok iyi korunmuş.

2.5 milyon yıl önce yaşadığı bu ‘yeni’ hayvanın 55 bin yıl önce soyu tükendiği tahmin ediliyor. Bilimcilere göre hayvanın soyunun tükenme nedeni iklim değişiklikleri ve ilk yerleşik insanların yaşama alanını işgal etmesi olabilir.

Kaynak: Ntvmsbnc

Bilimciler ‘İlk’ Memeliyi Tahayyül Ediyor

Memelilerin DNA’sını birbiriyle karşılaştıran Amerikalı bilimadamları, genlerin ortak paydasından yola çıkarak ‘ilk’ memeliyi tahayyül etmeye çalışıyor.

DNA sarmalının bir örneği

Asıl amaç insanın insanın genetik yapısını anlamak

Vardıkları sonuca göre, memelilerin ortak atası bundan 75 milyon yıl önce dinazorlarla birlikte yaşamış olan gece avcısı bir kır faresini andırıyor.

California Üniversitesi’nin Santa Cruz kampüsündeki genetik bilimciler, modern memelilerin genetik haritalarını -genomlarını- birbiriyle karşılaştırarak, hepsinin paylaştığı temel DNA yapısının bilgisayar modelini çıkardı.

Çalışmalarında vardıkları sonucu Genom Araştırması -Genome Research- dergisinde yayımladılar.

Bilimadamları yaptıkları işi halihazırda yollarda olan türlü çeşit aracı birbiriyle karşılaştırarak ilk otomobilin nasıl bir şey olduğunu tahmin etmeye benzetiyor.

Bilgisayar modeli

Otomobiller çeşitli markalar altında zamanla birbirinden farklı özellikler kazanmış olsa da hepsini aynı kategoride buluşturan bir ortak payda var: 4 lastik tekerlek, motor, dümen, silecek gibi.

En eski memelinin DNA yapısını yeniden kurgulamak için araştırmacılar günümüzün memelilerinden domuz, at, kedi, köpek, yarasa, fare, tavşan, goril, şempanze ve insanın genlerini karşılaştırdı:

Projenin başkanı David Haussler, ‘tamamen bilgisayar ortamında yaptığımız bir araştırma’ diyor.

İnsan genlerini diğer canlıların genleriyle karşılaştıran araştırmalar son yıllarda giderek hız kazandı.

‘Karşılaştırmalı genom bilim’ diye adlandırılan bu çalışmalarda amaç, insanın yapı taşlarının evrimsel tarihine ışık tutmak.

Bir tür kır faresi

İlk memeli atamız bir kır faresine benziyor

Fareler ve insanlar

David Haussler, ortak bir ata teorisinin birçok bilinmezi aydınlatmasını umuyor:

”İnsanın gen haritasında belli bir DNA parçasının mesela farede bulunmadığını gördük… İnsandaki sözkonusu DNA zinciri acaba ilk memeliden mi kalma; yoksa değil mi? Fare, bu DNA parçasını kendi evrimi sırasında mı kaybetti? Bu gibi sorulara yanıt bulmak için ilk memelilerin nasıl yaratıklar olduğunu düşünmemiz gerekiyor.”

Elbette, geçmişin genetik bilgisine ulaşma gayreti akla ‘Jurassic Park’ filmini getiriyor.

Belki türü yokolmuş, antik çağlardan kalma bir fosil parçası, genlerinden yeniden yaratılabilir?

Bilimadamları bu soruya derhal ‘hayır’ diye yanıt veriyor.

Nedeni ise herşeyden önce ilk memelinin DNA kodunun tümünü değil, sadece bir kısmını yeniden kurgulamış olmaları.

Belki yüzde 98′lik doğruluk payıyla ilk memelinin genomunu tahmin etmiş olabileceklerini; fakat genetikte yüzde 1′lik bir sapmanın dahi dev bir farka işaret ettiğini belirtiyorlar.

Kaynak:

http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2004/12/041201_dna-reconstructed.shtml

Darwinizm’in Düşünce Tarihine Etkisi

Grayling: Darwin’in evrim teorisi düşünce tarihinde bir devrimdir

İngiliz filozof Anthony C. Grayling, 150. yılında Darwin’in katkıda bulunduğu evrim teorisinin toplumsal düşünceye ve sosyal bilimlere nasıl bir etkide bulunduğunu BBC Türkçe’den Güney Yıldız’a değerlendirdi.

Anthony C. Grayling, Darwin konusunda makaleleri bulunan İngiliz filozof

İngiliz filozof Grayling’in Darwin üzerine pek çok çalışması var

Anthony C. Grayling: Bence Darwin’in düşünce tarihi üzerinde çok derin bir etkisi var. Bu etki, yalnızca, biyoloji bilimine etrafında organize olabileceği bir çerçeve sunduğu için önemli olmakla kalmıyor. Biyolojiye sunduğu imkânlar üzerinden, insanlık için çok önemli olan pek çok başka etkinliğe, örneğin tıbba da katkıda bulunan bir teori. Doğa ve doğanın bir parçası olarak insanın Darwinci bir yolla düşünülmesi, anlayışımıza olağanüstü bir derinlik kazandırdı.

BBC: Darwin’in düşüncelerinin hem Marx, hem bazı liberal ve neo-liberal yazarlar hem de bazı aşırı sağcı figürler tarafından övgüyle karşılandığını biliyoruz? Sizce tüm bu kesimlerin Darwin’den övgüyle bahsetmesi nasıl mümkün olabildi.

Charles Darwin

Darwin titiz bir araştırmacı, arşivci ve deney insanıydı

’Darwin’den sonra eskisi gibi düşünmek mümkün değil’

A. C. Grayling:Bence bunun nedeni, Darwin’in biyoloji alanında ortaya koyduğu düşüncelerin doğru olduğunun tüm bu farklı kesimler tarafından tanınmış olması. Uzun vadede insan ve toplum arasındaki ve bunların doğayla olan ilişkileriyle ilgili algılarımızda çok derin bir etki meydana geldiği çok farklı kesimlerce kabul edildi.

Darwin’in fikirleri toplumu öylesine sarstı ki, dini görüşleri nedeniyle Darwin’e eleştirel bakan insanlar için bile, kendilerini Darwin öncesi düşünce biçime geri döndürmelerinin bir imkânı kalmadı.

Darwin’den önceki dönemde, insanlar, insanoğlunun çok özel olduğunu ve doğanın geri kalanının dışında bir varlık olduğunu düşünebiliyordu. Ancak, Darwin düşüncesinin etkisi, bize bizim doğadan kopuk değil, onun bir parçası olduğumuzu görmezden gelemeyeceğimiz bir şekilde gösterdi.

BBC: İnsanlık tarihi açısından çok önemli roller oynayan iktisat ve siyaset teorilerinin pek çoğu, en temel önermelerini, insan doğasına ilişkin varsayımlar üzerinden kanıtlıyor. İnsan doğasına ilişkin farklı varsayımlardan, farklı anlayışlar çıkabiliyor. Bu noktada, Darwin’in evrim teorisi, çoğu zaman değişmez olduğu varsayılan insan doğasının da, insanla birlikte bir evrim içinde olduğunu ortaya koydu. Siz Darwin’in bu tartışmalara katkısını nasıl yorumluyorsunuz?

Adolf Hitler bir geçit töreninde

Naziler Darwin’in fikirlerini kendi çıkarları için çarpıttı

Darwin’in teorisi ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı

A. C. Grayling: Evet, Darwin’in insan doğası, doğa, toplum ve insanlar arasındaki ilişkilere dair düşüncelerimiz üzerindeki etkisi, özellikle bu konulardaki bilgilerimizin ekonomi ve siyaset üzerindeki etkilerini göz önüne aldığımızda çok önemlidir. İzleyeceğimiz siyaseti belirleme ve eyleme geçirme noktasında insan doğasına ilişkin bilgi ve anlayışımızı temel alıyoruz. Darwin’inki tabi ki her şeyi açıklayan bir teori değil. Ve tabi ki, bu teori, temellerini Darwin’den aldıklarını söyleyen bazı ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı.

BBC: Neyin iyi neyin doğru olduğuna, nasıl yaşamak gerektiğine ilişkin düşünceler insan dışında doğanın geri kalanı için söz konusu değil. Örneğin, bir aslanın, bir başka hayvanın yavrusunu yemesini iyi veya kötü olarak değerlendirmiyoruz. Peki, Darwin’in insanı, etik ve ahlakın alanı dışındaki doğanın bir parçası olarak göstermesi, insanlığın yeni bir etik fikriyle çıkmasını gerekli kılmıyor mu?

A. C. Grayling: Hayır bunun gerekli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü en azından Batı geleneğinde etik zaten doğayı temel alır. Örneğin, Antik Yunan’da, Helenik ya da Roma düşünce dünyasında eğitimli insanların etiğinin, bin yıl kadar bir süre boyunca dinsel, Tanrısal bir temeli yoktu. İnsanları oldukları gibi anlamaya çalışıyorlardı. Örneğin Aristoteles’in ya da Stoacıların etiğe yaklaşımlarına baktığınızda, bunun büyük oranda, insanlığı anlama çabasının bir parçası olduğunu görürsünüz.

Dolayısıyla, doğal varlıklar olarak insanlığa ilişkin daha derin bir anlayış, Batı geleneğinin karşısında olmayıp, bu etik anlayışının daha da gelişmesini sağlayacaktır. Bu tabi ki, insanların doğal durumuyla ilgili tüm gerçekleri kabullenmemiz anlamına da gelmez. Saldırganlık ve hırs gibi birçok özellik başka hayvanların özelliği olduğu kadar insanların da özellikleri…

Ancak, bunlar toplum açısından kabul edilebilir şeyler değil çünkü sosyal bağları zedeliyor. Bizler de doğanın, bu gibi durumlar üzerine düşünebilen ve hangi yönleri öne çıkarıp hangi yönleri disipline almamız gerektiğine karar verebilecek bir parçasıyız.

Kopernik ve Darwin’den sonra Freud’un darbesi

BBC:Darwin’in teorisini ortaya attığı 1850′li yıllar, başka önemli düşünürlerin de, ortaya çıktığı dönem. Darwin’in Londra’daki mezarınının birkaç kilometre ötesinde bir başka önemli düşünürün Karl Marx’ın mezarı var, yine birkaç kilometre daha gidersek psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un mezarına ulaşabiliyorsunuz. Çok farklı alanda teoriler olsa da Darwincilikle psikoanaliz arasında bazı paralellikler kuranlar var. Kopernik’in dünyayı güneş sisteminin ve evrenin merkezi olmaktan çıkarması gibi, Darwin de insanı doğanın merkezi olmaktan çıkarıyor. Freud ise insanın kendisini dahi tümüyle kontrol edemediğini ortaya koyduğu teorisiyle, insanın kendisini merkez olarak gören anlayışına bir darbe daha vurdu. Grayling bu paralelliği şöyle değerlendiriyor.

A. C. Grayling:Doğada, özellikle insanda olduğu türden ileri bir tür zekayı bulamadığımız çok durum olduğu açıktır. Dolayısıyla, bir aslan bir geyiği yediğinde onun kötü olduğunu düşünmediğimiz gibi, doğada gerçekleşen davranışları da iyi ve kötü olarak değil nötr olarak kabul ederiz. Freud’un ortaya koyduğu fikirlerden birinin de insanın birçok rasyonel olmayan parçasının olduğu kesinlikle doğrudur.

Darwin'in yaşam ağacı

Darwin türlerin yaşam ağacının dallarına yerleştirilebileceğine inanıyordu

Davranışlarımızın bazıları bilinçaltınca yönlendirilir ve bilincimizin doğrudan kontrolünde değildir. Ancak, insan doğanın geri kalanında var olan canlılara kıyasla, kendi davranışları üzerine düşünebilme yeteneğine sahiptir. Bizler bilinçaltı isteklerimizi, psikanaliz yoluyla da bilince çıkarabilecek durumdayız. Bir kez bilince getirdikten sonra da, bazı seçimler yapabilir ve kendimizi disipline edebiliriz.

BBC: Darwin evrimin mekanizmasının nasıl işlediğini açıklayan bir teori ortaya koydu ve bu teoriye göre, evrimin mekanizması zorunlu olarak önceden belirlenmiş adımların gerçekleştiği determinist bir yapı değil, tesadüflerle de ilerleyebiliyor. Sizce Darwincilik’ten de çıkan bu düşünce, günlük yaşamımızı nasıl etkiliyor?

A. C. Grayling: Bence Darwinci doğal seçme teorisi, türlerin hangi süreçler sonunda adapte olacağı anlamında determinist olarak görülebilir. Türlerin nasıl evrim göstereceği de, türün bireylerinin bilinç dışı dürtülerle kurduğu ilişkiler sonucunda belirlenebilir. Ancak, insanlar söz konusu olduğunda, belirli farklılıklar söz konusu çünkü örneğin bir insan zihni hakkında yalnızca kafatasının içini düşünerek tam bir sonuca ulaşamazsınız. Çünkü bir birey ve o bireyin benliği yalnızca, kafatasının için de olup bitenlerle açıklanamaz. Bu bireyin, çevresiyle ilişkileri de önemlidir. Bireylerin çevreleriyle kurduğu ilişkiler de oldukça karmaşık ve çeşitli olduğu için bir bireyin ya da insan türünün determinist bir şekilde ilerlediğini söylemezsiniz. Çünkü burada etkili olan hesaba katılamayacak kadar çok faktör var.

Türlerin Kökeni kitabı

Darwin Türlerin Kökeni kitabı ‘insan’a pek değinmedi

‘Uyumlu olanını yaşamını sürdürdüğü bir toplum uçları törpülüyor’

BBC:Temelini Darwin’in düşüncesinden alan “en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi” fikri, evrim sürecinin aşırı olanları ödüllendirmediğine işaret ediyor. Bu aşırılar arasında da en güçsüz ve zayıf sayılanlar olduğu gibi, en güçlü ve ileri sayılanlar da bulunuyor ve evrim süreci içinde her iki uç da elenerek ortalama olanın, uyum sağlayanın hayatta kaldığı bir süreç tarif ediliyor. Peki, sizce bu düşünce siyasete ve sosyal yaşamın düzenlenmesine ilişkin fikirlerimizde nasıl sonuçlar doğuruyor.

A. C. Grayling: Bu tabi ilginç bir nokta ve önemli bir soruna işaret ediyor. Öncelikle “en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi” fikrini Darwin’den etkilenerek ilk ortaya atan Herbert Spencer’dır. Darwin’de bu kavramı Spencer’ın ardından kullanmaya başlamıştır. Ancak, Darwin için “en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi” ilkesi, çevresine en iyi uyum sağlayan türlerin hayatta kaldığını ve türlerin çevre baskısı altında değişmek durumunda kaldıklarını anlatıyor.

Spencer ise bunu bir bakıma Nietzsche’nin “üst insan” kavramı gibi en zeki, en hızlı gibi özelliklere sahip üstün bireylerin yaşamlarını sürdürmesi olarak ortaya koyuyor. İnsanlık tarihi, bu tür bir anlayışın yanlış olduğunu defalarca ortaya koydu. İnsanlar etik bir yaklaşımla, toplumun zayıf üyelerini korumak için kurumlar ve yaklaşımlar geliştirip, toplumda en baskın olanları sınırlama yoluna gitti. İnsanlar zaten, doğal çevrelerine uyum sağlamış değil, inşa ettikleriyle doğayı kendilerine uyumlu hale getirmiş durumdalar.

BBC:Darwinci evrim anlayışının bazı dini çevrelerce “tehlikeli” bulunmasının en önemli nedeni Darwin teorisinin Tanrı inanışını imkansız kıldığı düşüncesi. Anthony Grayling, Darwin’in Tanrı inancını yıkma gibi bir iddiası olmamasına rağmen, fikirlerinin bu yönde bir etkisi olduğunu belirtiyor.

A. C. Grayling: Tabi, Darwin hiçbir zaman teorisinin, yaşamın kökenini açıkladığını iddia etmemişti. Darwin’in açıkladığı canlıların zaman içinde geçirdikleri değişimlerin mekanizmasıdır. Fakat, karmaşık yapılara sahip canlıların daha basit yaşam formlarından evirilebildiğini göstermesi, canlıların da canlı olmayan moleküllerden ortaya çıkabileceğine işaret eder. Dolayısıyla, yaşamın kökenini açıklamak için bir yaratıcının gerekli olduğu türünden bir hipotez Darwin için gerekli değildi.

Tabi bu tartışma, Darwin’den önce de olan bir tartışmadır. Ancak Darwin, yaşamı açıklamada dini varsayımların gerekli olduğu düşüncesini ciddi bir şekilde sarsmıştır. Bu nedenle farklı dinler, varoluşa ilişkin çok eski zamanlardan bu yana benimsedikleri inanışları savunmak için karşı bir baskı oluşturuyorlar. Yaradılış inanışının asıl olarak Amerika’da olsa da, Türkiye gibi ülkelerde de yeniden gündeme gelmesinin nedeni de bu çabalardır.

Kaynak:

http://www.bbc.co.uk/turkish/indepth/story/2009/04/090416_darwin_grayling.shtml

Evrim İçin Kanıtlar

Nature dergisi Darwin yılı nedeniyle şimdi evrim teorisini kanıtlayan 15 makaleyi bir araya getirdi. Dünyamızın, Güneş’in etrafındaki dönüşü ne kadar gerçekse, türlerin ayıklanma ve türleşmeyle ortaya çıktığı da o kadar gerçektir deniyor önsözde. On beş makale üç temel konuya göre alt sınıflara ayrılmış. Fosil buluntuları, yaşam alanlarının incelenmesi ve moleküler süreçler.

Fosil buluntularıyla elde edilen kanıtlar

1- Balinaların karada yaşayan atası

Balinaların memeli oldukları ve memelilerin de karada geliştikleri bilindiği için, biyologlar karadan yeniden suya geçen bir hayvan türünü arıyorlardı. 2007’de bu arayışın hiç de boş olmadığı görüldü. Aday hayvan Indohyus bulundu.

Northwestern Ohio Üniversitesi Tıp ve Eczacılık Koleji’nden Hans Thewissen tarafından gerçekleştirilen ayrıntılı inceleme, rakun büyüklüğündeki bu hayvanın çift toynaklı olduğunu bu nedenle de inek, koyun ve geyik gibi av hayvanlarıyla akraba olduğunu gösterdi. Indohyus’un kulak ve diş yapısı, kemiklerin kalınlığı ve dişlerin kimyasal bileşimi de balinalarla benzerlik gösterdiği için bilim insanları bu türün balinaların öncüsü olduğunu düşünüyorlar. Indohyus’un kalıntıları bir türden diğerine gelişimi gösteren birçok hayvan türünün geçiş biçimi için bir kanıt olarak kabul edilmekte. Bu tür buluntuların eksik olması evrim teorisinin eleştiri nedenlerinden biriydi. (Kaynak: Thewissen, J. G. M., Cooper, L. N., Clementz, M. T., Bajpai, S. & Tiwari, B. N. Nature 450, 1190–1194 (2007).)

2- Sudan karaya geçiş

Tetrapodlar insana yakın olan hayvanlardır, omurgalılar sınıfından olan bu hayvanlar aynı zamanda karada yaşarlar. Bu gruba insanlar, tüm evcil hayvanlar, yabani hayvanların birçoğu yani her çocuğun memeli, kuş, kurbağagiller ve sürüngen olarak bildikleri canlılar dahildir. Fakat omurgalılar arasında çoğunlukta olan tetrapodlar değil balıklardır. Gerçekte, tüm tetrapod türlerinin toplamından daha fazla balık türü vardır. Ancak evrimin merceğinden bakıldığında tetrapodlar, suyun dışındaki yaşama da ayak uydurabilen balık soyunun tek dalıdır.

Sudan karaya ilk geçiş 360 milyon yılı aşkın bir süre önce gerçekleşmiştir. Doğu Grönland’da yaklaşık olarak 365 milyon yıl önce yaşayan Acanthostega gibi ilk tetrapodların, gelişimini tamamlamış parmaklı ayakları vardı. Ama öte yandan solungaçları da olduğu için yaşamlarını daha çok suda sürdürüyorlardı. Anlaşıldığı üzere gelişimlerini karaya çıktıktan çok sonra tamamlamışlardı. Araştırmacılar tetrapodların, elpistostegid olarak isimlendirilen canlılardan türediklerini düşünüyorlardı. Sığ su balığı olan bu çok büyük etçil, timsaha veya büyük semendere benziyordu. Birçok açıdan tetrapodlara benzemelerine rağmen yüzgeçleri bulunuyordu. Ne var ki elpistostegidlerle ilgili bilgiler çok kötü korunagelen küçük kalıntılara dayanıyordu, bu nedenle de görüntüleri hakkında tüm bir resim elde etmek çok zordu. Fakat 2006 yılında Kanada’ya bağlı Ellesmere adasında çok iyi korunagelmiş bir elpistostegid fosili bulundu. Edward Daeschler ve arkadaşları Tiktaalik olarak isimlendirdikleri bu fosili ayrıntılı olarak inceleyerek, esnek boyun yapısı ve uzva benzeyen yüzgeç yapısıyla sudan karaya geçişin en güzel tablosunu oluşturdular. (Daeschler, E. B., Shubin, N. H. & Jenkins, F A. Nature 440, 757–763 (2006). Shubin, N. H., Daeschler, E. B., & Jenkins, F A. Nature 440, 764–771 (2006).)

3- Türlerin kökeni

Darwin’in evrim teorisiyle ilgili itirazlardan biri de fosil buluntuları arasında büyük bir hayvan grubunun başka bir gruba gelişimini gösteren “geçiş biçimlerinin” eksikliğiydi.

Ancak Türlerin Kökeni adlı eserin yayımlanmasından bir yıl kadar sonra Baverya’daki Solnhofen kireçtaşı kayalıklarında geç Jura devrine ait (yaklaşık 150 milyon yıllık) ilk Archaeopteryx fosili bulundu. Dişler, uzun kemikli kuyruk gibi ilkel sürüngen özellikleriyle birlikte kuş gibi kanatlara ve tüylere sahip bir canlı ilk kuş türü olarak tanımlandıysa da birçok uzman tüylü dinozor olarak kabul etti. Darwin’in bir arkadaşı olan Thomas Henry Huxley böylece dinozorlar ve kuşlar arasındaki evrim halkasını tartışmaya açtı ve paleontologlar günün birinde tüylü dinozor fosilinin bulunacağına inandılar.

Ve araştırmacılar 1980’li yıllarda haklı çıktılar. Çin’deki Nanjing Jeoloji ve Paleontoloji Enstitüsü’nden Pei-ji Chen, küçük bir teropod olan Sinosauropteryx’in tüylü olduğunu keşfetti. 2008 yılında Çin Bilimler Akademisi’nden Fucheng Zhang tarafından incelenen fosil daha ilginçti. Bedeni tüylerle kaplı olan küçük dinozor Epidexipteryx’in kuyruğunda da uzun tüyler bulunuyordu. Bununla birlikte tüylü dinozorlar uçma yetisine sahip değildi, tüyler sadece kızışma döneminde kullanılıyordu. Tüylerin uçmak için de işe yarayacağını doğa daha sonraları keşfetmişti. (Chen, P.-J., Dong, Z.-M. & Zhen, S.-N. Nature 391, 147–152 (1998). Zhang, F., Zhou, Z., Xu, X., Wang, X. & Sullivan, C. Nature 455, 1105–1008 (2008).)

4- Dişlerin evrimsel geçmişi

Gelişimle ilgili araştırmalara yön veren diğer bir alan da evrimsel değişimi yansıtan mekanizmaların keşfidir. Helsinki Üniversitesi’nden Kathryn Kavanagh ve ekibi bu mekanizmayı farelerin azı dişlerinin büyüklüğünü ve sayısını inceleyerek araştırdı. 2007 yılında yayımlanan bu araştırma dişlerin gelişimini gösteren gen ekspresyonu (gen ifadesi) için bir örneği ortaya koydu. Azı dişleri önden arkaya doğru gelişiyorlar ve her diş sonrakinden daha küçük. Farenin çene yapısındaki model, farklı şekillerde beslenen kemirgenlerin evrim sürecinde değişen çevre koşullarına uyum sağladığını gösteren bir örnektir. (Kavanagh, K. D., Evans, A. R. & Jernvall, J. Nature 449, 427–432 (2007).)

5- Omurgalı iskeletin kökeni

Bizi insan yapan önemli dokulardan biri de yalnızca embriyolarda görülen nöral kresttir. (neural crest). Nöral krest hücreleri sırt omuriliğin gelişimi sırasında oluşarak tüm bedene yayılır. Nörol krest olmasaydı yüzümüzde ve boynumuzdaki birçok kemiğe kavuşamaz ya da cilt veya duyu organlarındaki birçok işleve sahip olamazdık. Varlığı sadece embriyolarda bilinen nöral krest, omurgalıların niçin farklı kafa ve yüz yapısına sahip olduklarını açıklamakta. Fakat nöral krestin evrimsel geçmişini fosil kalıntılarıyla göstermek embriyonik verilerin eksikliği yüzünden olanaksız gibidir. En önemli sorulardan biri omurgalı kafatasının ne kadarının nöral krest hücreleriyle ve ne kadarının derin doku tabakalarıyla oluştuğudur.

Yeni teknikler araştırmacılara embriyodaki hücrelerin ne şekilde geliştiğini görmelerine izin verdi. Bu şekilde kemik çevresinin nöral krestten geliştikten sonra tek hücre tabakası olarak boyun ve omuza bağlandığını açıkladılar. Nöral krestten gelişen doku, omuz kemerinin önünü kaplayarak kafayla bağlanır. Burada iskelet mezoderm olarak bilinen dokunun daha derinindeki tabakayla enseyi ve omuzu biçimlendirir.

Canlı hayvanlar üzerinde yapılan bu tür ayrıntılı incelemeler, soyları tükenmiş hayvanlara ait cilt ve kas gibi yumuşak dokusu bulunmayan kalıntıların da kafa ve boyun yapısının gelişimini aydınlatmakta. Örneğin kara omurgalıların atalarındaki büyük omuz kemiği (cleithrum), günümüz memelilerinde kürek kemiği (scapula) olarak varlığını sürdürmektedir. Londra’daki Wolfson Biyotıp Araştırmaları Enstitüsü’nden Toshiyuki Matsuoka tarafından gerçekleştirilen bu araştırma, canlı hayvanlar üzerinde yapılan morfolojik analizin, soyları tükenmiş hayvanların evrimsel gelişimini aydınlatması açısından önemlidir. (Matsuoka, T. et al. Nature 436, 347–355 (2005).)

Yaşam alanlarından elde edilen kanıtlar 

6- Ayıklamaya dayalı türleşme

Evrim teorisine göre doğal ayıklanmanın türleşmede önemli bir rolü bulunur. Wisconsin Üniversitesi’nden Jeffrey McKinnon, 2004 yılında dikenli balıklarla (Gasterosteus aculeatus) gerçekleştirdiği deneyler sonucunda, reprodüktif izolasyonun beden boyu üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Araştırma Alaska, British Columbia, İzlanda, İngiltere, Norveç ve Japonya sularındaki balıkların çiftleşmelerine dayanıyor.

Moleküler analizlerle denizlerde yaşayan öncülerinden gelişen akarsu balıkları veya okyanusta yaşayan ama yumurtlamak için tatlı sulara geçen balıklar incelenmiş. Bu tür göçer balıkların bedenleri akarsularda yaşayanlardan daha büyük. Balıklar aynı boyda balıklarla çiftleşmeyi tercih ediyorlar. Bu da farklı akarsu tipleri ve bunları yakınları arasındaki reprodüktif izolasyon üzerinde olumlu etki yapmakta. Farklı dikenli balık türlerinin incelenmesi sonucunda ister akarsularda ister denizde yaşayanlar olsun, farklı çevrelere uyum sonucunda reprodüktif izolasyonun gerçekleştiği görülmüş. (McKinnon, J. S. et al. Nature 429, 294–298 (2004).)

7- Kertenkelelerde doğal ayıklama

Popüler bir evrim hipotezine göre yeni çevrelerdeki davranışsal değişimler doğal ayıklanmayı reddetmekte. Fakat Harvard Üniversitesi’nden Jonathan Losos ve arkadaşlarının 2003 yılında gerçekleştirdikleri araştırma bu teoriyi pek desteklemedi. Losos ve arkadaşları deneylerini altı küçük Bahama adasında gerçekleştirirken ilk önce küçük Anolis kertenkelelerini (Anolis sagrei) toplamış ve ölçüp işaretledikten sonra serbest bırakmışlar. Daha sonra ise yırtıcı Leiocephalus carinatus kertenkelelerini de bu adalara bırakmışlar. Altı ila on iki ay sonra kaç tane Anolis kertenkelesinin hayatta kaldığı araştırılmış. Bu şekilde av durumundaki kertenkelelerin ilk önce uzun bacaklara sahip oldukları ancak daha sonraları bacakların kısaldığı görülmüş. Sonuçlar davranışların çevreye uyum esnasında evrimsel değişimi göstermesi açısından önem taşıyor. (Losos, J. B., Schoener, T. W. & Spiller, D. A. Nature 432, 505–508 (2004).)

8- Birlikte evrimleşme için şık bir örnek

Türler rekabet içinde birlikte gelişirler. Darwin’in “Var olma Savaşı”na göre yırtıcı hayvanlar avlarına hep daha öldürücü yetenekler ve donanımlarla saldırarak rekabeti sürdürüyorlar. Biyolog Leigh van Valen 1973 yılında “A new evolutionary law” ilkesini formüle ederek, evrimin parazitler ve konakçıları arasındaki donanım rekabetiyle tetiklendiğini öne sürmüştü. Valen’in bu hipotezi ses getirdiyse de kanıtları yeterli değildi. Böyle bir şeyi kanıtlamak için parazitleri kuşaklar boyu takip etmek gerekiyordu. Evrimi tetikleyen donanım rekabeti örneğin su pirelerinde ve bakterilerde (Pasteuria ramosa) izlenebilmekte. Bunların özel bir yaşam biçimleri var. Nitekim acil durumlarda “durgunluk evresine” girerek gelişimlerini durduruyorlar, koşullar uygun olduğunda ise “uyanıyorlar”. Leuven Üniversitesi’nden Ellen Decaestecker bu özelliklerden yararlanarak tortulları kazmış. Burada “durgunluk evresindeki” kuşaklar üst üste bulunuyordu. Bunları uyandırmak ve birbirleriyle çarpıştırmak mümkündü. Parazitlerin saldırma gücü çağdaş oldukları zaman doruk noktasına ulaşıyordu.

Daha sonraki konakçılar ise ancak daha sonraki parazitlerce aşılabilecek donanımlar geliştiriyordu. Toplam bilanço hep aynı kalıyordu ama bakteriler hep daha saldırgan oluyordu. Araştırma, birlikte evrimleşme süreci için şık bir örnek sunmuştu. Nitekim parazitlerin ve konakçıların etkileşimleri, evrim teorisini, doğal ayıklanmaya bağlı dinamik donanım rekabetinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla kanıtlıyor. (Decaestecker, E. et al. Nature 450, 870–873 (2007).)

9- Yaban kuşlarının farklı dağılımı

Örneğin göçe bağlı gen akışı çevreye uyumu bozarak, gruplar içinde ve gruplar arasında evrimsel farklılaşmalara neden olabilirler. Çünkü klasik popülasyon genetiğine göre genetik benzerlik ne kadar çoksa yerel popülasyonlar daha çok göçüyor ve melezleşiyorlar. Bu kavram genel kanıyla örtüşür ve gen akışının dağılım gibi rastlantısal bir süreç olduğunu kabul eder. Fakat Edward Gray Deneysel Ornitoloji Enstitüsü’nden Ben Sheldon 2005 yılında yayımladığı araştırmasında aslında rastlantısal olmayan dağılımın bölgesel uyumu ve evrimsel farklılaşmayı desteklediğini söyledi.

Uzun vadeli bu araştırma, Oxfordshire’de bir koru içinde yaşayan baştankaraların (Parus major) incelenmesine dayanıyor. Araştırmacılar, yavru kuşlardaki genetik varyasyon tiplerinin ve miktarının koruluğun bir bölgesinden diğerine farklılık gösterdiğini bulmuşlar. Korunun çeşitli bölgelerinde farklı ayıklanmaya neden olan bu farklılaşma motifi bölgesel uyum için en önemli etken. Bu etki rastlantısal olmayan yayılımla güçlendirilmekte. Her kuş farklı yaşam alanı seçiyor ve burada kuluçkaya yatıyor, bu davranış onları daha sağlıklı kılıyor. Araştırmacılar buradan şu sonucu çıkarıyorlar: Gen akışı homojen değilse, evrimsel farklılaşma hızlanır ve şaşırtıcı bir şekilde küçük mekânsal farklılıklar ortaya çıkar. Bu sonuç Hollandalı araştırmacılar Erik Postma ve Arie van Noordwijk (Hollanda Ekoloji Enstitüsü) tarafından da desteklenmekte. Bu iki bilim insanının araştırması da rastlantısal olmayan dağılıma dayanan gen akışının küçük bölgelerde büyük genetik farklılaşmalara yol açtığını gösterdi. (Garant, D., Kruuk, L. E. B., Wilkin, T. A., McCleery, R. H. & Sheldon, B. C. Nature 433, 60–65 (2005). Postma, E. & van Noordwijk, A. J. Nature 433, 65-68 (2005).)

10- Lepisteslerin ayıklanmayla hayatta kalma çabası

Doğal ayıklanma daha sağlıklı kılmakta. Ancak bu ayıklanmanın zaman içinde daha az yararlı olan gen varyasyonlarını daha üstünleri için feda ederek genetik varyasyonu tüketmesi beklenir. Oysa doğal popülasyonlarda çok büyük bir genetik çeşitlilik görülür. Peki bu genetik çeşitlilik nasıl korunuyor? Genetik çeşitliliği açıklayan örneklerden biri erkek lepisteslerin (Poecilia reticulata) renk motifleridir. Illinois Üniversitesi’nden Kimberly Hughes ve arkadaşları Trinidad’da çeşitli ırmaklardan erkek lepistesleri topladıktan sonra renk motiflerine göre gruplara ayırmışlar. Daha sonra ise gruplar yeniden sınıflandırılarak havuzlara bırakılmış. Araştırmacılar her yeni grupta belli başlı bir renk motifine sahip lepisteslerin azınlıkta olmasına dikkat etmişler. Üç hafta sonra sürpriz bir şekilde azınlıkta olan lepisteslerden hayatta kalanların diğerlerine göre daha fazla olduğu görülmüş. Bilim insanları avcı balıkların belli başlı renk kombinasyonlarını aradıkları için alışılmışın dışındaki motiflere dikkat etmediklerini sanıyorlar. Ayıklanmanın ender tiplerin yararına işlediği bu tür hayatta kalma çabası, moleküler onarım, morfolojik ve sağlık yararına çok çeşitlilik şeklinde insanda ve diğer memelilerde de görülmekte. (Olendorf, R. et al. Nature 441, 633–636 (2006).)

11- Evrimin geçmişiyle ilgili konular

Evrim, genelde yaşamla ilgili sorular için en iyi çözümleri bulmaya yarar. Fakat doğal ayıklanma sadece maddelerle işlemekte, evrim tarihinin milyonlarca yıllık sonucu olan maddeler bunlar. Hiçbir şey boş bir çabayla başlamaz.

Eğer öyle olsaydı karaya yönelen tetrapodların yüzgeçleri ayaklara dönüşmez, kim bilir belki tekerlek biçimini alırdı. Çevreye uyum yaratıcılığı, uzun bir yılana benzeyen murana yılanbalığında (Muraena retifera) izlenebilmekte. Geçmişte kemikli balıklar avlarını yakalamak için vakumdan yararlanıyorlardı. Balık yaklaşmakta olan yemini görünce ağzını sonuna kadar açarak avı ve su akışı için büyük bir boşluk oluşturur. Gereksiz su solungaçlarca emilirken, balık yemini çene üzerinden gırtlağına emer. Ancak murana yılanbalığı ince uzun yapılı olduğu için yeterli vakumu yaratması mümkün değildi. Kaliforniya Üniversitesi’nden Rita Mehta ve Peter Wainwright 2007 yılında bu balığın yemini ne şekilde yakalayıp sindirdiğini buldu. Murana yılanbalığı ağzını açtığında gırtlağında ikinci bir çene ortaya çıkıyor. Bu yedek çene ağızdaki yemi parçalayarak boğazına itiyor. Yedek çene yakından incelendiğinde bir pençeye benziyor. Altta ve üstte avı iyice kavrayabilen sivri dişler bulunmakta.

Yanlardaki çok uzun kaslar ve çene kemerleri normalden daha küçük. Bu şekilde çene tamamen kapanıyor ve murana balığının ince bedeninde az yer kaplıyor. Araştırmacılar bu ilginç avlanma tekniği sayesinde balığın mercan resiflerinde usta avcılara dönüştüklerini düşünüyorlar (Mehta, R. S. & Wainwright, P. C. Nature 449, 79–82 (2007).)

Moleküler süreçlere dayanan kanıtlar 

12- Darwin’in ispinozları

Resim

Charles Darwin Galapagos adalarına geldiğinde birbirlerine çok benzeyen ama gagaları farklı olan ispinozlarla karşılaşmıştı. Yer ispinozlarının gagaları derin ve geniş, kaktüs ispinozlarınki uzun ve sivri, ötücü ispinozlarınki ise ince ve sivriydi ki bunlar farklı beslenme alışkanlıklarını yansıtıyordu. Darwin tüm ispinozların kökenin adaya göçen ortak bir ataya uzandığını düşünüyordu. Sonuçta Galapagos adasındaki ispinozlar Amerika kıtasının güneyinden biliniyordu. Darwin’in ispinozları bu açıdan, doğal ayıklanmanın ortak bir atadan, çeşitli ekolojik nişlerde ne şekilde farklı biçimler yarattığını gösteren klasik bir örnektir.

Gaga biçimindeki değişimde hangi genetik mekanizmaların işlediğini bulmak isteyen Harvard Üniversitesi araştırmacısı Arhat Abzhanov, 2006 yılında yayımlanan araştırmasında çeşitli türlerde gaga biçimiyle ilişkili olan çok değişken olan genleri aramış. Abzhanov ve ekibi bu arayış sonucunda kalsiyum dengesinde de önemli bir rol oynayan kalmodulin (calmodulin) proteinini bulmuşlar. Bu protein farklı biçimlerin ve boyutların gelişmesinden sorumludur.

Araştırmacılar sonuçlarını kanıtlamak için yavru ispinozları genetik değişimden geçirerek kalmodulin seviyesini yükseltmişler. Bu şekilde yavruların gagaları uzamış. Bu deneylerle aynı zamanda gaganın genişliği ve derinliği gibi çeşitli özelliklerin genetik düzlemde ayrı ayrı işlendiği de anlaşılmış. Sonuçlar Darwin’in ispinozlarındaki farklı gaga biçimlerinin, kalmodulin etkinliğindeki değişimlere bağlı olduğunu göstermekte. (Abzhanov, A. et al. Nature 442, 563–567 (2006).)

13- Mikro evrim, makro evrimin buluşması

Darwin, evrimsel değişimin çok küçük adımlarla gerçekleştiğini düşünüyordu. “Belirsiz aşamalar” olarak adlandırdığı bu değişimler, çok uzun zamanlarda tamamlanan evrelerdi ve biçim ve işlevlerde toplu değişimlere neden oluyordu. Mikro evrim olarak isimlendirilen bu tür küçük değişimlerle ilgili çok sayıda kanıtlar var. Mesela ilaca direnç kazanmak bunlardan biri. Tabi bir türden diğerine geçiş gibi değişimler ya da makro evrimle ilgili fosiller de bulunur, ancak bu değişimleri canlı olarak izlemek çok zordur. Makro evrimin mekanizmalarını canlı olarak genlerin yapısında görebiliriz. Organizmaların gündelik yaşamında da genler bazen, hayvanlardakilerle aynı biçime ve aynı gelişime sahip olabiliyor. Bu yüzden gündelik olarak yaşanan evrimin büyük etkileri olabilir.

Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden Sean Carroll ve arkadaşları 2005 yılında Drosophila biarmipes sineğini inceleyerek ilginç bir sonuca ulaştılar. Araştırmacılar erkek sirkesineğinin kanadındaki tek bir noktanın oluşumunda katkısı olan moleküler mekanizmayı keşfetmişler. Bu şekilde nokta evriminin, atalarından kalma bir pigmentasyon genindeki ayar elementinin değişimine bağlı olarak meydana geldiğini gösterdiler. Söz konusu ayar elementi zaman içinde kanadın eski bileşenlerini geliştiren transkripsiyon faktörleriyle birleşmekte. Özellikle sarı genin ayar elementiyle birleşen transkripsiyon faktörlerinden biri “süsleme geni” / “engrailled” olarak kotlanmış, bu gen bir bütünün gelişiminde önemlidir. Bu da tek bir süreçte işleyen bir genin, diğer bir sürece de katılarak ilkede makro evrimsel değişimi çalıştırabileceğini gösteriyor. (Gompel, N., Prud’homme, B., Wittkopp, P. J., Kassner, V. A. & Carroll, S. B. Nature 433, 481–487 (2005).)

14- Yılanlarda ve deniztaraklarında zehir dirençliği

Biyologlar uyuma bağlı evrimsel değişimlerle ilgili moleküler mekanizmaları artık daha iyi anlamaya başladılar. Taricha granulosa semenderlerinin bazı popülasyonlarında örneğin hayvanlar sinir zehri tetrodoksini ciltlerinde depoluyorlar. Anlaşıldığı üzere bu zehri jartiyerli yılandan (Thamnophis sirtalis) korunmak için kullanıyorlar. Ancak tetrodotoksin üreten semenderleri avlayan jartiyerli yılanlar bu zehre karşı bağışıklık kazanmışlar. Stanford Tıp Okulu’ndan Shana Geffeney bu mekanizmayı 2005’te gerçekleştirdiği ayrıntılı bir çalışmayla çözdü. Buna göre jartiyerli yılanın dirençlik seviyesindeki oynamalar, tetrodotoksini özel bir sodyum kanalıyla bağlayan moleküler değişime yol açmakta.

Zehir dirençliğiyle ilgili benzer bir ayıklanma Kanadalı araştırmacı Monica Bricelj tarafından Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında yaşayan yumuşak kabuklu taraklarda da (Mya arenaria) tespit edilmiş. Su yosunları insanlarda paralitik midye zehirlenmesine yol açan saksitoksini üretiyorlar.

Saksitoksinli bölgelerde yaşayan taraklar zehre karşı bağışıklık kazanmışlar ve bu zehri dokularında depoluyorlar. Oysa zehirsiz bölgelerde yaşayan taraklarda zehre karşı direnç gelişmemiş. Zehre karşı direnç kazanan popülasyonların genlerinde, saksitoksini sodyum kanalına bağlayan bir mutasyon gelişmekte. Bu iki araştırma birbirine çok benzer ayıklanma sürecinin tamamen farklı alanlarda işleyebileceğini göstermiştir. (Geffeney, S. L., Fujimoto, E., Brodie, E. D., Brodie, E. D. Jr, & Ruben, P. C. Nature 434, 759–763 ( 2005).
Bricelj, V. M. et al. Nature 434, 763–767 (2005).)

15- İstikrara karşı değişim

Türler milyonlarca yıl değişmeden kalabilirler, bu süre fosillerdeki izleri bulmak için yeterlidir. Ama çok aniden değiştikleri de olur. Bu durum bazı türlerin ani değişimi engelleme potansiyeline sahip olduklarını ve evrime karşı direnç gösterdiklerini akla getirmişti. “Evrimsel direnç” fikri ilk kez sirkesinekleriyle deneyler yapan Suzanne Rutherford ve Suan Lindquist tarafından ortaya atıldı. Bu fikir, gelişim bozukluğuyla ilgili süreçlere, Hsp90 olarak isimlendirilen ve stres anlarında daha fazla üretilen bir proteinin “eşlik etmesine” uzanıyordu.

Buna göre Hsp90 özel durumlarda diğer süreçlerce baskılanmakta ve normalde serbest dolaşım ayarları yapan proteinler, gizlenmiş varyasyonları üretiyorlar. Albert Einstein Tıp Koleji’nden Aviv Bergman 2003 yılında evrimsel direncin gerçekten de Hsp90’a bağlı bir özellik mi yoksa daha çok genel bir özellik mi olduğunu araştırdı. Araştırmacı bu amaçta tek bir geni devre dışı bırakılan bira mayasının karmaşık gen ağları ve genom ekspresyon verilerine ait sayısal simülasyonlarından yararlandı. Bu şekilde neredeyse tüm genlerin, işlevsel olarak baskılanmaları halinde rezervlerdeki varyasyonları açığa çıkardıklarını görmüş. Yani diğer sözlerle evrimsel direnç Hsp90’den daha derine inmekte. (Bergman, A. & Siegal, M. L. Nature 424, 549–552 (2003).)

Kaynak: 

http://www.genbilim.com/content/view/7484/34/

Evrim Teorisini Destekleyen Kanıtlar

“Bir insanın ömür uzunluğunu göz önüne alırsak, canlıların evrimsel değişimini incelemek olanaksızdır. Bu nedenle canlılığın ortaya çıkmasından bugüne kadar meydana gelen değişimleri incelemede biyoloji ve diğer doğa bilim dallarından yararlanılır. Evrim konusunda bilgisi az olanları aydınlatabilmek ve onları bir evrim kavramına inandırabilmek için en çok kullanılan yöntem bu kanıtlardır.

Paleontolojik Kanıtlar

Eski devirlerde yaşayan canlıların kalıntılarının bulunması, sınıflandırılması, dağılımı, yoğunluğu ve yaşantılarına ilişkin yorumlarıyla uğraşan bilim dalına paleontoloji denir. kalıntılara da latince kazmak anlamına gelen fosil kelimesi kullanılır. darwin’e evrim fikrini veren ilk kanıtlar fosillerin gözlenmesiyle ortaya çıkmıştır. fosiller bugünkü canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerini ortaya çıkarması ve gelişimin hangi yönde olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. fosiller canlıların sadece ser kısımlarını (kemik, diş, kabuk vs) değil, aynı zamanda çeşitli organları ve yaşantıları ile ilgili izleri taşıyan kalıpları da kapsamı içine alır. genellikle bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak olanaksızdır. örneğin çenenin yapısından hayvanın nasıl beslendiğini, ayaklarının yapısından haraket biçimini öğrenebiliriz.

En gözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklerin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından hayvanın nasıl durduğu ve nasıl haraket ettiği anlaşılabilir.

Fosil oluşumunda en önemli ve en çok fosil bulunan ortam, özellikle ince partiküllerden oluşmuş, killi ve çamurlu ortamlardır. bu çamurun içine herhangi bir şekilde düşmüş (otokton fosil) ya da sürüklenmiş (allokton fosil) canlının etrafındaki elementler sertleşince, gerçek bir kalıp çıkar. daha sonra canlı, çok defa çürümeyle ortadan kalkar; fakat kalıbı olduğu gibi kalır. bu kalıbın içerisine daha sonra mineraller dolarsa tekrar bir kalıp alınarak, canlının genel hatlarını verecek bir mülaj ortaya çıkar. vücut parçaları değişik mineralli sularla veya sadece minerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. demir, kalsiyum ve silis en belirli taşlaştırıcı minerallerdir. bu taşlaşma bazen o kadar mükemmel olur ki, anatomik incelemeler dahi yapılabilir. örneğin 300 milyon yıl önce taşlaşmış bir köpekbalığının kas lifleri ve kaslarındaki bantlar dahi görülebilir. bu taşlaşmaya en iyi örnek arizona’daki taşlaşmış ormandır. taşlaşmanın ve fosilleşmenin en iyi örneklerini kemikli hayvanlarda ve kabuklu canlılarda görmekteyiz. yürüyüş ve yaşam tarzını açıklayan ayak izlerinin, aldığı besinin kalitesini veren boşaltım artıklarının ve çoğalması konusunda bilgi veren yumurtalarının, ki bir yumurtanın içinde dinazor yavrusunun fosili dahi bulunmuştur, bizim için önem kazanır.

Lavlar da fosil yapıcı iyi bir kaynaktır. yanardağların patlamasıyla ortaya çıkan zehirli gazlar birçok canlıyı ördürürken, lavlar da (kısmen soğumuş olanları) bunların üzerini örterek fosilleştirir. canlıların içerisindeki su, lavların kısmen soğuyarak bir kalıp oluşturmasını sağlar. ayrıca belirli derinliklerde, toprak içerisinde bulunanları da bir çeşit fırınlayarak pişirir. vezüv yanardağının meydana getirdiği lavlar içerisinde, bu tip fosillere rastlanmıştır. keza volkanik tozlar da çok iyi bir saklayıcıdır.

Özellikle iğne yapraklı ağaçların çıkardığı reçine, kehribar ve diğer bitkilerin meydana getirdiği amber gibi birçok konserve edici maddelerin içerisine düşen organizmalar, özellikle de böcekler, çok iyi saklanmıştır.

Sibirya’da ve alaska’da tarih öncesinde yaşayan 50′den fazla mamut fosili bulunmuştur. buzların içerisinde bulunan bu tüylü mamutların (en az 25.000 yıl önce yaşamışlar) etleri dahi korunmuştur.

Fosiller genellikle jeolojik katmanlar (sedimanlar) içerisinde bulunur ve bu nedenle alttaki katmanda bulunan fosiller, üsttekilerden daha yaşlıdır.bu yaş saptama yöntemleri ile de doğrulanmıştır. bunlar, radyoaktif maddelerle,sedimanlarla, çağlayanlarla ve dendrokronoloji ile yaş saptama yöntemleridir

İşte bu yöntemler sayesinde değişik çağlarda değişik canlıların yaşadığı bilimsel olarak ka-nıt-lan-mış-tır.

Bu dönemleri merak edenler, inanmamakta direnenler, paleontoloji kitapları sayesinde her dönemde yaşayan canlıları görebilirler.

Morfolojiden elde edilen kanıtlar

canlıların homolog (aynı kökenden gelme) organları arasında yapılan karşılaştırmalardan elde edilen kanıtlardır. örneğin, balıktan insana kadar bütün omurgalılar, sırtta bir omur dizisi; onun karın tarafında sindirim kanalı; birçoğunda metamarik dizilmiş kas ve sinir sistemi; yerleri ve bir noktada yapıları aynı olan böbrek, pankreas, dalak, kalp, beyin vs gibi organları taşırlar.

sürüngenlerdeki ve balıklardaki pullar, kuşlardaki tüyler, insandaki dişler embriyonik olarak aynı kökten gelmelerine karşın, gelişimlerini tamamladıklarında anatomik olarak farklılılık gösterirler.

omurgalılarda bir çok organın yanısıra, özellikle üyeleri, şekil değiştirip farklı görev yapmalarına karşın, kökenleri ve yapı planları tamamen benzerliğini korumaktadır. örneğin, ön üye, insanda kol, köpekte, koyunda, atta, kertenkelede ön bacak, fok balığı ve balinada ön yüzgeç, kuşta ve yarasada kanat, gerek damar, gerek kas ve gerekse iskelet sistemi ve kemik sayısı bakımından büyük benzerlik göstermektedir. fakat farklı ortamlara uyduğundan dolayı doğal olarak bazı değişiklikler meydana gelmiştir, kullanılış durumuna göre bu organlardaki bazı kısımlar körelmiş, bazı kısımlar ise gelişmiştir. fosillerden elde ettiğimiz bulgularda, bugün tek ve çift tırnak olarak bildiğimiz hayvanların atalarının beş parmaklı olduğunu göstermektedir. örneğin atta 2 ve 4 numaralı parmaklar körelmiştir ve 3 numaralı parmak vücudu taşıma görevini üstlenmiştir. aynı şekilde beyin yapısı incelendiğinde de, örneğin koku alma merkezinin aynı oluşu dikkat çekici bir kanıttır.

körelen organlar da evrimin en önemli kanıtlarındandır. insanda 100′den fazla körelmiş yapı tespit edilmiştir. örneğin kör bağırsak (apandiks), insan besininin farklı olduğu dönemde işlevsel bir organken,bugün körelmiş durumdadır. kuşlarda körelmiş olmasına karşın,farklı beslenen tavuklarda, kazlarda ve devekuşlarında bir çift oldukça büyük ve sindirimde rol oynayan yapılar olarak gözlenebilmektedir. aynı şekilde selülozu sindirme gereksinimi duyan hayvanlarda bu organ dikkat çekici büyüklükte bulunmaktadır. benzer şekilde kulak kası’da insanların büyük çoğunluğunda tamamen körelmiş, birçok hayvanda ise varlığını sürdürmektedir. özellikle baş bölgesine dadanan sinek ve benzeri canlıları kovalamakta bu kaslar iş görmektedir. benzer şekilde deriye bağlı bulunan kaslarda, alın bölgesi hariç olarak insanda işlevini yitirerek körelen yapılardandır. yirmi yaş dişlerinin de artık hiç çıkmadığı veya körelme aşaması nedeniyle güçsüz şekilde varlığını sürdürmesi de, eski fosillerle karşılaştırıldığında günümüz insanının farklılaşmasını gözler önüne sermektedir. plica semilunaris dediğimiz, gözün iç kısmında yarım ay şeklindeki kas ve zar kalıntısı, balıklardan memelilerin çeşitli gruplarına kadar bulunan ve gözü kapatan üçüncü bir göz kapağına homologdur. uçarken ve eşelenirken kuşların gözlerine giren tozları silmeye yarar. insanlarda ise küçülerek gözün bir yanında çıkıntı şeklinde kalmıştır. benzer şekilde kuyruk, insanlarda kuyruk sokumundaki kemiklerin körelmesi ile ortadan kalkmış bir yapıdır. çok nadir olmakla birlikte, seyrek genlerin bir araya gelmesi ile 10-15 cm uzunluğunda kuyrukla doğan insanlar vardır. bu kuyruklar hastanede kesilmeltedir. bizdeki kuyruk sokumu omurları da bu yapının kalıntılarıdır. vücut kılları da gelişmişliğe gidildikçe azalan bir yapıdır. metabolizmamızın daha yavaş olduğu çağlarda ısınma için bir gereksinimkleni metabolizmanın hızlanması ve insanın hızlı haraketini sınırlaması nedeniyle zamanla bu yapı da azalma göstermiştir. afrika’da yaşayan dev piton yılanlarının kloakının her iki yanında, deriden dışarıya doğru çıkmış küçük ayak kalıntıları vardır. diğer yılanlarda bu yapı gözle görünemez ancak incelendiğinde kemik yapısı ile anlaşılabilmektedir.

canlıların embriyolojik gelişimleri gözlendiğinde, ilk aşamalarda birbirine benzer gelişimler gösterirken, daha sonraki aşamalarda birbirlerinde ayrıldıkları gözlenmektedir. örneğin ilk embriyolojik safhalarında insan’ı bir balık’tan ya da tavuktan ayırabilmek mümkün değildir. çıplak sümüklüböcekler ile kabuklu sümüklüböcekler aynı embriyolojik gelişimi gösterirken son safhada kabuksuz sümüklüböceğin kabuğu derinin içine gömülmüş çok küçük şekilde kalır. bu da kabuksuz sümüklüböceklerin kabuklu bir atadan geldiğini bize göstermektedir. benzer bulgular metamorfoz öncesi ve sonrası deniz yıldızının embriyolojik incelemesinde gözlenmektedir. birçok böcek larvasının halkalı solucanlara benzemesi de bu canlıların yakın akrabalığını ispatlamaktadır.

benzer şekilde organların gelişimi incelendiğinde de körelen ve gelişen yapılar dikkat çekicidir. öte yandan gelişen genetik bilimi de çeşitli canlılarda ortak bulunan gen gruplarını ortaya çıkartarak evrim teoreminde çok önemli kanıtlar sağlamışlardır.insansı maymunlarla genlerimiz karşılaştırıldığında çok benzer yapıda oluşunun gözlenmesi, kanıt değildir de nedir. aynı şekilde karşılaştırmalı biyokimya’da farklı hayvanların kan proteinlerini inceleyip, aynı atadan gelen canlılar arasındaki benzer yapıyı gözlemlemiştir.

sitoloji bilimi de hücreleri incelerken de hücreler arası benzerlikleri gözler önüne sermektedir. örneğin mitokondriler bu anlamda çok önemli bulgulara ulaşılmasını sağlamıştır.

coğrafik olarak da farklı coğrafyalarda yaşayan birbirine yakın hayvanların ortam etkisiyle değiştiğini de göz ardı edemeyiz. örneğin daha soğuk enlemlerde yaşayan penguenler daha büyük vücut yapısına sahiptir. bu sayede soğuğa karşı koyabilmektedir. tüm bu kanıtları detaylı incelemek için biyocoğrafik bölgeleri anlatan kitaplara başvurulabilir.

maymun yavruları, belirli bir süre analarının postuna yapışarak taşınırlar. insan yavrularının doğduktan sonra belirli bir süre, değdikleri her şeyi, örneğin bir parmağı, çok güçlü olarak kavramaları da ağaçlarda yaşayan atalarımızın bir kalıntısıdır. ayrıca birçok insanın uyurken düşme duygusuyla uyanması da, atalarımızın ağaçtan düşmemek için tetikte uyuması sonucu genlerimize yerleşen bir korkudur.

insan ırklarının farklılaşması da aslında gözümüzün önünde duran devasa bir kanıttır.

evcilleştirilmiş hayvanların, aynı atadan gelen ve yabani hayatta kalan akrabalarından yaşam koşulları nedeniyle farklılaşması da önemli bir kanıttır. örneğin uysal olanların seçilip izole edilmesi ve vahşi olanların öldürülmesi nedeniyle, evcil hayvanlar uysaldır. öte yandan besin alma olgusundaki değişim de türdeki bölünmeyi destekleyerek yabani hayvanlarla evcil akrabalarının vücut yapılarının evrimle değişmesine yol açmıştır.

ayrıca ara formların olmadığı antitez olarak söylenir. oysa günümüzde yaşayan sudan karaya geçiş ara formu olan periophthalmus en ciddi kanıtlardandır.

(bkz.http://ki.itigo.jp/marli/mudskipperland/tobihaze03.htm)”

Kaynak: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=5778110

Diken Balıklarının Hızlı Evrimi

Diken balıklarının (Gasterosteus) sanılandan çok daha hızlı bir şekilde evrimleşebildiği belirlendi.

Diken balıkları tuzlu su habitatlarını terkedip tatlı su göllerinde yaşamaya başladıktan sonra, leğen kemiklerini ve vücut zırhlarını çok kısa bir zaman dilimi içerisinde kaybedebiliyor ve değiştirebiliyorlar. Genleriyle oynandığında ise takip eden nesiller içerisinde en çabuk tepki verebilen hayvan türlerinden biri. Diken Balıklarının Hızlı Evrimi

British Columbia Üniversitesi’nden araştırmacılar, vahşi yaşamda şimdiye kadar kaydedilen en hızlı evrimsel tepkilerden birini gözlemlediler. Diken (stickleback) balığı, üç yıl içinde, kendi atalarına göre su sıcaklığına karşı 2,5 santigrat derece tolerans geliştirdi.

Proceedings of the Royal Society B dergisinin son sayısında yayınlanan çalışma, evrimin popülasyonların iklimsel değişikliklerde hayatta kalmasına yardım ettiğini gösteren ilk deneysel kanıta yer verdi.

Geçen buzul çağını takiben okyanustan köken alan diken balığı, tatlı su göllerine ve akarsulara yerleşmeye başladı. Geçen 10.000 yıldan daha uzun bir sürede, deniz ve tatlı su diken balıkları, onları Darwin’in doğal seçilim teorisine model yapan farklı fiziksel ve davranışsal özelliklere doğru değişim geçirdiler.

UBC Department of Zoolog bölümünden yazar Rowan Barrett “Vahşi yaşamdaki ve laboratuvar ortamındaki diken balıklarının sıcaklık dayanıklılığını test ederek, tatlı su diken balıklarının denizde yaşayan örneklerine göre daha düşük sıcaklıklara dayanabildiğini bulduk.” açıklamasını yaptı. Barrett, “Bu durum evrimsel bakış açısına göre mantıklıydı, çünkü ataları okyanustan daha düşük sıcaklıklara ulaşan tatlı su göllerine adapte olabiliyordu.” dedi.

Bu adaptasyonun nasıl bu kadar hızla meydana geldiğini öğrenmek için, Barrett ile İsviçre ve İsveç’ten çalışma arkadaşları, deniz diken balıklarını tatlı su havuzlarına aktararak tarihi yeniden yarattılar ve en az üç nesilde (ya da üç yıl), bu balıkların tatlı su diken balıkları gibi atalarından 2,5oC daha düşük sıcaklıklara dayanabildiklerini buldular.

Geçtiğimiz hafta doktora derecesini alan Barrett; “Çalışmamız deneysel olarak bazı türlerin vahşi yaşamda hava değişikliklerine hızla adapte olduğunu gösteren ilk çalışmadır. Bununla birlikte, bu hızlı adaptasyon bir bedel olmadan mümkün değildir. Sadece sıcaklıktaki hızlı değişiklikleri tolere edebilen canlılar hayatta kalırken, hayatta kalanların sadece bir kısmı popülasyonu devam ettirebilmektedir. Evrimsel işleyişin koruma ve yönetim politikasına dahil olması oldukça önemlidir.”

Kaynak: “Tiny Fish Evolved to Tolerate Colder Temperature in Three Years, Study Finds”

Sciencedaily.com, 09.08.2010 tarihinde çevrilmiştir.

Hazırlayan:

Pınar Hüner / İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Doktora Öğrencisi

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=1206

Laboratuvar Ortamında Evrim: Lenski Deneyi

Richard Lenski’nin 1988’de tek bir bakteri popülasyonuyla başlattığı çalışmanın (20 yıl ve 30.000 bakteri kuşağı) sonucu, E. coli bakterilerinin daha önceden taşımadıkları bir özelliği, sitrat molekülünü kullanma yeteneğini, kazandığını gösteriyor. Tek bir bakteri kolonisiyle başlatılan deney aslında çok basit bir şekilde kurulmuş. Tek bir koloniden elde edilen 12 bakteri hattı her gün glikozla beslenerek yirmi yıl ve on binlerce kuşak boyunca yaşatılmış. Evrime ilişkin bildiklerimize dayanarak bu yirmi yıllık süreç içinde bakterilerin birçok mutasyon geçirmesini ve doğal seçilimin işleyerek bu mutasyonlar sonucunda bulundukları deney ortamına daha iyi uyarlanan bakterilerin seçilmesini bekleriz. Araştırmacılar da bu beklentiyle deneyi başlattıkları ilk koloniden itibaren her beş yüz bakteri kuşağında bir bakteri örneğini dondurarak bunlardan bir çeşit dondurulmuş fosil kaydı oluşturmuş.

Bunun jeolojik fosil kayıtlarından çok önemli bir farkı var: Dondurulmuş bakteriler çözülüp, yeniden canlandırılarak atalar ile torunların özelliklerinin karşılaştırılmasını olanaklı kılıyor. Ekip deney boyunca evrimsel sürece ilişkin birçok gözlemde bulunma fırsatı yakalamış. Örneğin günümüz bakterileri ilk atalarından ortalama %75 daha hızlı ürüyormuş. Bunun yanında sürekli beslendikleri glikozu daha verimli kullanırken bazı başka şeker türlerini kullanmada artık ataları kadar iyi değillermiş. Araştırmacılar süreç boyunca evrim geçiren bazı genleri belirlemeyi de başarmış. Deneyin yürütüldüğü on iki bakteri hattının tümünde birden değişen genler olmuş; ancak bunların her birinde genin değişen bölgesi ötekilerden farklıymış.

Lenski’nin ekibi 33.127’nci kuşaktan sonra kolonilerden birinde bir gariplik olduğunu fark etmiş. Bu koloni, sitrat molekülünü kullanabilme yeteneği kazanmış. Birçok bakteri bu organik bileşiği kullanabilir, ancak sitratı hücre zarından içeri alamayan E.coli bu molekülden yararlanamaz.

Ekip, bu beklenmedik değişimin nasıl ortaya çıktığını anlamak için dondurulmuş bakteri stoklarına geri dönmüş. Yirmi yıllık kaydın farklı zamanlarından canlandırılan örnekler incelenmiş. Sonunda sitrat kullanabilen bakterilerin ilk kez 31.500’üncü kuşakta ortaya çıktığı belirlenmiş. O anda popülasyonun yalnızca binde beşini oluşturan bakterilerin popülasyon içindeki oranları sonraki bin kuşakta %19’a kadar çıkmış ve bunlar 33.000’inci kuşakta bir anda ortadan kaybolmuş. Ne var ki 120 kuşak kadar sonra yeniden ortaya çıkıp bu kez popülasyona egemen olmuşlar.

Sitratçı bakterilerin popülasyon içindeki varlıklarının çizdiği bu inişli çıkışlı  eğri, sitrat kullanma yeteneğinin tek bir mutasyonla değil, birden çok mutasyonla oluştuğunu düşündürüyor.  Lenski, bu değişimin yeniden gelişip gelişmeyeceğini görmek için deneyi farklı kuşaklar üzerinden yeniden  başlatmış. İlk 15.000 kuşaktan hiç biri sitrat kullanma yeteneği geliştirememiş. Bundan sonraki kuşakların öncekileregöre sitrat kullanma yeteneğini geliştirmeye çok daha yatkın oldukları görülmüş. Bu, 20.000’inci kuşak dolayında gerçekleşen çok nadir bir mutasyonun sitrat kullanma yeteneğinin gelişmesine ön ayak olduğunu gösteriyor. Ancak sitrat kullanma yeteneğinin kazanılması için bunun ardından gelen bir dizi başka mutasyon daha gerekli. Lenski’nin çıkardığı sonuç şöyle: Önemli evrimsel gelişmeler, organizmaların geçmişte yaşadığı rastlantısal değişimlere sıkıca bağlıdır. Ekibin çok zor olduğunu kabul ettiği şimdiki amacı da tam olarak hangi mutasyonun bu değişime yol açtığını saptamak.

Kaynak: Bilim ve Teknik

Burada: http://disturblog.com/bilim/laboratuvar-ortaminda-evrim-lenski-deneyi.html#ixzz1R1s1NXwn

İnsanın Kökenine Işık Tutan İskelet – Ardipithecus Ramidus

İnsanın kökeni müzesindeki yerini almak için Afrika’dan çıkıp gelen en yeni fosilimiz Ardipithecus ramidus, kısaca Ardi tam 4.4 milyon yaşında ve kendisinden önce bulunan 3.2 milyon yaşındaki meşhur Lucy’den (Australopithecus afarensis) çok daha ilkel.

En eski insanımsının 1992′de bulunmasından bu yana uluslararası bilim adamlarından oluşan bir ekip daha fazla örnek bulabilmek için çabalıyorlardı. Geçtiğimiz Perşembe neredeyse tamamlanmış bir iskelet ile beraber ilk tam analizlerini yayınladılar. İnsanın kökenine ışık tutan en eski iskelet olan Ardipithecus ramidus, insanlar ve şempanzelerin ortak atasına bir adım daha yaklaşılması açısından hayati önem taşıyor.

Bilim adamlarına göre bilinen en eski insanımsı olan Ardipithecus ramidus, şempanzelerden oldukça farklıydı, ki bu hiç bir modern maymunun erken insan evrimi için bir örnek teşkil edemeyeceğini gösteriyor.

Yetişkin bir dişi olan Ardi büyük olasılıkla 120 cm boyunda ve 55 kilo ağırlığında, yani Lucy’den 30 cm daha uzun ve yaklaşık iki kat daha ağır. Beyninin büyüklüğü günümüz şempanzelerininkine eşdeğer. Ağaçlara tırmanma yeteneğini kaybetmemişti ve iki ayak üzerinde yürüyebiliyordu; tabi bu konuda Lucy kadar becerikli olduğu söylenemez.

Ayakları, insanın ayak yapısına doğru değişmeye başlamıştı. Elleri ise daha çok nesli tükenmiş maymun türlerini andırıyor. Çok uzun kolları ve kısa bacaklarının orantısı ilkel maymunlarla benzeşiyor.

İskeleti ve ilgili bulguları açıklayan, 17 yıllık çalışmanın ürünü olan ilk kapsamlı rapor Cuma günü Science’da yayınlandı. 10 ülkeden 47 yazar, Ardi’yi de içeren 36 bireye ait 110′dan fazla örneğin analizini 11 sayfalık makalede açıkladılar.

Makalelerden birinde paleoantropolojistler Ardipithecus hakkında şöyle söylüyorlar; “birebir fosil kanıtlar olmasa tahmin edemeyeceğimiz kadar çok sürpriz barındırıyor.”

Tokyo Üniversitesinde bir paleoantropolojist olan Gen Suwa ilk keşfi 1992 yılında yaptı. Yeni bir tür bulunduğuna dair ön rapor 1994 yılında yayınlandı.

Araştırma ekibinden Dr. White Afrika’da 6 – 7 milyon yıllık fosillerin bulunabileceği alanların çok az sayıda olduğundan yakınıyor, “insan ve şempanzelerin ortak atalarına çok yaklaştık, daha yaşlı bir iskelet bulmayı çok isteriz.”

Kaynak: nytimes.com

Burada: http://disturblog.com/genel/insanin-kokenine-isik-tutan-iskelet-ardipithecus-ramidus.html#ixzz1R1qgECQo

İnsan Evriminde Yeni Bir Devrim: Ardipithecus ramidus

17 yıl boyunca Dr. White ve arkadaşları her yıl artan keşifleri ile Ardipithecus’un evrimsel ilişkilerine ve soyağacındaki yerine dair olan hipotezlerini güçlendirdiler ve yayınladılar. Bizler de Dr. White’ın arazi ve laboratuar çalışmalarına katılmış ve bu sürece yakından tanıklık etmiş antropologlar olarak gözlemlerimizi ve deneyimlerimizi sizler ile bu yazı çerçevesinde paylaşmayı hedefledik. Tim White, Ar. ramidus ile insan ve Afrikalı büyük kuyruksuz maymunların son ortak atasının şempanze benzeri olmadığını, farklı evrimsel çizgileri izlediklerini öğrendiğimizi belirtiyor. Ona göre Ardipithecus, “ne şempanze ne de insan, sadece bir zamanlar olduğumuz bir canlıydı”.

Erksin Savaş Güleç
[Tüm yazıları]

Hominid fossils belonging to Ardipithecus ramidus kadabba, found in 1997-1999.Başkanlığını Tim White’ın sürdürdüğü Middle Awash araştırma projesine ülkemizden ilk katılım 1991 yılında Fulbright bursunu kazanarak Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’e giden Prof. Dr. Erksin Güleç ile başlıyor. Bu arada İstanbul Üniversitesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Güven Arsebük, Dr. Güleç’in Tim White’ın hocası diyebileceğimiz Dr. Clark Howell ile tanışabilmesine Yarımburgaz Mağarası Kazısı’nda vesile olmuştur. Bu sayede Dr. Güleç, Dr. White ile uzun yıllar dostluğa dönüşecek bir ilişki kurmuştur. Bu ilişkinin kurulması ülkemizde o yıllarda bir nevi duraklama devri yaşayan Biyolojik Antropoloji çalışmalarının büyük bir ivme kazanmasını, yenilenerek güncellenmesini sağlamıştır. Dr. Güleç ilişkilerini ilerleterek 1992-1994 yılları arasında Tim White ve Clark Howell ile ülkemizde ortak projeler yapmış ve böylece Anadolu’nun insan evrimi açısından önemi araştırılmıştır. Tim White ve Clark Howell’ın olağanüstü arazi deneyimleri sıradan bir Pleyistosen kömür madeni olarak ziyaret ettiğimiz Konya-Ilgın-Dursunlu kömür yataklarının atıklarında Anadolu’nun 900.000 yıl öncesine ait bilinen en eski kuvars taş aletlerin ve beraberinde fosil faunanın keşfedilmesine olanak sağladı. Anadolu’nun insan evrimi açısından önemini anlamak için Dursunlu çalışması iyi bir başlangıç oluşturmuştur. Ayrıca bu çalışmalar Ardipithecus keşiflerinin yapıldığı platform olan Amerikan Bilim Fonu (NSF) destekli uluslararası RHOI Projesi’nin Türkiye grubunun oluşturulmasının da bir anlamda zeminini hazırlamıştır. Ülkemizden Etiyopya Middle Awash araştırmalarına ilk kez Dr. Güleç Tim White’ın daveti ile katılır. Dr. Güleç, Cesur Pehlevan ve Ferhat Kaya’nın da Middle Awash projesinde ülkemizi temsil etmesini sağlar ve uzun yıllar bu araştırmalara katılırlar. Science dergisinin özel sayısında Cesur Pehlevan, Aramis lokalitesinin gergedan örneklerinin evrimini çalışmış ve bir yazar olarak yer almıştır. 1991 yılından beri Tim White ve Clark Howell Türkiye Paleoantropolojisini gerek maddi gerekse manevi olarak sürekli desteklemişlerdir. Şu anda kazı çalışmalarını sürdürdüğümüz ve evrimin güzel bir kanıtı olan, prototip pentadaktil formdan tek toynağa geçişteki ara form olan üç toynak aşamasının bol miktarda intakt ve in-situ örneklerinin bulunduğu Sivas-Hayranlı-Haliminhanı Geç Miyosen Çökellerinin keşfi de bu arazi çalışmalarının ve işbirliğinin sonucudur.

İnsan evrimi çalışmalarına neredeyse her hafta paleoantropoloji, arkeoloji ve moleküler antropoloji gibi antropolojinin temel alanlarından önemli katkılar yapılıyor. Gerçekleştirilen bu çalışmaların sonuca ulaştırılarak duyurulması eskiye göre daha da hızlandı. Bilimin üretim araçları ve teknolojisi bu tür bir hıza olanak verecek ölçüde gün geçtikçe yenileniyor. Bu gelişim yeni ve ayrıntılı çalışmaların gerçekleştirilmesine ve farklı bakış açılarının yaratılmasına olanak sağlarken bilimsel üretimin biçimini ve bilimsel makalelerinin yapısını da etkiliyor. Çoğu makalenin hızla sonuca ulaşmasının nedeni olarak bilimsel üretim biçimi ve araçları olduğu kadar, bilimsel uğraşın kendi problemi içerisinde doğruya ve gerçeğe ulaşmak adına değil zaman zaman kariyerizm ve popülerizm çukuruna düşülmesinden de söz etmek mümkün. Özellikle bu tür bir bilimsel üretim kültürünün felsefe ve düşün ile bağları kopmuş olan bir dönemin ürünü olduğunu düşünmek sanırız hata olmaz. Bilimsel bilgi bir kuram içerisinde sunulmadığı, tartışılmadığı ya da kuramı yenileme ve değiştirme kaygısı gütmediği sürece tamamlanma süresi de kısa zaman alıyor. Bu şeklide olan çalışmalar genel olarak daha hızlı sonuca ulaşma ve bilim camiasına duyurulma şansına sahip. Elbette zaman kuramsal ya da nitelikli bir bilimsel çalışmanın kıstası sayılamaz ancak uğraşın ve deneyimlerin en büyük tanığı olabilir. Thomas Kuhn Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde bilgi, hipotez, kuram ve kendi tabiri ile paradigma üzerinde yoğunlaşarak bilimsel üretim sürecinde kuramsal çalışmaların devrimsel nitelikleri, süreçleri ve eytişimlerinin önemini vurgular. Bilimsel üretim, bilginin kuramı sınadığı, desteklediği ya da değiştirdiği bir biçimde sunuluyorsa devrimsel değişim yaratıyor. Bu bağlamda Darwin’in bilimsel devrimi yani evrim kuramı temel bir çalışmadır. 150 yıl önce Darwin’in çalışmasının sonuca ulaştırabilmesi yaklaşık 20 yıl sürdü. Darwin yıllar boyunca sınadığı verilerini ve gözlemlerini oluşturduğu yeni kuramını sunma kaygısı içindeydi. Ernest Mayr’ın türleşme teorileri gibi Stephen Jay Gould’un 1970’li yıllarda Niles Eldredge ile oluşturduğu punctuated equilibrium kuramı da bunlar arasında yer alır. Bundan hareketle benzer bir devrimsel değişimin esintisini hissettiren yeni bir çalışma ise 2 Ekim 2009 sayılı Science dergisinin özel sayısında duyuruldu. Çalışma arkadaşımız Dr. Tim White, 1981 yılından beridir araştırma yaptığı Middle Awash bölgesinde ilk kez 17 Aralık 1992 yılında keşfettiği Ardipithecus ramidus türünün kapsamlı çalışmasını 2009 yılının 2 Ekim tarihinde sona erdirdi. Science dergisi bu önemli çalışma için özel bir sayı hazırladı ve tüm dünyaya duyurulmasını sağladı.
White’ın çalışmasını sonlandırması 17 yıl sürdü. Oysa Ardipithecus’un ilk duyurusunu keşfettiği 1992 yılından iki yıl sonra 1994 yılında yaptı, bu duyuru yayını sadece bir üstçene ve diş parçasının basit morfolojik tanımı ve öncül karşılaştırmalarından oluşuyordu. Ardipithecus’un insan evrimindeki filogenetik yerini kesin bir biçimde sorgulamıyordu, zira kuvvetli bir hipotez kuram içerisinde yeterince sınanamamıştı çünkü bulunan fosil kanıtlar henüz yetersizdi ve gerekli bilimsel verileri sağlamıyordu. 1992 yılından bugüne Ardipithecus’un 36 farklı bireyine ait 110 fosil element keşfedildi. 17 yıl boyunca Dr. White, Dr. Aswaf, Dr. Haile-Selassie, Dr. Lovejoy, Dr. Beyene, Dr. Suwa ve Dr. WoldeGabriel her yıl artan keşifleri ile Ardipithecus’un evrimsel ilişkilerine ve soyağacındaki yerine dair olan hipotezlerini güçlendirdiler ve yayınladılar. Bizler de Dr. White’ın arazi ve laboratuar çalışmalarına katılmış ve bu sürece yakından tanıklık etmiş antropologlar olarak gözlemlerimizi ve deneyimlerimizi sizler ile bu yazı çerçevesinde paylaşmayı hedefledik. Yazılanların kolay anlaşılabilmesi için mümkün olduğunca paleoantropoloji disiplininin teknik jargonundan uzak durmaya çalıştık.

Ardipithecus’un keşfi

Dr. White et. al., Science dergisinde yayınlanan “Ardipithecus ramidus and the Paleobiology of Early Hominids” başlıklı makalesinin giriş kısmına Darwin ve Huxley’den alıntılar yaparak başlar. 1871 yılında Charles Darwin, yapmış olduğu çalışmaların ve gözlemlerin etkisinde “Afrika insanlığın doğmuş olabileceği en olası kıtadır” sonucuna ulaşır. Ardından Thomas Huxley, “daha çok insansı olan bir ape’e ya da daha çok maymunsu olan bir insana ait fosilleşmiş kemikler henüz doğmamış bir paleontolog tarafından gelecekte bulunabilir” şeklinde geleceğe karşı büyük bir umutla bakarak ortak atadan söz eder. Darwin ve çağdaşları insanın ape benzeri bir atadan evrimleştiğini düşünüyorlardı. Bu dönemde insana ait fosiller sadece Avrupa’daki Neandertal ve Dryopithecus (bir Miyosen dönem kuyruksuz büyük maymunu) ile sınırlıydı. Asya’da, Java Homo erectusu 1890 yılında keşfedildi, Afrikalı Australopithecusların keşfi ise ancak 1920’lerde başlayacaktı. Günümüz moleküler genetik çalışmaları Huxley’in insan ve ape evrimsel ortaklığından söz ettiği filogenetik bağı doğruluyor. Huxley dönemin yetersizliklerinden ve eksikliklerinden dolayı şempanze ve insanın evrimsel ayrışmasının 14 milyon yıl önce olduğuna inanıyordu. Bunun nedeni ise o dönem bulunmuş olan Miyosen kuyruksuz büyük maymunu olan Ramapithecusa ait olan diş fosilleriydi. Ancak güncel moleküler genetik ve fosil keşifler şempanze ve insanın evrimsel ayrışmasının 5-4 milyon yıl gibi daha yakın bir tarihte gerçekleştiğini kuvvetli bir biçimde destekliyor. 1970’li yıllarda Laetoli ve Hadar’da  Australopithecus afarensisin keşfi birçok farklı yeniliği de beraberinde getirdi. Böylece 3,7 milyon yıl önce görece küçük kafatası hacmi ile yetenekli dik yürüyen atasal biçimlerin varlığı kesinleşmiş oldu. Australopithecus anamensis ise biraz daha eskiye 3,9-4,2 milyon yıllarına tarihlendirilen diğer bir küçük kafatası hacmine sahip dik yürüyen ve Au. afarensis ile birçok özelliği paylaşan bir krono-tür olarak tanımlandı. Bununla birlikte son on yıl içerisinde Etiyopya, Kenya ve Çad’da Geç Miyosen döneme tarihlendirilen çökellerde hominid fosilleri keşfedildi. Bu Geç Miyosen fosilleri Ardipithecus, Orrorin ve Sahelanthropus olarak isimlendirildi. Dr. White, bu üç farklı Geç Miyosen cinsinin bir cins (Ardipithecus) altında isimlendirilebileceğini düşünüyor. Bu üç tür de klasik olarak bilinen ve insanın ortaya çıkışının, özellikle dik yürümenin savana ortamına adaptasyon ile gerçekleştiğini öne süren sava karşı çıkıyor. Darwin’den günümüze Afrikalı apeler ile son ortak atamızın anatomik ve davranışsal olarak şempanzeye benzediği düşünülürdü. Günümüz şempanzeleri o dönemki ortak atamıza benzeyen yaşayan fosiller olarak nitelendirilirdi. Hatta Australopithecuslar, şempanze ile insan arasında geçiş formu ya da kayıp halkalar biçiminde bile yorumlanırdı. Dik yürümek, kuru iklimin, azalan ağaçların ve savan ortamında ortaya çıkan avantajlı bir adaptasyon olarak savlaştırılırdı. Dr. White ve diğer araştırmacılar, Science dergisinin yayınladığı bu önemli keşfi anlatan makalelerinde insan evriminde özellikle son ortak ata ve dik yürümenin kökeni gibi eksik ve hatalı bilinen noktaları aydınlatıyorlar. Ezberlerimizi bozuyor ve doğru biliyoruz şeklinde düşündüklerimizi değiştiriyorlar.
Ardipithecus, Etiyopya’nın doğusunda Afrika’nın doğu boynuzuna yakın Afar bölgesinde uzanan Awash ırmağının orta kısımlarında (Middle Awash) Aramis lokalitesinde 1992 yılında keşfedildi. Middle Awash bölgesi insan evrimi açısından son derece önemli bir bölge haline geldi. Bu bölgede hemen hemen 1 km’den daha kalın bir Neojen (23 milyon yıl ile yaklaşık 10 bin yıl öncesini kapsayan jeolojik dönem) tabakası vardır. Bu tabakalar içerisinde Geç Miyosen dönemden Pleyistosen döneme kadar (bölgedeki çökeller 6 milyon ile 80 bin yıl öncesine tarihlendirilmiştir) toplam 8 farklı insan atası keşfedilmiştir. Bu çökellerden elde edilen bütün omurgalılara ait fosillerin sayısı 18.327 iken insan atalarına ait fosillerin toplam sayısı sadece 284’tür. White ve arkadaşları ilk olarak 1981 yılında bu bölgede araştırmalara başlıyorlar, ancak sistematik olarak paleontolojik, jeolojik ve jeokronolojik çalışmalar ilk defa 1992 yılından itibaren ivmeleniyor. 1992 yılı ve ertesi iki sezon boyunca artan hominid fosilleri nedeniyle White daha çok stratigrafik olarak Alt Aramis Üyesi’nde araştırmalara ağırlık verdi. Middle Awash lokalitelerinin tarihlendirilmesi Neojen tabakalar arasında sıkça görülen ve yatay olarak çok geniş bir alana yayılmış olan volkanik tüf tabakalarının kronostratigrafik karşılaştırmaları ile yapılmıştır. İyi kristalize olmuş pumice tüfler Ar/Ar yöntemi ile başarılı tarihlendirme çalışmalarına olanak vermiştir.
Aramis lokalitesi ve genel olarak Middle Awash bölgesinde çok periyodik yağışlardan dolayı güçlü aşınmalar meydana gelir. Bu aşınmalar her yıl yeni fosillerin açığa çıkmasına ve taşınmasına neden olur. Bu nedenle fosil keşifler çoğunlukla dikkatli yüzey araştırmaları sırasında gerçekleşir. Bulunan fosilin çevresi ve devamı olan o yılki aşınmış mevsimlik tabaka bir yere kürek yardımı ile toparlanır ve elenerek buluntular tek tek incelenir. Gerekli görüldüğü takdirde kazı çalışması yapılabilir. Arazi çalışması sırasında en önemli aşama fosil ile ilgili olan GPS koordinatları, osteolojik, sistematik, jeolojik, arkeolojik ve tafanomik verileri gibi hemen her türlü bilimsel verinin kayıt edilmesi ve belgelenmesidir. Bu şekilde fosiller toparlandıktan sonra laboratuara taşınır ve birçok farklı disiplinden araştırmacının katılımı ile bütünsel bir bakış açısı geliştirilerek bilimsel inceleme, yorumlama, tartışma ve yazım aşamasına geçilir.
Middle Awash bölgesindeki çalışmalar bizim ülkemizde kış dönemine denk gelir. Genelde Kasım ayı ortalarında başlar ve Ocak ayının ilk haftası gibi sona erer. Bu tarihler Afar bölgesinde araştırma için en uygun iklim zamanıdır. En uygun iklim zamanından kasıt yağışın seyrek oluşudur zira ekvator güneşinin kavurucu sıcağı altında çalışmak insanın beden ve irade gücünün sınırlarını hayli zorlar. Anılarımız arasında büyük keşiflerin yanı sıra birçok arkadaşımızın zorlu koşullardan dolayı yaşadıkları hastalıklar da vardır. Middle Awash bölgesinde lokaliteler birbirlerinden farklı mesafelerde uzaktırlar. Her sabah, kahvaltıdan önce gidilecek olan lokalite hava ve uydu fotoğraflarından incelenir ve rota belirlenir. Detaylı hava ve uydu fotoğraflarında aşınmış bölgeleri görmek mümkündür, böylece fosilli lokaliteleri bulma olasılığı artar. Hızlıca yapılan kahvaltıdan sonra başta su matarası olmak üzere gerekli olanlar alındıktan sonra arazi araçlarına binilir ve yola çıkılır. Tim White aynı bölgede yıllardır çalışmış olmanın deneyimi ile büyük bir dikkat ile hareket eder ve potansiyel bölgelerde durarak hızlı ya da detaylı yüzey araştırmaları yaptırır. Hominid fosili bulmanın bazı ipuçları vardır; öncelikle hangi jeolojik dönemde araştırma yaptığınızı bilip hangi fauna ile karşılaşacağınızı ve bu fauna içerisinde anahtar fosillerin hangileri olduğunu bilmeniz gerekir. İnsan ataları diğer maymun grupları gibi bir ekosistemde büyük otçul ve etçil gruplarından farklı olarak ekosistemin çok küçük bir yüzdesini oluştururlar. Bu nedenle Middle Awash’ta bulunan 18.327 omurgalı fosilin sadece 284’ü hominidlere aittir. Hominidler ile benzer ekolojik ortamlarda yaşayan diğer canlıları bilmek ve o canlıların fosillerini bulmak sizin için hominid fosili keşfetmenizin olasılığını güçlendirecektir. Kimi canlılar doğada benzer nişleri paylaşırlar ve birini bulmak diğeri hakkında fikir verir.
Middle Awash araştırma ekibi uluslararası bir gruptur. Farklı ülkelerden bilim insanları ve Etiyopyalı işçiler ekibin üyeleridir. Farklı hayvan gruplarının evrimlerini çalışan paleontologlar, paleoantropologlar; stratigrafi, tektonizma, paleomagnetizma, kronostratigrafi, biyostratigrafi çalışan jeologlar; taş aletleri ve insanın materyal kültürünü çalışan arkeologlar; bölgenin güncel biyoçeşitliliğini çalışan biyologlar; bu araştırmaların öyküsünü yazmak isteyen gazeteciler ve ziyaretçiler ekibin her yıl değişen üyeleri arasındadır. Aslında ekibin en önemli üyeleri yıllardır arazi çalışmalarında kazandıkları deneyimler ile Etiyopyalı işçilerdir. Çalışmalarda neredeyse bir mezun öğrenci kadar bilimsel bilgiye ve tartışılmaz düzeyde, yetenekte arazi koşullarına karşı dirence ve fosilleri keşfetmek için eğitilmiş keskin gözlere sahiptirler. Middle Awash çalışmalarına yeni katılan üyeler ilk olarak işçiler tarafından bilgilendirilirler. Arazi çalışması boyunca herkesin ayrı bir görevi vardır. Dr. White işbölümünü kişilerin bireysel yetenekleri doğrultusunda yapar. Böylece maksimum verimlilikte iş çıkarmış olur. Kimisi fosil envanterinden, kimisi veri toplanmasından, kimisi kamp işlerinden, kimisi DGPS kullanımından sorumludur; kimisi araç sürücülüğü gibi çok çeşitli gereksinimleri karşılayacak bir işbölümünün parçalarıdırlar. Dr. White, arazi çalışmalarında eğer büyük keşifler yapmak istiyorsanız öncelikle güçlü ve uyumlu bir ekip oluşturmak zorundasınızdır der.
Aramis lokalitesinden Ardipithecus ramidusun en az 36 farklı bireyine ait 110 fosil element keşfedildi. Bu türe ait ilk fosilin 1992 yılında keşfedildiğini ve ilk duyuru yayınının da 1994 yılında gerçekleştiğinden daha önce söz ettik. Fosil buluntuların yıllar içerisinde artması, daha doğru morfolojik analizlerin ve çalışmaların yapılabilmesine olanak sağladı. Buluntular kafatası, el ve parmak kemikleri, ayak ve ayak parmağı kemikleri, bacak kemikleri, kol kemikleri ve kaçla kemiklerinden oluşuyor. Bütün bu fosil kemikler, organizmanın vücut yapısı, hareket biçimi, diyeti ve az da olsa sosyal yaşam biçimi hakkında bilgi sahibi verebilecek kadar yeterli. Elbette sadece Ar. ramidusa ait değil diğer canlılara ait olan hayvan ve bitki fosilleri de Ar. ramidusun yaşam biçimi hakkında önemli bilgiler veriyor.

Aramis’in ekolojisi

Daha önce bulunan erken hominidlerin lokalite verileri mozaik bir habitatı işaret ediyor. Ancak Aramis lokalitesinden elde edilen hayvan ve bitki fosilleri karışık bir habitatı göstermiyor. Aramis’te bulunan 4,4 milyon yıl öncesine tarihlendirilen lokalitelerde yoğun bir biçimde ağaç fosillerine rastlandı. Ayrıca izotopik paleosol analizleri de yoğun bir bitki örtüsünü işaret ediyor. Günümüz Aramis koşulları neredeyse çöl iklimine sahip ancak bundan 4,4 milyon yıl önce Aramis daha çok su, bitki örtüsü ve canlı çeşitliliğini barındıran daha nemli bir bölgeydi. Bununla birlikte faunal buluntular arasında yer alan tragelafin türü boynuzlular, maymunlar, küçük memeliler ve diğer bazı türler yine Aramis lokalitesinin yoğun bir bitki örtüsü ile kaplı olduğunu göstermektedir. Ardipithecusa ait beş farklı bireyin dişlerinden alınan karbon izotop örneklerinin analizleri bu türün yoğun olarak yoğun bitki örtüsü ortamında C3 tipi fotosentetik bitkiler ile beslendiği göstermektedir. White, Aramis lokalitesinin ağaçlık alandan yoğun bitki örtüsüne dönüşmekte olan bir floraya sahip olduğunu düşünüyor. Bu sonuç daha önce bildiğimiz iklimsel seçilim baskısının baz alındığı savana hipotezi ile uyuşmuyor.
Darwin’den sonra bile çevresel faktörlerin insanın kökeni, evrimi ve adaptasyonu üzerinde oynadığı rol tartışılır durumdaydı. 1925 yılında Raymond Dart bir çocuk kafatası olan ilk Australopithecus fosilini tanımladı ve bu fosil ile birlikte yarı ağaçlık savana ortamı dik yürümenin ortaya çıktığı çevresel ortam olarak yorumlandı. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi Ardipithecus’un bulunduğu Aramis lokalitesinden elde edilen fosil kanıtlar bu bölgenin 4,4 milyon yıl önce ağaçlık bir ortam olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte kuş ve küçük memeli fosilleri de otlak ve savana ortamının erken hominidlerin evriminde seçici bir faktör olmadığını işaret ediyor. Ayrıca bulunan büyük memeli fosilleri de bunu destekliyor. Aramis lokalitesinden 16 farklı ailenin 34 farklı cinsine ait 40 farklı türün yaklaşık 4000 envanterli fosili elde edildi. Primat (maymun) türlerine ait sadece 3 farklı tür buluntu mevcut ve bunlardan en ender olanı 36 farklı bireye ait 110 fosil element ile temsil Ardipithecus atamız. Ardipithecusun dışında bulunan primatlar ise kolobinler ve babun benzeri küçük boyutlu maymunlardır. Günümüzde kolobinler ormanlık alanlarda ağaç yaşamı sürmektedirler.
Aramis lokalitesinde keşfedilmiş olan büyük memelilerden spiral boynuzlu antilop (Tragelaphus ya da güncel adı ile kudu) baskın türdür. Bu türün günümüz örnekleri çoğunlukla yaprak ile beslenirler (browser) ve çalılık ya da ağaçlık ortamları seçerler. Bunun yanı sıra Aramis lokalitesi buluntuları arasında otlar ile beslenen (grazer) antilopların fauna içerisindeki oranı azdır.
Bütün bu veriler Ar. ramidusun anatomik ve davranışsal özelliklerinin açık savana benzeri otlaklarda ya da karışık bir ortamda evrimleşmediğini gösteriyor. Bunlardan farklı olarak, erken hominidler daha çok kapalı ve ağaçlık habitatlarda ortaya çıkmışlardır ve ekolojik olarak daha geniş alanlara yayılmış olan Australopithecuslara atalık etmişlerdir.

Ardipithecus ramidusun insan evrimindeki rolü

Charles Darwin ve Thomas Huxley insanın kökeni ve evrimi hakkında yeterli fosil kayıtlara sahip değilken kafa yormuşlardı. Sadece birkaç Neandertal fosili ve yaşayan apeler hakkında sınırlı bilgileri ile insan evriminde dik yürümenin, küçük köpek dişlerine sahip olmanın ve bizi özel kılan akıllı bir beyine sahip olmanın kökenleri ve evrimleri hakkında yorum yaptılar. Bizler, ilk Homo türünün yaklaşık olarak 2,3 milyon yıl önce ve ilk taş alet kullanımına dair izlerin 2,6 milyon yıl öncesine ait olduğunu biliyoruz.
Australopithecuslar ilk olarak 1924 yılında keşfedilmişlerdir ve Homo cinsinin bir atalarıdırlar ve 4,2-1 milyon yılları arasında yaşamışlardır. Australopithecusların morfolojik özellikleri onların Homo cinsinin ataları olduğu konusunda bir kuşku uyandırmıyor. Ancak, insan evriminde Australopithecuslardan önce hangi atasal grupların var olduğu konusu gizemini koruyordu. White, Ardipithecusun Australopithecinlerden daha ilkel özellikler taşıdığını ve yine Australopithecuslardan önce varolmuş olan erken hominidler ile ilgili birçok gizemi çözdüğünü ileri sürüyor. Sadece bununla kalmıyor, son ortak atanın doğası ve yaşayan şempanze ve bonoboya giden evrimsel çizgi hakkında bilgiler veriyor. Toplanan binlerce omurgalı, omurgasız ve bitki fosilleri ile dişlere ve toprak örneklerine ait izotop bileşimleri Ar. ramidusun bir ormanlık alan sakini olduğunu kanıtlıyor. Ayrıca, şempanzeden daha çok omnivor (hem etçil hem otçul) diyete sahip olduğunu da bu analizler sonucu öğreniyoruz. 1994’de diş ve çene parçalarından oluşan küçük bir grup fosile sahip iken bugün 36 ayrı bireye ait 110 adet fosil elemente sahibiz. En çok iskelet parçası bulunan birey dişidir ve osteolojik özelliklerinden bu bireyin ağırlığının yaklaşık olarak 50 kg ve boyunun ise yaklaşık olarak 120 cm olduğu anlaşılıyor. Bulunan erkek bireylere ait fosiller ile karşılaştırıldığında erkekler ile dişiler arasında çok az bir boyut ve büyüklük farkının olduğu görülüyor. Beyin büyüklüğü yaşayan bir şempanzeninki ile neredeyse aynı. Bulunan birçok diş ve bütüne yakın kafatası parçaları Ar. ramidusun küçük bir yüze ve insana benzer bir biçimde azalmış köpek dişi/önazıdişi oranına sahip olduğunu işaret ediyor. Bu özellikler yani küçük köpek dişine sahip olmak sosyal yaşam biçiminde daha az agresif ilişkilerin varlığını kanıtlıyor. Ar. ramidusun elleri, kolları, bacakları, ayakları ve ayak parmakları onun ağaç üzerinde rahatlıkla hareket edebildiğini gösterir iken aynı zamanda günümüz şempanzeleri gibi dik tırmanma, setiklerine basarak yürüme (knuckle-walking) gibi kimi karakteristik hareket biçimlerini gerçekleştiremediğini de gösteriyor. Ar. ramidusun kalça kemikleri ağaç ve yer yaşamı için mozaik karakterler barındırıyor. Kara üzerinde ise Australopithecinlerden daha ilkel biçimde dik yürüdüğü şüphesiz.
Kent State Üniversitesi’nden Owen Lovejoy Ardipithecus ramidus hakkındaki düşüncelerini Science dergisinin ilgili özel sayısında “Reexamining Human Origins in Light of Ardipithecus ramidus / Ardipithecus ramidusun Işığında İnsanın Kökenini Yeniden Test Etmek” başlıklı makalesinde anlatıyor. Şempanze, bonobo ve goril yaşayan en yakın akrabalarımız. İnsanın kökeni hakkında son yüzyıldaki en gözde hipotez, erken hominid ve hatta son ortak atanın anatomik ve davranışsal özelliklerinin günümüz şempanze, bonobo ve gorillere bakılarak kurgulanmasıydı. Şempanze merkezli bilimsel bir kurgunun oluşmasına neden olan bu hipotez, Australopithecusların insan ve şempanze benzeri son ortak ata arasında bir geçiş formu olduğunu düşündürüyordu.
Ardipithecusun keşfi bu olasılıkları ve kurguları geçersiz kılıyor. Günümüz kuyruksuz büyük maymunları ilkel değildir, bugüne kadar kendi evrimsel çizgilerini izlemişlerdir. Ar. ramidus günümüz kuyruksuz büyük maymunlarından farklı olarak insan ve kuyruksuz büyük maymunların son ortak atasına ait bazı özellikleri korumaktadır. Dik yürümek ve özellikle erkek bireylerdeki köpek dişinin küçüklüğü gibi iki temel türemiş özellik ise Ar. ramidusun kuyruksuz büyük maymunların atasal formlarından farklı olarak bir insan atası olduğunu gösteriyor.
Ar. ramidus kökenimizin gizemlerini kısmi olarak ortadan kaldırıyor çünkü Australopithecuslar ile ilgili evrimsel bağımızı aydınlatıyor. Örneğin Australopithecusların büyük azı dişleri uzun zaman boyunca sert besinler ile beslenmeye bir adaptasyon olarak yorumlandı. Bundan dolayı köpek dişleri küçülerek azı dişlerin büyümesine olanak sağladı ya da alet üretimi ile birlikte köpek dişlerinin erkekler arasında bir güç gösteri silahı olarak kullanılmasına gerek kalmadı, çünkü üretilen aletler bu işin yerine geçiyordu. Ar. ramidus Australopithecusların diş modifikasyonu ya da taş alet kullanımı gibi spekülasyonları geçersiz kılıyor, çünkü hominidlerin küçük köpek dişlerine düşünülenden çok daha önce sahip olduğunu işaret ediyor. Ar. ramidusun köpek dişlerinin küçük oluşu erkek bireyler arasında herhangi agresif güç gösterilerinin olmadığını düşündürüyor. Ayrıca. Ar. ramidusun erkek bireylerinin vücut büyüklüğü ile dişi bireylerin vücut büyüklüğü arasında çok büyük bir fark yok, bu da iki farklı cinsiyet arasında şempanze ya da gorilde olduğu gibi değil bizlerde yani insanda olduğu gibi bir ilişkinin varolabileceğini gösteriyor.
Ar. ramidusun keşfi, şempanze ya da goril benzeri bir ata formun dik yürümeye başladığına dair olan açıklamaya da karşı çıkıyor. Ar. ramidus tamamı ile dik yürüyebilen bir ataydı, dik yürümek için uygun bir kalça yapısına ve ayak morfolojisine sahip. Aynı zamanda el ve ayak parmakları ile güçlü bacak kemikleri ağaç içerisinde manevra yapabilmesine de olanak sağlıyordu.
Lovejoy, Ar. ramidusun 4,4 milyon yıl önce sahip olduğu bu özelliklerinden dolayı günümüz yaşayan şempanze, bonobo ve goril gibi kuyruksuz büyük maymunlardan farklı olarak, erkek bireylerin anneye ailesel ilişkilerde ve çocuk bakımında yardımcı olduğunu, bu davranışsal, anatomik ve psikolojik özelliklerin erken hominidler ve bizleri de içeren bütün torunları için atasal bir potansiyel oluşturduğunu belirtiyor. Bugüne kadar son ortak atamızın gelenekçi bir yaklaşım ile şempanze benzeri olduğu düşünülmüştü ve bu nedenle evrimsel tartışmalar sürekli şempanze ile karşılaştırılarak gerçekleştirilirdi. Ar. ramidus bu gelenekçi bakış açısını yıkıyor ve son ortak ataya en yakın atamız olarak insana giden evrimsel çizgide atalarımızın şempanzeler ile yollarının çok önceden ayrıldığını ve farklı evrimsel çizgileri takip ettiklerini kanıtlıyor.
Tim White, bütün bu özelliklerin ardından Ar. ramidus ile insan ve Afrikalı büyük kuyruksuz maymunların son ortak atasının şempanze benzeri olmadığını, farklı evrimsel çizgileri izlediklerini öğrendiğimizi belirtiyor. Ona göre Ardipithecus, “ne şempanze ne de insan, sadece bir zamanlar olduğumuz bir canlıydı”.

Teşekkür: Yazıyı okuyarak gramer ve imla hatalarını, anlatım bozukluklarını gideren, ayrıca yazının biçimi ve içeriği hakkında değerli önerilerde bulunan Doç Dr. İsmail Özer’e (Ankara Üniversitesi, DTCF Antropoloji Bölümü) teşekkür ederiz.

Kaynakça: Erksin Güleç, Cesur Pehlevan ve Ferhat Kaya’nın kişisel deneyimlerinden ve Science dergisinin 2 Ekim 2009 tarihli Ardipithecus ramidus özel sayısından yararlanılmıştır.

Kaynak: 

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=653

Hominidlerin Evrimi

Hominidlerin Evrimi

Okumaya devam et

Evrim ve Yaratılış Üzerine

Evrim Karşıtlarıyla Tartışmak

Evrim karşıtları, evrimcileri ‘bu yaprağın rengi, şekli niye böyledir’ türünden sorularla alt etmeye çalışır. Bu noktada evrimcilerin yaptığı bir hata var. Kalkıp tutucu kesime bunları anlatmaya çalışıyorlar. Halbuki yapmanız gereken tek bir şey var. Siz de onların mantığının üstüne basacak ‘o halde siz açıklayın’ diyeceksiniz. Çünkü onların, evrende nedenini açıklayamayacağı hiçbir şey yoktur. Her şeyi bir yaratıcının tasarladığını söylerler; fakat niye var olduğunu yada nasıl yaratıldığını araştırmaktan acizlerdir. Çünkü bu zaten kutsal kitaplarda yazılmıştır. Hazır önlerine konulan bir kitap varken neden var olduğunu araştırsınlar ki? İşte karşı kesimin temel düşüncesi bundan ibarettir. Okuduğu o kutsal kitaplar bile, ‘var olan her şeyi araştırın’ dediği halde o kesim bunu yapmaz, yapamaz. Çünkü dogmatiklerdir sorgulama gibi bir yetenekleri yoktur yada bastırılmıştır.


Bilimsel Anlayıştan Uzaklaşmamızda Dinin Etkisi 

Değişmez dini kuralları yaşam tarzı olarak kabul eden toplumlar çoğunlukla merak duygularını bastırır. Çocukken anne babamıza, ‘tanrı var mı yok mu’ diye sorduğumuzda ya bize vurmuş ya ağzımızı kapatmışlardır. Eğer bir çocuk, daha o çağda bazı şeylerin yasak olduğu için düşünülmemesi gerektiğine alıştırılmış ise o çocuğun artık ileri de bir doğa bilimci olarak yetişmesi mümkün değildir. Her ne kadar inanç bunu istesede, değişmez inanç kurallarını ilke kabul eden bir düşünceyle bilim yan yana yürüyemez.

Akılsız Tasarım

Biyolojik sistemlerin aslında çok akılsızca tasarlandığını vurgulamak istiyorum ve soruyorum: Nasıl bir tasarım olsaydı normal veya akılsız tasarım olacaktı? İnsan çok akıllı bir tasarımın ürünü değil. Bugün genetik olarak ismi konmuş 9000 çeşit hastalık var. Bir fabrika düşünün ki 9000 çeşit hatayla üretim yapıyor. Bunun yanı sıra prostat, apandist, yirmilik diş gibi bazı yanlış oturtmalar var. Sonra erkekler neden sünnetli doğmuyor? 2000 yıldan beri en az 10 milyon çocuğun enfeksiyon yüzünden öldüğünü söyleyebiliriz. Tanrısal bir tasarım, sünnetli dünyaya getirerek bu kadar suçsuz insanın ölmesini önleyebilirdi. Başka bir örnek de kaslarımız. Boyları kemiklerimizin boyuna uygun olmadığı için vücudumuzda ağrılar oluyor. Asyada ve kutupta yaşayan insanların yada zencilerin anatomik yapısının neden farklı olduğunu hiç merak etmediniz mi? Bu farklılığı ne ile açıklıyorsunuz? Her şeyi bir yana bırakın doktorluk diye bir meslek var. Doktorluk hasarlı tasarımı ortadan kaldırmak için yaratılmış bir meslektir.

Evrimin Kutsal Kitaplarla İlişkilendirilmesi 

Bazı hadis ve ayetlere dayanarak evrimi açıklamaya çalışıyorlar. Halbuki bunlar temelde iki farklı kavram ve yan yana gelmesi kesinlikle mümkün değil. Burada sadece İslam’ı değil, Hristiyanlığı ve bütün yaratılış kuramının anasını oluşturan Tevrat’ı da kastediyorum. Kuran yaratılışla ilgili bütün bilgileri Tevrat’tan almıştır. Tevrat da Sümer mitolojisinden esinlenmiştir. Aradaki çelişkiyi halka açıklamadığınız sürece evrim kavramını hiçbir surette yerleştiremezsiniz. Bunu yapamayınca da toplumun değişikliklere uyumunu sağlayamazsınız.

Doğuş Gürle

09 Aralık 2010 Perşembe

Yaşam

 

Kaynak:

http://www.yazarport.com/read.aspx?yazino=13584&baslik=evrim-ve-yaratilis-uzerine

İnsan-Maymun İlişkisi

İnsan yani biz, gezegenin en gelişmiş canlılarıyız. Bu gelişmişliği sadece tek bir şeye borçluyuz; zeka ve aktarabilme yeteneği. İşte bu zeka gücü, gelişmişlik açısından bizi diğer tüm canlılardan ayırır. Biyolojik olarak insan bir primat türüdür. Primat demişken insan ve maymun ilişkisine bir açıklık getirmek istiyorum.

İnsan-Maymun İlişkisi

Primat, hayvanlar aleminin memeliler grubundan maymun ve benzeri hayvanların oluşturduğu bir sınıftır. Bu sınıfı temel olarak goril, orangutan, şempanze ve insan oluşturur. Diğer adı “insansılar”dır. İnsansılar primat sınıfının üst familyasına aittirler. Yani primatların en gelişmişidirler. Bu nedenle maymunlardan ayrı tutulurlar.

İnsan ve insansılar ise akraba olmalarına rağmen bilimsel olarak maymun olarak kabul edilmez. Çünkü maymunlardan
bir çok özellikle ayrılırlar.

İnsanlarda kuyruk bulunmaz fakat maymunlarda kuyruk vardır.
İnsanlarda apandis bulunur fakat maymunlarda apandis diye bir şey yoktur.
İnsan beyni maymun beyninden daha gelişmiş ve daha karmaşıktır.

Bu özelliklere insansılar sınıfına giren canlılarda sahiptir. (goril, şempanze,orangutan) Fakat insan ırkı bu canlılardanda her ne kadar benzer özelliği olsada hem zeka gelişmişliği açısından hemde fiziksel şekil ve yaşam şekli açısından ayrılır.
Fakat temel olarak benzer özellikleri vardır bu nedenle hepsi akraba sayılırlar. Örneğin insansı sınıfına giren hayvanlar insan kadar olmasada gelişmiş bir beyine ve soyut düşünme yeteneğine sahiptirler.

Kişisel davranışları insanların davranışlarına çok benzer. Örnek, insanların birbirlerine yaptıkları gibi, onlarda birbirlerine şaka yapabilirler, gülme, yemek yeme vs. gibi temel davranış şekilleri insanların ki gibidir. Çoğu alet yapabilme yetisine sahiptir ve kendilerini aynaya baktıklarında tanıyabilirler.

Görüldüğü gibi ne insan maymundan nede maymun insandan türemiştir. Sadece birbirleriyle akrabadırlar. Bunun bir çok kanıtı mevcuttur.

Doğuş Gürle

06 Kasım 2009 Cuma

Bilim-Teknik

Kaynak:

http://www.yazarport.com/read.aspx?yazino=8669&baslik=insan-maymun-iliskisi

Evrenin Doğuşu ve İlk Canlılar (Bölüm-1)

Tam bilinmemekle birlikte evrenin yaşının 15 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. Evren oluştuğundan bu yana sürekli büyümektedir. 50 milyar civarında galaksinin olduğu ve bunların birbirlerinden devamlı uzaklaştığı bilinmektedir. Kanıtlara göre evren saf enerjiden oluşmuş bir noktadan meydana gelmiştir. Bu saf eneji uzayı ve maddeyi oluşturmuştur. İşte 15 milyar yıl önce bu nokta büyümeye başlamıştır.

Evrenin Doğuşu ve İlk Canlılar

Evren, büyümesiyle beraber soğumaya başlamıştır ve bu nedenle enerji yoğunlaşarak maddeye dönüşmüştür. Yerçekimi gücüyle birlikte yoğunlaşan maddeler dev kümeler haline gelerek galaksileri meydana getirmiştir. Bizim yaşadığımız gezegense bu galaksilerden sadece bir tanesinin içinde yer alır.

Dünyanın oluşumu ise bir gaz ve toz bulutundan meydana gelmiştir. Bunlar gittikçe büzülmüş, artan basınç ve radyoaktif elementlerin parçalanması muazzam bir sıcaklığı ortaya çıkarmıştır. Bu ısınma sonucu maddeler ağırlıklarına göre içten dışa doğru sıralanmıştır. Dış yüzey zamanla soğumuş ve kabuk halini almıştır. Zamanla bu dış yüzeyde canlılar için gerekli olan uygun ortam oluşmuştur. İç bölümden çıkan gazlar ve volkanik patlamalar ilksel atmosferin oluşmasını sağlamış ve bu atmosfer de zamanla su buharı meydana gelmiştir. Buhar soğuyunca suya dönüşmüş ve denizler ortaya çıkmıştır. Tabi bu oluşum zinciri uzun yıllar içinde bu halini almıştır.

Daha sonra yaklaşık 4 milyar yıl önce inorganik moleküller ortaya çıkmıştır. Peki ama Dünya’da canlılık nasıl oluşmuştur?

Bilim adamları bunun nasıl oluştuğunu bulmak için bir araştırma yaptılar. İnorganik bileşimlerden laboratuar işlemlerinin sonucunda karbon içeriği bakımından zengin organik bileşimler ürettiler. Bu sonuç bize bu sürecin doğa da gerçekleşmiş olabileceğini göstermektedir. Bu organik bileşimler, proteinin yapı taşı olan aminoasitlerin oluşmasını sağlayabilir. Ama aminoasit bir canlı formu değildir. Ama canlı formlarına dönüşebilir. Bu dönüşüm 500 milyon yıl sürmüştür. Ve bu oluşumdan sonra ilk basit tek hücreli canlılar ortaya çıkmıştır. Bu bilinmektedir. Çünkü Grönland, Afrika ve Avustralya’da bu canlılara ait fosiller bulunmuştur.

Canlıların ortaya çıkışı hızlı fakat gelişimi daha yavaş olmuştur. Zamanla çok hücreli canlılar meydana gelmiştir. Yaklaşık 570 milyon yıl önce bu organizmaların sayısında büyük bir artış olmuştur. Bu ani hızlı artışa Kambriyen adıda verilir. (Bu dönemde omurgalılarında dahil olduğu çok hücreli hayvanların ataları görülmeye başlar.) Bunun sonucunda bitkiler ve hayvanlar gezegeni sarmaya başlamışlardır. Bu dönemde çok gelişmiş ve dünyaya hakim olan bir canlı türü ortaya çıkmıştır: Dinozorlar. Dinozorlar ve diğer memeli canlılar 230 milyon yıl önce evrimleşmeye başlamışlardır. Ancak dönemin sonralarına doğru dinozorların soyu tükenmiştir. Bunun nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Ama bir meteorun neden olduğu iklimsel değişiklikler yüzünden tükendiği tahmin edilmektedir. Dinozorların tükenmesinden sonra memeli hayvanların sayısında ve tür çeşitliliğinde bir artma meydana gelmiştir.

Bölüm 2‘de primatları, insanın atalarını ve türlerini ve insanların günümüze kadar nasıl geliştiklerini anlatacağım…

 

Doğuş Gürle

08 Aralık 2009 Salı

Bilim-Teknik

 

Kaynak:

http://www.yazarport.com/read.aspx?baslik=evrenin-dogusu-ve-ilk-canlilar-bolum-1&yazino=9041

İnsanın Ataları ve İlk İnsan (Bölüm-2)

Primatlar zoolojik sınıflandırmada memeliler sınıfı içersinde yer alan takımlardandır. İnsan da temel biyolojik özellikler bakımından diğer primatlarla büyük benzerlik gösterdiği için bu takımın bir üyesidir. İnsanla primatlar genetik bakımdanda birbirlerine çok yakındırlar. Bu genetik yakınlığın sebebi bütün primatların ortak bir kökenden evrimleşmiş olmalarıdır. 55 milyon yıl içersinde pek çok primat türü ortaya çıkmış ve her tür kendi evrimsel sürecini izlemiştir. Bu türler fiziksel ve genetik benzerliklerine göre sınıflandırılır.

İnsanın Ataları ve İlk İnsan

Bugünkü büyük maymunlarla benzerlik gösteren en eski fosiller 25 milyon yıl öncesine aittir. Fosiller, orangutan ve goril gibi büyük maymunların evrimsel olarak diğer aileyle yollarını ayırdıklarını göstermektedir.

Şempanze ve insanların ataları ise yaklaşık 6 milyon yıl önce evrimsel olarak ayrılmıştır. Moleküler genetik araştırmalar ikisinin evrim çizgisinin birbirinden ayrıldığını ve tamamen ayrı yönlerde ilerlediğini göstermiştir.

Moleküler düzeydeki benzerliklere göre insan ve insanların ataları sınıflandırılmıştır. Bu sınıftaki insan türlerine Homini adı verilir. 6 tane insan türü vardır: Australopithecus, Homo habilis, Homo Erectus, Homo Heidelbergensis, Homo Neanderthalensis ve Homo Sapiens.

Australopitbecuslar insan evrimi açısından çok önemlidir. Onlar en eski homininlerdir. İki ayak üzerindeki bir duruşa ve hareket biçimine sahiptirler. Afrika’da 7 milyon öncesine ait hominin özelliklerine sahip fosiller bulunmuştur. Austra’ların beyin hacimleri modern insanların beyninden oldukça küçüktür. İnsan evriminin bir parçası olarak kabul edilmelerinin nedeni beyinleri değildir. Austra’ların iskelet yapıları modern insanınkine benzerdir. Bu yüzden insan sınıfındadırlar.

Homo babilisler ise Güney ve Doğu Afrika’da yaşamışlardır. Paleolotik döneme rastlarlar. Ve kendileri ilk insan türü olarak kabul edilir. Homo babilisler taş aletler yapmışlardır. Bu nedenle ilk insan türü kabul edilirler. Çünkü beyinsel bir işlev gerçekleştirmişlerdir. Bu yüzden onlara “becerikli insan” adı verilmiştir. Bu taş aletler insanoğlunun ilk yaratıcılığıdır ve en eski ürünlerdir. Bu aletler 2.5 milyon yıllıktır. Tanzanya, Etiyopya, Zaire ve Malawi’de bulunmuştur.

Homo Erectuslar, 1.9 milyon yıl öncesine kadar yaşamış olan bir insan türüdür. Afrika başta olmak üzere, Çin’de, Endonezya’da, Fransa’da ve İspanya’da erectuslara ait fosiller bulunmuştur. Bu durum onların Afrika’da evrimleşip Asya ve Avrupa’ya yayıldıklarını göstermektedir. Homo Erectuslar’da taş aletler yapmışlardır fakat bu aletler Babilis’lerin yaptıklarına göre daha gelişmiş aletlerdir ve işlev açısından daha çeşitlidir. Bunlar basit baltalardır. Bu baltalar kesmek, kazımak ve parçalamak için kullanılmıştır. Bir başka özellikleride grup halinde örgütlenerek avcılık yapmış olmalarıdır. Bütün bu özelliklere bakıldığında Homo Erectus’ların iletişim becerilerinin gelişmiş olduğu görülmektedir. En önemli özelliklerinden biri ise konuşabilmeleridir. Dillerinin ne zaman geliştiği tam olarak bilinmemektedir. Fakat dilin gelişimi beynin gelişiminde bir güç yaratmıştır.

Homo Heidelbergensisler’in fosilleride Asya Avrupa ve Afrika’da bulunmuştur. Bergensisler’in beyinlerinin hacmi neredeyse modern insanınkiyle aynıdır. Anatomik açıdan kısmende olsa modern insanlara benzemektedirler. O dönemde Avrupa’da yaşayan at, gergedan, geyik ve mamut gibi hayvanları avladıkları ve yedikleri bilinmektedir. Bu hayvanların kemiklerinde kesik izleri bulunmuştur. Alet yapma bakımından Erectuslara çok benzemektedirler.

Homo Neanderthalensisler’in soyu ise buzul çağına denk gelmiştir. Anatomik yapıları soğuk iklime uyum sağladıklarını göstermektedir. Kısa ve kalın bir vücut yapısı, kısa kol ve bacaklar ve büyük bir beyin, soğuk iklime uygun fiziksel özelliklerdir. Bu özellikler kutuplarda yaşayan günümüz insanlarında da görülmektedir. Neandertaller ilk defa ölülerini gömmüş olan insanlardır. Ölen kişilere özen göstermişler ve bu davranışın gelişmesi yaşam ve ölüm kavramlarını doğurmuştur. Neandertaller’in gerek alet teknolojileri gerekse manevi dünyaları gelişmiştir. Buzul çağının zor koşullarında hayatta kalmayı başarmışlardır. Fakat soylarının neden tükendiği tam olarak bilinmemektedir.

Ve Homo Sapiensler. Homo Sapiensler son insan türü, yani modern insanlardır. Bugün dünya üzerinde yaşayan bütün insanlar bu türün üyesidir. Bu nedenle kökeni en çok merak edilen ve en çok tartışılan bilimsel konulardan biridir. Kökeni açıklayan iki ayrı model vardır. Afrikadan çıkış modeli ve çok merkezli evrim modeli.

Afrika’dan çıkış modelini savunan bilim adamlarının başında Chris Stringer vardır. Bu modele göre Sapiensler Afrika’da ortaya çıkmıştır ve daha sonra Afrika dışına yayılmışlardır. Farklı çevresel koşullara gerek anatomik gerekse kültürel özellikleri sayesinde daha iyi uyum sağlamışlardır.

Çok merkezli evrim modelinin başında gelen isimse Milford Wolpoff’tır. Bu modele göre Homo Erectuslar kıtalara yayılmış ve burada bir çok merkezde bölgesel evrimler geçirmişlerdir. Ancak bu insanlar arasındaki bağ hiçbir zaman tam olarak kopmamış ve gen alışverişi her zaman devam etmiştir.

Bu iki modelde kaynağını iki bilgiden alır. Genetik araştırmalar ve fosil buluntular. Son yıllarda insan DNA’sıyla ilgili yapılan araştırmalar insan evrimiyle ilgili çok önemli bilgiler elde etmiştir. Genetik açıdan en büyük çeşitliliğin Afrika kıtasında olduğu anlaşılmışıtır.

Doğuş Gürle

08 Aralık 2009 Salı

Bilim-Teknik

Kaynak:

http://www.yazarport.com/read.aspx?baslik=insanin-atalari-ve-ilk-insan-bolum-2&yazino=9060

İlk Nasıl Konuştuk?

1860′lı yıllarda, Britanya Akademisi (British Academy) ve Paris Dilbilim Derneği (Societe de Linguistique de Paris), üyelerine dilin kökeni konusunda tartışmaktan kaçınmaları yönünde uyarı- da bulunmuşlardı. Gerekçeyse, hem baştan çıkarıcı hem de spekülasyonlara oldukça açık olan konunun, sonu gelmeyecek, verimsiz bir kuramlar silsilesi tehlikesini barındırması. Bir yüzyılı aşkın zaman sonra bile, dilbilim konusunda son 50 yılın en önemli isimlerinden olan Noam Chomsky, dilin evrimi ve barındırdığı beyinsel mekanizmalara ilişkin bilgi birikiminin, o sıralarda “ciddi bir sorgu- lamaya elverecek ölçüde olgunlaşmış olmadığını” söylüyordu.

Ancak şimdi, bu yönde ciddi çabalara girişmenin belki de tam zamanı. Son 10-15 yıldır, birçok disiplinden araştırmacılar konuşmanın kökenine değişik açılardan yaklaşırken, yeni tekniklerden olduğu kadar yeni düşünce biçimlerinden de yararlanıyorlar. Dilin kökeni sorusu, Chomsky’nin uzun süren egemenliği altındaki birçok dilbilimci için karanlıkta kalmıştı. Çünkü, Chomsky’nin gramer kalıplarının doğuştan geldiği ve evrensel olduğu yolundaki kuramı, bu dil yeteneğinin nasıl ortaya çıkmış olduğu sorusunu ister istemez dışlıyordu. Ancak evrimsel düşünce tarzının, biyolojinin birçok alanında esmiş olan rüzgarları, nihayet 1990′da dil- bilimcileri de ziyaret etti. Harvard’da bilişsel bilimler konusunda uzman Steven Pinker ve Yale’de psikolog olan Paul Bloom, o yıl Davranış ve Beyin Bilimleri dergisinde uzun bir makale yayımlayarak, dilin doğal seçilimle evrimleşmiş olması gerektiği iddiasını ortaya attılar.

Edinburgh Üniversitesi’nden dilbilimci James Hurford, bu Pinker-Bloom ortak makalesini bir dönüm noktası olarak tanımlıyor: “Chomsky’ci çevrelerde dilin evriminden bahsetmek, yasak olmaktan bir anda çıkıverdi.” Bu arada beyin görüntüleme teknikleri, sinirbilim (neuroscience) ve genetikte gerçekleşen gelişmeler, giderek büyümekte olan bir araştırmacılar ordusunu beynin ve biyolojik geçmişimizin derinlerine yönelme olanağı tanımış durumda.

Dil becerisi, araştırmacılar arasında uzun süre mucizevi bir özellik olarak ele alındıysa da, artık bilim adamları bu ‘mucize’yi bir anlamda daha küçük ve daha kolay irdelenebilir `küçük mucizelere’ bölüp öyle ele almayı yeğliyorlar. Bu her bir küçük bölüm, sözgelimi yüz ifadelerini taklit becerisi ya da birçok küçük hareketi birbiri peşisıra gerçekleştirmek gibi, birbirinden oldukça farklı olabilen yetilerden bir ya da birkaçını içeriyor. Artık, insan beyninin, bir noktaya gelip de aniden `konuşabildiğini’ keşfettiği fantezisi pek geçerli değil.

Araştırmacılar, onun yerine beynin “dilsel hazırlıklılık” dedikleri daha alçakgönüllü bir konuma ulaştığını, bu konumun da daha sonraki dilsel beceri basamakları için beyine yeni kapılar açtığını düşünüyorlar.

Dili evrimle birlikte ele alan çalışmaların 1990′lardan beri hızla artmasına karşın, yeni bulgular da hâlâ dolaylı ve yoruma açık; tabii çelişkilere de. California Üniversitesi’nden (Berkeley) beyinbilimci Terrence Deacon, “elimizde konuşma fosilleri olmadığına göre, kendisine işaret edebilecek bütün parmakizleri silinmiş olan dilin kökeninin, daha bir süre esrarını koruyacağı kesin” diyor.

Ne Zaınan Konuşmaya Başladık? 

Arkeologlar, hayvanlararası iletişim ve insan konuşması arasındaki 5 milyon yıllık evrimsel `boşluğun’ içinde, insan davranışlarıyla ilgili çeşitli kilometretaşlarını belirlemiş bulunuyorlar. Sorun, hangi gelişmelerin dil becerisine işaret ettiği yolunda bir fikir birliğinin olmaması.

Sözgelimi, günümüz- den 2,4 milyon yıl öncesine tarihlenmiş ilk taştan aletler kimi araştırmacıya göre dilsel becerilerin varlığına işaret ederken, kimi de alet yapımının konuşmayla uzak yakın ilişkisi olmadığını savunuyor.

Bir başka başlangıç noktasıysa, araştırmacılara gore 2 milyon yıl öncesi. Bu, insansı (hominid) beyninin hızla büyümeye başladığı, dille ilgili iki temel beyin bölgesinin de (sol alın lobunda -frontal lob- yer alan Broca alanı , ve sol şakak lobunda -temporal lob- bulunan Wernicke alanı ) yapı içine dahil edildiği bir dönem.

Sözcüklerin içerdiği sesleri, ya da ses birimlerini üretme konusuna gelince, iskeletler üzerinde yapılan çalışmalar, atalarımızın 300.000 yıl kadar öncesinde, artık anatomik olarak “modern” duruma gelmiş olduklarını, trakenin (solunum borusu) üst kısmında bir delarinks (gırtlak) taşıdıklarını gösteriyor. Larinksin, diğer primatlarda olduğundan daha aşağıda yer alması, insanların çıkarabildikleri seslerin çeşit ve aralığını artırmakla birlikte, yemek borusundan aşağı giden yiyeceğin de solunum yoluna kaçmasını kolaylaştırıyor. Buysa bizi nefesin tıkanması ya da boğulma tehlikesine, diğer memelilere göre daha fazla maruz bırakıyor. Deacon’a göre böyle bir anatominin gelişmiş olmasının nedeni, olsa olsa konuşmaya hizmet etmek olabilir.

Genetik çalışmalarının da işaret ettiği bazı olasılıklar var. Geçtiğimiz yıl, Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden araştırmacılar, hem dil, hem de artikülasyon (konuşma seslerini ya da ses birimlerini çıkarma işlemi) işlevlerini etkileyen “konuşma geni” FOXP2′nin, doğal seçilimin bir hedefi olmuş olması gerektiğini ileri sürdüler. Araştırmacılara göre, sözkonusu genin uğradığı son mutasyon 100.000 – 200.000 yıl öncesinde gerçekleşerek, dilsel beceriler için yeni bir düzeyin temellerini atmış olabilir.

Dilin, belki de birkaç yüz bin yıl içinde dereceli olarak ortaya çıktığı, araştırmacıların çoğunun lehinde olduğu bir görüş. Ancak Pinker’a göre kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey, bildiğimiz anlamıyla gelişkin dil becerisinin, en az 50.000 önce, Avrupa’da yaşayan insanların sanat yaratıları geliştirip ölülerini törenlerle gömdükleri, yani akıcı dil kullanımına açık şekilde işaret eden sembolik davranışlarda bulundukları bir zamanda yerleşmiş olduğu.

Hareket Dil Bağlantısı 

Dilin ne zaman ortaya çıktığı sorusunun yanıtı, öyle görünüyor ki nasıl ortaya çıktığı hakkındaki bilgi birikiminin artmasını bekleyecek. Son yıllardaysa, giderek artan sayıda araştırmacı, dilsel beceriler için, beynin motor (hareketle ilgili) bölgelerinde birtakım değişikliklerin gerçekleşmiş olması gerektiği yolundaki görüşü benimsiyor.

Deacon, dili hareketten çok sesle bağdaştırıyor olsak da, konuşmanın, bir motor etkinlik olarak ele alındığında daha iyi anlaşılabileceği düşüncesinde. İğneden iplik geçirmek ya da keman çalmak gibi “ince” motor becerilerin devreye girdiği durumlar gibi, konuşma da son derece ince ve hızlı işleyen bir motor kontrol mekanizması gerektiriyor. Larinks, ağız, yüz, dil hareketlerinin yanısıra nefes alıp verme hareketleri de, birbirleriyle olduğu kadar, bilişsel işlemlerle de çok iyi senkronize edilmek zorunda.

Bu nedenle, dille beynin bazı motor hareketleri (özellikle kendini ifade için kullanılan el hareketleri ve ağız-dil hareketleri ) kontrol eden bölgeleri arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmaya yönelik araştırmalar derinleşmeye başlamış bulunuyor. California Üniversitesi’nden (San Diego) dilbilimci Robert Kluender, işaret dilinin de dahil olduğu bu jest ve mimiklerin incelenmesiyle, hayvanlararası iletişim ve konuşma arasındaki boşlukta yer almış olabilecek bir “ara davranışsal göstergeler” dönemiyle ilgili birkaç ipucu elde edilebileceğini söylüyor.

Yine birçok araştırmacı, el hareketleri ve yüz mimiklerinin temsil ettiği davranış biçiminin, hayvanların çıkardıkları seslere kıyasla konuşmaya çok daha yakın olduğu görüşünde. Pinker, diğer bütün memelilerde nefes alma ve ses üretiminin denetlendiği beyin bölgelerinin, konuşmayla ilgili alanlardan oldukça farklı yerlerde olduğuna dikkat çekiyor. İnsan-dışı primatların kendini tekrar eden ve sınırlı sayıdaki “alarm çağrıları”nın, dilin etkileşimsel ve çok bile şenli özelliklerini taşımadığını belirten bilişsel bilim uzmanı Philip Lieberman ise, aslında insansımaymun anatomisinin, insan konuşmasının fonetik açıdan düşük düzeyli bir biçimine benzetilebilecek bir tür `konuşma’ üretmelerine uygun olduğunu söylüyor: “Ancak bunu yapmıyorlar. İnsansımaymunların motor davranışları daha esnek ve toplumsal etkilşimle de daha ilgili olduğu için, işaret dilinde çok daha başarılılar. Bakışlar, ağız, yüz, el ve ayak hareketleri, sesli çağrı ve çığlıklardan çok daha etkili.”

Araştırmacıya göre dil becerisi için gerekli temeli atan kilit değişiklikler, bazal ganglionlar adı verilen ve bisiklete binmek gibi yinelemeli hareketleri denetleyen beyin bölgelerindeki `devreler’de gerçekleşti. Bu bölge, hem sözel hem de mimik ve jestlerle ilgili ardışık ve bileşik hareketleri olanaklı kılan bir “dizi oluşturma motoru”. Kanıt olaraksa, Parkinson hastalarını gösteriyor. Bu kişiler, bazal ganglionlarda gelişen hasar sonucu, denge ve harekette olduğu kadar sözdizimsel becerilerde de sorun yaşıyorlar.

Dil becerilerini desteklemek üzere, artikülasyon, işitme, planlama ve-bellek için olanlar da dahil, birçok beyin alanının gelişmiş olması gerektiği halde, Pinker’a göre özellikle de motor becerilerle dil arasında bu açıdan yakın bir bağlantı mevcut.

Chicago Üniversitesi’nde psikolog olan David McNeill’se bu konuda ilginç bir örnek veriyor: Örnek, tam belirlenememiş bir virüsün etkisiyle, boyundan aşağısı dokunma duyusuna tümüyle duyarsız hale gelen bir adamla ilgili. Adam, en basit bir hareketi bile, kayıp duyuların yerine geçen bilişsel ve görsel geribildirim yoluyla yeniden öğrenmek zorunda kalırken, konuşurken el ve kol hareketlerini otomatik olarak kullanıyormuş. Hatta araştırmacılar, ellerini hem kendi hem de dinleyicilerinin gözlerinden sakladıkları halde. McNeill, ellerin sesli konuşmayla doğrudan ilişkisi olduğunu söylüyor. Ona göre jest ve mimikler, yerlerini zamanla sözlü dile bırakan davranışsal birer fosil değil, dilin temel ve ayrılmaz öğelerinden.

Ancak, hayvanların `seslenme’ biçimleri ve çıkardıkları seslerdeki anlamlılığı gözardı etmek niyetiııde olmayanlar da var. Bu konudaki farklı görüşlerse, genellikle araştırmacıların uzmanlık alanlarının farklılığından kaynaklanıyor. Sözgelimi Harvard Üniversitesi’nden primatolog Marc Hauser, konuşmaya öncüllük etmek bakımından primat seslenişlerinin, bütün jest ve mimiklerden çok daha iyi adaylar oldukları görüşünde ve özellikle de primat alarm çığlıklarını sözcüklere benzetiyor. Afrika’daki bir maymun türünü ele alan bir çalışmadan örnek veren Hauser, maymunların, alarm çığlıklarında değişiklikler yaparak kendilerini tehdit eden hayvanın türünü (leopar, kartal, vs) de belirtebildiklerini hatırlatıyor. “Bu tür seslerin dille bağlantısı, sözel olmayan her- hangi bir işaretten çok daha fazla” diyor Hauser.
Pinker ve yandaşlarının çalışmalarından fazla etkilenmemiş görünen dilbilimciler de var. Etkilenmek bir yana, tüm bunların, beynin sözdizimi becerisini nasıl geliştirdiğini açıklamaktan çok uzak olduğunu savunuyorlar. Hawaii Üniversitesi’nden Derek Bickerton “Motor sistem, kas hareketleri içindir” diyor. “Buna göre de bu sistem, kendine olsa olsa dilsel üretim hattının sonunda yer bulabilir. Motor hareketlerden sorumlu beyin bölgelerinin yaptığı, sözgelimi fırlatma hareketinin gerektirdiği kas hareketlerini düzenlemekten ibaret. Yani o hareketle ilgili kasların, değişmez ve belli bir sırayla kasılmalarını sağlamak. Cümle kurmaksa çok farklı birşey: Oluşturulan kavramsal yapıya göre, fikir ve sözcükleri inanılmaz esneklikte ve sürekli değişebilir bir sıraya koymak.

Ayna Ayna… 

Karşı-görüşler, yine de hareket dil bağlantısına olan ilgiyi azaltmıyor. Bunun bir nedeni de, 1996′da yapılan ve kuramı belki de ilk kez bu kadar güçlü bulgularla destekleyen bir keşif: maymunların beyninde bulunan bir “ayna nöronları” sistemi.

Ayna nöronlarının dille olan bağlantısı, insanların büyük sıklıkla yararlandığı ve dil için zorunlu kabul edilen taklit özelliğine dayalı. Papağanlar ve yunusların da ses taklidi yapabildikleri biliniyor. Ancak taklit, yalnızca memelilere atfedilebilecek bir özellik olmasa da insan-dışı primatlarda bile pek gelişkin değil. İnsan yaşamındaysa bambaşka bir yere sahip. Bebeklerin ilk sözcüklerini öğrenmelerinin yolu, taklitten geçiyor.

Ayrıca taklit, soyut bir simgeden ortak bir “anlam” oluşturmanın da tek yolu. California Üniversitesi (Los Angeles) sinirbilimcilerinden Marco lacoboni’ye göre ise “dilin kökeni üzerinde çalışan bilimadamlarının üzerinde durdukları ortak noktalardan biri.”

İtalya’daki Parma Üniversitesi’nden Giacomo Rizzolatti’nin yönetimindeki ekibin yukarıda sözü edilen keşfi yapmasıysa, bu nedenle birçok araştırmacıyı yeniden harekete geçirdi. Araştırmacılar, büyük ölçüde insana özgü olan taklit becerisinin öncülü olduğunu düşündükleri bir özelliği, maymun beyninde ortaya çıkardıklarını duyurmuşlardı. Çalışma- da, makak maymunlarında, F5 olarak anılan ve insanlardaki Broca alanına karşılık gelen bölgeden 532 nöronun elektriksel etkinliklerini kaydetmişlerdi. Bu nöronların, maymunların “hedefe yönelik” el ve ağız hareketleri sırasında (bir yiyeceğe uzandıkları zaman olduğu gibi) etkinleştikleri biliniyor.
Ancak ilginç olanı, maymunlar bir başka maymun, hatta insanı aynı hareketi yaparken izlediklerinde, F5 nöronlarının, sonradan “ayna nöronları” adını verdikleri bir alt grubunda da etkinleşme görülmesiydi. Güney California Üniversitesi’nden Michael Arbib’e göre bu bulgu, “dilin evriminin öyküsüne yepyeni kapılar ve yaklaşımların yolunu açtı. Öyle ya, beynin konuşma bölgesinde, yakalama ya da kavramayla ilgili bir ayna sisteminin işi neydi?” Araştırmacılar bu ayna hücrelerinin, yapılan gözlem ve ardından gelen ağız ve el hareketlerini bir araya getirici bir sistem oluşturduğu sonucuna vardılar.

Ayna nöronları, bugüne kadar makakların yalnızca iki beyin bölgesinde bulunmuş durumda; makak nöronlarının ortaya çıkmasını sağlayan ve tek bir beyin hücresinin etkinliğinin kaydedildiği teknik, henüz insanlara uygulanmış değil. Ancak lacoboni, insanlar için benzer bir devre; ” taklit için özel, sinirsel bir mimari yapı” belirlemiş olduğunu düşünüyor. Yöntemiyse, maymunlar için yapılan tek-hücre kayıtlarının sonuçlarını, insanlara ait fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleriyle (parmak hareketleri ya da yüz ifadelerini izlerken ya da taklit ederken) biraraya getirmek. Araştırmacı devrenin, Broca alanına ek olarak, biri temporal lobun üst kısmı, biri de parietal (yan) lobda olmak üzere, iki alan daha içerdiğini söylüyor. Bunlardan birincisi, işitileni anlamayla ilgili Wernicke alanıyla kısmen çakışıyor ve yüz-vücut hareketlerine tepki veren nöronlar içeriyor;

ikincisiyse makak maymununda görsel ve bedensel bilgiyi biraraya getiren PF bölgesine karşılık geliyor. lacobi’ye göre “insanda taklit mekanizması, bilinen dil alanlarıyla pekala çakışıyor.” Vardığı sonuçsa, Broca alanının bu ikili kullanımının, hareke tin tanınması, taklit ve dil arasında evrimsel bir sürekliliğe işaret ettiği.
Ayna nöronlarının, hareket ve konuşmanın denetimi arasında, şimdiye kadar bulunamamış sinirsel “geçiş halkası” oldukları düşünülüyor. Bu şekil de, 1950′lerde geliştirilen, eski bir kuram da anlam buluyor: “konuşma algılanmasının motor kuramı.” Buna göre, bebekler ilk sözcüklerini söylerken (taklit ederken) onlara kılavuzluk eden şey, sözcüğün akustik özelliklerinden çok (papağanlarda olduğu gibi), yüze verdiği şekil ya da hareket. Buna verilebilecek örneklerden biri, McGurk etkisi olarak biliniyor: Dinlediğiniz bir kayıtta “ba” hecesini duyduğunuz anda, bir başkasını “ga” hecesini telaffuz ederken biliyorsanız, duyduğunuzu sandığınız ses, büyük olasılıkla “da” oluyor; yani anatomik olarak ikisinin arasında bir ses.

Sonuçta konuşmayı algılarken, duyduğunuz sesleri, kendi kullandığınız üretim mekanizmasına başvurarak değerlendiriyorsunuz. Araştırmacılara göre insanlar, diğer hayvanlardan farklı olarak, içgörülerinden yararlanma yoluyla vücut hareketlerini bir başkasınınkiyle karşılaştırabiliyorlar. Buna bağlı olarak çocuk, sözgelimi annesi kendine el salladığında, ona aynı hareketle nasıl karşılık verebileceğini de biliyor.

Kuram, dilin evrimine uygulandığında yeni bir anlam kazanıyor. Yale Üniversitesi’nden psikolog Michael Studdert-Kennedy’nin çalışmaları da bu yönde. Araştırmacıya göre ayna nöronlarıyla, ilk kez olarak girdiyle çıktı arasında, (hareketin gözlenmesiyle taklidi arasında) doğrudan fizyolojik bir bağlantı kurulmuş oluyor. Rizzolatti ve ekibiyse, bu konuda yeni bulgular elde etmişler bile. Makaklardaki F5 hücrelerinden bir kısmının, yalnızca ‘anlamlı’ bir yakalama ya da kavrama hareketinin izlenmesi sırasında değil, hareketin oluşturduğu sese (fıstık kırma sesi gibi) bağlı olarak da etkinleştikleri gözlenmiş.

Arbib ise, bu ayna sistemlerinin başka davranışlar için de bulunabilecekleri ve beynin farklı bölgelerinde yer alabilecekleri görüşünde. Ayna nöronlarının, dil için kilit önemdeki yan beceriler için ilk somut nörolojik kanıtları oluşturduğu görüşü, yine de eleştiriden muaf değil. İçlerinde Pinker’ın da bulunduğu bazı bilim adamlarıysa, makakların ne de olsa konuşamadıklarını, hatta taklit de yapamadıklarını hatırlatıyor, varsayımları dışlamasalar da, bağlantının hâlâ bulanık noktalar taşıdığını vurguluyorlar.

İlk Sözdizimi Sözcüklerle mi, Ellerle mi? 

Ancak ayna nöronları kuramı, ilk dilin (yani herhangi bir `sözdizimi kuralına bağlı olarak üretilen sembolik ses ya da jestlerin) sesli mi olduğu yoksa eller kullanılarak mı üretildiği sorularının her iki yandaşına da bir tür başvuru noktası olmaya devam ediyor.

Oyunu jest ve hareketlerden yana verenlerden Michael Corballis (Auckland Üniversitesi, Yeni Zelanda), ayna nöronlarının, kavrama-yakalamadan sorumlu beyin bölgelerinde bulunduğunu, dilin de bir milyon yıl kadar önce el hareketleri ve işaretleriyle başladığını düşünüyor. Konuşma yetilerini kaybeden insanların, bir işaret dilini hızla benimseyebiliyor olmaları da, araştırmacının dikkat çektiği noktalardan biri.

EI hareketleri ve yüz mimiklerinin konuşma ve iletişimde oynadıkları önemli rol ve FOXP2 geninde ki görece yakın sayılabilecek nihai mutasyondan yola çıkan Corballis, “otonom” konuşmanın 50.000 yıl kadar önce başlayan kültür patlamasından önce tam anlamıyla gelişmemiş olabileceği, ayna nöronlarınınsa kuramını desteklediği görüşünde. Araştırmacıya göre konuşma, elleri iş için kullanma gereksinimi ya da karanlıkta iletişim kurma gibi nedenlere bağlı olarak yeğlenir oldu. Bu nedenle de sözkonusu nöronların olasılıkla önce el hareketleri için evrimleştikleri, ses ve yüz denetiminiyse insansı evriminin oldukça geç bir döneminde ele almış olabileceklerini akla uygun buluyor.

Herkes aynı görüşte değil. Ve diyorlar ki, hareket ve dil birbirinden ayrılmaz olsalar da, dil temel olarak el değil, ağıza dayalı bir davranış. Texas Üniversitesi psikologlarından Peter MacNeilage bu kişilerden biri. Araştırmacı, maymunlarda ağız hareketlerinin (ama seslerin değil) insan konuşmasındaki hecelerin öncülü olduğunu, ayna nöronları sisteminin keşfinin de (özellikle de dudak şapırdatma ve fıs tık kırmayla etkinleşen son keşfin) görüşlerini desteklediğini savunuyor.

MacNeilage, beyindeki yardımcı motor bölgenin (ana motor bölgenin hemen bitişiğinde olup harekete ilişkin bellek ve hareket dizilerinde rol oynayan bölge) sesli ifadedeki fiziksel sınırlamaları denetleyebileceğini düşünüyor. Senaryosu da şöyle: Çiğneme, emme ve yalama hareketleri, Broca alanının öncülü olan bölgenin denetimi altında, iletişime yönelik farklı biçimler kazandı; dudak şapırdatma, dil şaklatma, dişleri birbirine vurma gibi. Bundan sonraki aşama, larinksi devreye sokarak bu davranışlara ses kazandırmak oldu. Bu varsayım, kimine göre ilk “anadil” olmuş olabilecek ve kendilerine özgü seslerle tanınan “tıkırtılı diller”de (bkz. “İlk Dil?”) larinksin kullanılmayışı gerçeğiyle de uyumlu.

Larinks devreye bir kez girdikten sonra da, birbirleriyle sınırsız biçimde birleştirilerek geniş bir sözcük haznesi oluşturabilecek bir sesler kümesi ortaya çıktı. Ve bu da kaçınılmaz olarak sözdizime ne (sentaks) kapıyı aralamış oldu.
“EI işaretleriyle iletişimin, bu tür kombinasyonlara elverecek düzeye ulaşmış olabileceğini hiç sanmıyorum” diyor MacNeilage. “Öyle olsaydı, hâlâ bunu kullanıyor olurduk. İşaretler sistemi bu derecede karmaşık bir düzeye gelmiş olsaydı, sesli konuşmaya geçiş için yeterince sağlam bir gerekçe de (gece karanlıkta konuşma gereksinimi dahil) olmayacaktı. İşaret dilinden sesli konuşmaya geçtiğimizi iddia eden hiç kimse de, bugüne kadar tatminkar bir geçiş kuramıyla öne çıkabilmiş değil.” Kimilerine göre de, bu “hangisi önce geldi?” tartışmalarının pek bir önemi yok; önemli olan, birinin diğeri olmadan gelişemeyeceği gerçeği.

İnsanların nasıl simgelerle düşünür hale geldikleri, ya da bir başkasının düşünce süreçlerinin nasıl bilincine varmaya başladıkları gibi daha derin soruların çözümüyse çok daha uzakta görünüyor. Araştırmacılar, bu konularda da gelişmekte olan beyin görüntüleme tekniklerine güveniyorlar. Belki bu şekilde, beyinde oluşan bir cümle için bir akış şeması bile oluşturulabilecek. Hauser ve ekibinin inancı, hayvanlarla yapılan araştırmalarla, sözcüklerin sonsuz kombinasyonlarla biraraya getirilmesi yeteneğinin hayvanlardaki davranışsal karşılıklarının bulunabileceği yönünde.

Arbib’in gözü de yeni ayna nöronları sistemlerinin keşfinde. Bickerton’a göreyse “bilinmeyenler alanı giderek küçülüyor. Sorun, alan sıfırlandığında çözülmüş olacak. Birileri ortaya çıkıp da `çözüm bende!’ dediğinde değil.”

 

İLK DİL

1980 yılında çekilen “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” adlı filmde, gökten gelen bir kola şişesi, tuhaf sesler çıkaran Afrikalılar’ın arasına düşer. Bu insanların tıkırtıyı andıran seslerle dolu heyecanlı konuşmaları, dünyanın dört bir köşesinden izleyicilere çok tuhaf gelir; bir o kadar da yabanıl..

Küçük bir gruba özgü bu dil hakkında yapılan birkaç araştırma, en eski atalarımızın da iletişim kurmak için tıkırtıya benzeyen sesleri kullandığına işaret ediyor. Son dil bilim araştırmaları, bu seslerin, dilbilim çözümlemelerinin sınırlarında, 10.000 yıldan da daha eski bir zamanda ortaya çıktığını; genetik verilerse, tıkırtılı konuşan toplulukların kökeninin günümüzden 50.000 yıl önceki bir ortak ataya dayandığını gösteriyor.

Bu sav henüz kanıtlanamamış olsa da, Stanford Üniversitesi’nden omurgalı canlılar sistematiği uzmanı Alec Knight’a göre, bugünkü tüm insanların ortak ataları olan insan topluluğunun savanada yaşadığı ve tıkırtı sesleriyle iletişim kurduğu akla yakın geliyor. Knight, bugün yeryüzünde yalnızca 120.000 kişinin bu tuhaf seslerle konuştuklarını tahmin ediyor. Bu topluluklar, insanların konuşma yeteneğini nasıl geliştirdiklerine ilişkin yeni bir anlayış sağlıyorlar; özellikle de araştırmacıların farklı alanlarda elde edilen verileri bir araya getirdikleri düşünülürse. Çünkü, dilbilim, genetik ve arkeoloji alanlarında toplanan verilerin bir arada ele alınmasıyla çok fazla yol alınabilir.

Tıkırtıların Bağlamı Bugün tıkırtı sesleri, çoğu Botswana, Namibya ve Güney Afrika ve çevresinde yaşayan 30 kadar insan topluluğunun kendine özgü konuşma biçimlerinin bir parçası. Afrika dışında bilinen tek tıkırtılı dil, Avustralya’daki aborjinlerin yalnızca erkekliğe adım atma törenlerinde kullandıkları ve soyu tükenmiş bir dil olan “Damin” dili. Afrika’daki tıkırtılı konuşanlardaysa, günlük konuşmaların bir bölümü tıkırtı seslerinden oluşabiliyor; kimi kezse “sözler” tümüyle yitiyor.

Tıkırtı sesleri öteki “sözsüz” seslerden, usta dil hareketleri ve havanın ağzın içine doğru hareketiyle ayrılıyor. ABD’deki Cornell Üniversitesi’nden dilbilimci Amanda Miller-Ockhuizen, bu seslerin gerçekte yalnızca çok güçlü telaffuz edilen ünsüzler olduğunu belirtiyor. Tıkırtılı diller konuşan topluluklar, ortak tıkırtı seslerine sahip; ancak dilleri birbirinden çok farklı. Kimi araştırmacılar, tıkırtılı dillerin birbirlerinden, İngilizce’nin Japonca’dan farklı oE ması kadar farklı olduğunu öne sürüyorlar.

Ancak bu çeşitliliğin değerinin henüz yeni anlaşılmaya başlandığı söylenebilir. 1960′lı yıllarda, etkili bir dilbilimci olan Stanford Üniversitesi’nden Joseph Greenberg, tüm tıkırtı dillerini aynı şemsiyenin altına koyarak, “Khoe” adlı çoban topluluğu ve “San” adlı avcı-toplayıcılardan esinlenerek “Khoisan Dil Ailesi” olarak adlandırmıştı. Bugünse tarihsel dilbilimciler, Greenberg’in sınıflandırmasına karşı çıkarak Khoisan’ı daha sıkı çözümleme yöntemlemleriyle ele alıyor ve birkaç dil grubuna ayırıyorlar.

Son çalışmalar, Khoisan dil ailesindeki dilleri coğrafi ve dilbilimsel özelliklerine göre en azından üç farklı sınıfa ayırıyor. Crawhall, bu dillerin birkaçının bilinen hiçbir dil ailesine uymadığını da belirtiyor. Örneğin, 1995 yılında, Kuzey Arizona Üniversitesi’nden (ABD) Bonny Sands, tıkırtılı konuşanların çoğunluğundan 2000 kilometre uzakta, Tanzanya’nın kuzey bölümünde yaşan 1000 kadar “Hadzabe” insanınca konuşulan “Hadzane” dilini, dilbilgisi, anlamlar ve sesler bakımından yeniden ele almış. Araş- tırman, bu dilin bilinen herhangi bir dil ailesiyle ilişkili olduğunu kanıtlayamamış; Bu dil, dilbilimsel açıdan da bilinen hiçbir dile benzemiyor.

Bu bulgu, Hadzane dilinin öteki tıkırtılı dillerden farklı bir kökene sahip olduğuna ya da hem bu dilin hem de bugünkü öteki tıkırtılı dillerin çok eski bir tıkırtı dilinden kaynaklandığına işaret ediyor olabilir. Sands, tıkırtılı dillerin hep birden fazla sayıda olageldiğini düşünüyor; ancak, en başta tek bir tıkırtılı dil ailesi vardıysa, bunun günümüzden on binlerce yıl öncede kaldığını belirtiyor. Bu, dil bilim araştırmalarının inceleyebileceğinden çok daha eski bir zaman dilimi.

Eski Toplulukların İzinl Sürmek 

Tıkırtılı konuşanlarla ilgili genetik veriler toplayan araştırmacılar da var. Bu veriler, genellikle dilbilim verilerinden çok daha eski bir geçmişe ışık tutabiliyor. 1992 yılındaki bir araştırma, DNA’larındaki çeşitliliğin fazlalığına dayanarak, Hadzabelein geçmişi çok eskilere dayanan bir topluluk olduğuna işaret ediyordu.

Daha yakın bir zamanda, geçtiğimiz yıl düzenlenen bir fiziksel antropoloji toplantısında, Maryland Üniversitesi’nden genetikbilimci Sarah Tishkoff, Hadzabelerin ve Afrika’nın güneyinden, tıkırtılı konuşan bir başka topluluk olan Sandaweler’in DNA’larında büyük bir çeşitlik bulunduğunu bildirdi.

Bu toplulukların ve dillerinin kökeni konusundaki bulmaca, Knight’ın ve Stanford Üniversitesi’nden antropolojik genetik uzmanı loanna Mountain’ın ilgisini çekmiş. Geçtiğimiz yıl, yalıtılmış Hadzabeler ve güney Afrika’daki Sanlar arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak için genetik verilerden yararlanmaya karar vermişler. Hadzabeler’in yakın bir geçmişte Tanzanya’ya güneyden göç etmiş olabileceklerini, ya da Sanlar’ın güneye göç etmiş kuzeyli gruplardan birinin parçası olabileceğini düşünmüşler. Araştırmacılar, iki topluluğun genetik özelliklerinde ortak bir mirasa rastlamayı beklerlerken, veriler bunun tam tersini göstermiş.
DNA’nın belli bölümlerindeki benzerlikler, akrabalığa işaret eder. Knight, Mountain ve arkadaşları, 49 Hadzabe’nin ve Tanzanya’daki başka üç topluluktan 60 kişinin mitokondri DNA’larını ve Y kromozomlarını incelemişler. Namibya ve Botswana’daki bir başka San topluluğu olan “luhoansi”lerden de Y kromozomu verileri toplamışlar. (“1uIfoansi”ler “!Kung” olarak da biliniyorlar.)

Araştırmanın sonunda, Hadzabeler’le Sanlar’ın birbirleriyle akraba olmadıkları ortaya çıktı. Gen dizilişleri, geçmişlerinin çok erken bir aşamasında bu iki grubun yollarının ayrıldığını, hiçbirinin yakınlarda kuzeye ya da güneye göç etmemiş olduklarını gösterdi. Crawhall araştırmanın, Hadzabeler’in, en eski tıkırtılı konuşanlar topluluğundan ayrılan ilk gruplardan birinin soyundan geldiğini gösterdiğini belirtiyor.

Kimi araştırmacılar, Hadzabeler’le tüm öteki tıkırtılı konuşanlar arasındaki ayrımın, 100.000 yıl gibi çok çok eski bir zamanda gerçekleştiğini düşünseler de, Knight’a göre bu ayrım günümüzden 70.000 – 50.000 yıl önce gerçekleşmişti. Bu, aşağı yukarı, modern insanın, -kimilerine göre dilin gelişmesinden sonra- Afrika’dan çıkarak dünyaya yayıldığı öne sürülen zaman aralığıyla da örtüşüyor. Ancak, Knight, araştırmalarının en az kesinlik içeren bölümünün tarihlendirme olduğu uyarısını yapıyor.

Tıkırtılı konuşmanın kökeninin bu kadar eskiye tarihlendirilmesi, yıllardır, insanların 100.000 yıl önce kullandığı “sözcüklerin” yalnızca parmak şıklatma ya da bilek hareketleri gibi jestler olduğunu iddia eden, Yeni Zelaoda’daki Auckland Üniversitesi’nden Michael Corballis’e çekici geliyor. Corballis, “tıkırtılar’ın, dillerin otonom bir biçimde sözlü olmadığı zamana dayandığını ve jestlere, “sozel-öncesi” sesler eklemenin bir yolu ya da konuşma için bir basamak olduğunu düşünüyor. Knight’a göre, yalnızca atalarının avrı yaşam biçimlerini koruyan gruplar tıkırtılara gereksinim duymayı sürdürdüler; öteki tıkırtı dilleri, ilk insanlar yeni çevrelere göç ettiklerinde yok oldu.

Bu sav, Knight’a, avlanırken iletişim için sözlerin kaybolduğunu, yalnızca tıkırtıları kullandıklarını anlatan bugünkü Hadze beler’den toplanan verilerle de uyumlu. Bu durum, tıkırtılı konuşanlarla ilgili onlarca belgesel film çeken, ABD’de ki Watertown’dan (Massachusetts) lohn Marshall’ın da dikkatini çekmiş. Deneyimlerinden, av peşindeyken iletişim için yalnızca tıkırtıları kullanmanın çok işe yaradığını biliyor. Marshall ve Knight, konuşma seslerinin hayvanları kaçırdığını, tıkırtılarınsa, kuru çayırların çıkardığı sesleri andırdığı için hayvanları ürkütme olasılığının daha az olduğunu öne sürüyorlar.

Tüm bunlar akla yakın gelse de, tıkırtıların ilk dil olduğu kuramı, hiçbir biçimde kanıtlanmış değil. Knight’ın çalışmaları, Sands’in tıkırtıların tarihi konusundaki düşüncelerini kapsasa da, Sands, Knight’ın, verileriyle çok fazla şeyi açıklamaya çalıştığını düşünüyor.

Genetik özelliklerle dilin evrimi her zaman birlikte ilerlemez; bu durumda en fazla söylenebilecek şey, ikisinin birbiriyle bağıntılı olduğu. Yani, tıkırtıların insanların ilk dili olduğunu kanıtlamanın bir yolu yok.

Bu arada, California Üniversifesi’nden dilbilim tarihçisi Christopher Ehret gibi kimi araştırmacılar, hâlâ, Greenberg’ün tıkırtılı dillerin hepsini bir çatı altında toplayan sınıflandırma sistemini savunuyor ve genetik verileri önemsizmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Dahası, araştırmacıların çoğu tüm tıkırtılı dillerin eninde sonunda tek bir ata dilden kaynaklandığında ısrar etseler de, Sands, tıkırtıların, örneğin Avustralya’daki Damin’le ve Afrika’daki Hadzane’le birden fazla kez evrimleşmiş olup olamayacağını merak ediyor. Sand, tıkırtıların normal dil mekanizmasının bir parçası olduğuna ve çocukların konuşmayı öğrenirken tıkırtı seslerini çıkarmayı öğrendiklerine de işaret ediyor.

Araştırmacıların hepsi de, daha fazla çalışma yapılmadan hiçbir şeyin yerli yerine oturmayacağını düşünüyorlar. Knight ve Mountain, daha fazla gruptan DNA örnekleri toplamak için çabalıyorlar; Sands ve Crawhall’sa, başka tıkırtı dillerini de dilbilimsel özellikleri bakımından ele almak için. Sands, yeterince hızlı çalışamamaktan korkuyor. Çünkü, tıkırtılı konuşan gruplardan birinden geriye yalnızca on kişi kalmış. 2000 yılıyla karşılaştırıldığında bugün çok ilerlemiş olduklarını anımsatan Knight’sa, iyimserliğini koruyor.

KÖKLERDEN GÖKLERE

Eski metin ve bilgisayar benzetimleri, dilbilimcilerin sözcüklerin ve gramerin yüzyıllar içinde nasıl evrimleştiğini keşfetmelerine yardımcı oluyor.
Eğer günümüzün rahiplerinden biri, 11. yüzyıl İngilizce elyazmalarından biri olan “The Lord’s Prayer”ı (Tanrı’ya Yakarış) okumaya kalksaydı, Tanrı’nın yardımı olmadan onu anlayamazdı! “Heofonum” (Heavens, Gökler) ve “yfele” (evil, kötü) gibi, bir şeyler çağrıştırabilen sözcükler dışında, metnin büyük bölümü ona hiç bir şey ifade etmeyecekti. Hatta, metnin birebir yapılan çevirisi sonucun- da ortaya çıkan “Our daily bread give us today” (bizim günlük ekmeğimiz bize verin bugün) gibi gramer yapısı bilmeceden farksız cümlelerle başbaşa kalacaktı.

Araştırmacılar, dillerin genellikle binlerce yıl içinde yavaşça evrimleştiğini düşünseler de, birkaç yüzyıllık bir dönemde oluşan değişimler, ortaçağdan bu yana bilimadamlarının kafasını karıştırdı. İngiliz yayımcıların önderlerinden William Caxton, 600 yıllık bir metni okumaya çalıştıktan sonra 1490 yılında şu sözlerle yakınıyor: “Kesinlikle bu, İngilizce’den çok Almanca yazılmış gibi. Anlayamadığım gibi, anlaşılır hale de getiremedim.”

Bu tür metinlerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi, araştırmacılara dilin
nasıl bir evrimsel yoldan geçtiğini bulmalarında yardımcı oluyor. Dilbilimciler, yazılı tarihte, sözcüklerin ve gramerin geçmiş 1200 yıllık evrimini inceleyerek, dillerin gelişiminin ardındaki genel prensipleri anlamayı umuyorlar.

Philedelphia’daki Pennsylvania Üniversitesi’nden dilbilimci Anthony Kroch, dil ve dildeki değişimlerin 50.000 yıl boyunca aynı şekilde değişim gösterdiğini varsayarsak, modern dildeki değişimlerin, erken dönemde dillerin değişerek birbirinden nasıl ayrıldığına ışık tutabileceğini söylüyor.

19. yüryıldan bu yana bu ümit, araştırmacıları İngilizce, Fransızca ve öteki dillerdeki çeşitli gramer, yapı ve fonoloji değişimlerini kaydetmeye yöneltti. Son 30 yılda, konuya hem kuramsal hem de tarihsel açıdan yaklaşan çok sayıda dilbilimci, dikkatlerini bu değişimleri incelemeye yöneltti. Ayrıca dilbilimcilerse, incelemelerini işler durumdaki toplumsal ve tarihsel kuvvetler üzerinde yoğunlaştırdılar. Bilgisayar destekli dilbilim alanındaki gelişmelerle, araştırmacılar şimdi de, değişimlerin bir topluma nasıl yayıldıklarını ve çok dilli toplumlarda nasıl ortaya çıktıklarını anlamak için bilgisayarlı modellemeler yapıyorlar.

Benzetimler, bir zamanlar yalnızca insanın araştırmacı doğasıyla çözülebileceği düşünülen olguya yönelik çalışmalara duyarlılık katıyor. Cambridge Üniversitesi’nden lan Roberts bu konuda şöyle diyor: “Dil değişimleriyle ilgili yapılan bilgisayarlı modellemeler, henüz başlangıç aşamasın- da. Ancak, bu değişim mekanizmasının ardında yatan nedenleri anlamamıza şimdiden yardımcı oluyor.”

Vikinglerin Sesi. 
Dilbilimciler, dildeki değişimi bir paradoks olarak görüyorlar. Çocuklar, dili anne-babalarından, onlarla iletişim kurabilecek biçimde öğreniyorlar; dilin bir şekilde değişmesi için bir neden yok gibi görünüyor. Ancak, değişimin biçimi ve hızı dile göre değişse de, tarihteki metinler değişimin yaygın olduğunu gösteriyor. Klasik bir örnek gösterirsek, 10. yüzyılda İngilizce, günümüzde Almanca’da geçerli olan nesne-eylem yapısına sahipti. Buna göre cümleler şu şekilde kuruluyordu: “Hans must the horse tame” ( Hans zorunda atı ehlileştirmek ). 1400′lü yıllardaysa, nesne-eylem yapısı İngilizce’de bildiğimiz “Hans must tame the horse” ( Hans atı ehlileştirmek zorunda ) şeklinde kullanılıyordu. Almanca, basit gramer yapısını korurken, Fransızca da İngilizce’dekine benzer değişimi 16 yüzyılda yaşadı.
Araştırmacılar, bu tür değişimlerin nedenini bulmak için, onları çevreleyen tarihsel koşulları bulmaya çalışıyorlar.

Pennsylvania Üniversitesi’nden Kroch ve arkadaşlarının geçtiğimiz birkaç yıl içinde yaptıkları çalışmada, İngiltere’nin kuzeyinden ve güneyinden alınan dini metinler karşılaştırıldı ve su sonuca varıldı: Kuzey bölgelerde konuşulan İngilizce, 11. ve 12. yüzyıllarda Viking fatihlerinin, eski İngilizce konuşan yerli Anglo-Sakson kadınlarıyla evlenmeleriyle değişim sürecine girmiş, iki dilin bir araya geldiği evler, dilin değişimi için ortam olmuştu. Örneğin, Eski İngilizce’de kişi, sayı ve zamanı belirtmek için vurgulu sonekler vardı. Günümüzde, Eski Orta İngilizce olarak adlandırılan dili konuşanlar – belki de İskandinavların bütün eylem bi- çimlerini izlemekte zorluk çekmeleri nedeniyle – daha basit eylemleri kullanmaya başlamış ve günümüzdekine yakın, basitleştirilmiş bir sistem oluşturmuşlardı.

Dışarıdan gelen saldırılar ve öteki dış etkiler olmasa, diller uzun dönemler boyunca değişmeden kalabilir. Örneğin, Japonca ve İzlandaca, 800 yılından bu yana pek değişmemiş. Ancak araştırmacılar, yalıtılmışlığın değişmezliği garanti etmediğini de vurguluyorlar. Değişimler, gramer kaymaları ve dil konuşulurken meydana gelen küçük değişiklikler gibi içeriden kaynaklanan etkilerle de tetiklenebilir.

Fransızca, bu konuda örnek gösterilebilir. 16. yüzyıla kadar, eylem (E), her zaman ikinci sırada olduğu halde, bundan sonra konumu değişti. Nesneden (N) sonra, özne- den (Ö) önce geldiği sürece eylem, artık istediği konumu alabiliyordu. Modern Fransızca ve Modern İngilizce de bu ÖEN yapısına sahip. Örneğin, “Lors oirent ils venir un escoiz de tonnere” ( Sonra duydular onlar bir gök gürlemesi ” biçimindeki cümle, “Lors ils oirent un escoiz de tonnere” ( Sonra onlar bir gök gürlemesi duydular ) biçimine dönüştü.

13. ve 17. yüzyıllar arasında, her yüzyıldan örnek birer metni karşılaştırarak belgeleyen Roberts, değişimlerin Orta Fransızca konuşanların özne adıllarının üzerindeki vurguyu kaldırmasından ve dili öğrenen çocukların, adılları açıkça duymalarından kaynaklandığını düşünüyor. Roberts, fonetik gerilimdeki bu azalmayı, yazılı dildeki değişimlere bağlıyor. Örneğin, özne adılları, daha önce, “I only” (ben sadece) gibi niteleyicilerle birlikte kullanılırken, sonra bu niteleyiciler kullanılmamaya başlandı. Roberts, bunun sonucunda, vurgunun azaldığını söylüyor. “Özne adılıyla başlayan cümlelerde, eylem dinleyiciye cümlenin ilk sözcüğü gibi geliyordu.” Bu anlam belirsizliği, eylemin her zaman ikinci sırada geldiği yapının sonu oldu ve ÖEN gramerinin yolu açıldı.

John Alır Kitabı 

Yeni bir gramer yapısı, birden bire ortaya çıkamaz. Tek bir konuşmacı ya da dili yeni öğrenen bir yetişkin tarafından üretilen yeni bir sözcük ya da kalıbın neden olduğu değişim, öteki konuşmacılar tarafından yakalanıp sonraki kuşağa aktarılmalı. Tarihteki metinler, böyle bir değişimin tüm topluma yayılabilmesi için yüzyılların geçmesi gerektiğini gösteriyor. Washington DC’deki Georgetown Üniversitesi’nden dilbilimci David Lighttoot’a gore, geniş ölçekli dil dönüşümünü anlamanın anahtarı, bir kuşakta yayılan yeni biçimlerle, kuşaklar boyunca oluşan büyük gramer kaymaları arasındaki bağlantı. Bu bağlantı, ona ve birçok başkasına göre, bir dilin kazanımı demek.

Çocuklar, bir önceki kuşakta oluşan bir değişimi basitçe ileriye taşıyabilirler. Ancak, Lightfoot’a göre bundan da önemlisi, çocukların öğrenim süreçlerine bağlı olarak bir gramer kuralını farklı yorumlayarak değişimlere bizzat neden olabilmeleri. Yetişkinler gibi, bir şekilde farklı bir gramer sistemini kullanmaya başlayabilirler. Kuşaklar boyu tekrarlanan bu durum, dilin dramatik bir şekilde yenilenmesine yol açabilir.

Chicago Üniversitesi’nden Partha Niyogi gibi bilgisayar tekniklerini kullanan dilbilimciler, bu tür evrimlerin dinamiğini anlayabilmek için, bilgisayar modellerinden yararlanıyorlar. Amaçları, toplumdaki bireysel değişimlerle dildeki değişimlerin ilişkisini çıkarmak. Niyogi, bunu dilin değişim öyküsündeki ana unsur olarak adlandırıyor.

Niyogi ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde bilgisayar bilimcisi olan Robert Berwick, bu unsuru dış hatlarıyla çözme girişimlerinden birinde, dilin kuşaklar arasında geçişini canlandıran modeller oluşturdular. İki tip konuşmacıdan oluşan sanal bir topluluğu ele alarak işe başladı. İlk tip, bir grup gramer kuralları kullanıyordu. Örneğin, İngilizce’de olduğu gibi, tüm yapılarda eylem-nesne sırası kullanıyor ve “John buys the book” (John kita- bı satın alır) ya da “I know that John buys the book” (Ben biliyorum ki John kitabı satın alır) gibi cümleler oluşturuyordu. Öteki grupsa farklı bir gramer, Almanca’dakine benzer bir gramer kullanıyordu (ilk eylem ikinci konumda, ancak ikinci eylemin nesnenin ardında). İkinci grameri kullananlar da ilkini kullananlara benzer cümleler (“John buys the book” gibi) oluşturmakla birlikte, başka yapıda (“I know that John the book buys”) cümleler de ortaya çıkıyordu. Araştırmacılar, bu topluluktaki çocuklar için, her bir öğrencinin yetişkinlerle dilsel ilişkisi doğrultusunda, mantıksal adımlarla gramer kurallarını kavradığı bir öğrenme dizisi yarattılar.

Bu sanal topluluğun dillerindeki davranışları kuşaklar boyunca izleyen Niyogi ve Berwick, şaşırtıcı birtakım sonuçlar çıkarmaya başladı. Topluluk beklenenin tersine, ne çoğunluğun kullandığı grameri kaçınılmaz bir şekilde benimsiyor ne de iki gramerin basit olanını yeğliyordu. Bunların yerine, “John buys the book” gibi, daha az belirsizlik taşıyan, daha basit olmakla birlikte iki gramer tipine de ait gibi görünen “belirsiz” cümleleri daha az barındıran gramer tipi galip geliyordu. Bir başka deyişle azınlık, gramerce “belirsiz” cümleleri çoğunluğa göre daha az oranda ama sürekli kullanıyorsa, grubun tümü, zaman içinde azınlığın gramerine yöneliyordu.
İ

llk kez Nisan 2002′de Harvard’daki Uluslararası Dil Evrimi Konferansı’nda çalışmayı sunan Niyogi, daha sonra bunu bir kitap olarak da yayımladı. Niyogi, burada, bir avuç bireyin konuştuğu değişik bir gramerin, köklü bir grameri bile değiştirebileceğini bulmalarına değiniyor. Buna göre, değişik grameri kullanan bireylerin kullandığı çapraşık cümlelerin oranı, köklü gramerinkinin altına inene kadar, baskın gramerin üzerinde kuşaklar boyunca herhangi bir tehdit oluşturmadan kalma- sı da olası. “Örneğin, sosyokültürel etkenler nedeniyle, azınlık İngilizcesi konuşanlar, “John buys the book” gibi tek cümlecikten oluşan cümleleri kullanmaktan vazgeçebilirler. Bu, konuşmaları daha karmaşık yapsa da, gramer olarak daha az çapraşık hale getirebilir. Bu durumda dili öğrenenler, çok cümlecikli yapıları daha sık duyacaklar.

Niyogi’nin önerdiği değişim mekanizmasının kendi dil kazanımı anlayışlarına iyi uyduğunu söyleyen Maryland Üniversitesi’nden dilbilimci Norbert Hornstein, “Biraz iyi bilgi çok miktarda kötü bilgiye karşı koz olarak kullanılabilir” diyor. Ayrıca, küçük yerel değişimlerin nasıl bütün topluma yayıldığının da olası bir açıklaması olduğuna değiniyor. Bu değişim öyküsünün gerçekle uyuşup uyuşmadığını anlayabilmek için, bilgisayar modellerinin gerçek dünyayla karşılaştırılması gerekiyor. Ne var ki Niyogi, bunun yıllar süreceğini düşünüyor.

Bununla birlikte, daha geniş bir bakış açısıyla, araştırmacılar bilgisayarlı yaklaşımı, ana hatlarıyla gerçek dünya canlandırmalarıyla zaten eşleştiriyorar. Örneğin, Cambridge Üniversitesi’ndeki dilbilimcilerden Ted Briscoe, iki ya da daha çok grubun birbiriyle uzun süren etkileşiminden doğan dilleri modelledi. Özellikle, 1860 ile 1930 yılları arasında yerlilerin, Avrupalıların ve Çin, Portekiz ve öteki ülkelerden gelen işçilerin etkisiyle gelişen Hawaü İngilizcesi’ni ele aldı. Briscoe’nun benzetimi, küçük ama değişik diller konuşan bir grupla başladı ve yetişkin göçmenlerin dönemsel olarak katılımıyla şekillendi. Bulduğu, çocuk ve dili yeni öğrenenlerin doğru karışımı sağlandığında, iki kuşak sonra ÖEN cümle yapısının ortaya çıktığıydı. Bu, Hawaii dilinin ÖEN cümle yapısı dahil, birçok özelliğinin ikinci kuşak dil öğrenenlere kadar kararlı hale gelmediğini gösteren öteki deneylerle uyuşuyor.

Chicago Üniversitesi’nden toplumbilimci Salikoko Mufwene, dil değişim mekanizmasının ayrıntılı resminin, bilgisayarla çalışan araştırmacıların çok özel bağlamlarda başarılı olmasıyla ortaya çıkacağı görüşünde. Örneğin, sekiz Avrupalının ve iki Afrikalı kölenin yaşadığı bir evde konuşulan dillerdeki değişimleri modellemek, daha geniş kitlelerdeki dil evrimini aydınlatmaya yardımcı olabilir. Mufwene, şöyle açıklıyor: “Bu örnekteki iki Afrikalı, yeni ortamda o kadar kaybolacaklar ki, birkaç ay sonra Avrupa dilinin bir uyarlamasını ikinci dil olarak konuşuyor olacaklar. Afrikalılardan birinin, bir be yaz sömürgecinin çocuğunu taşıyan bir kadın olduğunu varsayalım. Çocuk, babasının dilini konuşma eğiliminde olacak; çünkü evde konuşulan baskın dil bu. Çocuk büyüdüğünde, yeni kölelerin çocukları için bir örnek olacak. Yerli olmayanlar, toplumun yeni ortaya çıkan dilinde çok sınırlı bir etkiye sahip olacaklar.”

Mufwene’ye göre, eğer çok sayıda yeni kölenin gelmesiyle topluluk önemli ölçüde genişlerse, etkileşimin dinamiği değişecek ve anadili Avrupa dillerinden biri olmayan daha fazla sayıda birey örnek rolü üstlenecek. Bu durumda çocukların, yerli olmayanların konuştuğu dilden daha fazla etkilenmesi kaçınılmaz olacak. Bu çocuklar, yeni kazandıkları dil yapısını sonraki kuşağa aktaracaklar; zamanla yeni bir Avrupa dili türevi ortaya çıkacak. Mufwene, bu yolda ayrıntılı modellemelerin yapılmasıyla, toplum gelişiminin yapısı ve nüfus kaymaları gibi, araştırmacıların gözden kaçırmış olabileceği önemli etkenlerin ortaya çıkacağı görüşünde.
Bhattacharjee, Y., “From Heofonum to Heavens”, Science, 27 Şubat 2004

Çeviri: Alp Akoğlu 

Kaynak:

http://www.felsefeekibi.com/forum/forum_posts.asp?TID=35332&PN=2

Evrim Kuramı Yaşıyor

Darwin’in tezi, evrimde bir nihai amaç olduğu varsayımını reddediyordu. Canlıların bir rastlantı ve gereklilik karışımı içinde, herhangi bir nihai amacı olmadan, doğal ayıklama mekanizması çerçevesinde evrildiğini iddia ediyordu. Bu iddia, tektanrılı dinlerin ortaya çıkışından beri düşün dünyasına hakim olan erekçiliği yıkıyordu.

Darwin’in Türlerin Kökeni başlıklı kitabı 24 Kasım 1859’da satışa sunulmuştu. 1250 adet basılan kitap, birkaç gün içinde tükenmişti. O günden beri kitabın yeni baskıları İngilizce ve başka dillerde aralıksız yapılıyor. Kitap yayımlandığında, ona gösterilen ilgi kadar tepkiler de büyük oldu. Sadece kilise çevresi değil, dönemin bazı önemli bilim insanları da Darwin’in tezine şiddetle karşı çıktılar. Anatomici Richard Owen, zoolog ve jeolog Louis Agassiz gibi dönemin bilim dünyasının saygın isimleri, Darwin’in tezini eleştirirken, genel olarak evrim kuramına karşı değildiler. Bu kuram Lamarck tarafından elli yıl önce önerilmiş ve bilim dünyasında büyük ölçüde kabul görmüştü. Ama Lamarck’ın evrim kuramı bir kurucu ve düzenleyici gücün yönetiminde gelişiyordu. Canlılar dünyası, ilkel ve basit biçimlerden karmaşık ve ileri biçimlere doğru evrilirken bu güç tarafından yönlendiriliyordu. Hayatının ileri bir döneminde evrim kuramını benimseyen Lamarck’a göre, canlılara içkin olan ve onları çok uzun bir zaman diliminde ilkel biçimlerden karmaşık biçimlere doğru götüren bir eğilim vardı. Bu eğilimi canlılara yaratıcı güç bahşetmişti. Üstelik ileri biçimlerdeki canlıların ortak bir atası yoktu. Kendiliğinde türeyen ve basitten karmaşığa doğru farklı çizgilerde evrilen canlı türleri vardı. 18. yüzyıl sonunda güçlenen dinin sekülerleşmesi eğilimi içinde, vahiye dayanmayan bir laik inanç olarak yaradancılığa uyuyordu bu tezler.
Darwin’in tezi ise evrimde bir nihai amaç olduğu varsayımını reddediyordu. Canlıların bir rastlantı ve gereklilik karışımı içinde, herhangi bir nihai amacı olmadan, doğal ayıklama mekanizması çerçevesinde evrildiğini iddia ediyordu. Bu iddia, tektanrılı dinlerin ortaya çıkışından beri düşün dünyasına hakim olan erekçiliği yıkıyordu. Ne dünya ve doğa insan için yaratılmıştı, ne de doğanın bir nihai amacı vardı. Bu, aynı zamanda, dünyanın büyüsünün kaybolması demekti.
Kilise, Darwin’in tezlerine Tanrı’yı işlevsiz bıraktığı için elbette karşı çıktı. Bunu yaparken, zaman zaman Darwinci evrim kuramına karşı çıkan bilim adamlarının tezlerine sarıldı. Ama bunlar da yeterli olmadığı için, esas olarak Kuruluş anlatısında yatan varoluşun büyüsünün kayboluşunun insanın insanlığını yitirmesi olarak yorumlamaya özen gösterdi. Evrim kuramını insanın atası maymundur tezine indirgeyip, karikatürleştirerek eleştirmeye çalıştı. Katolik kilisesi daha sonra Darwin’in tezleri karşısında sessiz kalmayı tercih etti. Bu misyonu Protestan evanjelist kiliseleri üstlendi. Yaradancı yaklaşım, Akıllı Tasarım’ı, evrim kuramına alternatif bir bilimsel tez olarak ortaya sürmeye başladı. Evrim kuramının ders kitaplarında yasaklanması, bu olmazsa Akılcı Tasarım’ın alternatif bir bilimsel kuram olarak okutulması mücadelesi yayıldı. Evanjelistlerin Darwin karşıtı cihat bayrağı 1980’lerden itibaren Müslüman dünyası içine taşındı. Örneğin Türkiye’de, Protestan evanjelistlerin kitaplarından esinlenen, hatta bazı iddialara göre olduğu gibi çevirip, altına kendi imzalarını koyarak kitaplar yayımlayanlar, verdikleri tam sayfa ilanlarla evrim kuramına karşı ‘bilimsel doğruları’ gündeme getirdiklerini iddia ediyor. İstanbul Büyükşehir belediyesi, 2005’de bu amaçla yapılan uluslararası bir konferansı destekledi. Bunun ilk adımını 1985’de dönemin Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler atmıştı. En son olay, TÜBİTAK’ın dergisinde Darwin’in kapak konusu yapılmasının sansürlenmesiydi.
John Mc Cain, ABD’de 2008 başkanlık seçimi kampanyasında, “her Amerikalı her iki kuram hakkında bilgi sahibi olmalıdır” diyerek muhafazakâr seçmene sesleniyordu. 1999’da, paleontolog Stephen Jay Gould’un, Akıllı Tasarm’ın “ABD dışında başka hiçbir Batı ülkesinde siyasal bir hareket olarak ciddiye almayacakları, bütünüyle marjinal ve önemsiz birkaç çatlağın işi olduğunu hemen görecekleri bir canavar” öngörüsü doğrulanmadı. Bugün bazı anketlere göre, Türkiye’de yetişkinlerin yüzde 50’den fazlası Darwin’in evrim kuramının bütünüyle yanlış olduğuna inanıyor. Endonezya, Mısır, Pakistan, Malezya’da da. ABD bu oran çok uzak değil: yüzde 40!

Darwın’in dünyası bizim dünyamızdır
Metis Yayınları’nın çevirisini yayımladığı, Darwin Sizi Seviyor başlıklı kitapta, George Levine evrim kuramını değil, Darwin’in yaklaşımını anlatıyor. Evrim kuramıyla birlikte doğaüstünün anlamını yitirdiği ve dünyanın büyüsünün bozulduğu iddiasını reddedip, Türlerin Kökeni’nin, dünyanın kapılarını açan, dünyayı anlamla dolduran, doğal dünyaya karşı insanda hayret ve büyülenme hissi esinleyip yoğunlaştıran bir kitap olduğunu belirtiyor. “Tutkulu, dünyayı seven bir sekülerliğe, doğanın ve kendi doğalarımızın işleyişlerinin anlaşılmasına kendimizi adamaya” yol gösteren bir Darwin anlatıyor Levine. “Türleri birbirinden ayıran mutlak sınırları yıkan, dünyayı harekete geçiren, geçmişe ve geleceğe dair yeni görüş imkânları açan” bu seküler yeniden büyülenme, “kendisini zamanın ve değişimin ötesindeki cismani olmayan bir Öteki Dünya’ya teslim eden insanlığı yücelt(tiğini)” bize hatırlatıyor. Levine’e göre, “eğer metafizik bir araca başvurmadan maddi dünyanın hayret verici zenginliğiyle yüzleşme gücünü edinebilirsek,” Darwin’in dünyasının büyüyle dolu bir dünya olduğunu görebiliriz. Darwin’in dünyası elbette bizim dünyamızdır.
Levine, ABD’de patlayan, Müslüman dünyasını saran ve kısmen Avrupa’da da etkili olan Darwin karşıtlığının, Darwin konusundaki cehaletin yanında, “birçok kişinin modern Batılı toplumun yurttaşlarına sunduğu gerçek bir manevi boşluk hissi olduğunu iddia ettiği şeye karşı bir tepki olarak ortaya çıktığını” belirtiyor. Gerçekten de bunun kanıtını örneğin bazı Müslüman düşünürlerin, “Evrim kuramı modernite çadırının ortadireğidir, bu direk yıkılırsa çadır modernitenin başına yıkılır” beklentisinde buluyoruz. Buna karşı Levine’in sunduğu Darwin yorumu, doğanın ayrıntılarında gizli olan mucizeler karşısında şaşkınlığını ele veren bir doğa aşığını karşımıza çıkarıyor. Zaman zaman etkileyici ve harikulade, zaman zaman ürkütücü ve korkunç bir doğa bu.
Levine, doğal ayıklama ilkesinin toplumsal alana taşınmasının gerekmediğini, çünkü doğadaki süreçlerin ahlaki buyruklar olmadığının altını çizerek, Darwin’in izleyicisi olduğunu iddia eden sosyobiyoloji ve evrimci psikolojinin kaba ve indirgemeci bir darvincilik yaptığını belirtiyor. Bunun izlerinin Darwin’de bulunabileceğini de kabul ediyor. Ayrıca Türlerin Kökenin’de ortadan kalkan maksatın, İnsanın Türeyişi’nde ‘dişilerin tercihi’ kavramı sayesinde geri dönüşüne işaret etmeyi ve ‘cinsel ayıklama kuramının’ döneminin kültürel varsayımlarıyla dolu olması üzerine eğilmeyi de ihmal etmiyor. Karşımıza Viktorya dönemi cinsiyetçi kültürünün etkisi altında kalarak üretilen bir ‘dişi tercihi’ kavramı ve onun zıt kutbunda yer alan, Darwin’in saptadığı ama takip etmediği, bizi kadınların düşünsel açıdan üstün oldukları sonucuna pekala götürebilecek bir kuram çıkıyor. Bir yanda merkezinde insan olmayan bir doğa, diğer yanda insana dair olan her durumun muazzam bir insani nitelik kazandığı bir dünya.
Bütün bunların yanında, bilim insanı Darwin’le çok sıkı bir ilişki içinde olan insan Darwin’le tanışıyoruz. Levine’in kitabına okurken ara vermek gerçekten zor.
Evrim Kuramı’nın ne olduğunu öğrenmek, Darwin’den sonra nasıl bir gelişme gösterdiğini öğrenmek isteyenlerin başvuracağı iki kitap daha var. Birincisi, John Maynard Smith’in artık evrensel bir klasik olarak tanınan Evrim Kuramı. İlk baskısı 1958’de yapılan bu kitabın, daha sonra bir çok baskısı yapıldı. Türkçeye 1997 baskısından çevrilmiş. Yazarın çeşitli baskılar için yazdığı önsözler, kitabın ilk yazıldığı dönemden beri evrim kuramı konusundaki gelişmeleri bilimsel bir titizlikle izlememizi sağlıyor. Bu kuramın nasıl doğrulandığını ama özellikle soyaçekim yasalarının ortaya çıkmasıyla dönüşüme uğradığını gösteriyor.
Charles Devillers ve Henri Tintant, evrimin sadece bir gözlem olgusu olmadığını, bir kuram olduğunu çok iyi anlamak gerektiğini belirterek başlıyorlar Evrim Kuramı Üzerine Sorular başlıklı kitaplarına. Gerçekten de, Darwin’in evrim kuramı, Thomas Kuhn’un ‘bilimsel devrim’ olarak tanımladığı bir paradigma olarak ele alınabilir. Bu anlamda, 20. yüzyılın ortasından beri artık ‘normal bilim’ olarak kabul edildiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bilimsel çalışma bu kuramın tezlerini çürütmeye değil, güçlendirmeye çalışır. Bunun yanında ortaya çıkan doğrulanması zor ‘anormal durumlar’la uğraşır. Devillers ve Tintant, bugün evrim kuramının bir yandan çok sayıda eleştiriye hedef olduğunu ama bu eleştirilerin onu geçersiz kılmadığını, tamamlanmaya ve iyileşme zorladığını belirtiyor.
Doğal ayıklanmanın ne olduğu, rastlantı, zorunluluk, kestirilmezlik ve yönlenebilirlik kavramlarının, birey-grup-tür ayrımının anlamlarının ve bunların bilimde yüz elli yıl içinde yaşadıkları değişimin ele alındığı kitapta, evrimin ‘tam yol ileri’ türünden bir gelişme değil, zaman zaman gerilemelerin de yaşandığı, zamana ve mekâna yayılmış bir deneyim olduğu gösteriliyor. Çünkü uyarlanma, bir gelişme yasası değildir. “Evrimi tarih yapan, olgusal ve dizisel olanın sıkı biçimde içe içe geçmesidir.” Sadece yasalar olsaydı, dizisellikten başka bir şey olmasaydı, hiçbir yeniliğin olmayacağını vurguluyor yazarlar. Bu ise, zamanın ve tarihin olumsuzlanması demek olurdu. Aynı şekilde, sadece rastlantı ve olasılık hüküm sürseydi, anlamdan yoksun, öfke ve şiddetin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamış olacağımızı da belirtiyorlar. Dolayısıyla, ayıklanma kuramı da düzensiz ve kesintilidir. Rekabet yegâne evrim faktörü değildir. İşbirliğinin de ihmal edilmemesi gereken bir rol oynadığı düşünülebilir. Örneğin yaşayan sistemlerin gelişmesinin ilk aşamalarında hücrenin dönüşümünü açıklayan sembiyotik tezde olduğu gibi…
Kitapta, Darwin karşıtı tezlerin sıklıkla gündeme getirdiği ara biçimler sorunu aydınlatılıyor. ‘Eksik halka’ olarak da tanımlanan bu durumun her türlü evrimsel dönüşümün çizgisel bir kayma içinde idealist biçimde tasarlanmasından kaynaklandığını hatırlatıyorlar. Bu nedenle, “eksik olmakta direnen halka belki sadece insan hayalinde var olmuş olabilir.”
Darwin sonrasında evrim kuramı yeni buluşlarla karşılaştı. Örneğin Darwin döneminde bilinmeyen genetik, yeni-Darwinci değişim kuramını ortaya çıkardı. Kalıtımın nasıl işlediği, DNA molekülünün yapısının keşfedilmesi sonrasında, genetik değişimin de nasıl gerçekleştiği bilgisiyle de zenginleşerek daha iyi anlaşılır oldu. Nörobiyoloji, Darwinci tezlere bu kez hücre bazında yepyeni bir perspektif sundu. Dolayısıyla, bu üç kitapta da, Darwin’in evrim kuramının, belli bir tarihe ait olsa ve bir dizi eksiği olsa da, bugün hâlâ canlılar dünyasını düşünmemiz için temel kuram olma niteliğini yitirmediği vurgulanıyor.
Bir de insan sorunu var. Devillers ve Tintant, “insan, evrimin ürünü müdür, sahibi midir?” sorusunu sorduktan sonra, insanın evriminin doğa ve kendisi üzerindeki etkisi yoğunlaştıkça, Darwinci rastlantısal değişim ve ayıklanma süreçlerinin dışına çıktığına dikkat çekiyor. Bunun da iyi bir şey olduğunu çünkü ‘savaş ve soykırım yasası’ olarak tanımladıkları güçlünün zayıfı ezmesi yasasının dışına çıkmak anlamına geldiğini belirtiyorlar.
Bitirmeden, sözü önce Devillers ve Tintant’a verelim: “Eğer insan kesinlikle evrimin ürünüyse, onun gitgide sorumlu bir yaratıcısı olur. Bu bağlamda sorumluluk bütünüyle onundur; evrimi görkemli bir başarı ya da ihtimal dahilinde olan herhangi bir global, atomik ya da ekolojik felaket içinde bir başarısızlık durumuna getirecek olan da budur.” Sonra, Levine’e dönüp bir nokta koyabiliriz: “Tanrıcı olmayan büyülenme tecrübesinin bir modeli olarak Darwin bize ancak ufak bir adım atmada yardım edebilir. Fakat büyüsüzleşme mitiyle yaşayıp sahte tanrılar yaratan bir dünyada seküler büyülenme ihtimalinin olumlanması ve bizzat tecrübe edilmesi hayati bir önem taşır.”
Taşımaz mı?

DARWIN SİZİ SEVİYOR
Doğal Seçilim ve Dünyanın Yeniden Büyülenmesi
Georges Levine
Çeviren: Erkan Ünal,
Metis Yayınları, 2009,
328 sayfa 22 TL.

EVRİM KURAMI ÜZERİNE SORULAR
Charles Devillers,
Henri Tintant
Çeviren: İsmail Yerguz İletişim Yayınları, 2009, 286 sayfa 16.5 TL.

EVRİM KURAMI
John Maynard Smith
Çeviren: Hüseyin Portakal, Evrim Yayınları, 2002,
398 sayfa 18 TL.

 

Kaynak:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=936823&Date=30.04.2011&CategoryID=40

Din İle Evrim Arasında Uzlaşmaz Bir Çelişki Yok

Francisco Ayala, misyoner olmak için 5 yıl ilahiyat okumuştu ama Hıristiyanlığı yaymaya gayret eden bir rahip yerine genetik ve evrimsel biyoloji profesörü oldu. Şimdi 75 yaşında dünyayı dolaşıp evrim teorisini anlatıyor.

İspanyol Prof. Ayala’nın en önemli özelliği, din ile evrim teorisi arasında sanıldığı gibi uzlaşmaz, birbirini inkar eden bir çatışma olmadığını söylemesi. Bu, onu orta yol arayan ılımlı bir bilim adamından çok mantıklı bir insan yapıyor. Çünkü ona göre din başka, evrim teorisi başka. Faraday Enstitüsü’nün düzenlediği Darwin’i Anma Sempozyumu için İstanbul’a gelen Ayala’yla konuştuk.

? Yıllardır üniversite öğrencilerine evrim teorisi anlatıyorsunuz. Size gelip “Bunu okumak istemiyorum çünkü dini inancıma uymuyor” diyenler oldu mu?
-Ooo hem de çok. Kaliforniya Üniversitesi’nde birinci sınıf öğrencilerine Biyoloji’ye Giriş dersleri vermekle görevlendirilmiştim. E tabii ilk derste ne anlatırsınız, Darwin ve evrim teorisi. Dersin bitiminde mutlaka bir sürü öğrenci yanıma gelip “Prof. Ayala, sınavda ne gerekiyorsa onu yazacağım, yalnız şunu bilin ki kalbimde evrim teorisine inanmıyorum” derdi.
? Cevabınız ne oluyordu?
-Böyle söyleyen öğrencilerin çoğu ya Katolik ya da Evanjelik olurdu. Onlara “Pazar günü kiliseye gidin ve ayinden sonra rahibe evrim teorisi okumanın bir sakıncası olup olmadığını sorun” derdim. Bir sonraki hafta “Haklıymışsınız, rahip onay verdi” derlerdi. ABD’de birçok insan, dini inançla evrim teorisi arasında bir çatışma olduğunu zannediyor, halbuki köktenci olmayan hiçbir din adamının evrim teorisiyle problemi yok. Evrim teorisine inanıp aynı zamanda çok dindar da olabilirsiniz.

ADEM VE HAVVA İLMİ DEĞİL DİNİ BİR METİN

? Evrim teorisi bir yaratıcı olduğunu inkar etmiyor diyorsunuz…
-Niye etsin… Ünlü ateist Richard Dawkins çok akıllı bir adam, evrim teorisini de eksiksiz şekilde anlatıyor. Fakat bir yerde hata yapıyor, evrim teorisini Tanrı’nın yokluğuna kanıt olarak gösteriyor. Evrim teorisi Tanrı’nın varlığını ne inkar eder, ne de teyit eder. Çünkü bilim, doğadaki fenomenleri açıklamakla yükümlüdür. Tanrı ise doğaüstü bir varlık değil mi! Bu konuda bilim ne söyleyebilir ki? Evrim teorisi diyor ki, insanlar doğal bir sürecin sonunda, zamanla meydana gelmiştir. Din de bunu yadsımıyor. Bir kutsal kitabı fen kitabıymış gibi okumak dine yapılabilecek en büyük kötülük bana göre.
? Adem ve Havva’yı nasıl yorumlamak lazım öyleyse?
-Aziz Augustinus 3. yüzyılda, dünyanın 7 günde yaratıldığını anlatan Yaradılış Kitabı’na felsefi bir açıdan bakmamız gerektiğini, Kitap’ın gerçek anlamıyla 7 günden söz etmediğini söylemişti. Bakın, İncil insanlara cennete nasıl gideceklerini anlatmak için yazıldı, cennetin ya da dünyanın nasıl yaratıldığını göstermek için değil. Adem ve Havva hikayesi elbette insanlığın Tanrı’nın yaratıkları olduğundan bahseder ama altında yatan asıl mesaj şudur: “Birlik olun.” Çünkü o dönemde insan ırkı düşmanlıkla kavruluyordu. Yaradılış Kitabı’nın sosyal bir mesajı vardı demek istiyorum.
? “Yeryüzündeki organizmalar o kadar mükemmel ki mutlaka bilinçli bir varlık tarafından yaratılmıştır” diyen Akıllı Tasarım’ın Hıristiyanlığa zarar verdiğini söylüyorsunuz. Neden?
-Eğer Akıllı Tasarımcıların söylediği gibi insan vücudunu Tanrı tasarladıysa sorulacak bir sürü soru var. Mesela gebeliklerin yüzde 20’si ilk iki ayında düşükle sonuçlanıyor çünkü insanın üreme sistemi mükemmel değil. Yılda 20 milyon düşük demek bu. Akıllı Tasarımcıların dediği doğruysa Tanrı en büyük kürtajcı olmuyor mu? Halbuki Darwin’e göre insan vücudundaki hatalar, tamamlanmamış evrimin sonuçları, Tanrı’yla ilgisi yok. Son kitabımda da anlattığım gibi Darwin, teorisiyle aslında dine çok büyük bir hediye vermiştir.
? Nasıl yani?
-Pozitif bilimler gelişmeden önce dünyada olup biten iyi şeyler Tanrı’dan bir ödül, felaketler ise bir ceza olarak yorumlanırdı. Artık her şeyin sebebini biliyoruz. Evrim teorisi de neden mükemmel yaratıklar olmadığımızı açıklıyor. Eksik kalmış ya da doğası gereği kötü olan şeylerin hesabını Tanrı’dan sormamıza gerek yok, evrim teorisi kafalarımızda eksik halkayı tamamlıyor.
? Evrim teorisinin çok sağlam kanıtları varsa, insanlar nasıl karşı çıkabiliyor? Kopernik’le ya da Newton’la ayrı düşen yok da, Darwin niye şüphe götürüyor?
-Siz bilmiyorsunuz galiba, Newton’la aynı fikirde olmayan, yerçekimine inanmayan topluluklar da var. Mesela Güney Kaliforniya’da “Dünya Düzdür” adlı örgüt.

RAHİP OLMAK İÇİN İLAHİYAT OKUMUŞTUM AMA…

? Ünlü İspanyol yazar Francisco Ayala’yla bir akrabalığınız var mı?
-Herkes onu benim babam zanneder. Ama hayır hiçbir kan bağımız yok. Yine de kendisini çok iyi tanırım çünkü ikimiz de aynı yıl ABD’ye göçtük. 1960’ların başıydı, New York’taki bir İspanyol ailenin verdiği bir yemekte tanışmıştık. Hâlâ da İspanya’da onu ziyaret ederim.
? Sizin ABD’ye gelme sebebiniz neydi?
-Genetik doktorası yapmaya karar vermiştim. Ama başımızda Franco varken bu mümkün mü! Franco dönemi İspanya’da bilimin baskı altına alındığı bir dönemdi. Genetik uzmanları hapse atılıyordu. Onlardan biri, eğer gerçekten genetik konusunda ilerlemek istiyorsam ABD’ye gitmem gerektiğini söyledi ve tek bir adres verdi. 20. yüzyılın evrim ve genetik alanındaki en büyük hocası Theodosius Dobzhansky New York’taki Columbia Üniversitesi’ndeydi, onun yanına gitmeliydim. Öyle de yaptım.

ÖNCE FİZİK SONRA İLAHİYAT

? Siz üniversitede genetik okumadan önce ilahiyat eğitimi almıştınız, bir rahip olacaktınız. Sonra ne oldu?
-Dindar sayılabilecek Katolik bir ailede büyümeme rağmen annem, babam ve kardeşlerim benim neden rahip olmak istediğimi çözememiş, hatta bu kararıma hafiften karşı çıkmıştı. Tamamen şahsi merak ve tutkularım nedeniyle Madrid Üniversitesi Fizik bölümünü bitirdikten sonra ilahiyata girdim. Misyoner olmak istiyordum. Ama eğitimimin bitmesine birkaç yıl kala ilim ve fene ilgim ağır basmaya başladı. Mezun olmadan önce hocalarıma rahiplik yapmayacağımı, genetik ve evrim teorisinde uzmanlaşacağımı söyledim. İtiraz eden olmadı, ne aileden, ne de hocalardan.
? 5 yıl ilahiyat okumuş olmanız sizi daha iyi bir bilim adamı yaptı mı?
-Hiç sanmam. Evet ilahiyat eğitimim beni kişisel olarak geliştirmiş olabilir ama iki çok farklı entelektüel disiplinden söz ediyoruz. Biri din, biri bilim. Birbirine karışmak ya da yardımcı olmak gibi bir görevleri yok. Ama din bilgim hiçbir zaman bilim adamlığımda bir dezavantaj da olmadı çünkü ikisini çok ayrı tutabildim.
? Hâlâ dindar bir Katolik misiniz diye sorsam ayıp olur mu?
-Olmaz ama ben cevap vermekten kaçınırım. Çünkü “din ve evrim teorisi arasında bir savaş yok” diyen bir bilim adamıyım. Eğer dindarım dersem, evrimciler “Bilime din karıştırıyor çünkü dindar” diyecek. Yok değilim dersem, yaradılışcılar “Tabii dindar değil çünkü hem evrim teorisini savunup hem de dini bütün olamaz” diyecek. Benim kişisel inancımın anlattıklarımın önüne geçmesini istemiyorum.

Yaradılışla ilgili kitaplar basıp ABD’de dağıtan bir Türk var, Adnan Oktar. Verdiği bilgiler tamamen aptalca!

? Yılda 50’den fazla konferans veriyorsunuz evrim teorisiyle ilgili. Sizi zor durumda bırakmak için sorular hazırlayıp gelenler oluyor mu?
-Tabii öyleleri var. Yaradılışçıların her zaman öne sürdüğü klasik örneklerle konuşurlar: “Bakteri Kamçısı çok mükemmel, evrim sürecinde yeri açıklanamıyor” gibi sorular. Hepsine sabırla cevap veririm. Arada İncil’den pasajlar okurlar. Onları yanıtlamakta da hiç zorlanmam çünkü benim dini bilgim onlarınkinden çok daha saf, derin ve kapsamlı. Yani bir yaradılışçının benimle baş etmesi çok zordur.
? Diyelim ki bir ülke okullarda evrim teorisi değil yaradılış teorisini okutmaya karar veriyor. O ülkenin hali ne olur?
-Ne olacak felaket! Rasyonalitenin hayatı tehlikede demektir o ülkede. Evrim teorisinin anlatılmadığı bir fen dersi, Hitler’in ya da Roma İmparatorluğu’nun es geçildiği bir tarih dersi gibidir. Yaradılışçılar dünyanın her yerinde 20. yüzyılın başından beri aktif olarak lobi yapıyor. Başarılı olduklarını görmek beni çok tedirgin ediyor. Örneğin yaradılışla ilgili kitaplar basıp ABD’de dağıtan bir Türk var, Adnan Oktar. Para harcamış, güzel fotoğraflar bulup o kitapları hazırlatmış. Kibarlık yapamayacağım: İçindeki bilgilerin tamamı aptalca! Bugün okullarda bu teorinin veya Akıllı Tasarım’ın okutulduğunu ya da bunun bir seçenek olarak öğrencilere sunulduğunu düşünemiyorum. Öyleyse astronominin yanında astroloji de, kimyanın yanında simya da okutalım!

SADECE BİLİMLE DÜNYAYI ANLAYAMAZSINIZ

Dünyayı anlamak için sadece bilimi kaynak almak doyurucu olmaz çünkü bilim size ahlakla, estetikle ilgili bir şey söylemez. Örneğin ben Picasso’nun en sevdiğim tablosu Guernica’yı tarif edeyim. Bunu ışığın açısını, fırça darbelerinin sayısını, boyanın kimyasal bileşenlerini, kanvasın dokusunu anlatarak yapabilir miyim? Yapsam, ne anlarsınız? O tablonun ne anlattığıyla ilgili hiçbir şey. Bilim şarttır ama hayatta yeterli değildir.

Ezgi Başaran

Kaynak:

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=11514270

Amerika’da İtibar Gören Tek Afrikalı: Lucy

O değil ABD’ye, dünyanın herhangi bir ülkesine, belki elini kolunu sallayamadan, ama el üstünde gidebilen tek Afrikalıdır. Üstelik insanlar onun ülkelerine getirilmesi için, onu görebilmek adına birçok şeyden feragat edebilir. Lucy’dir bu meşhur Afrikalı, bilinen en yaşlı atalarımızdan biri. Bu muhteşem kadının hikâyesi, belki de dünyanın en çok bilinen, en çok anlatılan hikâyelerinden biridir. Olsun, anlatılan bizim hikâyemizdir ne de olsa.

Heval Bozbay Nevşehir Üniversitesi Arkeoloji Bölümü araştırma görevlisi

Herhangi bir Afrika ülkesi vatandaşı olan biri bugün ABD’ye gitmek isterse, karşısına bin türlü engel çıkar. Ekonomik etkenler bir yana, vize alabilmek için kırk takla atması gerekir. Tüm onur kırıcı aşamaları geçse ve vizesini cebine koysa, havaalanlarında bir yığın caydırıcı muameleye maruz kalır: çantasını arama, sorgudan geçirme vs. işlemler. Yılmayıp ABD’ye girse, bu defa başka türlü ırkçı, etnosentrik önyargılara maruz kalır. Ne var ki bunun bir istisnası var. O değil ABD’ye, dünyanın herhangi bir ülkesine, belki elini kolunu sallayamadan, ama el üstünde gidebilir. Üstelik insanlar onun ülkelerine getirilmesi için, onu görebilmek adına birçok şeyden feragat edebilir. Lucy’dir bu meşhur Afrikalı, bilinen en yaşlı atalarımızdan biri. O, sınırlardan, kısıtlamalardan, vizelerden, pasaportlardan bağımsızdır. Lucy’nin, bu muhteşem kadının hikâyesi, belki de dünyanın en çok bilinen, en çok anlatılan hikâyelerinden biridir. Olsun, bu hikâyeyi bir kez daha anlatmaktan ve dinlemekten zarar gelmez. Anlatılan bizim hikâyemizdir ne de olsa.

Lucy gün yüzüne çıkıyor
Donald C. Johanson isimli Amerikalı bir antropolog, 1970’li yıllarda, ekibiyle birlikte Etiyopya’nın doğusundaki Hadar bölgesinde bir araştırma yapmaktadır. Afrika’nın bu bölgesinde insanın evrimindeki çeşitli basamaklara ait fosil kalıntıları bulunmuştur. Onların amacı da bu az sayıdaki verilere, yenilerini eklemektir. Ancak bu o kadar kolay değildir. Fosil kalıntılar, alüvyonların ve volkanik küllerin altında adeta saklanmaktadır. 1974 yılında, yorucu bir günün sonunda artık kamp yerine dönerlerken, ekipten biri, birikintilerin arasında bir kemik parçası olduğunu fark eder. Başta pek önemsemezler, zira bütün gün boyunca bir yığın hayvan kemiği fosiline rastlamışlardır. Yine de bilim insanlarının iflah olmaz kuşkuculuğuyla biraz daha yakından bakmaya karar verirler. Fosil kemikler hiç de düşündükleri gibi bir hayvana ait değildir. Kafatası ve kol kemiğinden oluşan parçaların insana benzeyen bir canlıya ait olduğu hemen anlaşılır. Heyecanla çevreyi araştırmaya koyulurlar. Derken bir başka kemik bulunur, bir başkası ve bir başkası daha… Tesadüfen buldukları yer tam bir fosil yatağıdır.
Johanson ve ekibi bu yatakta sürdürdükleri üç haftalık çalışma sonunda birçok kemik parçası bulurlar. Bunların bir kısmıysa, şaşırtıcı biçimde birbiriyle uyumludur: kaburga kemikleri, sol kalça kemiği ve ayak, kol kemikleri, omurilikten bazı parçalar, kafatasının bir kısmı ve diğerleri… Daha önce başka araştırmacılar, yine aynı bölgede ve Güney Afrika’da fosilleşmiş kemik kalıntıları bulmuşlardır ancak ilk defa tek bir bireye ait bu kadar çok kemik ele geçer. Bu nasıl bir canlı olursa olsun, kemiklerinin yaklaşık yüzde kırkı önlerindedir. Üstelik bu daha önce bilinenlerden farklı ve sonradan kesin olarak anlaşılacağı gibi, evrim sürecinde daha eskiye giden bir türdür. Johanson, yaklaşık 120 cm boyunda, 30 kg ağırlığındaki yetişkin bir kadına ait olan bu iskeletin temsil ettiği türe, yerlilerce Afar adı verilen bölgede bulunduğu için, Australopithecus afarensis adını verir.
Her ne kadar türün ismini Johanson verdiyse de söz konusu tek bireyin isim babası o değil, dünyanın bir başka ucunda, olanlardan habersiz bir müzik grubu olur. O yıllarda tüm dünyada Beatles fırtınası esmektedir. Johanson’un ekibinin üyeleri de bu fırtınaya kapılmışlardır. Dönemin en popüler şarkısı ise “Lucy elmaslarla gökyüzünde” anlamına gelen “Lucy in the sky with diamonds”tır. Ve işte ekiptekiler bu şarkıdan esinlenerek ismi bulmuşlardır, Lucy içerdiği bilgi elmasıyla yeryüzünde, gözlerinin önünde, avuçlarının içindedir.
Lucy bulunduktan sonra bir dizi tartışmanın odağı haline gelir. Onun dışında, yaklaşık 3 milyon yıl boyunca dünyada at koşturan akrabalarından günümüze ulaşan kalıntılar oldukça az sayıdadır. Ya bir çene parçası, ya bir kalça kemiği ya da en iyi ihtimalle bir kafatasının üst kısmı, yırtıcı hayvanların, rüzgârın ya da yağmurun yıpratıcılığından kurtularak fosilleşebilmiş ve günümüze ulaşabilmiştir. Yetersiz kanıtlardan da türlere dair kesin yargılarda bulunmak zordur. Bu nedenle hem türlerin saptanmasında hem de türler arasındaki ilişkilerin belirlenmesinde çok çeşitli bilimsel görüş farklılıkları ve tartışmalar meydana gelir. Bu, “Evrim” başlıklı bir kitabın hangi rafa konulacağına karar vermek gibidir. Kimi biyoloji rafına, kimi arkeoloji rafına, bir başkası da antropoloji rafına koyar kitabı. Hepsi de doğru yere koymuştur aslında, ya da hiçbiri yanlış yere koymamıştır. İnsanlar sınıflandırmayı sever: çoraplar ve tişörtler farklı çekmecelere gider. Şimdi mümkün olduğunca çorapların hangi çekmeceye gideceğiyle ilgilenmeden, Lucy’nin mensubu olduğu Australopithecus’ların genel özelliklerine, ne zaman ve nerede yaşadıklarına, insan evriminin hangi basamağında olduklarına bakalım.

Lucy, insan evriminin neresinde?
İnsanoğlu, Hayvanlar aleminin, Omurgalılar şubesinin, Memeliler sınıfının, Primatlar takımının, Hominid ailesinin, Homo cinsinin, sapiens türüne aittir. Bu uzun ve akılda tutması zor sınıflandırmayı yazmamın sebebi, Australopithecus’ların nerede biz insanoğluyla akraba olduğunu göstermek. Bu dalların her biri, yaşlı bir çınar gibi alt dallara ayrılır ve öğrenilmesi daha da zorlaşır. Örneğin Primat takımı Prosimiler (Yarı-maymunlar) ve Antropoid’ler (İnsansılar) olmak üzere iki alt takıma ayrılır. İşte Australopithecus, Antropoid alt takımından gelişen Hominoid’lerin alt dallarından biri olan Hominid’lerin üyelerinden biridir. Australopithecus’ların bir türü, insanın doğrudan atası olan ve ilk defa Homo (yani insan) ismi layık görülen cinsin habilis türüne evrimleşmiş, diğer türleri ise yok olmuşlardır.
Peki, bu Homo’ya evrimleşen tür hangisiydi, yok olup giden türler hangileriydi? “Çekmece sorunu” burada devreye girer. Bazı uzmanlar Australopithecus’ların, kaba ve narin yapılı olmak üzere ikiye ayrıldığını öne sürer. Narin türleri A. (Australopithecus) anamensis, A. africanus, A. afarensis (Lucy) ve A. bahrelgazali; kaba türleri ise A. robustus, A. crassidens, A. aethiopicus ve A. boisei oluşturur. Bu türler arasında, temelde büyüklük olmak üzere bazı farklılıklar vardır ve uzmanlar bu farklılıklardan yola çıkarak onları farklı çekmecelere koyarlar. Diğer görüştekiler ise, Australopithecus’ların tek bir türü olduğunu ve büyüklük farkının cinsiyetlerden kaynaklandığını, erkeklerin büyük (kaba!), dişilerinse daha küçük (narin!) olduklarını iddia eder. Ancak, hangi çekmeceye girerse girsin, A. afarensis’in kendisinin ya da ondan türeyen A. africanus’un, Homo cinsine evrimleştiği genel kabul gören düşüncedir.

Cinsiyetler arası büyüklük farkının nedeni
Cinsiyetler arası büyüklük farkı ne anlama gelir? İnsana en yakın olan goril, şempanze, orangutan gibi primat türlerinin yaşamını gözlemleyen uzmanlar, cinsiyetler arası büyüklük farkıyla sosyal ve cinsel yaşam arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu belirtirler. Erkeklerin dişilerden daha büyük olduğu gorillerde erkek, çok sayıda dişiyle çiftleştiği bir hareme sahiptir. Erkek ile kadın arasındaki farkın daha küçük olduğu şempanzelerde ise cinsiyetler arasında daha eşit bir ilişki bulunur. Bu evrimin işleyiş biçimidir. Bir sosyal grubun biçimi, gruptaki bireyler için, üreme açısından en iyi sonucu verecek şekilde belirlenir. Eğer Australopithecus’larda da erkeklerin dişilerden daha iri olduğu tek bir tür söz konusu ise, bu, erkeğin bir hareminin olduğu ve çiftleşme ve grup egemenliği için diğer erkeklerle kas gücüne dayanan bir rekabet içerisine girdiğini gösterir. Tabi bu yönde çıkarımlara, başta feministlerden olmak üzere, birçok itiraz gelmiştir. Kadınların, günümüzde olduğu gibi, geçmişte de zayıf, erkeğin korumasına muhtaç ve üremeyi sağlayan, dolayısıyla ele geçirilmesi için diğer erkeklerle rekabet edilmesi gereken bir mal olarak değerlendirildiği itirazını öne sürerler. Yok eğer narin ve kaba olmak üzere iki farklı Australopithecus türü varsa ve bu türlerin erkek ve dişilerinin büyüklüğü birbirine yakınsa, bu da iki cinsin daha eşit ve muhtemelen tek eşli bir ilişki içinde olduğuna işaret eder. Meşrebinize göre dilediğinizi seçebilirsiniz.

Lucy ne yer ne içer, nasıl yaşardı?
Lucy ve akrabalarına ait kemik kalıntılarına şimdilik, Afrika’nın doğusundaki Büyük Rift Vadisi’nde ve Güney Afrika Cumhuriyeti sınırları içindeki bazı mağaralarda rastlanmıştır. Australopithecus’ların yaşadığı dönemde bu bölgeler, savana ya da savanlık adı verilen bir bitki örtüsüyle kaplıdır. Savana, tropikal yağmur ormanları ile kurak çöller arasındaki bölgelerde yer alan, tek tük ağaç topluluklarının bulunduğu geniş çayırlardan oluşan bitki topluluğudur. Australopithecus’ların, böyle bir doğal çevre ortamında çocuklar, yetişkinler ve ihtiyarlardan oluşan, ortalama 20-30 kişilik gruplar halinde yaşadıkları tahmin ediliyor. Gündüzleri yiyecek arıyor, geceleri de yırtıcı hayvanlardan korunabilecekleri ağaçlık alanlarda konaklıyorlardı. Ağız ve diş yapılarından anlaşıldığı kadarıyla, hem bitki hem de et tüketen türler olduğu gibi, A. boisei gibi tamamıyla vejetaryen türler de vardı. Ağaçlardan toplayabilecekleri meyve, kabuklu yemiş ve diğer bitkilerden başka, toprak altındaki kökleri de sökerek yedikleri düşünülmektedir. Et tüketimleri ise taş, kemik veya ağaç parçalarını kullanarak ya da elleriyle avladıkları küçük hayvanlar ve sürüngenlerden ibaretti. Lucy’nin ve akrabalarının alet yaptıklarına ya da herhangi bir nesneye biçim verdiklerine dair bir veri, henüz ele geçmemiştir. Alet yapmayı bilmedikleri, doğada hazır buldukları taş, kemik, ağaç, boynuz gibi nesneleri çeşitli amaçlarla kullanmış oldukları varsayılır. İlk aletler için Lucy’nin torunlarını, yani Homo habilis’i beklememiz gerekir. Australopithecus’ların bir diğer et kaynağı ise etoburların arkalarında bıraktıkları leşlerdi. Şöyle düşünmemizde bir sakınca yoktur: diğer etoburlar bir hayvanı avladıktan sonra, Australoptihecus’lar grup halinde hareket ederek etoburu korkutup kaçırmakta ve avını elinden almaktaydı. Maalesef davranışlar fosilleşip günümüze ulaşamıyor. Bu konuda ancak bu tür spekülasyonlar yapabilir ya da günümüzde yaşayan primat türlerinin yaşamlarını gözlemler, bu gözlemlere dayanarak varsayımlarda bulunabiliriz.

Lucy’den ne kadar farklıyız?
Hangi çekmeceye koyacağımıza kesin karar veremesek de Australopithecus’ların -aşağı yukarı- nasıl göründüğünü ve günümüz insanıyla arasında ne gibi farklılıklar ve benzerlikler olduğunu biliyoruz. Öncelikle, nedir bu “insan” ve onun özellikleri? Bilen beri gelsin! Herhalde “aşk”tan sonra en çok tanımı yapılan kavramlardan biri de “insan”dır. Buna rağmen içeriği en belirsiz olanlar da bu ikisidir. Tanımlara bir yenisini eklemek, suyu daha fazla bulandırmak olacak. Bununla beraber insanı diğer canlılardan ve en yakın kuzenleri olan goril, şempanze ve orangutandan dahi ayıran bazı temel farklılıklar var. Hayır, birbirini kandırmak değil, onu şempanzeler de yapıyor. İki ayak üzerinde dik hareket etme, insanın en belirgin özelliklerinden biridir örneğin. Yine hiçbir canlının elleri insanınki gibi değildir; insan başparmağı diğer canlılarda olmayan bir hareket yeteneğine sahiptir. Beynimiz, şu düşüncelerimizin kaynağı olan organımız hacim ve vücuda oranı bakımından kuzenlerimizinkinden daha büyüktür. Ağız ve diş yapısı, omurganın şekli gibi sayamayacağımız ve ilk bakışta herkesin fark edebileceği daha birçok farkımız vardır kuzenlerimizden ve diğer canlılardan. Konuşmak ve nihayet alet yapmak, anatomik özellikler değilse de yalnızca insana özgüdür. Hiçbir leylek yuvasına şofben takmayı beceremez. Fakat bu özellikler geçmişin belli bir noktasında, hep birden ortaya çıkmış değildir. Hepsi süreç içinde, birbirinden farklı zamanlarda evrimleşmiştir. Bu özelliklerin son modelleri, bizlerin de mensubu olduğumuz Homo sapiens’te bulunur. Gelecekte ne olacağını ise Allah bilir! Bu temel farklılıklardan dik yürümenin, diğerlerinden daha önce geliştiği kabul edilir. Australopithecus’lar bizler kadar dengeli olmasa da iki ayak üzerinde dik yürüme yeteneğine sahiptiler, ancak beyin hacimleri çağdaş insanın beyin hacminin üçte biri kadardı. Ağız ve diş yapıları, elleri, kolları, bacakları ve kafatası ise insanın kuzeni olan, örneğin şempanze ile insan arasında bir görünüme sahipti. Boy ortalaması, türler arasında farklılıklar olmakla birlikte, genel olarak erkeklerde 150, kadınlarda 120 cm civarındaydı. İnsanın konuşmasına imkân veren anatomik özelliklerin ve beyin yapısının da Australopithecus’larda henüz tam olarak gelişmediği bilinmektedir. Lucy’nin yaşadığı zamana gitme olanağımız olsaydı, onunla el kol hareketleri, mimikler ve konuşma diyemeyeceğimiz bir takım seslerle anlaşmaya çabalayacaktık muhtemelen.

Amerikalıların üzerinde titrediği tek Afrikalı
Australopithecus’lar, dünyadaki yolculuklarına, yaklaşık 4 milyon yıl önce başlamışlardı. Zaman içinde evrimin bir gereği olarak çeşitli türlere ayrıldılar ve bu türlerden biri, yaklaşık 2,5 milyon yıl önce, Homo habilis dediğimiz, günümüz insanının doğrudan atası olan türe evrimleşti. Günümüzden 700 bin yıl önce ise, Australopithecus’ların son temsilcisi olan boisei ortadan kalktı. Artık yorulmuşlardı. Australopithecus’ların bir veya birden çok türü ile Homo habilis’ler, aynı zaman diliminde ve coğrafyada, bir süre birlikte yaşadılar. Bunun kardeşçe mi olduğunu, yoksa düşmanlık biçimine mi büründüğünü bilmiyoruz. Lucy, 4 milyon yıl önce başlayıp 700 bin yıl önce sona eren bu uzun yolculuğun, yaklaşık 3,2 milyon yıl öncesine denk gelen bir noktasında dünyaya gelmişti. Büyüyüp yetişkin bir kadın oldu, belki soyunu devam ettirecek çocuklar doğurdu ve bilmediğimiz bir nedenle öldü. Ama hikâyesi orada bitmedi, Johanson ondan arta kalanları bulunca yeniden başladı.
Lucy’nin iskeleti, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’daki Etiyopya Ulusal Müzesi’nin envanterinde yer alıyor. 2007 yılında, bir sergi kapsamında bazı müzelerde sergilenmek üzere, 6 yıllığına ABD’ye götürüldü. Lucy ABD’ye götürüldüğünde bir tartışma kopmuştu. Bazı uzmanlar ve müze yetkilileri, kemiklerin kırılgan olduğunu, yolculuk ve sergi programı boyunca zarar göreceğini öne sürerek sergiye karşı çıkmış ve müzelerinde yer vermeyeceklerini açıklamışlardı. Hayatın cilvelerinden biri olsa gerek, Afrikalılar, zarar getirecekleri, problem yaratacakları endişesiyle ABD’ye sokulmaz, karşılarına bin bir türlü engel çıkarılırken, Lucy, bu yaşlı Afrikalı, yolculuğu boyunca zarar görür düşüncesiyle istenmiyordu. Herhalde ABD hiçbir Afrikalının üzerine bu denli titrememiştir.

Kaynak:

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=1422

Australopithecus, Homo habilis ve Homo rudolfensis Maymun mudur?

Yanıt: Günümüzden yaklaşık 6 – 7 milyon yıl önce görülen bir dizi iklimsel ve tektonik olayların yarattığı değişimler sonucunda Afrika Kıtası’nın güneyinde ve doğusundaki ekolojik ortamlarda yaşamakta olan insanın ve kuyruksuz maymunların “üst familyasına” (Hominoidea) ait canlılar, ortak gen havuzlarından çeşitlenme yoluyla ayrılmaya başladılar.

Sayın Alpagut, Yaratılışçılar, Australopithecus cinsine (genus) ait fosil türlerin tümünün, günümüz maymunlarına benzeyen soyu tükenmiş maymun türleri olduğu görüşünü savunmaktadır. Bu cinsin insan familyasının soyağacında yeri var mıdır? Açıklar mısınız?

Günümüzden yaklaşık 6 – 7 milyon yıl önce görülen bir dizi iklimsel ve tektonik olayların yarattığı değişimler sonucunda Afrika Kıtası’nın güneyinde ve doğusundaki ekolojik ortamlarda yaşamakta olan insanın ve kuyruksuz maymunların “üst familyasına” (Hominoidea) ait canlılar, ortak gen havuzlarından çeşitlenme yoluyla ayrılmaya başladılar.

İnsan familyası (Hominidae) ile kuyruksuz maymun familyası (Pongidae) altında biyolojik olarak sınıflandırılan cinsler (genus), birbirine benzeyen ortak karakterlere sahip türlerin oluşturduğu topluluklar olarak çeşitlenmeye devam ettiler.

Bu cinslerden birisi olan Australopithecuslar, günümüzden yaklaşık 4.2 – 1.2 milyon yıl öncesinde yaşamıştır ve kuyruksuz büyük maymunlar ile insanın en eski ortak ata türlerini içeren Hominidae (insan familyası) altında sınıflandırılan diğer fosillerle birlikte, insanın biyolojik evrim tarihine ve soyağacına, eksik parçalar olsa bile, ışık tutmaktadır.

Australopithecus cinsi fosillerine bugüne değin sadece Afrika’da rastlanmıştır ve fosiller kronolojik olarak yaşadıkları dönemlere göre “Erken Australopithecuslar 4.2 – 2.7milyon yıl önce” ve “Geç Australopithecuslar 2.7 – 1.2 milyon yıl önce” şeklinde sınıflandırılmaktadır. Bu cinsin kapsamında yer alan Australopithecus türleri; ortak özellikler taşıyan ve kendi içerisinde döllenen canlılardan oluşan biyolojik gruplar olarak tanımlanır.

Narin yapılı, küçük diş ve çenelere sahip olan Erken Dönem Australopithecusların yanı sıra iri yapılı, büyük yüzlü, kütlevi çeneleri ve dişleri olan Geç Dönem örnekleri, Hominidae familyasının evriminde önemli bir basamağı oluşturmaktadır.

Bu türleri birbirinden ayıran yapısal, biyokimyasal, fiziksel ve davranışsal karakterlerin farklılıkları ve benzerlikleri evrimsel biyoloji açısından dikkate alındığında, türlerin geçmişte bir zamanlar aynı gen havuzuna ait olan populasyonlar oldukları görülmektedir. Paleoantropolojik ve paleontolojik araştırmalarda fosillerin tür tanımlarının yapılabilmesi için öncelikle cins tanımlarının yapılması gerekir.

“Australopithecus cinsinin, Hominidae (insan familyası) soyağacı içerisinde yer almasına neden olan hangi yapısal benzer (homolog) karakterler, bilim insanları tarafından dikkate alınmaktadır?” sorusuna yanıtımız ise, iki ayak üzerinde yürüme (bipedal), alt ve üst çenelerde küçülen ve karşı çene düzlemine taşmayan köpek dişleri ve beyin hacmindeki artış gibi “homolog karakterler”in geçerli olduğudur.

İki ayak üzerinde yürüme ile ellerin serbest kalması vücutta işlev değişikli yaratırken, beyin hacmindeki artış Australopithecusları, kuyruksuz büyük maymunlarından farklı bir evrim çizgisine doğru yönlendirmiştir.

Afrika’da yaşayan kuyruksuz büyük maymunlardan şempanze ve goril türleri de, anılan zaman içerisinde, çeşitlenme yoluyla aynı ekolojik ortamlarda evrimlerini sürdürmüştür.

Sorunuzun bir bölümü olan, Australopithecus cinsinin insan familyasına ait soyağacındaki yerine bilimsel açıdan yanıt, günümüzde soyu tükenmiş bir Hominidae üyesi olduğudur. Bir başka anlatımla bu fosiller, taşıdıkları morfolojik ve homolog karakterlere bakılarak “insanımsılar” kategorisinde yer alırlar.

Australopithecuslar insanın (Homo sapiens) doğrudan atası değildir, ancak insanın üst familyasından yani kuyruksuz büyük maymunlar ile birlikte olduğu ortak atadan, ortak gen havuzundan getirdiği ortak karakterlerden yola çıkarak, bu cinse ait fosil türlerinin günümüzde soyu tükenmiş ara formlar oldukları bilim dünyasında kabul görmektedir.

Homo habilis ve Homo rudolfensis fosillerinin maymun türleri olduğu görüşü ileri sürülmektedir. Bu görüşü değerlendirir misiniz?

Homo cinsinin (genus) ortaya çıkışına yine Afrika Kıtası ev sahipliği yapmıştır. Homo cinsi, kronolojik sıralamada yaklaşık “Erken Dönem 2.5 milyon yıl önce”, “Orta Dönem 1.9 milyon yıl önce” ve “Geç Dönem 500.bin yıl önce” yaşamış gruplar şeklinde sınıflandırılmaktadır.

Homo habilis fosili ilk kez 1960′lı yıllarda Tanzanya’da gün ışığına çıkarıldı. Beyin hacmi 590 – 690 cm3 ile Australopithecus cinsine ait türlerin metrik dağılımı içerisinde bulunmaktaydı. Ancak bir grup bilim insanı, bu fosili yeni bir tür olarak kabul etmekte ve Homo cinsi içerisinde yer alması için görüş bildirmekteydi. Homo habilis, küçük ve dar büyük azı dişleri, küçük azı dişleri, küçük çenesi ile çağdaşı olan Australopithecus cinsinin iri yapılı türlerinden ayrılmaktaydı.

Yaklaşık 1 m boyundaki bir dişi ferde ait olan fosilin gövde oranlarına bakıldığında, kollar bacak boyuna göre daha uzun ve “insanımsılara” benzer metrik değerler gösterirken, buna karşın fosilin daha gelişmiş ve modern yapılı el ve ayak iskeletine sahip olması bu örneğin “taş alet üretebilen” bir Hominidae üyesi olması gerektiğini bilim dünyasına kabul ettirdi. Doğu Afrika’da Olduvai Mevkii’nde yapılan kazılarda adı geçen fosil tarafından üretilmiş en eski taş aletlerin bu fosil ile birlikte stratigrafik tabakalarda insitu bulunmuş olması, habilis fosilini Homo cinsine dahil etmeyi mümkün kıldı.

Homo habilis, Doğu ve Güney Afrika’da ele geçen fosillerinin ışığında, 1.9 milyon yıl – 1.6 milyon yıl önce yaşamış, dişi ve erkek örneklerinin arasında cinsiyet / boyut farkının (sexual dimorfizm) fazla olduğu bir fosil grubudur.

En önemli özelliği, el ve ayak iskeletinin gelişmiş olmasıyla üretmiş olduğu taş alet kültürünün, insan cinsinin en eski örneğine ışık tutmasıdır. Bu nedenle bu sorunuzda ileri sürüldüğü gibi, habilis kesinlikle bir maymun türüne dahil edilemez. Homo cinsinin ilk örneğidir.

Homo rudolfensis, Erken Dönem Homo cinsine ait bir örnek olarak, Kuzey Kenya’da Rudolf Gölü (Turkana Gölü) çevresindeki kazılarda ele geçmiştir. Günümüzden 1.9 milyon yıl önce yaşamış olan bu örneğin 750cm3′lük beyin hacmi ve büyük yüz iskeleti, onu Homo habilis’den farklı kıldı. Dişlerinin büyüklüğü ile de çağdaşı olan iri yapılı Australopithecus cinsinin metrik değerlerine yakın bulundu.

Beyin – gövde oranı ise, mental yeteneklerinin gelişmiş olduğu yönünde bilgi veriyordu. Bilim insanları fosilde saptadıkları bazı modern karakterlerin ışığında, bu fosili Homo cinsi içerisinde kabul ettiler. Beyin hacmi, beyin – gövde oranı ve gelişmiş mental yetenekler, bu örneğin maymun türlerine kesinlikle dahil edilemeyeceğini göstermektedir.

Kaldı ki, bu fosil ve habilis fosili, eğer benzeyecek ise bir maymun türüne değil, insanımsılara benzer bazı karakterleriyle dikkate alınır.

İnsanın biyolojik evrim tarihine bakıldığında, Afrika’da yaklaşık 6 – 2 milyon yıl süren bir zaman diliminde, Hominoidea üst familyası, bunu takiben Hominidae familyasından evrimleşerek, değişen çevre koşulları karşısında Afrika dışına göç eden Homo genusu üyelerinin dünyaya yayıldığı görülür.

Berna Alpalgut

 

Kaynak: 

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=105

 

İnsan Evrimin Eksik Halkaları Tamamlanıyor

Geçtiğimiz günlerde ABD’nin Kansas Eyaleti Eğitim Üst Kurulu’nun, evrim konusunu müfredat programından bütünüyle çıkartma önerisi ülke çapında sert tartışmalara yol açtı. Yaratılışcıların ve benzer görüşü paylaşan bilim adamlarının evrim karşıtı yoğun çabaları sonucu ortaya çıkan bu tablo, evrim teorisinin eksik kalan halkalarını tamamlamaya çalışan bilim adamlarının çalışmalarına hız vermesine yol açıyor.

Bilim, yıllardır insanoğlunun bir çeşit hayvan olduğunu söylüyor. Ancak bu farklılık yalnızca konuşma yeteneği, uygarlık düzeyi ve teknoloji kullanımından kaynaklanmıyor. Temel biyolojik bulgular çerçevesinde insanoğlu özel bir konuma sahip.

Görüldüğü üzere her hayvanın farklı türleri vardır. Maymun, antilop, balina veya kartal denildiği zaman insanın aklına tek tip bir hayvan değil, farklı görünüşte onlarca hayvan gelir. İnsanoğlunun en yakın akrabası insansı maymun bile 4 ana türe ve onlarca alt türe ayrılır.

Ne var ki bugün gezegenimizde insan türü tektir. Şu anda insanın evrimine ilişkin edinebildiğimiz basit bilgiler çerçevesinde geçmişte de tek bir insan türü bulunuyordu; gelecekte de bu böyle kalacak. Birkaç milyon yıl önce, Lucy olarak tanınan yarı insansı maymun Afrika’da belirdi. Daha sonra değişim geçirerek maymunsu görünümünden kurtuldu. Birkaç şekil değişimi daha geçirdikten sonra Homo sapien’ler ortaya çıktı. Neanderthal olarak bilinen tuhaf bir yan kolun dışında, ilk insansı maymundan modern insana kadar uzanan gelişim sürecinde, bir önceki türün gelişerek daha az gelişmiş olan türün yerini aldığı görülmektedir.

İnsanın evrimi konusunda uzmanlaşan bilim adamları bu teorinin artık yanlış olduğunun uzun süredir bilincinde. Başarılı hayvan türünün evrimi her zaman deneme-yanılma sürecinden geçer. New York’taki Doğa Tarihi Müzesi’nden antropolog Ian Tattersall ,”Ne düşünürsek düşünelim insanlar da bu kuramın dışında tutulamaz” diyor. Milyonlarca yıl önce insansı maymunlardan ayrılan bir türden geldiğimiz doğru. Ancak bundan sonraki gelişmelere bir göz atıldığında, ilkellikten mükemmelliğe giden yolda sağlam, düzgün , tutarlı bir yol izlediğimiz söylenemez. İnsanın evrimi bir şampiyonanın elemelerine benzemektedir. Tarih öncesi dönemde, ilk başlardaki zaman diliminde soyağacımızda çeşitli insansı türler bulunmaktaydı. Hepsi bu evrim yarışında birinci gelebilmek için birbirleriyle kıyasıya bir rekabet içindeydiler. Derken devreye giren başka bir tür, yani Neanderthal’ler, hayatta kalmak için mücadeleye başladı. Neanderthal’ler bu yarışın en son versiyonunu temsil etmektedir. Dünyamızı başka bir insan türü ile paylaşmak işimize gelmediğinden, Neanderthal’lerin 30,000 yıl önce evrimsel bir sapma ile ortadan kaybolmasından bu yana, bu yarışı tümüyle tek başımıza sürdürüyoruz.

Evrim konusundaki her keşif, çoklu insan türü fikrini biraz daha pekiştirdi. 1994 yılından bu yana, soyağacımıza 4 yeni insan türünün katıldığı ortaya çıktı (sonuncusu 1 ay önce ilan edildi). Bu türlerin ortaya çıkışı 800.000 yıldan başlayarak 4.4 milyon yıl öncesine kadar dayanmaktadır.

Bilim adamları bu arada bilinen türlere ait fosilleri yeryüzüne çıkarmaktadır. Bu da bilim adamlarına, atalarıyla aralarındaki karmaşık ilişkileri inceleme fırsatı vermektedir. Bu yılın başlarında çıkarılan bir iskelet, Neanderthal’lerin modern insanla başarılı bir şekilde çiftleşmiş olabileceğini gösteriyor. Atalarımızın düşünce ve hareket tarzlarına ilişkin bilgiler, 2.5 milyon yıl öncesindeki taştan yapılmış aletlerin nasıl kullanıldığına bakarak elde ediliyor.

Bu keşifler yalnızca çoklu insansı türlerin varlığını kanıtlamakla kalmıyor, aynı zamanda insan evriminin bilinmeyen yönlerine de ışık tutuyor. Modern insanın gelişimini hazırlayan değişiklikler neydi? Bu değişiklikler ne zaman meydana geldi? Ve niçin? Bu tür soruların içinde yanıtı en karmaşık olanı ise şu: evrim geçirmeye devam ediyor muyuz, yoksa Homo Sapien’ler (akıllı adamlar) evrimi geçersiz, artık kullanılmayan, içi boşaltılmış bir kavram haline mi getirdiler?

Bu soruların tümünü yanıtlamak şu anda mümkün değil. Ancak uzmanlar evrim tarihimizdeki en önemli dönüm noktalarını saptamayı başardılar. Bunlardan ilki, yani iki ayak üzerine dikilmemiz, 6 ile 4 milyon yıl önce insansı maymunlardan ayrıldığımız dönemlerde gerçekleşti. İkincisi, yani alet yapmayı keşfetmemiz ve et yemeye başlamamız 2.5 milyon yıl öncesine rastlar. Üçüncüsü, 2 ile 1 milyon yıl önce, beynimizin büyümesi ve ilk atalarımızın Afrika’da boy göstermesidir. Sonuncusu, onlarca bin yıl önce beynin soyut kavramlara yönelmesi, sanat, müzik, dil gibi insanı gezegenimizin en güçlüsü haline getiren diğer zihinsel yeteneklerin ortaya çıkmasıdır.

fosil3  fosil6  fosil8  fosil9

Resim ve açıklamalar için burayı tıklayınız. 

İnsansı maymunlardan kopma 

Bundan beş yıl öncesine kadar bilim adamlarının ilk atalarımız hakkında söyleyeceği şeyler, yalnızca ortaya çıktıkları zaman ile kısıtlıydı. Moleküler biyologlar insan ve şempanze DNA’ları arasındaki farkı hesapladılar ve zaman içindeki genetik değişimin hızının ortalamasını aldılar. Geriye doğru hesaplama yoluyla, büyük insansı maymunun ve insansı türün 6 ile 4 milyon yıl önce ortak bir atadan geldiği saptandı. Ancak bu senaryoyu destekleyecek herhangi bir fosil daha ele geçirilmemişti. Bilinen en eski insansı tür, ”Australopithecus afarensis-Afar maymunu”, 3.6 milyon yıl öncesine dayanmaktadır. Ethiopia’nın çorak Afar Üçgeni’nde 1974 yılında bulunan Lucy bunların en ünlüsü. Lucy’nin 3.2 milyon yaşında olduğu sanılıyor.

  

1994 ve 1995 yıllarında Ethiopia ve Kenya’da çalışmalarını sürdüren ekiplerin herbiri insansı türe ilişkin iki örnek bulduklarını açıkladılar. Bu iki keşif de 4 milyon yıl bariyerini aşıyordu. 4.4 milyon yaşındaki ilk örnek, uluslararası bir ekip tarafından Ethiopia’nın Middle Awash bölgesinde gün ışığına çıkartıldı. Bu bölge Lucy’nin bulunduğu bölgenin 80 kilometre güneyinde idi.

Bilim adamlarının bulduğu kemik ve dişler 17 farklı kişiye aitti. Bunların yaşlarını hesaplayan bilim adamları, hepsinin şempanze ile insan karışımı özellikler taşıdıklarını, ancak temelde A.afarensis’ten daha ilkel olduklarını ortaya çıkarttı. Daha küçük azıdişleri, daha büyük köpekdişleri, daha ince diş minesi bu yaratıkların meyve ve sebze ile beslendiklerini gösteriyor. Keşif grubunda yer alan Berkeley California Üniversitesi’nden paleontolog Tim White , ”Yeni türler, Australopithecine’den çok insansı maymuna benziyor ve diğer insansı türlerden çok farklı” diyor.

Bu yeni fosiller, Lucy’nin bir kolu olan ”Australopithecus ailesi”ne dahil edilemeyecek kadar farklı özelliklere sahip. Bilim adamları bu yeni türe ”Ardipithecus ramidus” (yerel Afar dilinde ardi yer veya zemin anlamında kullanılmaktadır, ramid ise kök anlamına gelmektedir). White ve ekibi, daha pek çok ramidus fosili çıkarttılar, ancak kemikler üzerindeki inceleme bitmeden bu yeni tür hakkında herhangi açıklamada bulunmaktan kaçınıyorlar. White ile aynı ekipte görev alan Berhane Asfaw, ”Sonuçta açıklayacağımız bilgilerin beklemeye değdiğini göreceksiniz” diyor.

Aynı ekipten öğrenci Yohannes Haile-Selassie‘nin bulduğu kısmi iskelet çok önemli bilgiler içeriyor. Kafatasının arka kısmı büyük ölçüde ezilmesine karşın, bu yeni türün australopithecines ve A.afarensis’ten daha küçük bir beyne sahip olduğu görüldü. İskelet üzerindeki çalışmalarda özellikle Ardipithecus’un nasıl dolaştığı konusuna öncelik verildi, çünkü paleoantropologlar atalarımızı insansı maymundan ayıran en önemli değişimin iki ayak üzerinde durmaları ve yürümeleri olduğuna inanıyor. Genel kanıya göre doğu ve güney Afrika’daki sık ormanlar, iklim değişikliği sonucu açık alanlar haline gelince atalarımız iki ayak üzerinde dikilerek pek çok avantaj elde ettiler. Öncelikle ufku daha iyi izleyerek düşmanlarına karşı üstünlük kazandılar. Bunun yanı sıra vücut alanlarını güneşe göre küçülttükleri için sıcaktan daha iyi korunmuş oldular. Ayrıca yiyecek toplamak ve taşımak için ellerini boşaltarak uzun süreli yiyecek depolama fırsatını yakaladılar.

Ancak bu fikirler bu son bulguların ışığı altında pek geçerli görünmüyor, çünkü White ve ekibi Aramis köyünün yakınlarında sürdükleri incelemelerde, A.ramidus’un yaşadığı dönemlerde bölgenin sık ağaçlarla kaplı olduğunu gördüler. A.ramidus iki ayağı üzerine dikilmemiş olsa bile, ondan sonra bulunan insansı türlere ait fossiller, iki ayak üzerinde yürüme teorisini doğruluyor. A.ramidus’un bulunmasından bir yıl sonra, Kenya Ulusal Müzesi’nden Meave Leakey ve Pennsylvania State Üniversitesi’nden Alan Walker başkanlığındaki ekibin Kenya, Turkana Gölü yakınlarında buldukları fosillerin 4.2 milyon yaşında olduğu ileri görüldü. Bu fosiller pek çok açıdan A.afarensis’e benzemekle birlikte daha ilkeldi. Leakey ve Walker bu yeni türe ”anamensis” adını verdiler. (anam Turkana dilinde göl anlamına gelmektedir). Kemiklerin incelenmesi sonucu anamensis’in, bir sonraki iki ayaklı insansı türden 500,000 yıl önce iki ayağı üzerinde yürüdüğü anlaşıldı. Ancak bu yaratıkların iki ayak üzerinde yürümeleri modern anlamda alıştığımız şekilde değildi. Leakey bu konuyu şöyle açıklıyor:”Bunlar bizim gibi dik yürümüyorlardı. Bir kere bacakları bizden kısaydı. Yürüme şekillerini bugün tarif etmemiz mümkün değil, çünkü bugün hiçbir yaratık böyle yürümüyor.”

Peki A.ramidus ve A.anamensis’in insanın evrimi açısından konumu nedir? Leakey, A.anamensis’in A.afarensis’in doğrudan atası olduğuna inanıyor. Bu da A.anamensis’in insanın doğrudan atası olduğu anlamına geliyor.

Atalarımız söz konusu olduğunda bugün ortaya pek çok tür çıkıyor. White, araştırma ekibinin 5.5 milyon yaşında bir fosil bulduğunu, ancak bulgular kesinleşinceye kadar açıklama yapmak istemediğini bildiriyor. Ekip bu fosilin australopithecines’e benzediği, ancak daha ilkel olduğunu açıklamakla yetiniyor.

En eski insanlar 

Australopithecine’ler 2 milyon yıllık geçmişleri ile, evrimin en başarılı örneklerinden biridir. Ancak doğa her zaman her şeyin daha iyisini oluşmaya endeksli olduğu için, en başarılı tür bile yerini daha iyisine bırakmak zorunda kalır. Bundan 3 ile 1.9 milyon yıl önce Australopithecus’un farklı kolları Afrika’nın doğu ve güney bölgelerinde boy göstermeye başladı. Bunlara A.africanus, A.aethiopicus, A. robustus ve A.boisei adı verildi. (İşleri biraz daha içinden çıkılmaz hale getirmek için bu üçünün Paranthropus türüne ait olduğu fikri ortaya atıldı).

Ancak bu türlerin nasıl ortaya çıktığı, aralarındaki ilişkinin türü ve nasıl evrim geçirdikleri konusu henüz net değil. Fosil kayıtları pek çok soru işareti ile dolu olduğu gibi, doğu Afrika’daki insansı türlerin güney Afrika’da boy göstermemesi veya bunun tam tersi kafaları karıştırmaya yetiyor. Ancak güney Afrika’da Sterkfontein Mağarası’nda bulunan çok iyi korunmuş bir iskelet bütün bunları değiştirebilir. 3.3 milyon yaşında olduğu tahmin edilen iskelet, A.afarensis’e ait olabilir. Ancak iskelet henüz topraktan tümüyle çıkartılamadığı için bunun bilinen bir türe mi, yoksa hiç bilinmeyen bir türe mi ait olduğu konusunda kimse net bir şey söyleyemiyor.

İnsandan önceki türlerin arasındaki evrimsel ilişki ne olursa olsun, paleoantropologlar çok önemli ikinci bir değişime dikkat çekiyorlar. Lucy’nin torunlarından biri, yeni bir yaratığın oluşumuna zemin hazırlamış oluyor. Buna ”Homo” adı veriliyor. Ancak Australopithecus’un bilinen hiçbir türü, Homo’nun anatomik yapısı ile yakından uzaktan benzerlik taşımıyor.

Ancak 4 ay önce White’ın ekibi çok önemli bir açıklama yaparak, Etiyopya’nın Middle Awash bölgesindeki Bouri köyü yakınlarında bulunan kafatasının, australopithecine ile Homo arasındaki kayıp halkayı tamamladığı müjdesini verdi. 1997 yılında çıkartılan kafatası, yüz, alın şekli ve dişlerin yerleşimi açısından A.afarensis’ten daha gelişmiş, ancak ilk insandan daha ilkel bir yapıya sahipti. ”Australopithecus garhi” (Afar dilinde Garhi sürpriz anlamında kullanılmaktadır) adı verilen 2.5 milyon yaşındaki bu kafatası en son A.afarensis ile türümüzün bilinen en eski fosili arasında yer alıyor.

Bütün bunlar, A.garhi’nin Lucy’nin ait olduğu tür ile ilk insan arasındaki kayıp halka olduğu kanısını güçlendiriyor. Ancak bilim adamları, A.garhi’nin bulunduğu bölgede bir de aynı dönemde yaşamış olduğu sanılan hayvan kemiklerine rastladılar. Bu hayvanların taştan yapılmış özel aletlerle öldürülmüş olduğu anlaşıldı.

Etiyopya’nın Bouri yerleşim bölgesinin 95 km. kuzeyindeki Gona’da sürdürülen çalışmalarda da aynı döneme ait taş aletler ele geçirildi. Şimdi Asfaw ile White’ın ekibi, A.garhi’nin alet yapımında ne denli yetenekli olduğunu araştırıyor. Eğer A.garhi gerçekten alet yapımında beceri sahibi olduğu kanıtlanırsa, burada bilimsel açıdan dedektiflik yapıldığı anlaşılır. İnsanın atalarının iki ayağının üzerinde dikilmesini izleyen 2 milyon yıl içinde bazı önemli gelişmeler yaşandığı artık biliniyor. Pek çok hayvanın avlanırken başvurduğu ilkel yöntemlerin dışında, daha gelişmiş bir beynin ürünü olduğu anlaşılan avlanma yöntemleri, insan evriminin bilinmeyen yönlerine ışık tutuyor.

Bu yalnızca alet kullanımı değil, aynı zamanda ilk teknolojik kıpırdanmalardı. Indiana Üniversitesi’nden araştırmacı Sileshi Semaw Gona’daki buluntularla ilgili şunları söylüyor:”Gona insansıları alet yaparken kullanacakları hammaddeleri çok dikkatli seçebiliyorlardı. A.garhi fosillerinin bulunduğu Bouri’de yerel olarak bu türlü hammaddeler bulunmadığı için insansı yaratıkların gittikleri yere aletlerini de götürdükleri anlaşılıyor.” Bu aletleri A. garhi’nin üretmiş olması olasılığı çok yüksek. Ancak bilim adamları henüz keşfedilmemiş başka türlerin de olabileceği olasılığını göz ardı etmiyor.

Bu bağlamda aletleri kimin yaptığının pek önemi yok; önemli olan teknolojinin yaratıcısına çok büyük üstünlükler sağladığı. Taştan yapılmış balyozlar ve kenarı inceltilmiş kesici aletler ile vahşi hayvanları avlayabilen ilk insansılar, enerji açısından zengin, yağ oranı yüksek gıdalar almaya başladılar. Asfaw, bunun evrimsel açıdan çok önemli sonuçlara yol açtığına dikkat çekerek, alet kullanananların doğal ortamlarından daha fazla yararlanabildiklerini ve Afrika’yı terk edip dünyanın dörtbir yanına dağıldıklarını belirtiyor. White’a göre bu gelişmelerin içinde en önemlisi beynimizin gelişmesi. Meave Leakey ise, beynin ancak yüksek enerjili gıdalar ile beslenenlerde geliştiğini söylüyor.

Modern insanlar 

A.afarensis’in evrim geçirerek Homo’ya dönüşmesi gibi, Homo soyundan gelen bir tür de rakiplerinin önüne geçerek modern insanı oluşturdu. Pek çok bilim adamı H.erectus’un, H.habilis, H. rudolfensis, H.ergaster gibi türleri geçerek yarışı kazandığına inanıyor.

H.erectus, 1.8 milyon yıl önce Afrika’dan Çin ve Endonezya’ya göç eden ilk insansı. Bu süreç içinde bir ara henüz anlaşılamayan bir nedenden dolayı ortaya iki kol çıkıyor: Neanderthal’ler ve modern insan. En eski Neanderthal fosili 200.000 ve en yaşlı Homo sapien ise 100.000 yaşında. Son keşifler bu sorulara yanıt verebilir. Örneğin, Eritre’nin Buia bölgesindeki kazılarda elde edilen bir kafatası hem H. erectus hem de H.sapien özellikleri taşıyor. Kuzey İspanya’nın Atapuerca dağlarındaki iki kazıda inanılmayacak kadar zengin bir fosil hazinesi bulundu. Gran Dolina adı verilen ilk kazıda 800.000 yıllık insansı fosiller bulundu. İspanyol bilim adamlarına göre bunlar yeni bir türe ait. Homo antecessor (Latincede kaşif veya öncü anlamına gelmektedir) adı verilen bu türün ilkel bir çenesi ve çıkık kaş kemiği modern insanın özelliklerini çağrıştırmaktadır.

Bu kazının yapıldığı bölgeden bir kilometre ötedeki kazı alanında ise 300.000 yaşında olduğu tahmin edilen 33 insansı fosili bulundu. Bunların Neanderthal evriminin ilk dönemlerine ait olduğu sanılıyor.

Yaklaşık 200.000 yıl önce Homo sapien Neanterthal kuzenleriyle ilk kez karşılaşınca ne oldu? Bu konu henüz spekülasyona açık. Bizim türümüz dünyadaki tek tür olarak yaşamını sürdürürken, Neanderthal’ler yavaş yavaş silinip gitti. Pek çok arkeolojik kazıda Homo sapien’ler ile Homo neanderthalensis’in Avrupa’nın pek çok bölgesinde aynı anda yaşadığı anlaşıldı. Ancak bu iki grubun barış içinde yaşadıkları anlamına gelmiyor. Ancak o dönemde nüfus bu kadar yoğun olmadığı için, iki grubun karşılaşma olasılığı epey düşüktü.

Neanderthal’lerin nasıl yok olduğuna ilişkin ortaya pek çok varsayım atılıyor. Bunlardan biri Neanderthal’lerin bizimle kaynaşarak özelliklerini yitirmeleri ve zamanla yok olmaları. Belki de hepimizin DNA’larında bir parça Neanderthal bulunuyor. İki yıl önce moleküler biyologlar bu varsayımı test ettiler. Neanderthal fosilinden alınan DNA’yı, modern insanın DNA’sı ile karşılaştıran bilim adamları, iki türün karıştığına ilişkin en ufak bir ize rastlamadılar. Ancak Portekiz’de geçen aralık ayında keşfedilen başka bir iskelet bu varsayımı yeniden gündeme getirdi. Portekiz Arkeoloji Enstitüsü’nün gerçekleştirdiği kazıda, 24.500 yaşında olduğu tahmin edilen 4 yaşında bir çocuk fosili bulundu. Fosilin hem modern insanın hem de Neanderthal özellikleri taşıdığı görüldü. Kimi bu çocuğun Neanderthal adamı ile modern insanın bir gecelik macerasının ürünü olduğunu söylerken, kim de çocuğun Neanderthal adamı ile hiç bir ortak özellik taşımadığını ileri sürdü. Başka bir kurama göre de bu iki grup birbirleriyle hiç karşılaşmadan, birbirleri üzerinde üstünlük kurmadan, yaşayıp gitmiş olabilirler.

Portekiz’deki araştırmaya katılan arkeolog Ian Tattersall‘;a göre, modern insanın ortaya çıkmasından 50.000 yıl sonra beynimizi tümüyle farklı bir şekilde kullanmaya başladık. Örneğin, Neanderthal’ler geride dini inançlarına, kullandıkları dile ilişkin hiçbir iz bırakmadılar. Oysa Homo sapien’ler 40.000 yıl önce, mağara resimleri ve kadın heykelcikleri ile ne denli yaratıcı olduklarını ortaya koyarak arkalarında silinmeyecek bir iz bırakmışlardı. Bütün bunlar bir tek şeyi kanıtlıyordu: simgesel düşünce. Tattersall, ”İnsan Olmak” adlı eserinde bu oluşumu şöyle anlatıyor:”Sanat, simgeler, müzik, işaretler, dil, gizem duygusu, farklı malzemeleri kullanarak üç boyutlu şekiller yaratmak, zekâ kullanımı gibi kavramlar Neanderthal’lere çok yabancıydı.”


Evrim sona erdi mi? 

Simgesel düşüncenin gelişmesi ve iletişim ağının güçlenmesi insan evriminde köklü değişikliklere yol açtı. Örneğin yüksek teknoloji ürünü taşımacılık dünya nüfusunu tek vücut haline getirdi. Tattersall’a göre evrime ilişkin bildiğimiz her şey, yeniliğin yalnızca küçük, birbirinden kopuk yaşayan topluluklarda meydana gelmesi.

Yeni bir insan türü ortaya çıkmayacağı gibi, teknoloji de doğal seleksiyonu tümüyle ortadan kaldırmıştır. Tarih öncesi zamanlarda, ancak uyum sağlayan kişiler ve türler ayakta kalmayı başarabilmişlerdir. Oyse şimdi, zayıf da kuvvetli de her türlü gıdadan, ilaçtan ve barınaktan aynı şekilde yararlanabildiği için aralarındaki fark otomatikman ortadan kalkmıştır.

Teknoloji tüm hızıyla ilerlediği için, büyük bir olasılıkla doğada meydana gelebilecek çok büyük bir değişiklik evrimsel süreci etkileyecek sonuçlar doğurmayacak. Wolpoff bu konuda şunları söylüyor: ”Buz devri yeniden devreye girerse, insanların fiziksel görünümlerini değiştirerek uyum sağlamaları gerekmeyecek. İklimi değiştirmek için bir atom bombası patlatmamız veya uzaya dev bir ayna yerleştirmemiz yeterli olabilecek. İnsan genlerine müdahale ederek türümüzün temel özelliklerini değiştirmemiz mümkün olabilecek. Dolayısıyla doğal seleksiyon yoluyla evrim, yerini insan müdahalesiyle evrime bırakacak” Bütün bunlar insan türünün yok olmayacağı anlamına gelmiyor. 80 kilometre çapında bir göktaşı bunu gayet güzel yapabilir. Ayrıca yeryüzündeki ekosistemin kirlilik, çölleşme gibi nedenlerle çökmesi de aynı sonucu doğurabilir. Bu durumda tek kurtuluş, önlem olarak uzayda koloniler kurmak olabilir. Ancak ne olursa olsun, çeşitli insan türlerinin yeryüzünde üstünlük kurma mücadelleeri artık sona erdi. Milyonlarca yıl sonra, doğal seleksiyon yoluyla evrim, evrimi altüst edebilecek bir yaratığın ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bundan böyle nereye gideceğimiz tümüyle bizim alacağımız karara bağlı.

Resim ve açıklamalar için burayı tıklayınız. 

Reyhan Oksay 
Time 23 Ağustos 1999 

Kaynak:  Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Dergisi,  02 Ekim 1999 , Sayı 654.

İkinci Kaynak:

http://muslumanlik.angelfire.com/evrim.html

Yaşamın Kısa Bir Öyküsü

Yeryüzünde yaşamın başlaması nasıl oluştu?

dunya1İlk bitkilerin karada yetişmeyip, denizaltında geliştiğini biliyoruz. Denizdeki ilk canlılar olan kamçılı, mikroskobik organizmalar çok küçük ve peltemsi yapıları nedeniyle kayalarda iz bırakmadılar. Bunun sonucu olarak, bu organizmaların ne zaman yaşamaya başladıklarını tam olarak bilemiyoruz.
Tek hücreli olan bu canlılar, hücre bölünmesi yolu ile çoğalıyorlardı. Zamanla evrim geçirerek daha karmaşık yapılar kazandılar ve bitki ve hayvan yaşamını başlattılar.
Dünyamızda oluşan ilk kayalarda fosile rastlanmadığı için kesin olarak bilmemekle birlikte araştırmalar, yaşamın, 3000 milyon yıl önce başladığını belirliyor.
600 milyon yıl öncesine ait kayalarda rastlanan mavimsi-yeşil deniz yosunun, oldukça karmaşık yapıya sahip bir organizma olması, ilk canlılardan, deniz yosununa dek geçen sürenin çok uzun olduğu fikrini vermektedir bize.
Bilim adamlarına göre, pelte görünümlü ilk tek hücreli bitki-hayvan karışımı organizma ile, daha gelişmiş tek hücreliler ve çok hücrelilere gelene dek çok uzun bir süre geçti ve bu gelişim çok yavaş oldu.
Şöyle ki, kamçılı organizmalar, belli bir evrim sonunda gruplar halinde birleşmeye başladılar ve peltemsi görünümlü bağımsız canlıları oluşturdular. Uzun bir dönemde gerçekleşen diğer bir evrim sonucu bunlar da birleşerek, 2500 milyon yıl içinde, bitki özelliği taşıyan ilk organizma (deniz yosunu) oluştu.

Deniz Yosunu Denizi Ne Zaman Terk Etti?

yosun1Yaklaşık 435 milyon yıl önce, paleozoik dönem’in silüryen bölümünde, dünyanın geçirdiği sarsıntılar sonunda denizlerin, dipleriyle birlikte yükselmeleri, büyük ihtimalle deniz bitkilerinin karaya geçmelerine neden oldu. 100 milyonlarca yıl denizaltı yaşamına alışmış olan bu bitkiler, karaya çıkınca, buradaki yaşama uyum sağlamak için evrim geçirerek, yapısal değişiklere uğradılar. Bu evrim 150 milyon yıl içinde gerçekleşti ve göze zor görülebilen minik yosun, sonunda ormanları oluşturan dev ağaçlara dönüştü. Havadaki oksijen ile yaşayabilmek için büyük bir iç yapı değişikliği geçirdikleri sanılan bu bitkiler, açık havada, denizdekine kıyasla daha elverişli bir ortam bulduklarından çabuk gelişip, yeni şekiller aldılar. Denizaltı ortamının, bitki ve hayvan çeşidi nedeniyle verimli olması, bu toprağın karaya çıkması ile, bitkilerin uygun ortama kavuşarak gelişmelerine yol açtı.

Belkemiği Olan İlk Hayvanlar (dev deniz salyangozları) Ne Zaman Oluştu?

İlk belkemiği olan hayvanlar, denizde gelişmiştir. Daha gelişmiş hayvanların ve insanın oluşumunu da etkilemesi açısından bu, önemli bir olaydır. Belkemikli iskelete sahip ilk canlı ainiktozoon’un baş ve gövdesi bir olup, omurga yapısı oldukça ilkeldi. Fosilleri de bulunan bu canlı, büyük ihtimalle ilk omurgalı balığın atası niteliğini taşıyor. Çene kemiği olmayan bazı “zırhlı” diyebileceğimiz balık türleri, deniz dibinde ağızları açık olarak yüzerek besin arıyorlardı. Bu balık türleri, çabuk bir evrim sonunda bugünkü şekilleri bulduklarından, eski hallerine oldukça benzer bir görünüm taşımaktadırlar.

Kabuklu Balık, Denizde Ne Zaman Yaşadı?

Ormanların kömür yataklarına dönüştüğü dönemde, deniz altında yeni tür bazı omurgalı balıklar gelişiyordu.
İlk balıklar, ainiktozoon örneğinde olduğu gibi, çeneleri bulunmadığından, çiğneyemiyor, avlarını ancak yutarak beslenebiliyorlardı.

balik8wl1Ama, bundan yklaşık 400 milyon yıl öncesi dönemde, çene ve dişleri olan balık türleri gelişmeye başladı.
Uzun başları, üzeri yumrular bulunan ve kemiksi tabakalarla kaplı bedenleri bulunan bu hayvanları, ön kısımlarındaki kemiksi kılıf, koruyordu.
Çok küçük olmalarına karşın, bazı türleri, örneğin dinichthys, 6 metre uzunluğa sahipti. Öte yandan ıstakoz ve karidesi andıran bazı garip şekilli kabuklulara da rastlanıyordu.
Daha sonra kabuksuz deniz yaratıkları da belirdi. Bunlar, hem solungaçları, hem de akciğerleri ile soluk alıyorlardı.
Bu özellik, söz konusu hayvanların, zaman zaman denizden çıkarak karada da yaşamaları ile yani her iki ortamda da yaşayabilen canlılar durumuna gelebilmeleri açısından, önem kazanıyor.

Dev Deniz Salyangozları Ne Zaman Yaşadı?

salyangoz1Paleozoik dönem’in kambriyum bölümüne ait hayvan fosilleri, üç bölmeli deniz böceği türünün, bedenlerinin yumuşak kısımlarını korumak amacı ile
kabuk geliştiren ilk hayvanlardan olduğunu kanıtlamaktadır.
Bu hayvanların dev boyuttaki örneklerinden biri olan sedefli deniz helezonu, parlak ve renkli kabuklu, uzun bir koni görünümünde idi ve 4 metre uzunluğa sahipti. Yırtıcı olan bu hayvan, denizaltında izlediği avını, kıskaçları ile yakalardı. Günümüzün ahtapotu ile mürekkep balığı, bu hayvan soyundan gelmiştir.
Sedefli deniz helezonunun değişik dönemlerin kayalarından alınan fosil örnekleri incelendiğine, bu hayvanın çok ilginç bir evrim geçirmiş olduğun görürürz. İlk sedefli deniz helezonları, uzun koni biçiminde ve düz birer kabuğa sahip iken, zamanla bu kabuğun kıvrılarak spiral şeklini aldığı gözlenmektedir. Buna neden, bir şeyin sürüklenmek yerine, kıvrılarak daha kolay yol almasıdır.

İlk Kara Hayvanları Ne Zaman Oluştu?

Karada ilk hayvanların oluşması için, önce bitkilerin karaya geçmesi gerekiyordu. Bu, otyiyenlerin, et yiyen hayvanlardan önce belirmesini şart koşan yaşam zincirinin bir gereğidir. Çünkü, ot yiyenler olmadan, etyiyenler beslenemez. Ot yiyenlerin beslenebilmeleri ise, bitki örtüsünün gelişmesine bağlıdır.

romustk91400 milyon yıl önce, kayaların varlığına karşın, yeryüzü gene de yeşilliklerle kaplı idi. Hayvanları barındırabilecek bu ortam gelişince, sudan çıkan bazı hayvanlar karaya uyum sağlamaya başladılar,
Bu ilk hayvanlar, büyük bir ihtimalle yengeçler, örümcekler, hamamböcekleri ve kırkayaklardır.
İlk uçan hayvan da hamamböceğidir. Günümüzün uçan böceklerinden çok farklı olan o dönemlerin böceğine bir örnek olarak altı kanatlı Stenodictya’yı verebiliriz. Yırtıcı olan bu böcekler, küçük hayvanları yakalamak amacıyla ormanlarda dolaşırlardı.

Balık Ne Zaman Hem Karada, Hem De Denizde Yaşadı?

eskine1Bunan 350 milyon yıl önce, kömür yataklarının oluştuğu döneme yakın bir zamanda, bazı balıkların atalarından farklı olarak, yüzgeçlerden başka ilkel bir akciğerle doğdukları biliniyor. Böylece, başlarını kısa bir süre için de olsa, suyun dışında tutabilen bu canlılar, büyük olasılıkla, rastlantı sonucu, karaya vurup, orada canlı kalmayı başarabildiler. Bu, balığın yepyeni ve tehlikeler içeren bir ortamdaki ilk deneyimi oldu.
Yeryüzünün sarsıntı geçirerek, denizlerin karalara dönüştüğü dönemlerde, karaya vuran balıklardan akciğere sahip olanların kurtulduğu ve yüzgeçleri ile sürünerek bir su birikintisinden diğerine gittikleri, böylece yaşamlarını sürdürdükleri anlaşılıyor.
Bunlardan, karadaki en yakın çalılığa sığınanlar, giderek karada daha uzun süre yaşamayı başarabildiler.

Balıklarla büyük yapı benzerlikleri olan bu hayvanlar (amfibianlar), hem deniz, hem de karada yaşayan hayvanların atalarıdırlar. Bedenlerini kaplayan pullar, bunun kanıtıdır. Bazı türlerde görülen karın çevresini kaplayan sertleşmiş pullar ise, bu hayvanların karada sürünmeleri sonucu oluştu. Ayrıca, bu canlıların kafa ve çene biçimleri, balıktan geldiklerinin başka bir göstergesidir.
Tıpkı günümüzün kertenkeleni gibi, sudan ara sıra çıkarak yakındaki küçük hayvanlarla beslenen bu hayvanda küçük hayvanlarla beslenen bu hayvanlar, denizden fazla uzaklaşamıyorlardı. Buna neden, sert kabuklu yumurta yumurtlamayı henüz öğrenememiş olmaları ve yavruların denizde oluşup, ilk dönemlerini orada geçirmeleri idi. Bu belki de, denizde daha kolay besin bulabilmelerinden kaynaklanıyordu.

Balıkların, Günümüzdeki Örneklerinin Oluşumu Ne Zaman Başladı?

Dev sürüngenlerin yaşadığı, bundan 200 milyon yıl öncesi ile 100 milyon yıl öncesi arasındaki süre içinde, denizdeki yaşamda büyük değişiklikler oldu ve kabuklu deniz varlıkları ortadan kayboldular.
Bu dönemde oluşan kıkırdaklı balık türleri (köpekbalığı, tırpana, vatoz gibi) kemik yerine kıkırdaktan oluşan bir iskelet yapısına sahiptirler. Bu balık türleri giderek hem sayıca hem de boyut olarak büyüdüler ve yavaş yavaş çeşitli türlerdeki kemikli balıkları oluşturdular.
Bu balıkların çok yaygınlaşmasına neden, yüzme ve avlanma konusunda geliştirdikleri yeteneklerdir. Böylece bir süre sonra, bu balıklar, bugünkü şekillerini aldılar.
Aslında, tüm kemikli balıklar, bundan 100 milyon yıl önce okyanuslarda oluştular ve bugüne de fazla bir değişime uğramadan özelliklerini sürdüler.
Aynı şeyi dev deniz kaplumbağası için de söyleyebiliriz.

Sürüngenlerin Yaşadığı Dönem Ne Zaman Başladı?

Dev sürüngenler olan dinozorlar, bundan 100 milyon yıl önceki mezozoik dönem de yaşadılar.

timsahKömür yataklarının oluştuğu dönede denizden çıkan ve hem kara hem de denizde yaşayabilen hayvanlar, zamanla, sert kabuklu yumurta yumurtlamayı başararak, artık suya eskisi kadar gereksinim. Duymamaya başladılar. İşte böylece, bundan 300 milyon yıl önce, ilk sürüngenler oluştu.
İlk sürüngen sayılan seymourla küçük bir havyandı. Jeolojik araştırmalar, bu canlının, kuzey kutbu’na yayılmış olduğunu gösteriyor. En eski sürüngen türünden biri de, 2 metre boyundaki dev moschop’tur.
İlk sürüngenler büyük bir hızla çoğalıp, grup grup yeryüzüne dağıldılar. Daha sonra, dinozorların atası sayılan ve “ayak büyüten ilk sürüngen” olma özelliği taşıyan küçük saltoposuchus gelişti.
Bu dönemde beliren kaplumbağa ve diğer küçük sürüngenler, daha sonra gelişen timsah ve yılanlara geçişi temsil ektikleri için, büyük önem taşırlar.
Günümüze dek gelen hayvanların çoğunluğu, mesozoik dönemde gelişmeye başlamıştır. Memeliler için bile aynı şey söylenebilir. Memelilerden cynognathus, damarlarında sıcak kan doluşan ilk hayvandır.

Etyiyen dinozorların ataları ne zaman gelişti?

Sürüngenlerin gelişim döneminde, doğa büyük bir üretici idi. Sürüngenlerin her tipi, doğa koşullarının sınavından geçiyor, gücü olan türler kalarak evrimleşirken, zayıf ve dayanıksız türlerin soyu tükeniyordu.

dinazor_resimleri81Bu gelişmelerin en başarılılarından biri, kuşkusuz saltoposuchus’tur. Küçüklüğüne karşın, çok canlı bir havyan olan bu sürüngen, ayağa kalkarak güçlü arka ayakları üzerinde yürümeyi ve pençe benzeri çıkıntıları olan ön ayaklarını, avını yakalamak amacıyla kullanmayı öğrendi. Sonuçta, sivri dişlerinden başka, iki savunma ve saldırma aracı daha kazanan bu hayvan, büyük avlara saldırmaktan bile kaçınmıyordu.
O dönemler için kısa bile sayılabilecek bir süre içinde, söz konusu hayvandan türeyen tüm dinozorlar, günümüzün kuşlarını ve timsahlarını oluşturdular.

En büyük sürüngenlerin soyu ne zaman tükendi?

Bundan 75 milyon yıl önce , dev sürüngenlerin birdenbire yok olması çok ilginçtir. 100 milyon yıl dünyamızda yaşayan bu hayvanların, böyle ortadan kalkmalarının ne gibi nedenleri olabilir?
Bu konuda çeşitli görüşler olmakla birlikte, akla en yakın geleni hava koşulları ile yeryüzü şekillerindeki değişikliklerdir.
Dağların belirlenmesi ile ortaya çıkan soğuk havalar, dengeli ısıda yaşamaya alışkın olan dinozorların ölümüne yol açtı. Ayrıca, dinozorların baş besini olan ve ot içeren bitki örtüsünün, yerini, kalın gövdeli ağaçlara bırakması da bir başka neden olarak gösterilebilir.
İlk memelerinin, dinozorların koruyamadıkları yumurtalarını yemeleri de, memeliler gelişirken yeni yavru çıkaramayan dinozorların soyunun tükenmesine yol açmıştır.

Sürüngenler ne zaman uçtular?

130 milyon yıl önceden kalan fosiller, bize, kanatlı sürüngenlerin varlığını kanıtlıyor. Ama, tıpkı dinozorlar gibi, bu hayvanlarda, 75 milyon yıl önce birdenbire ortadan kayboldular,
Bunun nedeni henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Uçan sürüngenlerin en eskisi ve yaygın olanı Dimorphodon’du. Dev bir yarasa görünümü taşıyan bu hayvanın yalnızca başı 22 santim idi. Dümen olarak kullandığı garip bir de kuyruğa sahip olan bu hayvan, soyunu çabuk tüketmiştir.
Onu izleyen diğer kanatlı sürüngenler, Nhamphorhynchus ile, türünün en büyük ve iyi uçabileni olan Pteranodon’dur.
Açtığı zaman 7 metreyi bulan kanatları ile deniz üzerinde uçarak balık avlayan bu hayvan, kanatlarından dolayı karada iyi yürüyemiyor ama, havada çok hızlı gidiyordu.

Kuşların ataları ne zaman oluştu?

kucuk-sari-kahverengi-kus-resmi1Biraz gariptir ama, kuşların ataları uçan sürüngenler değil, daha değişik bir tür sürüngen olan Sauria’dır. Bu canlılardan günümüze en ayrıntılı fosili kalan ise, 130 milyon yıl önce, dinozorların döneminde yaşayan Archaeopteryx’tir.
Bir penguen büyüklüğünde olan bu hayvan, yarı kuş, yarı sürüngen görünümünde idi. Sürüngenlerle benzerliği, pençe görünümlü parmakları ile yirmi eklemli kemikten oluşan kuyruğu ve üzerinde dişler bulunan çene kemiğinden kaynaklanıyor. Ama, bedenini kaplayan tüyler, tümüyle yeni bir özellikti.
Kanatları, eski uçan sürüngenler gibi, iki deri parçası değil, tüylerle kaplı ve hayvanın uçarken açıp kapadığı bildiğimiz kuş kanatlarına benziyordu.
Bu yeni canlıların diğer önemli özelliği ise, yavrularının canlı olarak doğurup, kendi avını yakalayabilene dek, onlara bakıp, süt vermelerdir. Bu, yumurtasını yumurtladıktan sonra artık onunla hiç ilgilenmeyen dinozordan çok farklı bir özelliktir.
İlk memelilerden günümüze fazla fosil kalmamakla birlikte sürüngenler döneminde yaşayan ve fareye benzeyen morganucodon ile kirpiye benzeyen prodiacon, memelilere örnek olarak verilebilir. İlk kez bitki ile beslenen memeli taeniolabis’tir. Diğerleri, genelde böcekler, salyangozlar ve sülüklü böceklerle karınlarını doyuruyorlardı.

Dev memeliler ne zaman yaşadı ?

75 milyon yıl önce dinozorların ortadan kalkması ile birlikte memeli hayvanlar büyük bir gelişim gösterdiler. Çoğunluğu kemirgen olan küçük memelilerden, et yiyen ve ot yiyen olmak üzere iki ana kolda, pek çok tür oluştu. Otyiyen memeliler, kısa sürede sayıca ve boyca büyüdüler, bildiğimiz koyun boyuna geldiler.
Bu dönemin en ilginç ot yiyeni ise Pantolambda’dır. 115 santim uzunluğundaki bu hayvandan başka, yaklaşık 3 metre uzunluğunda olan barylambda da dönemin tipik hayvanlarındandır.
Bol yiyecek ve uygun hava şartları sonunda, dev boyutlara ulaşan otyiyen memelilerin en büyüğü ise Baluchitherium’du. Bu dev gergedanın fosillerinden anladığımıza göre, boyu beşbuçuk metre idi ve ağaç gövdesini andıran dört sağlam ayağının üzerinde dururdu.
38 milyon yıl önceki dünya ortamında yaşayan diğer bir otyiyen de, 4 metre boyundaki Brontotherium’du.
Belki de bu hayvanlar kendi ağırlıklarını taşıyamadılar, tam olarak bilinemiyor. Ama gerçek olan, bu otyiyenlerin zamanla güçten düştükleri ve sonunda yok olarak, yerlerini daha güçlü türlere bıraktıklarıdır. Hayvanların evrimi tarihinde, ender olsa da, böyle aşırı büyüyerek, sonunda kendi soyunu tüketen canlılara rastlandı.

İlk mamuta ne zaman rastlandı?

mamut1Mamut, bildiğimiz filin gerçek atası olmakla birlikte, ikisinin aynı kökenden geldikleri söylenebilir.
Enon jelojik dönem’de yaşaması nedeniyle, mamutun, insanla aynı dönemde oluştuğu söylenebilir. Bu hayvana ait ayrıntılı fosiller, Sibirya’da bulundu.
Onbinlerce yıl önce yaşayan ve çok az bozulmuş bir mamut ölüsüne, 1899 yılında Sibirya, berezovka’da rastlandı. Buz buzların çözülmesi sonucu koku çıkarınca, çevreden geçen köpeklerin dikkatini çekti ve yapılan kazı ile çıkarıldı. Uzmanlar, mamutun kıllarının, derisinin, hatta kanının olduğunu belirttiler.

Hominidler ne zaman ortaya çıktılar?

Bilim adamlarının çoğu, insanın ilk atası sayılabilmek canlıların, pleistosen (4.dönem)’den önce gelen dönemde oluşmaya başladığını düşünmekle birlikte, bazı bilginler, ilkel insanın daha önceki dönemlerde de yaşadığı fikrinde birleşiyorlar.

14093081Bu bilim adamlarına göre, Pleistosen dönemi’nde pek çok zorluklarla savaşarak yaşamını ve gelişimin sürdüren insanın ataları, özellikle vahşi dev hayvanlara karşı savaşım veriyorlardı. O zamana dek çoktan ortadan kalkan kılıç dişli kaplan ve mağara ayısı, yerini, bugün hala soyunu sürdüren aslan ve leopar gibi yırtıcılara bıraktığından, ilk insan vahşi bir ortamda yaşamını sürdürüyordu.
O dönemde de, yaşamakta olan mamut, ilk insanların en iyi besin kaynağı idi, büyük ve gıdalı olan bu hayvan, ilkel kavimlerin uzun süre aç kalmamasına yarıyordu.
O halde, insanın atası sayılan bu yeni ve zeki canlı nereden gelmişti? Bu hem kolay, bir bakıma da zor sorunun yanıtını, günümüze kalan fosillerden bulmaya çalışıyoruz.
Fosiller, ilk insanların daha önce evrim geçiren bir maymun türünün, zamanla yeni evrimler geçirmesi ile oluştuklarını açıklıyorsa da, evrim tarihinde, mucize gibi gerçekleşene bu ani zeka artışı ve hayvanlarınkinden çok gelişmiş beyinin ortaya çıkışı, gerçekten ilginçtir.
Çok eski dönemlerde belirip, zamanla evrim geçiren ve türlere ayrılan maymunun belli bir türü, insanı andırıyordu.
Fosiller üzerinde yapılan araştırmalar, bu maymun türünün, son jeolojik dönemde, dik yürümesini öğrenmekle kalmayıp, bazı ilkel araçlar da yaptığını ortaya çıkardı. Özellikle, avını yakalamak ve vahşi hayvanlarla savaşmak amacıyla silah üreten bu insanın ilk atası Hominid idi.
Yeni bulgular, Hominid’lerin, üçüncü Dönem’in son bölüm ile son jeolojik dönem arasındaki süre içinde yaşadıklarını gösteriyor. Bir zamanlar, insan yaşamının yalnızca 600.00 yıl önce başladığı görüşünün yaygın olmasına karşın, bugün, pek çok bilim adımı, insanın ilk ataları sayılabilecek hominidlerin, bir milyon yıl önce yaşamaya başladıklarını kabul ediyor.
Son jeolojik dönem’de gelişimini sürdüren insanın atası, önce Pithecanthropus, sonra Neandertal Adam ve en son Homo saplens şekillerini aldı.

Neandertal Adam Ne Zaman Ortaya Çıktı?

insan31Pithecanthropus (homo Erectus), taştan küçük aletler yapabilecek zeka seviyesine gelmişti. Oval şekilli bir taşı, bir sopanın ucuna bağlayan Homo erectus, böylece ilk baltayı yaptı.
İnsanın ikinci atası sayılan sinanthropus, daha da gelişmiş bir beyine sahipti.
Neandertal adam’ın oluşması için ise, daha 400.000 yıl geçmesi gerekti. İnsanın bu atası, artık bitki, sümüklü böcek ve salyangozlarla beslenmeyi bırakarak, avladığı hayvanların etleri ile karnını doyurmaya başladı.
Bu adı almasına neden, fosillerinin 1856 yılında Almanya’nın neanderthal vadisi’nedi bulunmuş olmasıdır. Daha sonra, Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde de fosillerine rastlanan bu ilkel insanın boyu, ancak 1.55 metre idi. Tıknaz yapısı ve güçlü kasları olan neandertal adam’ın kafatası yapısı, bir maymununkini andırıyordu. Göz çukurları derin, elmacık kemikleri çok geniş ve çıkık, çene ve alnı kısa idi. Ayrıca kısa bir boyu vardı. Tüylerle kaplı bedeni ve maymun benzeri çehresi ile vahşi ve kaba görünümü olmasını karşın, günümüzün insanı ile aynı büyüklükteki bir beyine sahipti. Zekâsının belli bir oranda gelişmiş olduğunu, tahta, kemik ve çakmaktaşı gibi maddeleri oyarak yaptığı aletlerden anlıyoruz.

Kaynak:

http://www.bilgiustam.com/hayat-ne-zaman-basladi/#more-5859

Yaşamın Kısa Bir Öyküsü

 

1.8 Milyon Yıl Önce Sosyal Yardımlaşma Vardı

Gürcistan’ın Dmanisi kenti, insanın evrimine ışık tutan fosiller açısından zengin bir buluntu yeridir. Dmanisi’de bugüne kadar yirminin üzerinde insan kalıntısı bulundu ve bunların arasında üç kafatası bir de alt çene var. Dmanisi hominidleri Avrasya’da bulunan dünyanın en eski insanları ve atalarımızın Afrika’dan çıkışına dayanan teoriyi sarstı.

Geçerli olan teoriye göre atalarımız, beyinleri geliştikten sonra Afrika’dan dünyaya açılmışlardı. Fakat 1,50m boyundaki Dmanisi insanları, Afrikalı çağdaşlarına göre çok küçük ve narin yapılı. Beyin hacimleri de yalnızca 0,6-0,8 litre kadar. Oysa Homo Erectus’un beyin hacmi yaklaşık olarak 1 litre, modern insanınki ise (Homo sapiens) 1,2 Ğ2 litre arasındadır. Son buluntulardan biri olan bir kafatası ve buna ait altçene kemiği, dişleri önemli ölçüde zarar gören en eski hominid olarak açıklandı. Hominid üst çenesindeki tüm dişlerini kaybetmiş, altçenede ise sadece soldaki köpekdişi kalmış geriye.

Ayrıntılı incelemeler sonucunda, yaşlı hominidin dişlerini ölümünden çok önce kaybettiği anlaşıldı. Ya çok yaşlıydı ya da bir hastalık yüzünden dişleri dökülmüştü. Fakat, o dönemdeki ilk insanlar etle besleniyordu. Dişsiz hominid et yiyemeyeceğine göre, bir olasılıkla kemik iliği ve beyinle zenginleştirilmiş bitkilerle besleniyordu.

Bu da, duygudaşlığın ve sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın 1,8 milyon yıl önce varolduğunu kanıtlayabilir. Bu konudaki araştırmalar sürecek.

Kaynak:

http://sufizmveinsan.com/arastirma/damga.html

Biyokültürel Evrim ve Eller

Sayfa 1/5

 

Anne ve babanın kromozomları arasında genetik madde alışverişi olur.Böylece genler birbiriyle karışır. Bunun sonucunda bu bireyin fizikselözelliklerinde bir çeşitlenme meydana gelir. Bu genetik olay, bir canlıtürünün içindeki bireylerin ya da grupların, birbirlerinden farklıözelliklere sahip olmasına neden olur. Yeryüzündeki insanların hepsitemelde aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izinverdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisikizil saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.

Buradabılınmeşi gereken önemli bir nokta da şudur: Her fiziksel özelligibelirleyen iki gen vardır. Bunlardan biri çekinik, diğeri baskın ya daher ikisi de eşit derecede baskın olabilir. Örneğin kişinin göz renginibelirleyen iki gen vardır. Bunlardan biri anneden diğeri ise babadangelir. Baskın olan gen hangisi ise çocuğun göz rengi o gen tarafındankontrol edilir.

Bu kural diğer bütün fiziksel özellikler vebunları belirleyen genler için de geçerlidir. Kulak, burun, ağız şekli,boy uzunluğu, kemik yapısı, uzuvların ve organların yapısı, şekli,özellikleri, vs. gibi yüzlerce hatta binlerce özellik bu şekildekontrol edilir. İşte bu özellik nedeniyle, genetik yapıda yer alansayısız bilgi o bireyin dış görünümüne yansımadan sonraki nesillere aktarılabilir.

Genel olarak evrimde, belli fiziksel özelliklerin(renk, boyut, biçim vb.) gelişmesi bazı türlere selektif bir üstünlüksağlayabilir, böylece bu özellik muhtemelen kuşaktan kuşağa aktarılır.Fakat insan türünün gelişiminde bizzat alet kullanımı ve toplumsaldavranış, bu kültürel becerilerin gençlere öğretilmesi sayesindekuşaktan kuşağa aktarılan, uyum sağlayıcı bir özellik haline gelmiştir.

Kültür,çok farklı tanımları yapılabilen bir kavramdır. Ancak bir insantopluluğunun bireylerinin düşünce, inanç ve yaşama ve biçimleri,yaptıkları aletler ve davranış biçimleri çoğunlukla kültürüngöstergeleri olarak kabul edilmektedir. Bir toplulukta bireylerinolmelerine karşın kültür sürer gider. Diğer yandan da değer yargılarıve anlayışlar değiştikçe, kültür de değişime uğrar ve bu süreç böylecesürer gider.Genel olarak kültürü insanın doğal ve toplumsal çevresiyleolan etkileşimi ve bu etkileşim sonucu ortaya çıkan ürün olarakadlandırabiliriz.

Tarih öncesi kültürlere gelirsek eğer, bu çöküzün dönemi tanımamıza yardım edebilecek yazılı belgeler yoktur.Elimizdeki temel bilgi kaynakları, sadece, insanların yaptıklarialetler, yaşadıkları ve ölülerini gömdükleri yerde bulunan her türlukalıntıdır.Bunlar da ancak büyük bir bütünün çok küçük parçalarıdır.

Moderninsansı maymunlarda alet kullanımı tesadüfiyken ve bir kuşaktandiğerine hiçbir şekilde aktarılmazken; iletişimsel bir konuşmayı daiçeren bir toplumsal organizasyonu öğrenmeye, alet kullanımındauzmanlaşmaya başlayan bir türde, bu beceriler kumulatif bir biçimdekuşaktan kuşağa aktarılır.

O kadar da büyük bir beyni olmamasınaragmen Lucy’nin eli, modern insansı maymunlarla karşılaştırıldığındaniteliksel bir üstünlüğü ifade eden bir beceriyi akla getirir. Düzenlialet yapımı ve kullanımı, Engels’in açıkladığı gibi:” En başta el vebeyin olmak üzere çeşitli insanı özelliklerin daha da gelişmesine veincelikleşmesine yol açma eğiliminde olsa gerektir.” Daha sonrakihominid türlerinde gerçekleşen şey de tastamam budur.

Lucy, bubüyük beyinli insansı maymun, alet yapabilme ve üretebilme yeteneğinesahipti ve bu yeteneğini kullanarak aynı zamanda primat evrimini insanbeyninin ve elinin kusursuzlaşması yoluna da böylelikle sokmusoluyordu. Lucy’nin ait olduğu turun insan soyuyla tam ilişkisinin neolduğuna dair bilimsel tartışmalar, dik durma ve elin gelişiminin,büyük bir beynin gelişimini öncelediği olgusunu değiştirmez.

Hiçkuşkusuz 3,5 milyon yıllık Lucy, ödün ve deri gibi malzemelerdenaletler yapıp kullanmasını sağlayacak yeterli el becerilerine sahipolmalıydı. Dahası, kendisine, alet yapmak, kullanmak ve besinlerini yada aletlerini taşımak için ellerini kullanmasını sağlayacak tam birhareket serbestliği sağlayan, modern insanlar kadar gelişmiş bir dikyurume kabiliyeti vardı. Gerçekten de, Lucy’nin ellerinin biçiminin,düzenli ve sürekli bir alet kullanıcısı olmasından başka bir açıklamasıyoktur. Engels’in dediği gibi:“Eğer kıllı atalarımızın dik durmalarıılkin bir kural, ardından da bir zorunluluk olduysa, bu süre zarfındaellerde de çeşitli diğer işlevlerin gelişmesi akla yatkın olacaktır.”

Lucyve kuzenleri tamamen iki ayaklıydılar, yani dik yürüyorlardı. Kalça,uyluk ve diz kemikleri, modern insanlardan hiç de geri kalmayan verimlibir dik yürüyüş kapasitesine işaret eder. Elin tam karşısında bulunanbaşparmakları vardı, böylelikle elleri, sıkıca kavrama ve tuttuğüneşneleri gereğince hareket ettirebilme yeteneğine sahip oluyordu. Buel,insan eli gibi alet yapabilme ve kullanabilme yeteneğine sahipti,yine de insan eline çok benzemesine rağmen tam bir insan eli değildi.Türün beyin büyüklüğüyle ilgili bir ölçü olan kafatası hacmi, aynıvucut ağırlığına sahip insansı maymunlardan yalnızca biraz dahabuyuktu. Sempanzelerin kafatası hacmi 300 ya da 400 ml’dir.Australopithecus afarensis ise 380 ila 450 ml’lik bir kafatası hacminesahipti. (Homo sapiens’in ortalama kafatası hacmi 1400 ml’dir.) Böylecebu fosil kalıntıları bariz biçimde küçük beyinli fakat çok açıkça elbecerilerine sahip dik yürüyebilen bir hominidin varlığına işaretediyor. Bu keşifler, bir başka paleontolog, Mary Leakey tarafındanKuzey Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde, volkanık küller içindefosilleşmiş durumda bulunan dikkate değer iki grup ayak iziyletamamlanıyordu. 3,5 ilâ 3,7 milyon yıllık bu ayak izlerininincelenmesiyle bunların hominidler tarafından bırakılmış olduğugörüldü. Leakey’nin ifadesini kullanacak olursak, “tamamen dik duruşlu,iki-ayak üzerinde adım atarak yürüyen bir tür”dü bu.

Bu senaryo,Amerikalı paleoantropolog Johanson tarafından Doğu Afrika’da bulunanson fosil kesifleriyle uyumludur. Lucy takma adıyla anılan 3,5-3,75milyon yıllarına tarihlendirilen bu kadın iskeleti Johanson’unAustralopithecus afarensis olarak tanımladığı türe aittir. Bu fosil,bir dizi dikkate değer olguya işaret eder:

Hem Johanson hem deLeakey, Etiyopya’nın Hadar bölgesinde ve Tanzanya’nın Laetolibölgesinde keşfedilen buluntuların birbirleriyle ilintili olduklarınıileri sürdüler.

Hatta Johanson bunların aynı türe aitolabileceğini iddia etti. Ne olursa olsun, bu buluntuların çok açıkçagösterdiği tek bir şey varsa o da, son derece gelişmiş el becerilerineait vasıfların (ki alet kullanımının göstergesidir) ve tam dik duruşun,insan beyninin tam gelişimini çok açık biçimde öncelemiş oluşudur.

İnsanaen çok benzeyen insansı maymunların gelişmemiş elleriyle, insan eliarasında dağlar kadar fark vardır. Yeni işlevlere uyum sağlama,kasların, bağların ve uzun zaman dilimlerinde özel bir değişim geçirmiskemiklerin ve tüm bu kalıtsal inceliklerin daha da yeni işlerdekullanılması, insan eline, Rafael’in tablolarını, Thorwaldsen’inheykellerini ve Paganını’nın müziğini gerçekleştirebilmesi için gerekliyüksek kusursuzluğu sağladı.” (Doğanın Diyalektiği, Engels )


Sayfa 2/5

 

Aletlerin sürekli toplumsal kullanımı –Engels’in tercih ettiği sözcükle, emek–,hominid yaşam tarzının gitgide vazgeçilmez bir parçası haline gelir,emek olmaksızın oda sona ererdi. Fakat emek yetişine sahip olmak,hominide, bu yetiye hiç sahip olmayan ya da benzer bir yetinin ancakkaba ve gelişmemiş bir biçimine sahip olan türler karşısında muazzambir selektif üstünlük sağlar. Biyolojik evrim bertaraf edilmiş olmaz,kültürel evrime –engin bir vasıf, bilgi, deneyim ve dil stokununkuşaktan kuşağa birikimi– büyük bir itki verilmiş olur.

Hominidgelisiminin kanıtları, özellikle de bazı hayvan kesim bölgelerinde tasaletlerin kullanımı, belli bir aşamada, belki de küçük avhayvanlarından büyük av hayvanlarına yönelmeyle birlikte, avlanmavakalarında maymunlara kıyasla büyük bir artış yaşanmış olmasiğerektiğini gösteriyor. Etin bitkisel besinlerden çok daha fazlabesleyici değeri olduğuna işaret eden Engels de bu konuyu gözdenkacirmamıştı. Fakat yine de bitkisel besinler büyük ihtimalle günlükdiyetin büyük bir bölümü olarak kalmaya devam etmiş ve büyük olasılıklabu tür besinlerin üretimiyle ve toplanmasıyla ilişkili olan aletler(kazıyıcı sopalar ya da taşıyıcı torbalar) yök olup gitmiş olmalı.”Fakat alet yapımı ve kullanımı, birlikte çalışmanın, toplumsal emeğinkullanımını ve anlamlılığını da arttırır,” der Engels. Hem alet yapımihem de toplumsal emek, dil ve konuşma sorununu ortaya çıkardı.“Elin,konuşma organının ve beynin, yalnızca tek bir bireyde değil tümtoplumda birlikte çalışmasıyla, insanoğlu çok daha karmaşık işlemleriyapabilir hale geldi.”İnsan türünün kökeni hususundaki maddi delillerinbüyük bir bölümü paleontolojiden –fosillerin ve taş aletlerintoplanması– sağlanır.

İlk taş aletler 2,5 ila 3 milyon yıllıktır.Bu hominid (insansı) kalıntılar, başka aletleri yapmakta kullanılanaletleri de barındırırlar ve bu olgu, günümüz insansı maymunlarıylaberrak bir ayrıma işaret eder. Günümüz maymunları, yumuşakmalzemelerden (ince dallar ve yapraklar) çeşitli aletler yapıyor veküllanıyor olsalar da, hiçbir zaman bunları başka aletler yapmak üzereküllanmazlar. Hominid aletler genellikle yapıldıkları veküllanıldıkları yerle ilintilidirler, başlangıçta çok basittiler fakatbir milyon yıl sonra gitgide karmaşıklaşıp sofistikeleştiler.

Tanzanya’daki Olduvai Geçiti’nde bulunmalarından sonra Oldowan taşkültürü olarak adlandırılan bu kültür, bir buçuk ilâ iki buçuk milyonyıl önce Acheulian diye adlandırılan daha gelişmiş bir taş kültürünedonuştu. Elbette bugüne kemik, ödün ve deriden yapılmış olanlar değılancak taş aletler kalabildi. Belli bir amaç için biçimlendirilmeleri vebu amaca uygun hale getirilmeleri çok daha zor olan taş aletlergeliştirilmeden önce, diğer malzemelerden yapılmış aletleringeliştirildiği görüşü genel bir kabul görmektedir.

En basitaraçlar bile, sayısız denemelerden, deneyimlerden, gözlemlerden, fikiryurütme ve hatırlamalardan oluşan uzun bir dönemin ürünüdürler. Bitkikoklerini kazıp çıkarmak için sivriltilmiş sopalar ya da besinleritasımak için deri çantalar gibi en basit aletler, insan gelişimindeneredeyse bir devrimi temsil ederler; insan elinden çıkmış bu yumuşakaletlerin hiçbiri günümüze kadar korunamamış olsa da, bu tür aletlerilk hominid türlerine hayatta kalmak açısından muazzam avantajlarsağlamış olmalı. Bu nedenle, 2,5 milyon yıllık Oldowan taş kültüründençok daha önce, ilk hominidlerin çabuk çürüyen malzemelerden yapılmış daolsa alet kullanmış olmaları muhtemeldir.

Taş aletler bufosillerle ilişkilendirilmemiştir. Bu tür aletler, herşeyden önce, dahabüyük bir kafatası hacmine ve daha insanı diğer özelliklere sahipfarklı bir fosil turu olan (bazı paleontologlar aynı türün daha sonrakigelisimine ait olduğunu ileri sürmüş olmasına rağmen) Homo habiliş’eaittir. Görünen o ki bu buluntular, alet kullanımı ve dik yürümenin,insan beyninin gelişiminden önce olduğunu ileri süren modernantropologların yaklaşımını onaylamaktadır. Bu konu hakkında Amerikaliantropolog Napier şöyle yazmıştı: “Bugün artık açığa çıkıyor ki,evrimdeki bu önemli kültürel aşamanın (alet yapımı ve kullanımı)başlangıcı, insanın biyolojik evriminin çok daha erken aşamalarındayatmaktadır, çok daha uzun bir zaman diliminde var olmuştur ve eskideninanıldığından çok daha az gelişmiş bir hominid ve çok daha azuzmanlaşmış bir el tarafından hayata geçirilmiştir.”

İklimseldeğişimlerin yol açtığı Asya’daki çevresel baskılar da bazı maymungruplarını ormanların kenarına itmişti. Bunlar modern babunlaradonuştuler, babunlar besin aramak için yerde hareket ederler ancakkendilerini korumak için ağaçlara geri dönerler. Primatlar bir harekettarzı çeşitliliği sergilerler. Tarşier, atlayıp sıçrar ve ağaçlaratütünür, gibon ağaçların dalları arasında bir sarkaç gibi sallanarakhareket eder, orangutan dört ellidir, goril dört ayaklı biryuruyuscudur maymun gerçek bir dört ayaklıdır, yalnızca hominidlertamamen iki ayaklı olmayı göze almışlardı.

Diğer uzmanlaşmalarellerle ilgilidir. Eğer biri sıçrayıp bir dalı yakalamak istiyorsa,mesafeyi daha kesin bir şekilde kestirmekte yetkin olmalıdır. Eğerdeğilse en iyi durumda eli boş dönecektir; en kötü durumda ise dalı hiçyakalayamayacak ve düşecektir. Daha hassas bir mesafe tahmininin yoluiki gözle bakmaktan geçer. İki gözü bir nesnenin üzerine odaklamakderinliği algılamayı sağlar. Bu da gözlerin, sincaplardaki gibi başınyan tarafında değil de, kafatasının önyüzünde bulunmasını ve ileriyebakmasını gerektirir. Primat atalarımız böyle bir bakışı geliştirdiler.Kafatasları gözlerin yeni konumuna uymak için yuvarlaklaştı, vebiçimdeki bu değişiklikle birlikte kafatası hacminin büyümesi ve dahabüyük bir beyine sahip olma fırsatı doğdu. Aynı zamanda, çene küçüldü.Elleri olan bir hayvan, toplama ve avlanma işlerini artık dişleriyleyapmak zorunda değildir. Bu işleri daha küçük bir çeneyle daha az dişlede yapabilir. Modern insansı maymunlar ve diğer maymunlar ve insanlarher cenede on altı dişe sahipler. Atalarının ise yirmi iki dışı vardır.

PsikologJerome Bruner çocukların zihinsel gelişimi üzerine kaleme aldığiyazılarda, hüner gerektiren davranışların, bir yanda dil üretmeyle vediger yanda da problem çözmeyle birçok ortak noktası olduğunda ısraretmişti. En basit hünerlerin neredeyse hepsi elin ya da ellerinkullanılmasını ve gözün kılavuzluğunu gerektirir. İnsan elinin gelişimiüzerine Bruner şunları yazıyor: “İnsanın elleri yavaş gelişen birsistemdir, ve insanlar turumuzu diğerlerinden ayırt eden el zekâsicesidini –alet yapma ve kullanma– sergilemeden önce yıllar geçti.”Aslında tarihsel olarak eller, primatların evrimini inceleyenöğrencilerin bile çok fazla dikkatini çekmemiştir. Wood Jones isemaymun eliyle insan eli arasında küçük morfolojik farklılıklarbulunduğuna, esas farklılığın merkezi sınır sistemi tarafındankoşuldukları işlevlerde olduğuna bizi ikna etmek zorunda kalmıştı. Yinede, Clark ve Napier’in işaret ettiği gibi, eldeki morfolojik değişiminevrimsel doğrultusu, ağaç farelerinden, Yeni Dünya maymunlarından, EskiDünya maymunlarından geçerek insana ilerler; bu da elin işlevinin veonunla birlikte insan zekâsinin hayata geçirilişinin nasıl değiştiğinigözler önüne serer.


 Sayfa 3/5

 

Bu değişim düzenli olarak, uzmanlaşmadanüzaklaşmanın çok özel bir biçimi doğrultusunda olmuştur. El, kendiLoko-motor işlevinden, kolları savurarak daldan dala geçme işlevindenve pençeler ve egzotik biçimli patilerce karşılanan uzmanlaşmışgereksinmelerden muaftır. İşlevde uzmanlaşmadan uzaklaşma, yerineğetirilebilecek işlevlerde çeşitlenme anlamına gelir. El, ağırlıkkaldırmak için gereken parmak kemiklerindeki açılma yeteneğini, yiyecekavuçlama için kapanma yeteneğini, tutma ve tırmanma için dolamayeteneğini ya da başparmakla diğerlerinin karşılıklı durması yetişini–erken primat mirasının parçaları– yitirmeksizin, geç primat evrimindebazı yeni işlevsel yetenekler kazanır, beri yandan uygun bir morfolojikevrim de geçirerek. Birleşik bir kuvvetli ve hassas kavrama yeteneği debuna eklenir. El ayasının ve başparmağın esnekliği artar. Üç parmakkemikleri genişler ve güçlenir, özellikle başparmak. Napier sunuşöylerken abartıyor olabilir: “Mevcut deliller ilk insanın tasaletlerinin, onları yapan el kadar iyi (ya da kötü) öldüğünü aklagetiriyor.” Elbette başlangıçtaki aptal eller kültürle donanan zeki birprograma koşulduğunda zeki oldular.

İlk hominid fosilleri DoğuAfrika’da bulundu, bu fosiller yaklaşık olarak 3,5-3,3 milyon yıl önceyasamis Australopithecus afarensis olarak bilinen türe aittir. Maymunbenzeri bu yaratıklar dik yürüyebiliyorlardı, başparmaklarıparmaklarının tam karşısındaydı ve bu nedenle alet kullanabiliyorlardı.Kafatası hacimleri diğer maymunlardan daha büyüktü (450 santimetreküp).Ama yine de, bu erken hominidlerle ilgili herhangi bir aletbulunamamıştır; bu tür aletler, açıkça tanımlanan ilk insan türüne,yani uygun bir şekilde Homo habiliş (“becerikli adam”) diyeadlandırılan insan türüne geldiğimizde görülürler. Homo habiliş dikyuruyordu, 1,20 metre boyundaydı ve 800 santimetreküplük bir beyinkapasitesine sahipti.

İnsanların hominid insansı maymunlardangerçek ayrılışı hangi noktada gerçekleşti? Paleontologlar bu sorunuzerinde uzun zaman tartıştılar. Yanıt Maymundan İnsana Geçişte EmeğinRolü adlı ustaca kaleme alınmış denemesinde Engels’ten geldi. Ama büsorunun yanıtı Marx ve Engels’in 1845 tarihli çalışması Almanİdeolojisi’nde çok daha önceden ortaya konmuştu: İnsanlar hayvanlardanbilinçle, dinle ya da istediğiniz herhangi bir başka şeyle ayırtedilebilir. İnsanlar, kendi geçinme araçlarını üretmeye başlar başlamaz–ki fiziksel örgütlenişleriyle koşullanan bir adımdır bu– kendilerinihayvanlardan ayırt etmeye başlarlar. İnsanlar kendi geçimleriniüretirken, dolaylı olarak, kendi maddi yaşamlarını da üretirler.[5]

 

İnsansı Maymunlar Alet Yapabilir mi?

İnsanlarile hayvanlar âleminin geri kalanı arasındaki farkı, bu farkın fiilenyok olduğu bir noktaya dek bulanıklaştırmak son zamanlarda moda oldu.Bir bakıma, bu yaklaşım geçmişin idealist yaklaşımlarına tercihedilebilir. İnsanlar hayvandır ve diğer hayvanlarla özellikle de enyakın akrabalarımız olan insansı maymunlarla belli özellikleripaylaşırlar. İnsanlar ile sempanzeler arasındaki genetik farklılıkyalnızca yüzde iki civarındadır. Yine burada da, nicelik niteliğedonuşmuştur. Bu yüzde iki, insanları tüm diğer türlerden kesin olarakayıran nitel bir sıçramayı temsil eder. İnsanlara diğer sempanzelerdendaha da yakın olan bonobo sempanzelerinin az bulunur türlerininkeşfedilmesi büyük bir ilgi uyandırmıştır. Sue Savage-Rumbaugh ve RogerLewin, “Kanzi, İnsan Aklının Kıyısındaki Maymun” adli kitaplarında,yakalanmış bir bonobo olan Kanzi’nin zihinsel kapasitesini inceleyerekelde ettikleri sonuçların ayrıntılı bir bilâncosunu sunarlar. Hiçkuşkusuz Kanzi’nin sergilediği zekâ düzeyi, insan olmayan hayvanlardabuğüne dek görülenlerden kayda değer ölçüde yüksektir ve bellibakımlardan bir insan yavrusunun düzeyini andırır. Her şeyden önce,örneğin alet yapma potansiyelinin varlığını gösterir. Bu örnek evrimteorisinin lehine güçlü bir delildir. Bununla birlikte, bonoboya birtaş alet yaptırmaya çalışan bu deneylerin önemli tarafı, başarısizolmalarıdır. Yabanı hayatta sempanzeler, akkarincaları yuvalarındancıkarmak için “olta çubukları” gibi, hatta kabuklu yemişleri kırmakiçin “örs” gibi “aletler” kullanırlar. Bu işlemler yüksek bir zekâseviyesini göstermektedir ve kuşkusuz insanlığın en yakın akrabalarınındaha ileri faaliyetler için gereken bazı zihinsel önkoşullara sahipolduğunu da kanıtlar. Ancak bir keresinde Hegel’in de işaret etmişolduğu gibi, biz bir meşe ağacı görmek isterken bize bir meşe palamudugösterilirse bununla tatmin olamayız. Alet yapma potansiyeli, onugerçekten yapmakla aynı şey değildir, tıpkı bir piyangodan büyükikramiye kazanma olasılığının, bu parayı gerçekten kazanmaktan çokfarklı oluşu gibi. Üstelik bu potansiyelin daha yakından bakıldığındason derece göreli olduğu da anlaşılır.

Modern sempanzeler bazenkücük maymunları avlarlar. Ama bunun için silah ya da aletkullanmazlar, kendi dişlerini kullanırlar. İlk insanlar büyük cesetleriparçalayabiliyorlardı, bu iş için de keskin taştan aletlere ihtiyaçlarıvardı. Kuşkusuz en erken hominidler yalnızca hazır araçlar kullandılar,bitki köklerini kazmak için kullanılan sopalar gibi. Modernsempanzelerde gördüğümüz şeyin aynıdır bu. Eğer insanlar esasenvejetaryen bir beslenme şekline saplanıp kalsalardı, taş aletler yapmağıbı bir gereksinimleri olmayacaktı. Ama taş aletler yapma yetenegionlara tümüyle yeni bir besin kaynağına ulaşma fırsatı sundu. İlkinsanların avlanmayıp yalnızca les yiyicilik yaptıklarını kabul etsekbile bu fikir doğruluğunu korur. Büyük hayvanların sert derilerinikeşmek için taştan aletlere yine de ihtiyaçları olacaktı.

DoğuAfrika’daki Oldowan kültürünün ilk insanları, tabakalar halinde soymaolarak bilinen bir işlem vasıtasıyla taştan aletler yapmakta hayliileri bir tekniğe zaten sahiplerdi. Doğru tipte taşları seçiyorlar vedigerlerini bir tarafa bırakıyorlardı; taşları birbirlerine doğruacılarda vuruyorlardı, vesaire. Tüm bunlar yüksek düzeyde bir tecrübeve beceriyi gösterir. İnsanların bonoboyu bir alet yapmaya teşvik etmekiçin o kadar müdahale etmesine rağmen, Kanzi’nin “çalışması”nda eksikolan şey de budur. Defalarca yinelenen çabaların ardından, deneyiyapanlar şunu itiraf etmek zorunda kaldılar:

 

Şu ana kadarKanzi, Erken Taş Devri kayıtlarında görülenlerle karşılaştırıldığındadört kriterden her birinde, göreli düşük düzeyde bir teknolojik ustalıksergilemiştir.

Ve şu sonuca varıyorlar:

Bu nedenle, Kanzi’nintaş kırma ve şekillendirme becerileriyle Oldowan alet yapıcılariarasında bariz bir fark vardır. Bu da, bu ilk insanların gerçekten deinsansı maymunlar olmaktan çıktıklarını gösterir.[20]

En ilkelhominidleri bile en yüksek insansı maymunlardan ayıran digerfarklılıklar arasında, dik duruşa bağlı olarak vücut yapılarındakionemli değişimleri saymalıyız. Meselâ bonobonun kollarının ve elbileklerinin yapısı insanlarınkinden farklıdır. Uzun kollar, boğumluparmaklar ve kısa bir başparmak, onun, bir taşı güçlü bir darbe vurmayayetecek kadar etkili bir şekilde ve sıkıca tutmasını engeller. Bu olgudiğerleri için çok daha geçerliydi.

Sempanzenin eli, diğerparmakların karşısına konabilen oldukça gelişmiş bir başparmağasahiptir, “fakat kısadır ve işaret parmağının ancak yanına değebilir,ucuna değil. Hominidin elinde, başparmak daha büyüktür ve işaretparmağının karşısında duracak şekilde bükülür. Bu özellik ikiayaklılığa eşlik eden ve onun mantıksal sonucu olan bir özelliktir veel becerisinde büyük bir artış sağlar. Tüm hominidler bu tarz bir eleşahip görünüyorlar, bugün bildiğimiz en eski hominid olan afarensisbile. Onun eli modern bir insanınkinden güçlükle ayırt edilebilir.”


 Sayfa 4/5

 

Ayrım çizgilerini bulanıklaştırmaya dönük tüm çabalara rağmen, en ileri insansı maymunlarla en ilkel hominidler arasındaki fark bile her türlü kuşkunun ötesindedir. İnsanların alet yapan hayvanlar olduğu düşüncesini çürütmek üzere girişilen bu deneyler ironik bir biçimde tamtersini kanıtlamışlardır.

 

ELLERİN GELİŞİMİ

Doğal nesnelerin ileri düzeydeki kullanımı ;

1 ) Ellerin dengede durma yada hareket etmede kullanılan fonksiyonlarının özgürleşmesi

2 ) Üç boyutlu görüş algılama

3 ) Beynin büyümesi ve gelişmiş el ve göz koordinasyonunun bir araya gelmesiyle mümkün olmuştur.

DeanFalk; “ Ayaklar bir kez, yürümek için ağırlık taşıyıcılar haline gelipyakalayıcı, kavrayıcı konumlarından kurtulunca, daha önce ayak kontroluiçin kullanılan korteks alanları, korteksi başka fonksiyonlar içinözgür bırakarak küçülmüştü. Kuşkusuz ellerin özgürleşmesiyle birliktebu durum, taşıma ve alet yapma yeteneklerinin gelişmesini de berberindeğetiriyordu.”

Biyokültürel Evrim ve EllerDik yürümeyeadaptasyonla birlikte doğal çevrenin algılanması bakımından da önemlideğişiklikler yaşanmış olabilirdi, çünkü bu sayede beynin taramaalanına giren uzaklık ve yönlerde artmıştı. Yüz yüze ilişkilerçoğaldığı için sosyal çevrede de bir değişim yaşanmış, yüz ifadeleriyleiletişim kurabilme olanakları zenginleşmişti.

Primatlarda elinkavrama yeteneği çevrelerinden nesneleri çekip çıkartmalarına izinveriyordu. Sadece bu nesneleri tutup incelemek bile bizim çevrehakkında bilgi edinmememize büyük destek sağlamıştır. Bu da primatlarınmerakının doğal sonucudur ve oyunla kendini göstermiştir.

Primatdavranışlarından olan bit ayıklama işleminde eller diğer bireyinsaçındaki bitlerin toplanmasında kullanılır ve bu işlem aynı zamandagelişmiş el ve göz koordinasyonunu gerektirir. Bu primatların çoğu buişlemleri başparmakları ile işaret parmaklarının uçlarını bir cımbizgibi birleştirerek yapıyorlardı. Bu önemsizmiş gibi görünen davranışilerde nesnelerin tutulması için temel niteliği taşır. Zaman içinde buhareketler alet teknolojisinin işlenmesine yol açmış olabilir.

BiyokültürelEvrim ve Ellerİnsan dışındaki primatlarda dik oturustaki görüş, birgözetmenliğe, rehbere ve kontrole dönüşmüştür( Sphüler, 1957:41 ). Dikoturustaki görüş, keskinliğin artmasına, keskin bir görüş elfonksiyonlarının gelişmesine neden olmuştur. Primatların gözleriningelişmesinde; ağaç dalları üzerinde gezinme ve uçan canlıların takipedilmesi gibi etkilerin olduğu düşünülmektedir. Primatlar nesneleritutar, koklar ve tadarlar. Bu gelişmelerle birlikte; gelişmiş primatlarçevreyi kendilerinden bağımsız olaylar silsilesi olarak değil,buobjelerle olan ilişkilerinin bu olayları oluşturduğu farketmeye başlarlar. (Champbell )

 

İNSAN ELİNİN HAREKET ŞEKİLLERİ

İnsan eli fazlasıyla çok amaçlı bir organdır. İnsan elinin çalışması genel olarak iki sınıfta toplanabilir.

1 ) KAVRAMA HAREKETLERİ: Kavrama hareketleri nesnelerin parmaklar ile yada parmaklar ve avuç yardımıyla tutulması şeklindedir.

2 ) KAVRAMA DIŞINDAKİ HAREKETLER: Bu hareketler ise; itme, kaldırma, hafifçe vurma, yumruklama hareketleridir.

Kavrama hareketleri kendi içinde 4 e ayrılır. ( J. Napier, 1980 )

a)Hook Grip

b)Sçıssor Grip

c)Precision Grip

d)Power Grip

Buhareketlerden Hook Grip ve Sçıssor Grip hareketi diğerlerine göreceolarak basit hareketlerdir. Hook Grip hareketinde( mesela çantataşırken ) başparmak devreye girmez ve diğer parmaklar çengelpözısyonuna gelmek için hafifçe kıvrılır. Sçıssor Grip hareketi denesneleri işaret parmağının ve orta parmağının üç palangsları arasındatutarak yapılır. Örneğin sigaranın tutuluşu gibi. Bu harekettebaşparmak devreye girmez ve diğer iki parmağın yanına hizalanır.

Soniki tutuş şekli ise elin daha kompleks hareketlerini gerektirir.Pricision Grip hareketi nesneleri başparmak ve başka bir yada birkaçparmağın uçları arasında tutarak yapılır. Eğer büyük bir nesne tutulmakisteniyorsa beş parmak birden devreye girer. Ancak daha küçük bir nesnetutulmak isteniyorsa başparmak ile işaret parmağı yada orta parmak ilebirlikte kullanılır. Precision Grip hareketinin bir diğer formu dabaşparmağın üçünün işaret parmağının yan yüzüne konulmasıyla olur. Buharekete Çimdik Hareketi denir. Anahtarı tutarken yaptığımız gibi.

PowerGrip; elin parmaklar ve avuç içi kullanılarak, başparmağında destekolarak kullanıldığı tutuştur. Bu tutuşun üç şekli vardır:

1) Squeeze Grip: Silindir şeklindeki nesneleri tutmak için kullanılan tutuş. Örneğin çekiç sapını tutarken.

2) Disk Grip: Bu tutuşta güç avuç ile uygulanırken, hafifçe kıvrılmışdiğer parmaklar nesnenin diğer yüzeyini kavrarlar. Kavanoz açmahareketindeki gibi.

3) Spherical Grip: Bu hareketle büyükküresel nesneler (portakal) avuca doğru kıvrılmış başparmak ve diğerparmaklar yardımıyla tutulur.

Precision Grip ve Power Griphareketleri elin karmaşık, bileşik hareketlerini gerektirenhareketlerdir. Bu hareketler sadece parmakların kıvrılmasını veparmakların abduction, adduction hareketlerinin yeteneklerini ihtivaetmez. Ayrıca iki başka hareket kabiliyetini daha içerir. Bunlardanbirincisi opposition’dir. Bu Napier tarafından şu şekildetanımlanmıştır: Başparmağın üç yüzeyinin diğer parmaklarla karesel biracıyla veya tam anlamıyla karşı karşıya gelecek şekilde ilişkide olmahali. Precision Grip ve Power Grip hareketiyle ortaya çıkan bir diğeronemli hareket kabiliyeti ise cüpping hareketidir. Avucun çukurlaşmasive elin iki bölümünün birbirine yakınlaşması durumudur.

PrecisionGrip ve Power Grip hareketlerini yapmamızı sağlayan, başparmağın diğerparmaklarla oranıdır. Eğer bu şekilde olmasaydı başparmağın üç yüzeyidiğer parmakların üç yüzeyleriyle karşı konuma gelemezdi. İnsan elininhareket kabiliyeti; başparmağın uzunluğundan farklı olarak eklemyüzeylerinin şekline de bağlıdır. Eklem yüzeylerinin bu şekilde olmasıdıger primatların yapamadığı abduction, adduction ve diğer birçokhareketi olanaklı kılar.


 Sayfa 5/5

 

APE ELİNİ İNSAN ELİNDEN AYIRAN FARKLAR

İnsan eli sadece çalışmak için kullanılırken ape eli hem kavramak hem de hareket için kullanılıyordu. Bu iki görev parmakların oranı ve ayrıca tek tek eklemlerin morfolojik yapısında kendini gösteriyordu.

Apeelini insan elinden ayıran en belirgin özellik başparmak uzunluğunun diğer parmaklara, özellikle işaret parmağının uzunluğuna oranıdır. Ape’nin başparmağı insana kıyasla işaret parmağına oranla oldukça kısadır. Bu durum başparmağın diğer parmaklarla kafa kafaya gelmesini zorlaştırır. Bu, M3 ( metacarpal )’un başındaki eklemin asimetri eksikliği ve avucun çukurlaşamaması ile birleşince ape’nin elinin Hook Grip ve Çimdik Hareketi’ni kısıtlar.

Hook Grip’te büyük silindir objeler ( ağaç dalları gibi ) avuca yatay olarak tutulur. Daha ince objeler ise Hook Grip’in bir diğer çeşiti olan Double-Locking hareketi ile kavranır ( Napier, 1960 ). Ape eli insan elinin yaptığı basit hareketlerden Sçıssor Grip hareketini yapamaz. İnsan elinin karmaşık hareketlerinin bir çeşiti olan Çimdik Hareketi’ni yapar. DolayısıylaPower Grip hareketlerinin hiçbirini yapamaz.

Ape elindeki kemikler ve eklemleri insan elinden ayıran 4 ana farklılık alanı sayabiliriz.

a) Yürürkende ellerini kullanan ape, yürürken elden kuvvet alınması gerektiğinde ellerin sabit kalması gerektiğinden, insan elinin çalışırken gerektirdiği hareket kabiliyetinden mahrum kalır.

b) Apelerin parmak kıvırma kasları insanınkine kıyasla çok daha fazla gelişmiştir.

c) Afrika apelerinin Knockle-Walking* hareketlerinin gösterdiği özellikler.

d) Orangutanın ağaca tırmanmasında elin gösterdiği özellikler.

*Afrika apeleri, sempanzeler ve goriller yerdeki hareketlerinde elleriniKnockle-Walking duruşunda kullanırlar. Knockle-Walking hareketi;apelerin ayakta iken dengede durmak için elleri ile yerden destekalması şeklindedir.

 

ALET KULLANMAYA NE ZAMAN BAŞLADIK?

Aletsizbir yaşamı hayal etmek bile zor. Aletsiz bir yaşamda çıplak ellea vlanılır, yiyecekler pişirilmeden çığ olarak çiğnenir, bir mağara veya ağaç tepesi barınak olarak kullanılır.

Gerçekte aletlere bağlıbır yaşam beynimizde ve vücudumuzda yansıma buluyor. Beynimizdekiellerin kontrolünden sorumlu bölgelere benzer bazı bölgeler diğerprimatlara oranla daha büyüktür. Ellerimizin yapısı da farklıdır. Daha uzun başparmak ve diğer anatomik değişiklikler parmak uçlarımızla dokunmak ve aletleri tutmak konusunda avantaj sağlar.

İlkaletlerin kullanımı insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. Böylece atalarımız, kendi atalarının erişemediği yerlerde yiyecek bularak yaşamları üzerindeki kontrolü artırmayı başardılar.

İnsanoğlununteknolojik tarihi konusunda en güvenilir kaynak yine aletlerinkendisidir. Bilinen en eski hominid aleti 2.5 milyon yıllıktır. BunlarEtiyopya’da bulunmuş, kayalardan yontulmuş aletlerdir. Bugünkülerle karşılaştırıldığında çok basit olsalar dahi, bu aletler hominidlere filleri parçalama, kemiklerini kırarak içindeki iliği çıkartabilme olanağı sağlamıştır.

Bu zihinsel açıdan da çok önemlibir gelişmedir, çünkü insan kayaya bakıp bunun içinde bir silahın gizliolabileceğini fark etmiştir.

Ne var ki son yıllarda insan teknolojisinin milyonlarca yıl geriye giden bir tarihi olduğuna ilişkin ipuçları ortaya çıkıyor.

Öncelikle şempanze ve diğer maymunların alet yapma konusunda çok becerikli olduklarını görüyoruz. Dikenlerle kaplı bir yerde yürümek için sempanzelerin yapraklardan bir çeşit sandalet yaptıklarını biliyoruz. Balık tutmak için bir nevi olta ürettikleri de söylenenler arasında. Ne yazık ki yapraktan yapılmış sandaletler zamana karşı yenik düştüğü için bugün örneklerini göremiyoruz.

 

Alet Yapmanın Rolü

İnsanların“alet kullanan” yeğâne hayvanlar olmadığı sıklıkla dile getirilir. Birçok hayvanın (yalnızca maymunlar ve sempanzelerin değil, bazı kuşların ve böceklerin bile) belli faaliyetler için “alet” kullandığı söylenebilirse de, bu aletler söz konusu hayvanların bulabildikleri doğal nesnelerle –ağaç dalları, taşlar vb.– sınırlıdır. Dahası böylesi bir kullanım ister tesadüfi bir faaliyetten (meselâ bir maymunun bir meyveyi yerinden oynatmak için bir ağaca herhangi bir dal parçasını fırlatmasında olduğu gibi), isterse de son derece karmaşık olabilen sinirli bir eylemden oluşsun, tamamen genetik şartlanma ve içgüdünün sonucudur. Eylemler her zaman aynıdır. Daha üst memeli türlerinde çok sınırlı bir düzeyde varolmasına rağmen, genel olarak zekice bir planlamadan, öngörüden ya da yaratıcılık diye bir şeyden bahsedilemez; en ileri insansı maymunların dahi, en ilkel hominidlerin üretici faaliyetini andıran bir davranışları yoktur.

Esas mesele insanların “alet kullanması” değildir. Mesele, insanların alet yapan yeğâne hayvan olmasıdır, üstelik de yalıtık ya da tesadüfi bir faaliyet olarak değil, tersine kendi varoluşunun –ki diğer her şey buna dayanır–esas koşulu olarak alet yapan yeğâne hayvan insandır. Böylelikle, genetik açıdan insanlar ve sempanzeler neredeyse özdeş olmasına rağmenve bu hayvanların davranışları bazı bakımlardan göze çarpıcı ölçüde“insani” gibi görünse bile, en zeki sempanze bile, Homo erectus (insanlığın evrim eşiğinde duran bir yaratık) tarafından üretilen en ilkel taş aletleri yapmaktan bütünüyle acizdir.

“İnsanlığın Kökeni” kitabında Richard Leakey bu noktayı ele alır:

Şempanzeler usta alet kullanıcılardır ve ak karıncaları yakalamak için dal parçaları kullanırlar, yaprakları sünger olarak ve taşları da fındık fıstık gibi şeyleri kırmak için kullanırlar. Fakat –en azından şimdiye kadar–yabanı hayattaki hiçbir şempanzenin hiçbir zaman bir taş alet imal ettiği görülmemiştir. İnsanlar keskin kenarlı aletleri 2,5 milyon yılonce iki taşı birbirine çarparak üretmeye, böylelikle de insanın tarih öncesini aydınlatan teknolojik bir faaliyetin izlerini bırakmaya başladılar.

Bu satırları, Engels’in 1876’da yazdığı satırlarla karşılaştırırsak:

Birçok maymun ağaçlara kurdukları yuvalarını elleriyle yaparlar, hatta şempanzeler, kötü hava koşullarından korunmak için dallar arasında çatı inşa ederler. Düşmanlarına karşı kendilerini korumak için elleriyle sopa tutarlar ya da düşmanlarına meyve ve taş fırlatırlar.Yakalandıklarında, insanoğlundan kopya ettikleri bir dizi basit işlemi de elleriyle gerçekleştirirler. Ama insana en çok benzeyen insansı maymunların gelişmemiş eli ile yüz binlerce yıllık emek ( aletlerin sürekli toplumsal kullanımı ) sayesinde son derece kusursuzlaşmış insan eli arasındaki uçurumun ne denli büyük olduğu tam da burada anlaşılır. Her ikisinde de kemik ve kaş sayısı ve bunların genel düzeni aynıdır; ama en ilkel vahşinin eli bile hiçbir maymunun taklit edemediği yüzlerce işlemi gerçekleştirebilir. Hiçbir maymun eli en kaba taş bıçağı bile asla şekillendirememiştir.

Nicholas Toth yıllarca ilk insanların alet üretme yöntemlerini anlamaya çalıştı ve su sonuca vardı; taşları inceltmenin en temel süreçleri bile yalnızca hatırısayılır bir dikkat ve el becerisini değil aynı zamanda belli bir derecede öngörü ve planlamayı gerektirmektedir.

Verimli çalışmak için, taşı kırarak şekillendirecek olan kişi uygun şekle sahip bir kaya parçası seçmeli, uygun bir vurma acısıyla taşı elinde tutmalıdır; ve vurma hareketinin kendisi, doğru yere uygun bir kuvvetle darbe indirmek, büyük bir pratiği gerektirir. Toth, 1985 tarihli bir makalede alet yapan ilk insanların, taşları işlemenin temel ilkelerine ilişkin sağlam bir sezgisel zekâya sahip oldukları açıktır” diye yazmıştı. “İlk alet yapıcıların insansı maymunların ötesinde bir zihinsel kapasiteye sahip olduklarından şüphe duyulamaz” demiştir. “Alet yapımı önemli motor ve bilişsel becerilerin koordinasyonunu gerektirir.”[8]

El, beyin ve diğer vücut organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Beynin ellerle ilişkili kısmı, vücudun diğer kesimleriyle ilişkili kısımlarından çok daha büyüktür. Darwin zaten, organizmanın belli parçalarının gelişiminin görünüşte bu parçalarla hiçbir ilişkisi olmayan diğer kısımların gelişimine bağlı olduğunu kavramıştı. Bu olguya, karşılıklı gelişme yasası adını vermişti. El becerisinin emek (aletlerin sürekli toplumsal kullanımı ) sayesinde gelişimi beynin hızlı bir gelişimi için gerekli uyarıcıyı sağlamıştı.

İnsanlığın gelişimi bir tesadüf değil, zorunluluğun sonucuydu. İlk hominidlerin dik durmaları, besin arayışı içinde bozkırlarda özgürce dolaşabilmeleriiçin gerekliydi. Kafa, yırtıcıların varlığını saptamak için vücudun enüstünde konumlanmış olmalıydı, tıpkı bozkırlarda yaşayan diğer bazıhayvanlar gibi. Sınırlı besin kaynakları, toplama ve taşıma zorunluluğunu doğurdu ki bu da elin gelişiminin itici gücüydü.

İnsansımaymunlar iki ayakları üzerinde yürümek üzere inşa edilmemişlerdir, bünedenle de iki ayakları üzerindeyken hantaldırlar. En erkenhominidlerin anatomileri bile açıkça dik yürümeye uyum sağlamış birkemik yapısını gözler önüne serer. Dik durma birçok bakımdan ciddidezavantajlara sahiptir. İki ayakla, dört ayakla koşulabildiği kadarhızlı koşmak mümkün değildir. Birçok bakımdan iki ayaklılık doğalolmayan bir dürüstür, ki bu da mağaralardan günümüze kadar insanıuğraştıran sırt ağrılarının yaygınlığını açıklar. İki ayaklılığın büyükavantajı, bu duruş şeklinin elleri çalışmak üzere serbest bırakmasıdır.İnsanlığın ileri doğru büyük sıçrayışıdır bu. Ancak Engels’in deışaret ettiği gibi, bundan çok daha fazlası da söz konusudur:

Elingelisimi bir bütün olarak vücudun gelişimine sıkı sıkıya bağlıdır. Herseferinde yeni işlere uyum sağlayarak, böylelikle edinilmiş özelkasların, kaş bağlarının ve uzun zaman dönemlerinde de kemiklerinkalıtımıyla, ve kalıtımla elde edilen bu iyileşmiş özellikleringıttıkçe daha karmaşık ve yeni işlere hep yeni bir biçimdeuygulanmasıyla, insan eli, Raphael’ın tablolarını, Thorwaldsen’inheykellerini ve Paganını’nın müziğini yaratabilmesini mümkün kılan üstdüzey bir mükemmellik kazanmıştır.

Ama el tek başına değildi. O,bütünün, son derece karmaşık bir organizmanın yalnızca bir üyesiydi. Veelin yararlandığı şey elin hizmet ettiği tüm bedene de yarar sağladı.[9]

Aletüretimi, ilkin kadın ve erkek arasında işbölümünün başlaması, dilingelisimi ve işbirliğine dayalı bir toplum; bunlar insanlığın gerçekortaya çıkışını belirleyen unsurlardır. Bu yavaş, tedrici bir sürecdeğildi, tersine bir başka devrimci sıçramayı, evrimdeki en belirleyicidonum noktalarından birini temsil etmektedir. Paleontolog LewisBinford’un sözleriyle, “Bizim turumuz, tedrici, ilerleyen süreçlerinsonucu olarak değil, tersine göreli kısa bir zaman aralığında patlamalıbır şekilde ortaya çıktı.”[13]

Emekle ( aletlerin süreklitoplumsal kullanımı ) tüm diğer etkenler arasındaki ilişki Engelstarafından şu şekilde açıklanmıştır:

Önce emek, ardından onunlabirlikte net konuşma; bunlar, insansı maymunun beyninin, tümbenzerliğine rağmen kendisinden çok daha büyük ve daha kusursuz olanınsan beynine tedricen dönüşmesine neden olan en temel iki dürtüdür.Beynin gelişimi, onun en doğrudan araçlarının –duyu organlarının–gelişimiyle el ele yürüdü. Tıpkı konuşmanın adım adım gelişiminezorunlu olarak işitme organının buna tekabül eden gelişiminin eşliketmesi gibi, bir bütün olarak beynin gelişimine de tüm duyuların dahada hassaslaşarak gelişimi eşlik eder. Kartal insandan çok daha uzağıgörür, ancak insan gözü eşyada kartalınkinden çok daha fazlasını görür.Köpek insandan çok daha keskin bir koku duyusuna sahiptir, ama insanıcın farklı şeylerin belirli özellikleri olan kokuların yüzde birinibile ayırt edemez. Ve insansı maymunun ancak en kaba ilkel biçimiylesahip olduğu dokunma duyusu, bizzat insan elinin emek aracılığıylagelisimiyle yan yana gelişmiştir.

En ilkel aletlerin kullanılmasibile kendilerine diğer maymunların ulaşamadıkları besinlerdenyararlanma hakkı tanımış da olsa, en erken hominidler ağırlıklı olarakvejetaryen bir diyete sahiplerdi. Bu diyet, esasen les yiyicilikle eldeedilen küçük miktarlarda etle takviye ediliyordu. Gerçek atılım, aletve silah üretiminin insanların birincil besin kaynağı olarak avcılığageçmelerini mümkün kıldığı anda oldu. Bununla birlikte ateşin kontrolaltına alınması, besinlerin pişirilerek yenilmesine olanak sağladı.Büsayede çok güçlü çene kaslarına olan gereksinimin azalmasıyla kaslarınkafatasına uyguladığı baskı azaldı. Akabinde beynin büyümesiniengelleyen bir kuvvet ortadan kalkmış oldu. Hiç kuşkusuz et tüketimibeyin boyutlarında hızla daha da büyük bir artışa yol açtı. Et yemek,organizmanın kendi metabolizması için ihtiyaç duyduğu en temelmaddeleri neredeyse hazır bulmasını sağlamaktadır. Bu, yalnızcasındırım için gerekli olan zamanı değil, aynı zamanda bitki yaşamınadenk düşen diğer bitkisel vücut süreçlerini de kısalttı ve böylecekelimenin doğru anlamıyla hayvan yaşamının aktif belirtileri içinzaman, malzeme ve istek kazandırdı. Ve oluşum halindeki insan bitkialeminden daha da uzaklaştıkça, kendisini hayvanların üzerinde de okadar yükseğe çıkardı. Bitkinin yanı sıra et yemeye de uyum sağlaması,oluşum halindeki insanın bedensel bir güç ve bağımsızlık kazanmasınabüyük katkıda bulunmuştur. Yine de etin en temel etkisi beyin üzerindeidi; beyin artık kendi beslenmesi ve gelişimi için gerekli malzemelerinçok daha zengin bir kaynağına kavuştu ve bu nedenle kuşaktan kuşağa çokdaha hızlı ve çok daha iyi bir şekilde gelişebildi.[14]

Alet Yapmaya Uygun Olmak

Bazibilim adamları hominidlerin ellerinin şekillerine bakıp yaptıklarialetler hakkında tahminlerde bulunabiliyorlar. Sözgelimi Lucy veakrabaları A.afarensis’ler bilinen en eski aletten milyonlarca yıl önceyasamislar. Sempanzelere benzer kıvrık parmaklarına karşın, bu tür hominidin başparmağı diğer parmaklarının uçlarına dokunabilecek kadar uzun.

‘Bu anatomik yapı bu canlıların taştan kaba aletleryapabildiklerini ortaya koyuyor” diye konuşan George WashingtonUniversitesi’nden Bernard Wood, “Hominidlerin 3.5 milyon yıl önce tahta ve taş malzemeyi oldukça büyük bir beceri ile işlediklerini tahmin ediyoruz. Dolayısıyla beyinsel kapasiteleri gelişerek, daha modern aletler yapabilecek beceriyi kazanmışlar” diyor.

Susman erken hominoidlerin alet yapımına kanıt getirmiştir ( 1994 ).İnsanlarda M1 (başparmak) diğer parmaklara göre uzunluğuna oranla daha iri üç kısmına sahiptir. Susman bu bilgiye dayanarak, erkenhominoidlerin tıpkı bizim ellerimizin işleyişine benzer ellere sahipolduklarını ifade etmiştir. İnsanda M1 ler çok daha sağlam yapıdadır. Diğer primatlara kıyasla insanların M1’ inde fazladan üç kas yapısı daha vardır. Bu fark parmağın, elin kuvvetini ve fonksiyonunu artırmıştır.

Sempanze elinin bizimkinden çok farklı olmasınakarsın, bu hayvanların da el becerileri son derece gelişmiştir.Sempanze de parmaklarını kanca yapacak şekilde kıvırabilir, küçüknesneleri başparmağı ve işaret parmağı arasında tutabilir. Hominidellerinin 3.5 milyon yıllık fosilleri bazı yönlerden sempanzeyebenzerken, bazı yönlerden de insanlara benziyor. Dolayısıyla bucanlıların da ellerinin ne kadar becerikli olduğuna ilişkin birvarsayımda bulunmak güçleşiyor.

 

Elin Sanatsal Yönü

İnsanelini aşan alet, aynı zamanda bir düş gücü ürünüdür. Maddenin yapısıniaçıklar ve onların yeni, yaratıcı buluşlarla yeniden birleşiminisağlar. Kuşkusuz, gözle görülebilen şey, dünyada var olan tek yapideğildir. Onun altında ve içinde, daha da ince bir yapı vardır. İşte,insanın yücelisinde bundan sonraki adım, maddenin gözle görülemeyenyapısını açacak olan aracın bulunuşudur.

Eller alet yapımındanbaşka sanatın aktarılmasında da kullanılmıştır. Sanat insanlığın ilkdönemlerinde mağara duvarlarına kazınan, çizilen figürler, el izleri olarak kendini göstermiştir. El izleri dünya genelinde tarihöncesi kayasanatının tipik bir motifıdır. Ancak Fransa, Avustralya ve diğerülkelerde bulunanların aksine Kalımantan mağaralarındaki ellerin çoğu,ne anlama geldiği henüz bilinmeyen noktalar, çizgiler ve diğerşekillerle bezelidir. Bazı örneklerde eller uzun, kıvrımlı çizgilerlebaşka ellere, ya da insan veya hayvan çizimlerine bağlanıyor.

Birdesen yaratmak için ressamın elini duvara koyup toz haline getirilmişasiboyası pigmentini ağzıyla püskürtmesi gerekirdi. Geleneksel birotacı da benzer şekilde davranır, ellerini hastanın rahatsız yerlerineköyüp, nefesini vererek tedavi edici maddeleri püskürtürdü.Uygulamaların her ikisi de bir tür sihir yaratıyordu.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz; İnsan ihtiyaçları doğrultusundageliştirdiği kültürünü elleri sayesinde hayata geçirmiştir. Eller kültürün kusursuzca aktarılabilmesi için biyolojik evrimde çok uzun biryol kat etmiştir. İnsan eli, en yakın akrabamız olan sempanze elinden çok farklıdır. 7 milyon yıl boyunca hominid atalarımızın hem elparmakları, hem de avuç içi giderek kısaldı ve başparmakları daha esnek bir hale geldi. Bu değişikliklerin yanı sıra beynimizin gelişen motorve duyusal kapasitesi, gözlerin üç boyutlu algılayabilir olması elinkavrama ve yakalama yeteneğini büyük ölçüde artırdı. Dolayısıyla alet yapma becerisi gelişti. Gelişen alet yapma becerileri kültürümüze yönverdi. Ancak elin evrim süreci hala tam anlamıyla bilinmiyor.

 

Ahmet Polatlı 



 Kaynak:

http://www.makaleler.com/bilim-makaleleri/biyokulturel-evrim-ve-eller.htm

http://www.turkcebilgi.net/bilim/antropoloji/biyokulturel-evrim-ve-eller-24805_2.html

 

 


 

 

Araştırmacılar Test tüpünde Çok Hücreli Yaşam Ortaya Çıkarmayı Başardı

Sadece birkaç hafta içerisinde tek-hücreli mayanın, iş bölümü yapan hücrelerden oluşan çok hücreli bir organizmaya evrilebildiğinin gösterilmesi, canlılığın çok hücreli yaşama geçişinin aslında o kadar da büyük bir engel teşkil etmemiş olabileceğini gösteriyor.

Laboratuarlarda sıkça kullanılan mayaSaccharomyces cerevisiae normalde yaşamını tek hücreli olarak sürdürüp yine tek hücreli yavrular meydana getirecek şekilde tomucuklanarak ürer. Ancak Minnesota Üniveristesi’nden Will Ratcliff, Evolution 2011 (Society for the Study of Evolution) konferansında sunduğu çalışmasında, tek başına hayatta kalmanın zor olduğu koşullar altında ve yaklaşık iki ay gibi kısa bir sürede çok hücreli maya formları elde ettiklerini duyurdu.

Ratcliff ve ekibi, sıvı ortamda büyüttükleri maya kültürlerini her gün sentrifüje ettikten (örneklerin bulunduğu tüplerin döndürülmesi suretiyle merkezkaç kuvvetinden ve örnekteki yoğunluk farkından yararlanarak ayırma yöntemi uyguladıktan) sonra, bir sonraki kültürleri sentrifüj işlemi sonunda tüplerin dibinde kalan mayalardan büyüttüler. Nasıl büyük kum parçacıkları, kil taneciklerinden daha hızlı dibe çökerse, grup halindeki hücreler de tek hücrelerden daha hızlı çöker. Dolayısıyla ekip, her seferinde kümelenmiş olan maya hücrelerini seçerek aynı işlemleri tekrarladı.

Araştırmacılar, 60 gün -350 nesil- sonrasında büyüttükleri 10 kültürün 10’unda da “kartanesi” formunda kümelenmiş hücre toplulukları bulunduğunu gördüler. Buradaki en önemli noktalardan biri de, bu kümlenmiş hücrelerin birbiriyle alakasız olmayıp, tomurcuklanan ana hücreden yavruların ayrılmaması suretiyle oluşmuş olmalarıydı, yani kartanesi formundaki hücreler genetik olarak tıpatıp akrabalardan oluşuyordu. Bu akrabalığın tüm “kartanesi”nin iyiliği için hücrelerin işbiriliğini sağladığını düşünen araştırmacılar, “kartanesi” belli bir büyüklüğe geldiğinde bir grup hücrenin ayrılarak yavru hücre oluşturduğunu da gözlemlediklerini belirtiyorlar.

Araştırmacılar bu büyüme ve çoğalma evrelerinin çok hücreli organizmaların yaşam döngüsündeki yavru ve yetişkin dönemlerine benzediğini düşünüyorlar. Birkaç yüz nesilden sonra bölünme esnasında bile ilkel bir iş bölümü başladığı görülüyor. Belli bir büyüklüğe gelen yetişkin kartanesinde, bazı hücreler programlanmış hücre ölümü denilen sürece girerek, yapıda yavruların ayrılabileceği zayıf noktalar yaratıyorlar. Bu şekilde ana hücre dibe çökebilecek büyüklükte kalmaya devam ederken olabilecek en fazla yavru üretimi gerçekleşmiş oluyor. Farklı evrimsel streslere maruz kalan kartanesi nesillerinde farklı hücre ölümü seviyeleri de gelişiyor. Hücrenin ölümü kendisi için nadiren avantaj sağlayan bir durum oluşturduğundan, araştırmacılar bu durumun büyük organizmanın iyiliği için gerçekleşen bir işbirliği olduğu görüşünde.

Konferansta sunulan sonuçlar üzerinden tartışılan deney kimi evrimsel biyologlar tarafından heyecanla karşılanırken bazıları şüpheyle yaklaşıyor. Maya suşlarının doğal olarak koloni oluşturma eğiliminde olduğunu belirten şüpheciler, yüz milyonlarca yıl önceki atalarının çok hücreli oluğuna dikkat çekiyorlar. Bu durumda maya suşlarının korudukları “hücrelerin birbirine tutunması” ve “programlanmış hücre ölümü” gibi evrimsel mekanizmaların Ratcliff’in deneyinin lehine çalışmış olabileceği, hiçbir zaman çokhücreli bir ataya sahip olmamış bir canlıda benzer sonuçların elde edilemeyeceği düşünülüyor. Ancak öyle bile olsa, evrim genellikle varolan özelliklere yeni kullanımlar atanmasıyla ilerleyen bir süreç olduğu için Ratcliff’in mayaları bu açıdan başarılı bir deney teşkil ediyor. Benzer deneyleri, çokhücreli atası olmayan, tek hücreli bir alg türü olan Chlamydomonas üzerinde yapmayı planlayan Ratcliff ve ekibi diğer bir yandan maya deneylerini sürdürerek daha ileri bölünme stratejilerinin ve işbölümünün gelişip gelişmediğine bakmaya devam ediyor.

(soL – Bilim)

Yaşam Nasıl Ortaya Çıktı?

Oparin ve Engels

“Şu an bilmediklerimizi yarın biliyor olacağız.” Bu basit ifade, Rus biyolog Aleksandr Ivanoviç Oparin tarafından 1924’te yazılan Yaşamın Kökeni adlı bilimsel makalenin sonuç kısmının temelini oluşturur. Bu makale, sorunun modern bir değerlendirilişine girişen ilk makaleydi ve yaşamı kavrayışta yeni bir dönem başlatmıştı. Bir materyalist ve bir diyalektikçi olarak Oparin’in konuya orijinal bir açıdan yaklaşması rastlantı değildi. Biyokimya ve moleküler biyolojinin şafağında bu yaklaşım cesur bir başlangıçtı ve 1929’da Britanyalı biyolog J. B. S. Haldane’in –ki o da materyalistti– bağımsız katkılarıyla desteklenmiştir. Bu çalışma Oparin-Haldane hipotezini doğurmuş ve bu da yaşamın kökeninin kavranılışına temel oluşturmuştur. “Bu hipotezde” der Asimov, “yaşamın kökenine dair sorunlar, tümüyle materyalist bir bakış açısıyla ilk kez ayrıntılarıyla inceleniyordu. Batılı ulusları sınırlayan dinsel tereddütler Sovyetler Birliğini engellemediğinden bu sonuç belki de şaşırtıcı değildir.”[1]

Oparin, Engels’e şükran borcu olduğunu her zaman kabul etti ve felsefi tutumunu asla gizlemedi: “Ne var ki bu sorun (yaşamın kökeni), iki uzlaşmaz felsefe ekolü –materyalizm ve idealizm– arasındaki sert fikir çatışmasının her zaman merkezinde olmuştur” der Oparin.

Soruna metafizik olarak değil de, yaşamın ortaya çıkışını önceleyen ve onun doğmasına yol açan maddenin sürekli değişiminin incelenmesi temelinde, diyalektik olarak yaklaşmaya çalıştığımızda, önümüzde tümüyle farklı bir manzara belirir. Madde asla durağan kalamaz, sürekli hareket halindedir ve gelişir, ve bu gelişim sırasında bir hareket formundan diğer bir hareket formuna ve bir diğerine dönüşür, her hareket formu bir öncekinden daha karmaşık ve daha ahenklidir. Maddenin genel gelişiminin belirli bir aşamasında yeni bir özellik olarak açığa çıkan yaşam, böylelikle, maddenin hareketinin kendine has ve çok karmaşık bir formu olarak belirir.

Geçen yüzyılın sonları gibi erken bir tarihte Friedrich Engels, maddenin gelişim tarihinin incelenmesinin, yaşamın kökeni sorununun çözümüne en umut verici yaklaşım tarzı olacağını gösterdi. Fakat Engels’in bu düşünceleri, zamanın bilimsel çevrelerinde yeterince yankı bulmadı.

Engels yaşamı proteinlerin hareket tarzı olarak tanımlarken özü itibariyle haklıydı. Fakat bugün bizler buna, yaşamın, proteinlerin ve nükleik asitlerin karşılıklı tepkimesinin bir fonksiyonu olduğunu ekleyebiliriz. Oparin’in açıkladığı gibi: “F. Engels sıkça, kendi dönemindeki biyologlar gibi, «protoplazma» ve «albüminsi cisimler» kavramlarını kullandı.* Bu nedenle Engels’in «proteinleri», ne artık yavaş yavaş canlı varlıklardan yalıtmayı başardığımız kimyasal olarak farklı maddelerle ne de saf proteinlerin bir karışımından oluşan arındırılmış protein preparatlarıyla özdeşleştirilmemelidir. Yine de Engels, proteinlerden bahsederken, maddenin kimyasal görünümlerine özel bir vurgu yaptığında ve proteinlerin metabolizmadaki, yani yaşamın karakteristiği olan maddenin hareket biçimindeki öneminin altını çizdiğinde, çağının düşüncelerinin son derece ilerisindeydi.”

“Engels’in dikkate değer bilimsel kavrayışının değerini takdir edebilmeye ancak bugün başladık. Günümüzde protein kimyasında süre giden gelişmeler, proteinleri son derece özgül yapılara sahip aminoasit polimerleri olarak, tekil kimyasal bileşikler olarak tanımlamamızı mümkün kıldı.”[2] J. D. Bernal, Engels’in yaşam tanımına alternatif olarak, “atomik elektron seviyeleri potansiyellerinin kısmi, sürekli, ilerleyen, çok biçimli ve şartlı olarak etkileşimli öz-gerçeklenişi”[3] tanımını önerir.

Oparin-Haldane hipotezi yaşamın kökeninin incelenmesi için temeli döşemiş olmakla beraber, bunu bir bilim dalı olarak 20. yüzyıl ortasında biyolojide gerçekleşen devrime atfetmek daha doğru olacaktır. Yaşamın kökeniyle ilgili teoriler çoğunlukla spekülatiftir. Fosil kayıtlarında hiçbir iz yoktur. Burada, hayal edilebilen en temel ve en basit yaşam formlarından, canlı varlıklara ilişkin bugünkü fikirlerimizle pek benzeşmeyen ama yine de inorganik maddeden organik maddeye kesin bir sıçrayışı temsil eden geçişsel biçimlerden söz ediyoruz. Belki de Bernal’in yorumladığı gibi, yaşamın kökeni değil de yaşam süreçlerinin kökeni demek daha doğrudur.

Engels’in açıklamasına göre, Darvinci devrim “inorganik doğa ile organik doğa arasındaki uçurumu asgariye indirmekle kalmamış, aynı zamanda organizmaların türeyişi teorisinin önünde duran önceki en temel zorluklardan birini ortadan kaldırmıştır. Yeni doğa kavrayışı, temel özellikleri itibariyle tamdı; bütün katılıklar çözülmüş, bütün sabitlikler dağılmış, ebedi addedilen tüm özgüllükler geçici hale gelmiş, tüm doğa ebedi bir akış ve döngüsellik içinde hareket eden bir şey olarak görülmüştür.”[4] Bu satırlardan bu yana gerçekleşen bilimsel keşifler, bu devrimci öğretiyi güçlendirmeye hizmet etmiştir.

Oparin dünyanın ilk atmosferinin bugünküyle kökten farklı olduğu sonucuna vardı. Atmosferin karakterinin, oksijen olmadığı için yükseltgen değil indirgen olduğunu öne sürdü. Yaşamın dayandığı organik kimyasalların, güneşten gelen morötesi radyasyonun etkisiyle bu bir atmosfer içerisinde kendiliğinden oluştuğunu savundu. J. B. S. Haldane de Oparin’den bağımsız olarak benzer bir sonuca ulaştı:

Güneş günümüzde olduğundan belki biraz daha parlaktı ve atmosferde oksijen olmadığından, güneşten gelen kimyasal olarak aktif morötesi ışınlar bugün olduğu gibi büyük ölçüde atmosferin üst katmanlarındaki ozon (oksijenin değişik bir biçimi) ve alt katmanlardaki oksijen tarafından durdurulmuyorlardı. Bu ışınlar deniz ve kara yüzeylerine veya en azından bulutlara kadar ulaştılar. Artık morötesi ışınlar, bir amonyak, karbondioksit ve su karışımına etki ettiğinde, muazzam bir organik madde çeşitliliği üretmektedir ki, buna çeşitli şekerler ve görünüşe bakılırsa proteinlerin yapıtaşları olan bazı maddeler de dahildir.[5]

Engels, yukarıdaki satırlardan elli yıl önce, daha genel bir biçimde doğru yönü işaret etmişti: “Sonunda, sıcaklık hiç değilse yüzeyin önemli bir kısmında albüminin yaşama sınırlarını aşmayacak ölçüde dengeli hale gelince, ve öteki kimyasal önkoşullar da elverişliyse canlı protoplazma oluşur.” Şöyle sürdürür: “Bir sonraki adımın atılabilmesi için gereken koşulların oluşmasından önce belki de binlerce yıl geçti ve bu şekilsiz protein, hücre zarına ve çekirdeğe sahip ilk hücreyi üretti. Fakat bu ilk hücre aynı zamanda tüm organik dünyanın morfolojik gelişimi için de temel olmuştur. Paleontolojik kayıtların tam olarak karşılaştırılmasına dayanarak varsayım yapmanın izin verilebilir olması ölçüsünde, önce hücreli ve hücresiz sayısız protist türü gelişti…”[6] Bu süreç çok daha uzun yıllar almasına rağmen, genel olarak doğru bir teşhistir bu.

Tıpkı Engels’in düşüncelerinin zamanın bilimsel çevreleri tarafından gözardı edilmesi gibi, Oparin ve Haldane’inkiler de aynı akıbete uğradılar. Bu teoriler hakkettikleri değere ancak çok yakın bir zamanda kavuştular. Richard Dickerson şunları yazıyor:

Haldane’in düşünceleri 1929’da Rationalist Annual’da yayınlandı, ama neredeyse hiçbir tepkiye yol açmadı. Beş yıl önce Oparin, yaşamın kökeni hakkındaki benzer düşüncelerini küçük bir makalede öne sürdüğünde de benzer bir tepkisizlik yaşanmıştı. ortodoks biyokimyacılar Louis Pasteur’ün, kendiliğinden oluşum düşüncesini ilk ve son kez çürüttüğüne o kadar inanmışlardı ki, yaşamın kökeni sorununu, bilimsel bir sorun olarak geçmişe ait görüyorlardı. Onlar Haldane ve Oparin’in çok özel bir şeyi iddia ettiğini kavrayamadılar. Oysa Haldane ve Oparin, yaşamın bugün cansız maddeden evrimleştiğini (ki Pasteur’den sonra artık savunulamaz bir şey olan klasik kendiliğinden oluşum teorisi) savunmuyorlardı, tersine, yaşam bir zamanlar ilkel dünya üzerinde hüküm süren koşullar altında ve diğer organizmalarla rekabetin yokluğunda cansız maddeden evrimleşmişti.[7]

Yaşam Nasıl Ortaya Çıktı

Yaşayan, hisseden, düşünen yaratıkların inorganik maddeden nasıl ortaya çıktığı sorunu kadar muazzam önem taşıyan başka bir konu yoktur. Bu bilmece eski zamanlardan beri insan aklını meşgul etmiş ve bu soruya çeşitli tarzlarda yanıtlar verilmiştir. En geniş anlamda üç eğilimi ayırt edebiliriz:

1. teori: insanlar da dahil tüm yaşamı Tanrı yarattı.

2. teori: yaşam inorganik maddeden kendiliğinden oluşumla ortaya çıktı, tıpkı kurtçukların çürüyen etten ya da kınkanatlıların gübre yığınından oluşması gibi (Aristoteles).

3. teori: yaşam dünyaya çarpan bir göktaşıyla dış uzaydan geldi ve sonra da gelişti.

İnorganikten organiğe bu dönüşüm, göreceli olarak yakın tarihli bir görüştür. Kendiliğinden oluşum teorisi ise –yani yaşamın bir hiçlikten kaynaklandığı görüşü– aksine uzun bir geçmişe sahiptir. Kendiliğinden oluşum, antik Mısır, Çin, Hindistan ve Babil’den gelme bir görüştür. Antik Yunan yazmalarında da bu düşünce mevcuttur. “Kurtçuklar gübreden ve çürümüş etten meydana gelir, bit kendisini insan terinden şekillendirir, ateşböcekleri ölülerin yakıldığı ateşin kıvılcımlarından doğarlar, ve sonuncusu, kurbağa ve fareler toprağın neminden ve çiyinden meydana çıkarlar… Onlar açısından kendiliğinden oluşum yalnızca apaçık, ampirik olarak kanıtlanmış bir gerçekti, bunun teorik temeli tümüyle ikincil önemdeydi” der Oparin.[8] Bunun büyük bir kısmı dini efsanelerle ve söylencelerle ilişkiliydi. İlk Yunan filozoflarının yaklaşımı ise, tam tersine materyalist bir nitelik taşıyordu.

Kendiliğinden oluşumu doğaüstü bir nitelikle bezeyen, ardından da ortaçağ bilim kültürünün temelini belirleyen ve insanların zihinlerine yüzyıllarca hükmeden, Platon’un idealist görüşüydü (Aristoteles tarafından da bu görüş dile getirilmişti). Maddede hayat yoktur, hayat ona aşılanır. Yunan ve Roma felsefi ekollerinden geçip gelen bu düşünce, yaşamın kökenine dair kendi mistik kavrayışlarını geliştirmek için ilk Hıristiyan kilisesi tarafından devralınmış ve ayrıntılarıyla işlenmiştir. St. Augustine kendiliğinden oluşumda, tanrısal iradenin bir dışavurumunu gördü; hareketsiz maddenin “yaratıcı ruh” tarafından canlandırılması. Lenin’in de işaret ettiği gibi, skolastikler ve ruhbanlar, Aristoteles’ten ölü düşünceleri aldılar, canlı olanlarını değil. Bu görüş daha sonraları Thomas Aquinas tarafından Katolik kilisenin öğretilerine göre geliştirildi. Benzer bir kalkış noktası da Doğu kiliseleri tarafından savunulur. Rostov Piskoposu Dimitriy 1708’de, Nuh’un, kendiliğinden oluşabilen hayvanları kendi gemisine almadığını açıkladı: “Bunların hepsi Tufanda yok oldular ve Tufandan sonra bu kökenlerden yeniden ortaya çıktılar.” 19. yüzyılın ortalarına kadar Batı toplumlarında egemen olan inanış buydu.

Büyük T. H. Huxley, 1868’de Edinburgh’da verdiği konferansta, ilk kez açıkça, yaşamın ortak bir fiziksel temele sahip olduğunu açıkladı: protoplazma. Canlı varlıkların hepsinde protoplazmanın işlevsel, biçimsel ve özsel olarak aynı olduğunu vurguladı. İşlevsel olarak bütün organizmalar hareket etme, büyüyüp gelişme, metabolizma ve üreme özelliği gösterirler. Biçimsel olarak çekirdekli hücrelerden ibarettirler; ve özlerinde, hepsi karbon, hidrojen, oksijen ve azotlu bir kimyasal bileşik olan proteinlerden oluşmuşlardır. Bu da yaşamın altında yatan birliği çarpıcı bir biçimde açığa çıkarır.

Mikrobiyolojinin babası olan Fransız bilimci Louis Pasteur, birçok deneyden sonra kendiliğinden oluşum teorisini gözden düşürdü. “Yaşam yalnızca yaşamdan kaynaklanmış olabilir” dedi Pasteur. Pasteur’in buluşları, kendiliğinden oluşumun ortodoks kavranılışına ezici bir darbe indirdi. Darwin’in evrim teorisinin zaferi, vitalistleri* (“yaşam gücü” düşüncesi) yaşamın kökeni sorununa yeni bir tarzda bakmaya zorladı. Bundan sonra onların idealizm savunuları, bu olguyu materyalizm temelinde kavramanın imkânsızlığı iddiasına varmıştı.

1907’de Oluşum Geçiren Dünyalar adlı kitabında İsveçli kimyacı Svente Arrhenius, pan-sperm teorisini öne sürdü: eğer yaşam dünya üzerinde kendiliğinden oluşmadıysa, diğer gezegenlerden dünyaya aktarılmış olmalıydı. Sporları, diğer gezegenlere yaşamı “ekmek” için uzayda yolculuk yapan şeyler olarak tanımladı. Ama her yaşam sporu atmosferimize bir göktaşıyla girdiği sürece yanıp gidecekti. Bu eleştirileri göğüslemek için Arrhenius yaşamın ölümsüz olduğunu ve bir kökeni olmadığını öne sürdü. Fakat olgular onun teorisiyle çelişti. Uzaydaki morötesi ışınların varlığının her türlü bakteriyel sporları çabucak yok edeceği kanıtlandı. Örneğin, dayanıklılıkları nedeniyle seçilmiş mikroorganizmalar 1966’da Gemini-9 adlı uzay kapsülüne konularak uzayda radyasyona maruz bırakıldılar. Ancak 6 saat dayanabildiler. Daha yakın bir zamanda Fred Hoyle, yaşamın dünyaya kuyruklu yıldızların kuyruğunda geldiğini öne sürdü. Bu düşünce, dünyanın uzaydan gelen zeki varlıklar tarafından kasten döllenmiş olabileceğini iddia eden Francis Crick ve Leslie Orgel tarafından yenilendi! Fakat bu tür teoriler gerçekten de hiçbir sorunu çözmez. Yaşamın dünyaya başka gezegenlerden geldiğini kabul etsek dahi, bu yaklaşım yaşamın nasıl ortaya çıktığı sorusuna hâlâ cevap vermiş olmaz, sadece bu soruyu bir adım daha geriye, yani yaşamın kökeni olduğu varsayılan gezegene götürür.

Yaşamın kökeninin akılcı bir açıklaması için uzayda yolculuğa gerek yok. Yaşamın kökenleri, üç buçuk milyar yıl boyunca çok özel koşullar altında bizzat kendi gezegenimiz üzerindeki doğada işleyen süreçlerde bulunabilir. Bu süreç artık yinelenemez, çünkü bu tür organizmaların kaderi onları çabucak yok edecek olan mevcut yaşam formlarına bağlı olacaktır. Yaşam ancak hayatın varolmadığı ve çok az oksijenin bulunduğu bir gezegende ortaya çıkabilirdi, çünkü oksijen, yaşamı oluşturmak için gerekli kimyasallarla birleşerek onları parçalayacaktır. Yaşamın oluşum sürecinde, dünyanın atmosferi esasen metan, amonyak ve su buharından oluşuyordu. Laboratuvarlarda gerçekleştirilen deneyler, su, amonyak, metan ve hidrojen karışımının morötesi radyasyona tâbi tutulduğunda iki basit aminoasiti ve az miktarda daha karmaşık aminoasitleri ürettiğini göstermiştir. 1960’ların sonunda, uzaydaki gaz bulutlarında karmaşık moleküller bulunmuştur. Bu nedenle dünyanın oluşumunun çok erken aşamalarında, yaşamın veya yaşama yakın bir şeylerin ortaya çıkması için gerekli elementlerin aminoasitler biçiminde zaten varolması bile mümkündür. Daha yeni deneyler, tüm yaşamın temeli olan proteinlerin ve nükleik asitlerin başlangıçta varolan “çorba” içinde gerçekleşen normal kimyasal ve fiziksel değişimlerden ortaya çıkmış olabileceğini her türlü şüphenin ötesinde ispat etmiştir.

Bernal’a göre yaşamın birliği, yaşamın tarihinin bir parçasıdır ve dolayısıyla yaşamın kökeninde de içerilir. Tüm biyolojik olgular, fizik kanunlarına uygun olarak doğarlar, gelişirler ve ölürler. Biyokimya dünya üzerindeki bütün yaşamın kimyasal düzeyde aynı olduğunu kanıtlamıştır. Türler arasındaki muazzam çeşitliliğe rağmen, enzimlerin, koenzimlerin ve nükleik asitlerin temel mekanizması her yerde aynı şekilde ortaya çıkar. Ve dahası, en karmaşık yapılarda bile kendiliğinden bir araya gelme ilkesi uyarınca hep birlikte duran bir özdeş parçacıklar kümesi oluşturur.

Yaşamın Devrimci Doğuşu

Dünyanın, henüz ilk aşamalarında, bugünkü dünyayla aynı tarzda işlemediği artık açık hale gelmektedir. Atmosferin bileşimi, iklim ve bizzat yaşam, ani sıçramaları ve geriye dönük olanlar da dahil her türlü dönüşümü içeren bir sarsıntılı değişim sürecinden geçerek gelişmiştir. Dünyanın ve bizzat yaşamın gelişim çizgisi düzgün bir doğru olmaktan alabildiğine uzak ve çelişkilerle doludur. Arkeozoyik diye bilinen dünya tarihinin ilk dönemi 1,8 milyar yıl öncesine kadar sürdü. Başlangıçta atmosferin ana bileşenleri karbondioksit, amonyak, su ve azottan oluşmaktaydı, ama serbest oksijen yoktu. Bu noktadan önce yerküre üzerinde yaşam yoktu. Öyleyse yaşam nasıl ortaya çıktı?

Daha önce de gördüğümüz gibi, 20. yüzyılın başlarına kadar jeologlar yerkürenin çok kısa bir tarihi olduğuna inanıyorlardı. Gezegenin çok daha eski bir tarihinin olduğu ve dahası bu tarihin sürekli ve kimi zaman da kataklizmik değişimlerle karakterize olduğu gerçeği, ancak yavaş yavaş açık bir hale geldi. Benzer bir olguyu, eski inanışa nazaran çok daha yaşlı olduğu ortaya çıkan güneş sistemimizin yaş tahmininde de görüyoruz. İkinci Dünya Savaşından sonraki teknolojik gelişmelerin, özellikle de nükleer saatlerin keşfinin, çok daha kesin ölçümler için gerekli temeli oluşturduğunu ve bunun da gezegenimizin evrimini kavrayışımızda muazzam bir sıçramaya yol açtığını söylemek yeter.

Bugün yerküremizin 4,5 milyar yıl önce katı bir gezegen haline geldiğini söyleyebiliyoruz. Günlük yaşantımızda kullandığımız zaman birimleriyle kıyaslarsak, hayal bile edilemeyecek kadar uzun bir süredir bu. Jeolojik zamanlarla uğraştığımızda, tümüyle farklı bir büyüklükler âlemine gireriz. Bizlerin saatler, günler ve haftalarla düşünmemiz gibi, jeologlar da milyonlarca ve milyarlarca yılla ilgilenmeye alışıktırlar. Bu tür zaman aralıklarını kucaklayabilecek farklı bir zaman ölçeği oluşturmak gerekli hale gelmişti. Dünya tarihinin “ilk” aşamalarını kapsayan çalkantılar dönemi yine de gezegenin tüm tarihinin %88’inden daha fazlasını oluşturur. Bu dönemle kıyaslandığında insan neslinin tüm tarihi fani bir andan daha fazlası değildir. Ne yazık ki, geride kalan delillerinin alabildiğine kıt oluşu, bizleri bu döneme has süreçlerin daha ayrıntılı bir resmini elde etmekten alıkoyuyor.

Yaşamın kökenini anlamak için, yerkürenin ilk atmosferinin ve çevre koşullarının bileşimini bilmek şarttır. Gezegenin bir toz bulutundan oluştuğu şeklindeki inandırıcı senaryoya bakarsak, bunun bileşenleri esasen hidrojen ve helyum olmalıydı. Günümüzde yerküre, çok miktarda oksijen ve demir gibi daha ağır elementler içermektedir. Aslında atmosfer yaklaşık olarak %80 azot ve %20 oksijenden oluşur. Bunun sebebi, hidrojen ve helyum gibi daha hafif elementlerin, yerçekiminin onları tutmaya yetmemesinden ötürü dünyanın atmosferinden kaçmış olmalarıdır. Jüpiter ve Satürn gibi daha büyük kütleçekime sahip büyük gezegenler, yoğun bir hidrojen ve helyum atmosferini kendi etraflarında tutabilmişlerdir. Daha küçük bir kütleçekime sahip olan bizim küçük Ayımız ise tüm atmosferini yitirmiştir.

İlk atmosferi oluşturan volkanik gazlar, metan ve amonyağın yanı sıra su da içermeliydi. Atmosferi doyma noktasına getirmeye hizmet eden ve yağmurların oluşmasını sağlayan bu gazların yerkürenin iç kısımlarından çıktığını sanıyoruz. Yerküre yüzeyinin soğumasıyla birlikte göller ve denizler oluşmaya başladı. Bu denizlerin, güneşten gelen morötesi ışınların etkisiyle kimyasal elementlerin sentezlenerek, aminoasitler gibi karmaşık azotlu organik bileşikler ürettiği bir prebiyotik (yaşam öncesi) “çorba” oluşturduğuna inanılıyor. Atmosferin ozon içermeyişi, morötesi ışınların böyle bir etkide bulunmasını mümkün kılmıştı. Oparin-Haldane hipotezinin temelini oluşturan şey budur.

Virüsler hariç tüm yaşam hücreler halinde örgütlenmiştir. En basit hücre bile son derece karmaşık bir olgudur. Standart teoriye göre, bizzat yerküreden kaynaklanan ısı, karmaşık bileşiklerin basit bileşiklerden oluşması için yeterli olmuştur. İlk yaşam formları, güneşten gelen morötesi radyasyondan türeyen enerjiyi saklama yeteneğindeydi. Fakat atmosferin bileşimdeki değişimler morötesi ışın kaynağını kuruttu. Klorofil olarak bilinen maddeyi geliştiren belli agregalar, morötesi ışınları filtre ederek tutan ozon tabakasını geçen görünür ışıktan yararlanabiliyorlardı. Bu ilkel algler, karbondioksiti tüketerek oksijen saldılar, bu da bugünkü atmosferin oluşumuna yol açtı.

Jeolojik zamanın bütün gidişatı boyunca, biyosferik ve atmosferik aktivitenin diyalektik karşılıklı bağlılığını görebiliriz. Bir yanda, atmosferdeki serbest oksijenin çoğu (bitkilerdeki fotosentez süreci sayesinde) biyolojik aktiviteden kaynaklanmıştır. Diğer yanda ise, atmosferin bileşimindeki değişimler, özellikle de mevcut moleküler oksijen miktarındaki artış, yeni yaşam formlarının ortaya çıkmasını ve çeşitlenmesini mümkün kılan büyük biyolojik değişimleri tetiklemiştir.

4 milyar yıl önce aminoasitler ve diğer basit moleküllerden oluşan ilkel çorbadan ilk canlı hücreler nasıl ortaya çıktı? Nobel ödüllü kimyacı Harold Urey ve öğrencisi Stanley Miller tarafından 1953’te öne sürülen standart teoriye göre yaşam, metan, amonyak ve diğer kimyasallardan oluşan ilk atmosferde, yıldırımlar tarafından uyarılarak kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Daha sonraki kimyasal reaksiyonlar, basit yaşam bileşiklerinin, sonunda DNA ikili sarmalını ya da tek iplikli RNA’yı (ki her ikisi de çoğalma gücüne sahiptirler) doğuran gittikçe artan karmaşıklıkta moleküllere gelişmesini sağlıyordu.

Yaratılışçıların dikkat çekmeyi çok sevdiği gibi, bu oluşumun tesadüfen gelişme olasılığı çok azdır. Yaşamın kökeni gerçekten de tesadüfi bir olay olsaydı, Yaratılışçıların haklı bir davası olurdu. Bu gerçekten de bir mucize olmalıydı! Yaşamın temel yapıları ve genel olarak genetik etkinlik inanılmaz ölçüde karmaşık ve sofistike moleküllere –DNA ve RNA– dayanır. Tek bir protein molekülünü oluşturmak için birkaç yüz aminoasit yapıtaşının düzgün bir sırada birleşmesi gerekir. En son donanımlara sahip bir laboratuvarda bile altından kalkılması çok zor bir iştir bu. Böyle bir şeyin sıcak küçük bir havuzda tesadüfen oluşma ihtimali çok küçük olmalıydı.

Bu soruna, yakın bir tarihte Kaos teorisinin bir dalı olan karmaşıklık açısından yaklaşıldı. Staurt Kauffman, karmaşıklık ve genetik üzerine yürüttüğü çalışmasında, fizik ve kimya yasalarının doğal işleyişi sayesinde moleküler kaostan düzenin kendiliğinden çıkmasının bir sonucu olarak bir tür yaşamın doğmasının mümkün olduğu öne sürdü. Eğer ilk yaşam çorbası aminoasitçe yeterince zengin ise, tesadüfi bir reaksiyon beklemeye gerek olmayacaktı. Bu çorba içindeki bileşiklerden, tutarlı, kendini pekiştirebilen bir reaksiyon ağı oluşabilirdi.

Katalizörler sayesinde farklı moleküller birbirleriyle etkileşip kaynaşabilir ve Kauffman’ın “otokatalitik küme” diye adlandırdığı şeyi oluşturabilirlerdi. Bu şekilde, moleküler kaostan çıkan düzen, kendini gelişen bir sistem olarak dışa vururdu. Bu henüz bugün bildiğimiz anlamıyla yaşam demek değildir. Çünkü böyle bir şey, DNA’ya, genetik koda ve bir hücre duvarına sahip olmazdı. Ama yine de belli yaşamsal özellikleri gösterirdi. Örneğin gelişebilirdi. Bir tür metabolizmaya –aminoasitler ve diğer basit moleküller şeklindeki “besin” moleküllerini özümseyen ve onları kendine katan bir metabolizmaya– sahip olurdu. Kendini daha geniş bir alana yayacak, bir tür ilkel üreme özelliği de bulunurdu. Nitel bir sıçrayışı ya da karmaşıklığın diliyle “faz geçişini” temsil eden bu fikir, yaşamın rastlantısal bir olay olarak değil, aksine doğanın örgütlenmeye dönük içsel eğiliminin bir sonucu olarak ortaya çıktığı anlamına gelirdi.

İlk hayvan organizmaları, bitki hücrelerinin ürettiği enerjiyi özümseyebilen hücrelerdi. Değişen atmosfer, morötesi radyasyonun ortadan kalkması ve mevcut yaşam formlarının varlığı, günümüzde yeni bir yaşamın oluşumunu imkânsız kılar (şüphesiz gerekli koşullar yapay yollarla laboratuvarlarda yaratılmadığı sürece). Okyanuslarda herhangi bir rakibin veya yırtıcının olmadığı durumda, ilk bileşikler çok hızlı bir şekilde yayılacaktı. Belli bir aşamada, kendisini çoğaltma yeteneğindeki bir nükleik asit molekülünün oluşumuyla nitel bir sıçrama söz konusu olacaktı: Canlı bir organizma. Organik madde böylelikle inorganik maddeden ortaya çıkmış olur. Yaşamın kendisi belli bir tarzda örgütlenen inorganik maddenin ürünüdür. Milyonlarca yıllık uzun bir dönemde yavaş yavaş mutasyonlar gözükmeye başlayacak, bu da sonunda yeni yaşam formlarının ortaya çıkışına yol açacaktı.

Böylece yerküre üzerinde yaşamın ortaya çıkması için asgari bir çağa ulaşabiliyoruz. Bildiğimiz şekliyle yaşamın evrimleşmesinin önündeki temel engellerden biri, Arkeozoyik dönemde atmosferin üst katmanlarında bir ozon perdesinin olmayışıydı. Bu durum, okyanusların yüzey katmanlarının, yaşamı başlatan DNA molekülünü etkisizleştiren morötesi ışınlar da dahil her tür radyasyonu geçirmesine yol açıyordu. İlk ilkel canlı organizmalar –prokaryot hücreler– çekirdeksiz ve hücre bölünmesi yeteneğinden yoksun tek hücrelilerdi. Ama morötesi ışınlara karşı göreli bir dirençleri vardı, hatta bir teoriye göre varlıkları bu ışınlara bağlıydı. Bu organizmalar 2,4 milyar yıl boyunca yerküre üzerinde egemen olan yaşam formuydular.

Prokaryot tek hücreli yaratıklar, tomurcuklanma ve bölünme yöntemiyle eşeysiz ürediler. Eşeysiz üreme, çok nadiren bir mutasyon gelişmediği sürece genellikle özdeş kopyalar oluşturur. Bu, söz konusu dönemdeki evrimsel değişimin yavaşlığını da açıklar. Ne var ki çekirdekli hücrenin (ökaryotlar) ortaya çıkışı daha büyük bir karmaşıklığın yolunu açtı. Büyük bir olasılıkla ökaryotların evrimi bir prokaryot kolonisinden ortaya çıktı. Örneğin bazı modern prokaryotlar ökaryot hücrelerini işgal edebilir ve onların içerisinde bir unsur olarak yaşayabilir. Ökaryotların bazı organellerinin* (organları) kendi DNA’ları vardır, ki bu da onların geçmişteki bağımsız varoluşlarının bir kalıntısı olsa gerek. Yaşamın kendisi metabolizma (organizma içinde süregelen kimyasal değişimlerin tümü) ve üreme de dahil belli temel özelliklere sahiptir. Eğer doğanın sürekliliğini kabul ediyorsak, bugün varolan en basit organizma çok daha basit süreçlerden evrimleşerek oluşmuş olmalıdır. Üstelik yaşamın maddi temelleri, Evrendeki tüm elementlerin en müşterek olanlarıdır: hidrojen, karbon, oksijen ve azot.

Yaşam bir kez ortaya çıktığında, bizzat gelecekte tekrar ortaya çıkmasına mani olan bir engel haline gelir. Yaşamın bir yan ürünü olan moleküler oksijen, (ışığın enerjiye dönüştüğü) fotosentez sürecinden ortaya çıkar. “Bugün yerkürede varolan yaşam, aslında insanlık tarafından çok önceleri kavranmış iki büyük kategoriye ayrılır –oksijen soluyan hayvanlar ve fotosentez ya da ışıkla büyüyen bitkiler” der Bernal. “Hayvanlar karanlıkta yaşayabilirler, ama ister serbest hava şeklinde olsun ister suda çözünmüş oksijen şeklinde, soluyacak bir havaya ihtiyaç duyarlar. Bitkiler oksijene ihtiyaç duymazlar –aslında gün ışığında oksijeni üreten onlardır– buna karşın karanlıkta uzun süre kalırlarsa büyüyemez ve yaşayamazlar. Öyleyse hangisi önce ortaya çıktı? Yoksa onlardan önce bir başka yaşam formu mu vardı? Bu seçeneğe bugün neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Yaşam tarihi, iç hücre anatomisi ve hayvan ve bitki metabolizmaları üzerine yapılan ayrıntılı çalışmalar, hem bitkilerin hem de hayvanların, bir zoo-fitin gittikçe ayrışan özelleşmiş türevleri olduğunu gösteriyor. Bu zoo-fitler, hayvanların ve bitkilerin işlevlerini aynı anda gerçekleştirebilen ve hem bir oksitleyici hem de fotosentetik ajan olarak davranabilen bugünün bakterilerine benzeyen bir şey olmalıydılar.”[9]

İlk Yaşam Formları

Bakterilerden insanlara kadar tüm canlı organizmaların kromozomlarının benzer bir bileşime sahip olması çarpıcı bir olgudur. Bütün genler aynı tür kimyasal maddelerden yapılmıştır: nükleoproteinler. Bu durum, organik ve cansız madde arasındaki eşikte duran bilinen en basit canlı yaratıklar olan virüsler için de geçerlidir. Nükleoproteinlerin kimyasal bileşimi, moleküler bir varlığın, hem genlerde hem de virüslerde yaşamın temel özelliği olan üreme özelliğini göstermesini mümkün kılar.

Engels her türden geçişsel biçim olmaksızın yaşamın evriminin anlaşılamayacağına işaret eder:

Katı ve değişmez çizgiler evrim teorisiyle uyuşmaz. Hatta, omurgalılar ile omurgasızlar arasındaki sınır çizgisi bile bugün artık kaskatı değildir; tıpkı kuşlarla sürüngenler arasındaki çizginin her geçen gün giderek küçülmesi ve balıklarla amfibiler arasındaki ayrımın çok küçük olması gibi. Compsognathus* ile Archaeopteryx arasında yalnızca birkaç ara halka eksiktir ve dişli kuş gagaları her iki yarım kürede de ortaya çıkmaktadır. “Ya o ya bu” yaklaşımı gün geçtikçe daha yetersizleşmektedir. Daha ilkel hayvanlarda birey kavramı hiçbir şekilde kesin olarak saptanamaz. Yalnızca belli bir hayvanın bir birey mi yoksa bir koloni mi olduğu bakımından değil, gelişimi içerisinde bir bireyin nerede bittiği ve diğerinin nerede başladığı bakımından da durum aynı.

Doğa karşısında, bütün farklılıkların ara basamaklarda kaynaşmış bir hale geldiği ve bütün karşıtlıkların ara bağlantılarla birbirine geçtiği bir aşama için eski metafizik düşünme yöntemi artık yetersizdir. Katı ve değişmez çizgiler, koşulsuz ve evrensel “ya şu ya bu” diye bir şey tanımayan, sabit metafizik farklılıklar arasında köprü kuran ve “ya şu ya bu”nun yanı sıra yerli yerinde bir “hem şu hem bu”yu da kavrayan ve karşıtları uzlaştıran diyalektik, bu aşamaya en üst düzeyde uygun düşen yegâne düşünme yöntemidir. Kuşkusuz, gündelik kullanım açısından, bilimin küçük değişimleri açısından, metafizik kategoriler geçerliliklerini korurlar.[10]

Canlı ve cansız madde arasındaki, bitkilerle hayvanlar, sürüngenlerle memeliler arasındaki sınır çizgisi zannedildiği kadar net çizilmemiştir. Örneğin virüsler, anladığımız anlamda canlı olduğu söylenemeyen ama yine de bazı yaşamsal özelliklere açıkça sahip bir sınıf oluştururlar. Ralph Buchsbaum’un ifade ettiği gibi:

Virüsler bilinen en büyük proteinlerdendir ve birkaç türü saf kristal formundadır. Hiçbir canlı varlığın yaşamını sürdüremeyeceği kristalleşme işleminden birkaç kez geçtikten sonra bile uygun koşullara geri dönüldüğünde faaliyetlerine devam edip çoğalırlar. Şu ana dek hiç kimse canlı madde olmaksızın virüsleri büyütmeyi başaramadığından, virüslerin, eskiden canlı ve cansız varlıklar arasında varolduğu düşünülen uçurum üstünde bir köprü görevi yaptığı açıktır. Artık canlı ve cansızlar arasında derin ve gizemli bir ayrımın olduğu söylenemez, aksine karmaşıklığa tedrici bir geçiş olduğu görülür.

Eğer ilk kendi kendine çoğalan varlıkların virüslere benzediğini kabul edersek, virüs benzeri proteinlerin bir araya toplanması, bağımsız, güneşten gelen enerjiyi kullanan, basit maddelerden kendi besinini sağlayan daha büyük bakteri benzeri organizmaların gelişimine yol açmış olabilir.

Böylesi bir örgütlenme düzeyi, günümüzün bağımsız bakterileriyle kıyaslanabilir. Bunların bir kısmı, klorofil yerine çeşitli yeşil veya mor pigmentleri kullanarak klorofil olmaksızın da fotosentez yapabilirler. Diğerleri, demir, kükürt veya azotun oksitlenmesinden ortaya çıkan enerjiden yararlanırlar. Örneğin amonyağı nitratlara ya da hidrojen sülfiti sülfatlara yükseltgeyebilir ve buradan çıkan enerjiyi karbonhidrat oluşturmakta kullanırlar.[11]

Gezegenin oluşumu ile yüzeydeki kabuğun soğuması arasında geçen göreli kısa zaman aralığı, yaşamın ortaya çıkışının şaşırtıcı ölçüde kısa bir zaman aralığında gerçekleştiği anlamına gelir. Stephen J. Gould şöyle diyor: “yaşam, tüm çapraşıklığıyla, muhtemelen, olabildiğince hızlı bir biçimde ortaya çıktı.[12] 3,5 milyar yaşındaki mikrofosiller, tahmin edilebileceği gibi prokaryot hücrelerdir, yani çekirdekleri yoktur (metanogenler, bakteriler ve mavi-yeşil algler). O sırada bile bir çeşitlilik söz konusu olmasına rağmen bunlar dünya üzerindeki en basit yaşam formları olarak değerlendirilirler. Bu da, 3,5 ilâ 3,8 milyar yıl önceki zaman aralığında, bugün nesli tükenmiş diğer yaşam formlarıyla birlikte bizim ortak atalarımızın da ortaya çıktığı anlamına gelir.

Eğer o dönemde atmosferde moleküler oksijen varsa bile, çok az miktarda olmalıydı. O dönemki organizmaların oksijene ihtiyaçları yoktu, tersine oksijen onların ölümüne sebep olurdu. Bunlar hidrojeni yükseltgeyerek ve karbondioksiti metana indirgeyerek gelişmekteydiler. Bu organizmaların, yanardağ ağızlarındaki çok sıcak bölgelerde yaşayan eocyte hücrelerine benzer olması gerektiği öne sürülmüştür. Enerjilerini oksijenden değil, kükürdü hidrojen sülfite çevirerek elde ederler.

“Canlı hücrelerin evriminden önce, ilk okyanusların, uzun bir süre varlıklarını koruyan ve sonra tekrar yok olan özel kimyasallar içeren damlacıklarla dolu olduğu tasavvur edilebilir” der Richard Dickerson ve şöyle devam eder:

Tümüyle şans eseri olarak, “yararlı” polimerleşmelere yol açabilen katalizörler içeren damlacıklar, diğerlerinden daha uzun süre hayatta kalmış olabilir; hayatta kalma olasılığı doğrudan doğruya “metabolizma”larının karmaşıklığına ve verimliliğine bağlı olmalıydı. Milyarlarca yıl boyunca, kendi çevresinden gerekli enerjiyi ve molekülleri alabilme ve bunları yalnızca ebeveyn damlacıkların değil aynı zamanda bunların çok büyük hale geldiklerinde dağılıp parçalanarak oluşturdukları yavru damlacıkların da hayatta kalmasına destek olabilecek maddelerde birleştirebilme yeteneğinde olan damlacık tipleri arasında güçlü bir kimyasal seleksiyon olmuş olmalıydı. Bu yaşam değildir, fakat ona gittikçe yaklaşan bir şeydir.[13]

Fosil kanıtlarının olmaması nedeniyle, modern hücrelerin kökenine ışık tutmak için onların örgütlenişini incelemek gerekir. En basit yaşam formunun üremesi için nükleik asit içeren genetik bir aygıtın mevcut olması gerekir. Eğer hücreler yaşamın temel birimleriyse, ilk organizmaların nükleik asit veya bununla çok yakından ilişkili polimerler içerdiği hususunda neredeyse emin olabiliriz. Örneğin bakteriler tek bir hücreden oluşurlar ve bütün canlı hücrelerinin prototipi olmaları muhtemeldir.

Escherichia coli (E. coli) bakterisi o kadar küçüktür ki, trilyon tanesi bir araya gelse ancak bir santimetreküp kadar yer işgal eder. Gerekli molekülleri hapsedip koruyan bir hücre duvarına, bir zara sahiptir; bu zar aynı zamanda hücre dışındaki yararlı molekülleri seçer ve hücre içine alır. Hücreyle çevresi arasındaki dengeyi sağlar. Hücrenin temel metabolizması, büyüme ve gelişme için çevredeki besinleri kullanan yüzlerce kimyasal reaksiyonun vuku bulduğu hücre zarında gerçekleşir. E. Coli bakterisi her yirmi dakikada bir çoğalır. Hücre içindeki bu benzersiz dönüşüm, enzimler olarak adlandırılan bir grup molekül tarafından mümkün kılınır. Enzimler, süreç içerisinde değişmeksizin kalan fakat kimyasal reaksiyonları hızlandıran katalizörlerdir. Besinleri sürekli olarak ürünlere dönüştürürken defalarca işe karışırlar.

Üreme hayatın özsel bir unsurudur. Hücre bölünmesi gerçekleştiğinde bir dizi özdeş yavru hücre oluşur. Yeni protein moleküllerini ebeveyn hücredekiyle tam olarak aynı sırada yapabilmek için kopyalama mekanizması nükleik asitlerde kodlanır. Belirli enzimlerin yardımıyla kendilerini doğrudan çoğaltabilmeleri benzersiz bir durumdur. DNA (deoksiribonükleik asit) yeni proteinlerin sentezlenişini yönetmek için gerekli tüm bilgiyi taşır. Ne var ki DNA bunu doğrudan yapamaz, bir “ana kopya” olarak davranır, ondan mesajcı RNA (ribonükleik asit) kopyaları oluşturulur, bu kopyalar dizinin bilgisini sentezleme sistemine taşırlar. Bu genetik kod olarak bilinir. Nükleik asitler enzimler olmaksızın kendilerini kopyalayamazlar ve enzimler de nükleik asit olmaksızın yapılamaz. Paralel olarak gelişmiş olmaları gerekir. İlk elementler “çorbası”nda, kendileri de doğal seleksiyon temelinde gelişmiş bir enzim olan RNA moleküllerinin de varolmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Bu tip RNA enzimleri bir sarmal oluşturmak üzere bir araya geldiler ve kendini kopyalayan RNA’nın temeli oldular. Ne var ki genetik kopyalama nadir gerçekleşen hatalardan da muaf değildir. E. coli bakterisinde hata oranı her 10 milyon kopyada birdir. Milyonlarca nesil boyunca, bu gibi hataların –mutasyonlar– çok az etkisi de olabilir, ya da tersine, bu mutasyonlar organizmada çok esaslı değişimlere de yol açabilir ve doğal seleksiyon temelinde yeni türlerin oluşumuyla sonuçlanabilir.

Organik evrimin bir sonraki aşaması tüm familyalarda gruplaşmış olan diğer polimerlerin –bir moleküller bileşimi– gelişimiydi. Molekülleri hapsedecek bir yapı gerekliydi: Yarı geçirgen bir hücre zarı. Hücre zarları, katı ve sıvı haller arasında zar zor dengede duran karmaşık yapılardır. Zarın bileşimindeki küçük değişimler nitel bir değişim üretebilir. Chris Langton’un açıkladığı gibi: “Onu küçücük de olsa çekiştirin, kolesterol bileşimini bir parça değiştirin, yağ asidi bileşimini çok az değiştirin ve tek bir protein molekülünün zar üzerindeki reseptöre bağlanmasına izin verin, böylelikle biyolojik olarak yararlı değişimler, büyük değişimler elde etmiş olursunuz.”[14]

Fotosentez ve Eşeyli Üreme

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılacağı üzere hücrenin evrimi organik evrimin göreli olarak ileri bir aşamasıdır. Biyotik çorbanın zengin bileşenleri tükendiğinde, suda çözülebilen organik maddeleri atmosferden alabilmek için bir evrim geçirmek şart oldu. Basit ama daha verimsiz bir metabolizma biçimi olan fermantasyonun ardından bir sonraki adım olarak fotosentez geldi. Özel klorofil molekülü evrimleşti. Bu molekül, canlı organizmanın, organik molekül sentezi için güneş enerjisini yakalamasını mümkün kıldı. İlk fotosentezciler, gittikçe azalan doğal enerji bakımından zengin molekülleri elde etmek için girişilen yarıştan kendilerini sıyırdılar ve kendilerini ilk üreticiler olarak inşa ettiler. Fotosentez işlemi bir kez başarıldığında yaşamın geleceği garanti altına alınmış oldu. Fotosentez ortaya çıkar çıkmaz ve yeterince oksijen üretilir üretilmez, oksijenli solunum mümkün hale geldi. Doğal seleksiyon kanunuyla uyum içerisinde, fotosentez bir kez başladığında ardından gelen tüm canlılar üzerinde kendi izlerini bırakmış ve kuşkusuz o kadar başarılı olmuştur ki, kendinden önceki tüm yaşam formlarını silip süpürmüştür.

Bu gelişme nitel bir sıçramayı temsil eder. Daha karmaşık biçimlere dönük sonraki evrim, en sonunda yaşamın yeni bir dalına, yani çekirdekli hücrelere yol açan uzun bir süreçtir. Ökaryot ağacının tepesinde, bitkiler, hayvanlar ve mantarlar eşzamanlı olarak ortaya çıkarlar. Amerikalı moleküler biyolog Mitchell Sogin’e göre oksijen miktarı evrimin hızını etkilemiştir. Eski kayaların kimyasal bileşimi, atmosferik oksijenin, uzun istikrar dönemleriyle ayrılmış göreli farklı adımlar şeklinde arttığını akla getirir. Bazı biyologlar, yaşamın patlak verişinin, belirli bir seviyeye ulaşan oksijen tarafından tetiklenmiş olabileceğine inanırlar.

Çekirdekli hücre –ökaryotlar– oksijene tamamen uyum sağlamış ve çok az bir değişim göstermiştir. Bu devrimci yeni yaşam formunun ortaya çıkışı gelişmiş eşeyli üremeyi mümkün kılmış ve bu üreme biçimi de evrimin hızını arttırmıştır. Prokaryotlar, bakteriler ve mavi-yeşil alglerden (bunlar fotosentez sayesinde oksijen üretirler) oluşan iki grup organizmayı içerirken, ökaryotlar bütün yeşil bitkileri, bütün hayvanları ve mantarları içerirler. Eşeyli üreme bir başka nitel sıçramayı temsil eder. Genetik malzemenin çekirdek içinde paketlenmiş olmasını gerektirir. Eşeyli üreme iki hücreden gelen genlerin karışmasına izin verir, bu da varyasyon şansını oldukça arttırır. Üremede ökaryot hücrelerin kromozomları yeni hücreler oluşturmak üzere kaynaşırlar. Doğal seleksiyon, gen havuzundaki uygun genetik varyantları muhafaza etmeye hizmet eder.

Yaşamın kilit özelliklerinden biri de üremedir. Bütün hayvan ve bitki hücreleri aynı temel iç yapıya sahiptirler. Üreme ve ebeveynlere ait özelliklerin aktarılması (kalıtım), eşey hücrelerinin yani yumurta ve spermin birleşmesi sayesinde gerçekleşir. Yaşam formlarının özelliklerinin bir nesilden diğerine aktarılmasını sağlayan genetik malzeme olan DNA, tüm hücrelerin çekirdeğinde yer alır. Sitoplazmadan* oluşan hücre yapısı da, organel olarak adlandırılan birçok minyatür organlar içerir. Organellerin iç yapısı farklı bakteri tipleriyle özdeştir, ki bu da bitki ve hayvan hücrelerinin bileşiminin, bir zamanlar bağımsız olan bu kendi DNA’larına sahip organların işbirliği yapan bir bütün oluşturmak üzere bir araya gelmelerinin bir sonucu olduğuna işaret eder gibidir. 1970’lerde mikrotübüller keşfedildi. Bunlar vücuttaki bütün hücreleri tıpkı bir yapı iskelesi gibi dolduran protein çubuklarıdırlar. Bu iç “iskelet”, hücreye şekil verir ve protein ile plazma ürünlerinin dolaşımında rol oynar. Ökaryot veya çekirdekli hücrenin ortaya çıkışı 1,5 milyar yıl önce biyolojik bir devrim yaratmıştır.

Eşeysiz tomurcuklanma ve bölünmeden eşeyli üreme çıktı. Böylesi bir ilerleme, iki bireyin kalıtım malzemesinin karışımını sağladı, böylece artık yavrular ebeveynlerden farklı olacaktı. Bu durum çeşitliliği doğurdu, artık bu çeşitlilik üzerinde doğal seleksiyon işleyebilirdi. Her hayvan ve bitki hücresinde DNA, çekirdek içindeki kromozom çiftleri olarak düzenlenir. Bu kromozomlar bireysel özellikleri belirleyen genleri taşırlar. Oluşan yavru, ebeveynlerin özelliklerini kendinde birleştirirken aslında yine de onlardan farklılık gösterir. Eşeyli üremenin kökeni, öyle görünüyor ki birbirini yutan ilkel organizmalarla bağlantılıdır. İki bireyin genetik malzemesi iki kromozom takımına sahip bir organizma üreterek kaynaşıyordu. Ardından daha büyük olan organizma doğru miktardaki kromozoma sahip iki parçaya bölünür. Tek ve çift kromozomlar bir dönem vardı, fakat zamanla çift kromozoma sahip olma durumu tüm bitki ve hayvanların normal varoluş tarzı haline geldi. Bu da çok hücreli organizmaların evriminin temelini oluşturdu.

Yaklaşık 700-680 milyon yıl önce ilk metazoa ortaya çıktı. Bunlar büyümeleri için oksijene ihtiyaç duyan karmaşık çok hücreli organizmalardı. O dönemde atmosferdeki oksijen miktarı sürekli artmış ve 140 milyon yıl önce bugünkü seviyesine ulaşmıştı. Evrimde işleyen süreçler bariz biçimde, uzun tedrici nicel değişim dönemlerinin ani patlamalarla kesintiye uğradığı diyalektik bir karaktere sahiptir: 570 milyon yıl önce böylesi bir dönemden geçilmişti.

Kambriyen Patlama

Dünya üzerindeki karmaşık yaşam formlarının ne denli yakın geçmişe ait bir olgu olduğunu anlamak için bir parça hayal gücü gerekir. Kıraç ve rüzgârlı kayalardan oluşan, en karmaşık yaşam formlarının alg toplulukları ve köpük göletlerinden ibaret olduğu bir dünya hayal edin. Yeryüzü tarihinin büyük bir bölümünde durum bundan ibaretti. Milyarlarca yıl boyunca yaşamın gelişimi neredeyse durağandı. Derken aniden bu durağan dünya, yaşamın tarihindeki en coşkun patlamalardan birini yaşadı. Fosil kayıtları farklı yaşam formlarının son derece sıradışı bir artışını ortaya koyuyor. Kaya tabletlerinde kabuklu ve iskeletli hayvanların ortaya çıkışı görünmektedir. Okyanuslarda yeni yaşam formlarının adeta bir patlama gibi ortaya çıkışı, Proterozoik dönemin temel yaşam formu olan eski stromatolitlerin kitlesel tükenişiyle paralel gelişmişti. Çok hücreli yaratıkların muazzam sayılarla ortaya çıkışı yeryüzünün çehresini ilelebet değiştirdi. F. H. T. Rhodes şöyle yazmaktadır:

Fosil kayıtlarıyla ilgili en dikkat çekici (ve aynı zamanda en şaşırtıcı) şey belki de bu kayıtların başlangıcıdır. Fosiller oldukça bol miktarlarda ilk olarak alt Kambriyen çağının kayalarında ortaya çıkar ve bunlar yaklaşık 600 milyon yıl öncesine aittir. Daha eski çağlara (Prekambriyen) ait kayalar, çok eski organizmaların bazı izleri dışında neredeyse tamamen fosilsizdirler. Bu iki kaya grubu arasındaki fark o denli büyüktür ki, bir paleontolog ömrü boyunca büyük bir umutla prekambriyen katmanlarını araştırabilir ve yine de hiçbir şey bulamayabilir (ve birçoklarının yaptığı da budur); ama bir kez Kambriyen çağına ayak bastı mı fosiller dünyasına da girmiş olur; büyük bir yaşam formu çeşitliliğine, iyi korunmuş, dünya çapında yaygın ve göreli olarak basit olma özelliğine sahip fosiller. Bu, en eski basit fosillerin ilk özelliğidir ve evrimciler açısından tam bir şoktur. Gözle görülür bir düzen ve sıralanmışlık içinde tedrici bir biçimde ortaya çıkmaktan ziyade jeolojik bir patlamayı andırır tarzda çıkagelirler.[15]

Sahip olduğu dehaya rağmen Darwin Kambriyen patlamayı kabullenemezdi. Tedrici bir evrim anlayışına sımsıkı bağlı kalan Darwin, bu ani sıçramanın yalnızca görünüşte öyle olduğunu ve fosil kayıtlarının tamamlanmamışlığından kaynaklandığını kabul etti. Son yıllarda paleontolojideki yeni ve önemli keşifler, evrimin yorumlanışında büyük bir revizyona yol açtı. Kesintisiz bir tedrici değişim süreci şeklindeki eski evrim düşüncesine özellikle Stephen Jay Gould tarafından meydan okundu. Onun Burgess Şeylindeki (Britanya Columbia’sındaki önemli bir fosil bölgesi) fosil kayıtları üzerine yürüttüğü araştırmalar paleontolojiyi dönüşüme uğrattı.

Yaşam kesintisiz bir evrimsel ilerleyişin düz çizgisi üzerinden değil, Stephen Jay Gould’un zeki bir biçimde kesintili denge olarak tanımladığı bir süreçten geçerek gelişti, bu süreçte görünüşte istikrarlı olan uzun denge dönemleri türlerin kitlesel imhasıyla karakterize olan ani ve kataklizmik değişim dönemleriyle kesintiye uğrar. 500 milyon yıl boyunca jeolojik dönemlerin sınır çizgileri, bazı türlerin yok oluşunun diğerlerinin çoğalıp gelişmesinin önünü açtığı böylesi büyük ve ani değişimlerin damgasını taşır. Bu süreç dağların oluştuğu ve kıtasal kaymaların yaşandığı jeolojik süreçlerin biyolojik eşdeğeridir. Bunun basit bir tedrici değişim ve uyum sağlama süreci olarak anlaşılan kaba evrim karikatürüyle hiçbir ortak yanı yoktur.

Darwin’in klasik teorisine göre, ilk karmaşık çok hücreli yaşam formlarının ortaya çıkışının, yavaşça ilerleyen değişimlerden oluşan uzun bir dönem tarafından öncelenmesi gerekliydi, bu dönem 500 milyon yıl önceki “Kambriyen patlama”yla sonuçlanacaktı. Ne var ki, en son keşifler durumun bu olmadığını gösteriyor. Gould ve diğerlerinin araştırmaları yeryüzündeki yaşam tarihinin üçte ikisi boyunca –yaklaşık 2,5 milyar yıl– yaşamın, kayıtlı en düşük karmaşıklık düzeyiyle, yani prokaryot hücrelerle sınırlı kaldığını ve başka bir şeyin olmadığını gösteriyor.

Daha büyük ve daha çapraşık ökaryot hücrelerle bir 700 milyon yıl daha geçti, fakat çok hücreli hayvan yaşamına kümelenme söz konusu olmadı. Sonra, jeolojik açıdan bir göz açıp kapama süresi olan 100 milyon yıl daha geçti, Ediacara’dan Tommotian’a, oradan daBurgess’e tamamen farklı üç fauna söz konusu oldu. O zamandan bu yana, muhteşem hikâyelerle, zaferlerle ve trajedilerle dolu 500 milyon yıldan fazla bir süre geçti, ama Burgess’e eklenmesi gereken tek bir yeni filum ya da yeni bir temel anatomik tasarım ortaya çıkmadı.

Başka bir deyişle, bugün bildiğimiz şekliyle tüm yaşamın temeli olan karmaşık çok hücreli organizmaların ortaya çıkışı, uyum sağlayıcı değişimlerin yavaş ve tedrici bir “evrimsel” birikimiyle değil, ani ve nitel bir sıçramayla oldu. Bu gerçek bir biyolojik devrimdi, “Kambriyenin başlangıcına yakın bir jeolojik anda, neredeyse modern filumların tamamı çok daha büyük bir düzenlilikle ilk kez ortaya çıkmış, ondan bu yana anatomik deneylerin ömrü uzun olmamıştır.” Kambriyen dönemi boyunca, ilkin dokuz deniz omurgasızları filumu (hayvanlar âleminde farklılaşmanın temel birimi) ortaya çıktı. Bu dokuz filum; protozoaları, selenterleri (denizanası, deniz anemonları), süngerleri, yumuşakçaları ve trilobitleri* de içerir. Omurgasızlar filumuna girenlerin evrimi yaklaşık 120 milyon yıl almıştır. Öte yanda ise, 2 milyar yıl boyunca yaşamın esas biçimi olan stromatolitlerin ani yok oluşuyla karşı karşıya kalırız.

Modern çok hücreli hayvanların fosil kayıtlarında ilk kez belirişi yaklaşık 570 milyon yıl öncedir ve bu, uzun bir kreşendoyla değil bir patlamayla kendisini gösterir. Bu “Kambriyen patlama”, modern hayvanların neredeyse tüm büyük gruplarının ortaya çıkışını (en azından doğrudan kanıt olarak) müjdeler; ve tüm bunlar, jeolojik olarak bakarsak, birkaç milyon yıllık küçücük bir zaman diliminde gerçekleşir.[16]

S. J. Gould’a göre,

Düzgün gelişme diye bir şey bulamayız, gerçekte uzun göreli sükûnet dönemleri arasında hızlı başlangıç ve kitlesel tükeniş dönemleriyle kesintiye uğratılan bir dünya vardır.[17]

Ve yine:

Yaşamın tarihi bir gelişim sürekliliği değildir, tersine kısa ve kimi zaman jeolojik açıdan ani, kitlesel tükeniş ve bunu takip eden çeşitlenme dönemleriyle kesiklilikler gösteren bir tarihtir. Fosiller kayaların zamansal sıralanışını belirlememizdeki başlıca kriteri oluşturduğundan, jeolojik zaman ölçeği bu tarihin ayrıntılarını sergiler. Zaman ölçeğinin bölümleri bu büyük kesikliklere oturtulur, çünkü kitlesel tükenişler ve hızlı çeşitlenmeler fosil kayıtlarına bu belirgin imzaları bırakmışlardır.[18]

Bitkiler ve Hayvanlar

Kambriyen ve Ordovisiyen dönemleri boyunca (570-440 milyon yıl önce) graptolitlerin ve trilobitlerin etkileyici bir yükselişine ve tüm dünyada denizlerde yaşayan canlı türlerinin çeşitliliğinde büyük bir artışa şahit olundu, ilk balık da bu sırada ortaya çıktı. Bu olaylar deniz tabanının, özellikle de Iapetus Okyanusunun genişlemesine yayılışının sonucuydu. Silüriyen dönemi (440-400 milyon yıl önce) boyunca buzul tabakaların erimesi deniz seviyesinde önemli bir yükselişe neden oldu. Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın büyük bir kısmını işgal eden sığ denizler, türlerin göç etmesinin önünde ciddi bir engel değildi ve bu bir tesadüf de değildi, çünkü bu dönem denizlerin taşmasının maksimum düzeye ulaştığı bir dönemdi.

O sıralar, kıtaların dağılımında bir tuhaflık vardı. Güney kıtalar, ön-Gondwanaland’ı (Afrika, Güney Amerika, Antarktika, Avustralya ve Hindistan) oluşturacak şekilde gevşekçe kenetlenmişti, fakat Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya ayrı duruyorlardı. Avrupa ile Kuzey Amerika arasında küçük bir ön-Atlantik Okyanusu (Iapetus) vardı ve Güney Kutbu ise Kuzeybatı Afrika dolaylarındaydı. Daha sonra kıtalar sürüklenerek Pangaea adlı tek bir süper kıta oluşturdular. 380 milyon yıl önce Iapetus Okyanusunun yok oluşuyla başlayan bu süreç, Kaledonya-Apalaş* dağlarının oluşumuna yol açtı. Bu olay Baltık’ın Kanada’yla çarpışmasından kaynaklandı ve Avrupa’yla Kuzey Amerika birleşti. O sıralar devam eden bu sürekli yakınlaşma, Gondwanaland’ın kuzeybatı köşesinin Kuzey Amerika’ya perçinlenmesine ve böylece bütün kıtaların birleştiği yarı-sürekli bir kara parçasının oluşmasına neden oldu.

Bu kadar büyük bir kara alanın oluşması, bizzat yaşamın evriminde devrimci bir sıçrama yarattı. İlk kez bir yaşam formu kıyılarda denizden karaya çıkmaya çalıştı. İlk amfibiler ve kara bitkileri ortaya çıktı. Bu, hayvan ve bitki yaşamının patlamalı bir gelişiminin başlangıç noktası oldu. Bu dönem, sığ deniz çevre koşullarının ortadan kalkmasıyla ve bunun sonucu olarak da birçok deniz canlısı türünün kitlesel tükenişiyle ya da sayılarında keskin düşüşler yaşanmasıyla damgalanır. Besbelli ki değişen çevre koşulları bazı türleri kıyı bölgelerinden karaya doğru bir harekete sürüklemiş ya da yok etmiştir. Bazıları bunu başardı, bazılarıysa başaramadı. Sığ deniz resiflerinde ve kayalıklarında yaşamaya uyarlanmış deniz organizmalarının büyük bir çoğunluğunun nesli tükendi. Sonunda amfibilerden sürüngenler ortaya çıktı. İlk kara bitkileri, 30 metre yüksekliğe ulaşan ağaçlardan oluşan dev ormanlar yaratarak patlamalı bir büyüme gösterdi. Günümüzde kullanılan kömür madenlerinin çoğunun menşei bu uzak geçmiş dönemde bulunur. Kömür madenleri tarih öncesi ormanların zemininde çürüyerek milyonlarca yılda biriken bir döküntünün ürünüdürler.

Biçimsel mantık doğal dünyaya “ya şu ya bu” ültimatomuyla yaklaşır. Bir şey ya canlıdır ya ölüdür; bir organizma ya bitkidir ya hayvandır vesaire. Gerçekteyse olgular bu kadar basit değildir. Anti-Dühring’te Engels şunları yazar:

Gündelik amaçlarımız bakımından, bir hayvanı canlı ya da ölü diye tanımlamaya alışkınızdır. Fakat yakından bakıldığında, hukukçuların da çok iyi bildiği gibi, bu bazen çok karmaşık bir sorun olabilir. Hukukçular, belli bir süreden sonra kürtajın cinayet sayılacağını kabul ederek, bu zaman sınırının rasyonel bir değerini keşfetmek için kafa patlattılar. Fizyolojiye göre ölüm, öyle aniden olan bir şey değildir, tersine, çok uzun süren bir olaydır. Öyle ki, ölüm anını tespit etmek neredeyse imkânsızdır.[19]

Organik ve inorganik madde arasındaki sınır çizgisinde duran virüsler gibi çok ilkel organizmaları sınıflandırmaktaki zorluğa daha önce de değinmiştik. Aynı zorluk hayvanlarla bitkiler arasında ayrım yaparken de ortaya çıkar. Bitkiler üç ana bölüme ayrılırlar. İlki (tallofitler*), tek hücreli organizmalar ya da çok gevşek örgütlenmiş hücre grupları olan en ilkel biçimleri içerir. Bunlar bitki midir yoksa hayvan mı? Klorofil içerdiklerinden bitki oldukları öne sürülebilir. Bunlar bitkiler gibi “yaşarlar”.

Rhodes bu konuda şunları söylüyor:

Fakat bu basit cevap bitkiyi tanımlama sorunumuzu çözmez. Bu cevap hayvanlarla bitkiler arasında kullanışlı ve kesin bir ayrım çizgisi sunmak yerine, dikkatimizi iki âlem arasındaki belirsiz iç içe geçişler bölgesine çekmekten başka bir şey yapmaz. Ve tıpkı virüslerin bizi yaşamın eşiğine kadar geri götürmesi gibi, bu aşağı tallofitler de bizi bitkiler dünyasını hayvanlar dünyasından ayıran kötü tanımlanmış eşiğe götürürler.

Şimdi, gördüğümüz gibi, protozoaların birçoğu bariz bir biçimde hayvandırlar; protozoalar hareket eder, büyür, besin özümser ve atıklarını dışkılar, tıpkı “kuşkuya yer bırakmayan” hayvanların yaptığı gibi. Ama bazı tahrik edici istisnalar da vardır. Gölcüklerin ve hendeklerin değişmez kiracıları olan minnacık tek hücreli organizma Öglenaya bir bakalım. Kamçısının hareketleriyle su içinde hareket eden az çok oval bir vücudu vardır; bu yaratık aynı zamanda kıvrılarak kurtçuğunkine benzer hareketler yapabilir: Başka bir deyişle “hayvanlara” has bir hareketi becerebilir, fakat klorofili vardır ve besinini fotosentezle sağlar!

Öglena, gerçekten de hayvanlarla bitkiler arasındaki farklılıklar hakkındaki düşüncelerimizin çoğuyla canlı bir çelişki içerisindedir ve bu çelişki, onun bu ikisinden hangisi olduğuna karar veremememizden değil, her ikisi de oluşundan kaynaklanır. Bununla çok sıkı ilişkili başka yaşam formlarının klorofili yoktur ve hayvan gibi davranırlar; ipliksi uzun kamçılarını kullanarak yüzerler, besinleri yutar ve sindirirler vs. Bunun anlamı açıktır. “Bitkiler” ve “hayvanlar”, bizim kendi icadımız olan soyut kategorilerdir; sırf kullanım kolaylığı sağlamak için tasarlanmış ve formüle edilmişlerdir. Bu nedenle, bütün organizmaların bu gruplardan ya birine ya diğerine girmek zorunda olmaları diye bir şey hiçbir şekilde söz konusu değildir. Belki de Öglena, hem hayvanların hem de bitkilerin ataları olan küçük deniz organizmalarının oluşturduğu eski ve ilkel bir grubun canlı bir kalıntısıdır. Peki klorofili bir ayraç olarak almakla bu çelişkiyi çözemez miyiz? “Eğer klorofil varsa o zaman bitkidir” önermesi bize bilgece bir kural verecektir diyemez miyiz? Ne yazık ki bu da sorunu çözmez, çünkü diğer bakımlardan bitkilere çok benzeyen tallofitlerin bazıları (mantarlar) klorofile sahip değildirler. Aslında bu mantarlar sorunlu bir familyayı temsil ederler, çünkü bu familya içindeki çeşitli üyelerde neredeyse tüm “tipik” bitki özellikleri (gün ışığına duyulan gereksinim, hareketsiz oluş vb.) iflâs eder. Ama yine de bu familyanın üyelerine bitki gözüyle bakılır.[20]

Çok hücreli yaşamın çeşitliliği, yaşamın evriminde bir başka nitel sıçramayı temsil eder. Yumuşak vücutlu organizmalardan mineralleşmiş sert kısımlara sahip organizmalara geçiş, Burgess Şeylinde de kayıtlı olduğu gibi, daha üst organizmaların gelişimini temsil eder. Tuz ve kalsiyum gibi belli maddeler, bu maddeleri saklamaya gereksinim duyan deniz yaratıklarının hücre yapılarına ve dokularına girer. Hücre içinde metabolizmayla veya enerji üretme işiyle uğraşan organel, yani mitokondri, kalsiyum ve fosfatı özümser ve ardından kalsiyum fosfat olarak dışarı atar. Bu mineral hücre içinde depolanabilir veya bir iç ya da dış iskeletin yapımında kullanılabilir.

İskeletin gelişimi genellikle, kolajen olarak adlandırılan lifli proteinlerin üzerine mineral kristallerinin yerleşmesiyle gerçekleşir. Omurgalıların tüm proteinlerinin üçte birini oluşturan kolajen ancak serbest oksijenin varlığı koşulunda oluşabilir. Omurgalıların oluşumuna giden ilk adım, Burgess Şeylinde bulunan balık benzeri bir hayvan olan Pikaiagibi gözükmektedir. Deniz fıskiyeleri de, deniz tabanında hareketsiz olarak yaşayan ve gıdasını sudan süzdüğü besinlerden alan hayvanlar ile serbestçe yüzen balıklar arasındaki evrimsel bağlantı olarak ortaya çıkar. Bu balıklar (ostracodermalar) kabuk benzeri pullarla kaplıydılar, dişleri ya da çeneleri yoktu. Silüriyen dönemindeki bu devrimci sıçrama ilk omurgalıları yarattı.

Bu dönemde (410 milyon yıl önce) deniz tabanındaki besinleri emerek almak yerine diğer hayvanları avlamayı mümkün kılan çeneler, ön solungaçlardan evrimleşerek ortaya çıktı. “İlk balıkların çeneleri yoktu” diyor Gould. “Birbirine kenetlenen birkaç kemikten oluşan bu denli karmaşık bir aygıt hiç yoktan nasıl olup da evrimleşebildi? «Hiç yoktan» sözü gerçekte bir saptırmacadır. Bu kemikler atalarında da mevcuttu, fakat gördüğü iş başkaydı; tam ağzın arkasında bulunan solungaç kemerini destekliyordu. Solunum görevi açısından fevkalade birer tasarıma sahiptiler; öyle ki adeta sadece bu iş için seçilmişlerdi ve gelecekteki işlevleri hakkında hiçbir şey «bilmiyor» gibiydiler. Kemikler çene haline gelmek için hayranlık verici bir önuyum geçirmişlerdi. Bu çapraşık aygıtın parçaları çoktan bir araya gelmişti, fakat henüz solunum için kullanılıyordu, beslenmek için değil.” Marksist terimlerle, bu durum açıkça, yeninin unsurlarının eskinin içinde bulunması durumudur. İlk çeneli balık, acanthodianlar veya dikenli köpek balığı, kemikli birçok balık çeşidinin başlangıcı oldu. Bu balıklardan ilk kara omurgalıları olan amfibiler evrimleşti.

Gould devam ediyor:

Aynı şekilde, bir balık yüzgeci nasıl oldu da karada yaşayan bir canlının kol ve bacaklarına dönüşebildi? Balıkların çoğunda yüzgeçler, bir hayvanın karadaki ağırlığını taşıyamayacak kadar narin olan paralel ışınlardan oluşur. Tatlı su dip balıklarının özel bir grubu –bizim atalarımız olanlar– sağlam bir merkezi eksene ve yalnızca birkaç dış uzantıya sahip bir yüzgeç evrimleştirdi. Bu, karada yaşayan bir canlının bacağı haline gelmek için hayranlık verici bir önuyumdu, ama yalnızca kendisinin sudaki amacına uygun olarak –tahminen deniz dibinde hızla yol alırken engellere karşı merkezi ekseninin ani dönüşler yapabilmek için– evrimleşmişti.

Kısaca, önuyum ilkesi bir yapının kendi biçimini pek değiştirmeksizin yerine getirdiği işlevi kökten değiştirebileceğini ileri sürer. Yeni işlevler gelişirken eskilerinin korunduğunu savunarak, ara aşamalarla ilgili belirsizlik durumunu ortadan kaldırabiliriz.[21]

Eusthenopteron’un kaslı yüzgeçleri vardı ve solungaçlarının yanı sıra akciğeri de mevcuttu. Bu balıklar kuraklık dönemlerinde akciğerleri aracılığıyla hava solumak için su birikintilerinden çıkma cesaretini gösterdiler. Karbonifer amfibilerinin çoğu, zamanlarının büyük bir kısmını karada geçirmelerine karşın yumurtalarını bırakmak için suya dönerlerdi. Oradan, sürüngenlere doğru evrimsel bir sıçrama oldu, sürüngenler bütün zamanlarını karada geçirdiler ve kalsiyum karbonat kabukla kaplı daha az sayıda yumurta bıraktılar. Evrimdeki bu sıçramaları yorumlarken Engels şunları yazar:

Evrim teorisini kabul ettiğimiz andan itibaren, organik yaşamla ilgili bütün kavramlarımız gerçeğe yalnızca yaklaşık olarak denk düşer. Aksi takdirde değişim diye bir şey olmazdı. Organik dünyadaki kavramlar ve gerçeklik tümüyle çakıştığı an gelişim sona erer. Balık kavramı, sudaki yaşamı ve solungaçlar aracılığıyla solumayı içerir: Bu kavramı yerle bir etmeksizin, balıktan amfibilere nasıl geçeceğiz? Ve gerçekten de bu kavram yerle bir edilmiştir, çünkü hava keseciklerini çok daha geliştirerek akciğere dönüştüren ve hava soluyabilen bir dizi balık biliyoruz. Şu ya da bu kavramı gerçeklikle çelişki içine sokmaksızın yumurtlayan sürüngenden canlı yavrular doğuran memelilere nasıl geçeceksiniz? Ve aslında monotrematalarda* yumurtlayan memeliler alt-sınıfını görürüz; 1843’te Manchester’da ördek gagalının yumurtalarını görmüştüm ve küstahça bir darkafalılıkla böyle bir aptallığı alaya almıştım –sanki bir memeli yumurtlayabilirmiş gibi!– ve şimdi bu kanıtlandı![22]

Kitlesel Tükenişler

Paleozoik–Mezozoik sınırı (250 milyon yıl önce), bütün fosil kayıtlarındaki en büyük tükeniş dönemi olarak karşımıza çıkar. Özellikle deniz omurgasızları bundan etkilenmişlerdi. Milyonlarca yıl okyanuslarda hüküm süren trilobitler de dahil olmak üzere bütün grupların soyu tükendi. Bitki yaşamı bundan pek etkilenmedi, buna karşın amfibilerin %75’i ve sürüngenler ailesinin %80’inden çoğu yok oldu. Bugün yapılan hesaplara göre, her milyon yılda dört ya da beş familya yok olmaktadır. Ama Paleozoiğin sonunda, bütün türlerin %75’i ilâ %90’lık bir kısmı yok olmuştur. Türlerin evrimi bu tür felâketlerle gelişir. Yine de bu kitlesel tükeniş süreci yaşamın evriminde bir geri adımı temsil etmedi. Tam tersine, yeryüzünde yaşamın gelişiminde güçlü bir ileri adım hazırlayan tam da bu dönemdir. Bazı türlerin yok oluşuyla çevrede oluşan boşluklar, diğer türlerin yükselmesine, gelişip çoğalmasına ve dünyaya hükmetmesine fırsat sundu.

Yaşam formlarının yayılışını, çeşitliliğini ve tükenişini etkileyen faktörler sürekli olarak değişir. Dahası bu faktörler diyalektik olarak karşılıklı bir ilişki içerisindedirler. Bizzat kıtasal kayma olgusu, enlemlerin ve böylelikle de iklim koşullarının değişmesine sebep olur. İklimdeki değişimler farklı organizmalar için daha elverişli ya da daha elverişsiz çevre koşulları yaratır. İklim koşullarına ve sıcaklık dalgalanmalarına dayanabilmek, çeşitliliği yaratan bu sürecin kilit faktörüdür. Ekvatora yaklaştıkça çeşitliliğin genellikle arttığını görürüz.

Kıtaların parçalanması, birbirinden ayrılması ve çarpışması gibi faktörlerin hepsi, bir grubu diğer gruptan ayırarak, türlerin içinde geliştiği koşulları değiştirirler. Fiziksel yalıtıklık, çevre koşullarındaki değişimleri yansıtan yeni uyum sağlayıcı çeşitlemeler üretir. Kıtaların parçalara ayrılması böylelikle yaşam formlarındaki çeşitliliği arttırma eğilimindedir. Kangurular hayatta kaldılar, çünkü tüm diğer kıtalarda büyük keseli hayvanların ortadan kaybolmasına yol açan memelilerin patlamalı yükselişinden önce Avustralya çoktan diğer kıtalardan yalıtılmış bir hale gelmişti. Benzer bir biçimde, okyanusların yok oluşu deniz türlerinin kitlesel tükenişine neden oldu, ama aynı zamanda yeni kara bitkileri ve hayvanlarının gelişim koşullarını da oluşturdu, tıpkı Pangaea kara kütlesinin başlangıcındaki durum gibi. Demek ki ölüm ve doğum, evrimsel gelişim zincirinde ayrılmaz bir biçimde birbirlerine bağlanmıştır; bir türün kitlesel tükenişi, değişen koşullarla baş etmek için daha donanımlı yeni türlerin ortaya çıkışının ve gelişiminin ön koşuludur.

Türlerin evrimi, yalıtık kendine yeterli bir olgu olarak düşünülemez, tersine bu süreç farklı unsurların sürekli ve karmaşık etkileşimlerinin bir sonucu olarak görülmelidir. Ve bu unsurlar yalnızca canlı organizmalarda sonsuz sayıdaki genetik mutasyonları değil, aynı zamanda çevre koşullarındaki sürekli değişimleri de içerir: Deniz seviyesindeki dalgalanmalar, suyun tuzluluğu, okyanus akıntılarının dolaşımı, okyanuslara besin sağlayan kaynaklar ve belki de yeryüzünün manyetik alanının tersine dönmesi veya yeryüzüne çarpan büyük göktaşları gibi. Şairlerin en fantastik icatlarından bile daha harika, daha çeşitli ve daha zengin yaşam formları üreten doğal seleksiyon sürecini koşullayan şey de bu farklı eğilimlerin diyalektik etkileşimidir.

Alan Woods – Ted Grant

Kaynak:

http://www.marksist.net/AI/11_yasam_nasil_ortaya_cikti.htm


[1] I. Asimov, New Guide to Science, s.592.

Protoplazma: Bir hücrenin plazma zarı da dahil tüm içeriği.

[2] A. I. Oparin, The Origin of Life on Earth (Dünya Üzerinde Yaşamın Kökeni), s.xii ve 230-1.

[3] J. D. Bernal, The Origin of Life (Yaşamın Kökeni), s.xv.

[4] Engels, Dialectics of Nature, s.13. [Doğanın Diyalektiği, s.42]

[5] J. B. S. Haldane, The Rationalist Annual (Rasyonalist Yıllık), 1929.

[6] Engels, The Dialectics of Nature, s.16. [Doğanın Diyalektiği, s.44-45]

[7] Scientific American, 239 [1978].

[8] A. I. Oparin, The Origin of Life on Earthage, s.2.

Vitalizm: Canlı organizmalardaki yaşama, tüm fiziksel ve kimyasal kuvvetlerden ayrı bir hayati kuvvetin sebep olduğunu ve devamını sağladığını, yaşamın kısmen kendini belirleyen ve kendisi evrilen bir özellik taşıdığını savunan düşünce. (ç.n.)

Organel: Hücre içindeki özelleşmiş yapılar. Örneğin, mitokondri, golgi aygıtı, ribozom, kontraktil vakuol vb. (ç.n.)

[9] J. D. Bernal, The Origin of Life, s.26.

Compsognathus: Dinozorlar takımının sürüngenler sınıfından olan ama kalça ve arka ayaklarının yapısı bakımından kuşlara yakın, nesli tükenmiş bir hayvan. (ç.n.)

[10] Engels, Dialectics of Nature, s.282. [Doğanın Diyalektiği, s.232-233]

[11] R. Buchsbaum, Animals Without Backbones (Omurgasız Hayvanlar), cilt 1, s.12.

[12] S. J. Gould, The Panda’s Thumb (Panda’nın Başparmağı), s.181.

[13] Scientific American, 239, [1978].

[14] aktaran: R. Lewin, Complexity, Life at the Edge of Chaos (Karmaşıklık, Kaosun Eşiğinde Yaşam), s.51.

Sitoplazma: Çekirdek hariç bir hücrenin protoplazmasının tümü.

[15] F. H. T. Rhodes, The Evolution of Life (Yaşamın Evrimi), s.77-8.

Trilobitler (üçloblular): Vücutları iki derin iz tarafından üç kısma bölünmüş olan nesli tükenmiş deniz canlıları. (ç.n.)

[16] S. J. Gould, Wonderful Life (Harika Yaşam), s.60, 64 ve 23-4.

[17] S. J. Gould, Ever Since Darwin, s.14. [Darwin ve Sonrası, TÜBİTAK Y., Mayıs 2000, s.V]

[18] S. J. Gould, Wonderful Life, s.54.

Kaledonya, Britanya’nın kuzeyine Romalılarca verilen addır, bugünkü İskoçya. Apalaş Dağları, kuzey Amerika’nın doğusundaki sıradağlardır. (ç.n.)

[19] Engels, Anti-Dühring, s.26-7. [Anti-Dühring, s.72-73]

Tallofitler: Embriyo oluşturmayan bitkiler. Gerçek kök, gövde ve yaprak taşımayan ilkel bitkiler olup, ya tek bir hücreden ya da az çok dokulaşma gösteren hücre topluluklarından oluşurlar. (ç.n.)

[20] F. H. T. Rhodes, The Evolution of Life, s.138-9.

[21] S. J. Gould, Ever Since Darwin, s.107-8. [Darwin ve Sonrası, s.106-7]

Monotremata: İlk memeliler. Bu memeliler yumurtluyorlardı! Günümüzde yaşayan türleri Avustralya’nın gagalı ornitorengi ve dikenli karınca yiyendir. (ç.n.)

[22] MESC, Engels’ten Schmidt’e, 12 Mart 1895. [Seçme Yazışmalar, cilt 2, s.319]

İnsanın Devrimci Doğuşu

Dinozorlar Çağı – Mezozoik (250-65 milyon yıl önce)

Paleozoik zamanda kıtaların çarpışmasıyla oluşan Pangaea adlı kıtasal kütle, yaklaşık 100 milyon yıl el değmemiş olarak kaldı. Bu durum, yeni bir dizi tektonik, iklimsel ve biyolojik koşula yol açtı. Ardından Mezozoik zamanda süreç kendi karşıtına dönüştü. Süper kıta parçalanmaya başladı. Afrika-Amerika-Avustralya ve Antarktika’nın güney kesimlerini muazzam genişlikte buzullar kapladı. Triyas boyunca (250-205 milyon yıl önce) yavaş yavaş karada dinozorlar, denizlerde ise plezyozorlar ve ichthyozorlar geliştiler, kanatlı sürüngenler olan pterozorlar ise daha sonraları ortaya çıktılar. Memeliler, thraspid sürüngenlerden geliştiler fakat gelişimleri çok yavaştı. Diğer omurgalı karasal yaşam formları üzerinde hakim olan dinozorların patlayıcı büyümesi, memelilerin daha fazla gelişmesine olanak vermedi. Milyonlarca yıl küçük boyutlarda ve küçük sayılarda varlıklarını sürdürdüler, geceleri yiyecek arayarak, devasa çağdaşlarının gölgesinde kaldılar.

Büyük bir iklim değişikliğine tanık olan Jura döneminde (205-145 milyon yıl önce) buzulların geri çekilişi, dönemin sonlarına doğru küresel sıcaklığın yükselmesine yol açtı. Mezozoik boyunca deniz seviyesi bugünkü ortalama seviyenin neredeyse iki katına ulaşarak, en azından 270 metre yükseldi.

Süper kıta Pangaea’nın Jura dönemiyle başlayan parçalanışı (180 milyon yıl önce) öyle uzun sürdü ki, erken Senozoik zamana gelindiğinde (40 milyon yıl öncesi) son kıta henüz ayrılmamıştı. İlk ayrılma doğu-batı ekseni üzerinde gerçekleşmişti, Tethys okyanusunun oluşumu Pangaea süper kıtasını, Kuzeyde Laurasia ve Güneyde de Gondwanaland olarak bölmüştü. Ardından Gondwanaland, doğuda Hindistan, Avustralya ve Antarktika olmak üzere üç parçaya bölündü. Geç Mezozoik sırasında, bir Kuzey-Güney bölünmesi yaşandı, Kuzey Amerika’yı Laurasia’dan, Güney Amerika’yı da Afrika’dan ayıran Atlantik Okyanusu oluştu. Hindistan kuzeye doğru hareket ederek Asya’yla çarpışırken, Afrika da kuzeye doğru hareket ederek Tethys Okyanusunun yok olmasından sonra kısmen Avrupa’yla çarpıştı. Bu büyük okyanustan geriye yalnızca küçük bir parça olarak Akdeniz kaldı. Pasifik, Atlantik ve Hint Okyanuslarında, deniz zemininin hızla genişleme dönemleri kıtasal parçaların hareketine yardımcı olmuştu.

Mezozoik boyunca dinozorlar omurgalıların başat grubuydu. Kıtaların ayrılmasına rağmen, tüm dünyaya sağlam bir şekilde demir atmışlardı. Ancak bu dönemin sonunda –65 milyon yıl önce– yeni bir kitlesel tükeniş gerçekleşti ve dinozorlar dünya yüzeyinden silindiler. Karada yaşayan, denizde yaşayan ve uçan sürüngenlerin (dinozorlar, ichthyozorlar ve pterozorlar) çoğu silinip gitti. Sürüngenlerden geriye yalnızca timsahlar, yılanlar, kaplumbağalar ve kertenkeleler kaldı. Ne var ki türlerin bu muazzam ölçekli yok oluşu sadece dinozorlarla sınırlı değildi. Aslında ammonitler, bellemnitler, bazı bitkiler, yosunlar, kabuklu yumuşakçalar, derisi dikenliler ve başkaları da dahil, tüm canlı türlerinin üçte biri yok olmuştu.

Dinozorların dikkat çekici başarısı, mevcut koşullara kusursuz uyum sağlayışlarının bir sonucuydu. Toplam sayıları en azından bugünkü memelilerinki kadar büyüktü. Günümüzde dünyanın her yerinde, mevcut her ekolojik alanı işgal edenler, büyük ya da küçük memelilerdir. 70 milyon yıl önce bu alanların muazzam bir dinozor çeşitliliğiyle işgal edildiğinden emin olabiliriz. Çok iri, hantal yaratıklar olduklarına dair yaygın kanının aksine, her boyutta dinozor mevcuttu aslında. Çoğu göreli olarak küçüktü, birçoğu arka ayakları üzerinde dik yürüyordu ve çok hızlı koşabiliyordu. Birçok bilimci şimdi, en azından bazı dinozorların gruplar halinde yaşadığına, gençlere göz kulak olduklarına ve hatta muhtemelen sürüler halinde avlandıklarına inanıyor. Mezozoik-Senozoik sınırı (65 milyon yıl öncesi) yine de yaşamın evrimindeki diğer bir devrimci dönüm noktasına işaret eder. Kitlesel bir tükeniş dönemi, memelilerin ortaya çıkışının önünü açarak ileri doğru devasa bir evrimsel sıçramanın yolunu hazırladı. Fakat bu süreçle ilgilenmeden önce, dinozorların neden ortadan kaybolduğu sorusu ele alınmaya değerdir.

Dinozorlar Neden Ortadan Kayboldu?

Bu soru son yıllarda çok ateşli bir biçimde tartışılmaktadır ve bilhassa göktaşı felâketi teorisinin kendinden emin iddialarına rağmen, halen kesin olarak çözüme bağlanmamıştır. Aslında hem gözalıcı, şaşırtıcı görünümünden ötürü, hem de bizzat kendi türümüzün ortaya çıkışının da işin içine girmesinden ötürü popüler düşgücüne eşsiz bir şekilde hakim olan bu olguyu açıklamaya girişen birçok teori vardır. Bununla birlikte bu olayın evrim zincirinde tek ve eşsiz bir olay olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu olay ne tek ya da en büyük, ne de zorunlu olarak çok kapsamlı evrimsel sonuçları olan bir kitlesel tükenişti.

Şu anda en çok destek alan ve kuşkusuz en sansasyonel tanıtımlarla sunulan teori, devasa bir göktaşının çarpması iddiasına dayandırılıyor. Dünya üzerinde bir yere düşen bu göktaşının, büyük bir nükleer savaşın ardından oluşabilecek olan “nükleer kış”a oldukça benzer bir etkiye yol açtığı kabul ediliyor. Eğer bu çarpışma yeterince büyük idiyse, muazzam miktarda toz ve enkazı atmosfere yükseltecekti. Böylelikle oluşan yoğun bulutlar güneş ışığının dünyaya ulaşmasını engelleyecek, bu da uzun bir karanlık dönemine ve sıcaklığın düşmesine yol açacaktı.

Bir göktaşının neden olabileceği türde bir patlamanın gerçekleştiğini akla getiren ampirik kanıtlar vardır. Teori son yıllarda, fosil kalıntıları üzerinde böylesine büyük bir çarpışmanın yaratacağı toz etkisine yorulabilecek ince bir balçık katmanının keşfedilmesiyle belli bir dayanağa kavuştu. Bu fikir, örneğin Stephen J. Gould tarafından kabul edilmiş görünüyor. Yine de, halen yanıtlanması gereken sorular mevcuttur. Her şeyden önce, dinozorlar bir gecede ya da birkaç yıl içerisinde yok olmadılar. Aslında nesillerinin tükenişi birkaç milyon yıl sürdü –jeolojik açıdan çok kısa ama bir göktaşı felâketinden şüphe duymak için yeterince uzun bir süre.

Göktaşı hipotezinin bir çırpıda üstü çizilemezse de, büyük bir handikapı vardır. Değindiğimiz gibi evrim güzergâhında birçok neslin kitlesel tükenişi söz konusudur. Bu nasıl açıklanmalı? Bunu açıklamak için gerçekten de, ani bir göktaşı çarpması gibi dışsal olgulara başvurmak zorunda mıyız? Yoksa türlerin ortaya çıkışları ve yok oluşları, bizzat evrim sürecine içsel olan birtakım eğilimlerle mi alâkalıdır? Bugün bile, hayvan popülasyonlarının yükselişi ve çöküşü olgularına tanık oluyoruz. Ancak son zamanlarda bu karmaşık sürece hükmeden yasaları anlamaya yakın bir noktaya geldik. Verili olgunun dışında yatan açıklamalar arayarak, gerçek bir anlama çabasını yok etme tehlikesini göze alıyoruz. Dahası, bir vuruşta tüm zorlukları ortadan kaldırdığı için çekici görünen çözümler, sözümona hallettiği iddia edilen zorluklardan çok daha büyüklerini yaratabilirler.

Birçok farklı fikir de ileri sürülmüştür. Ele aldığımız dönem yaygın bir volkanik faaliyetle karakterize olmaktaydı. Bir göktaşı çarpması değil de böylesi bir volkanik faaliyet, dinozorların üstesinden gelemeyeceği bir iklim değişikliğine pekâlâ yol açmış olabilirdi. Dinozorların ortadan kayboluşunun memelilerin rekabetiyle bağlantılı olduğu da ileri sürülmüştür. Güney Amerika’daki ilk keseli hayvan popülasyonunun çoğunun, Kuzeyden gelen memelilerin baskısı sonucu ortadan kayboluşuyla kurulan bir paralelliktir söz konusu olan. Gerçekten de bu yaratıkların neslinin tükenmesinin, bu koşulların –volkanik faaliyet, mevcut çevrenin tahrip olması, aşırı uzmanlaşmave değişen koşullarla baş etmek için daha iyi donanıma sahip türlerle azalan besin konusunda girişilen rekabet– bir bileşiminin sonucu olması muhtemeldir. Bu özel tartışma yakın gelecekte çözüme bağlanacak gibi görünmüyor. Tartışma götürmeyen şey, Mezozoik zamanın sonunda bazı temel değişikliklerin, dinozorların egemenliğine son verdiğidir. Esas konu, bu olguyu açıklamak için işin içine dışsal etkenleri katmanın hiç de gerekmediğidir. Şöyle diyor Lovejoy:

Dinozorların ortadan kayboluşlarını izah etmek için, güneş lekelerini, büyük ve ani iklim değişimlerini ya da diğer esrarengiz açıklamaları incelemek zorunda değilsiniz. Dünya onlara kaldığı sürece, ve üremek için etrafta daha iyi bir strateji olmadığı sürece geçinip gidiyorlardı. Yüz milyon yılı aşkın bir süre hayatta kaldılar; insanlar da kalacaktır. Ancak dinozorlar, devrim niteliğinde bir uyum sağlanır sağlanmaz, kendilerinden üç dört kat daha hızlı üreyip çoğalan hayvanlarla karşılaşır karşılaşmaz yitip gittiler.[1]

Kozmik Terörist–ya da Bir Hipotez Nasıl Kurulmamalı

Mesele, soruyu şu şekilde ortaya koyduğumuzda çok netleşir: Dinozorların nesillerinin tükenmesine ani bir göktaşı kazasının yol açtığını kabul ettik diyelim. Nesli tükenen tüm diğer türleri nasıl açıklayacağız? Tüm bunlara göktaşları mı sebep oldu? Soru göründüğü kadar anlamsız değildir. Tüm büyük ölçekli nesil tükenişlerinin, asteroid kuşağından gelen periyodik göktaşı fırtınalarının sonucu olduğunu göstermeye dönük çabalara girişilmiştir. California Üniversitesinden Richard Muller’in ileri sürdüğü “Nemesis teorisi”nin asıl anlamı budur.*

Bazı paleontologlar (Raup ve Sepkoski), kitlesel tükenişlerin, yaklaşık olarak 26 milyon yıllık düzenli aralıklarla gerçekleştiğini iddia etmişlerdi. Ne var ki aynı kanıtlara dayanan başka paleontologlar, bu olguda bahsedildiği gibi bir düzenlilik bulamamışlardır. Benzer bir fikir uyuşmazlığı jeologlar arasında da mevcuttur, bazıları büyük kraterlerin meydana gelişinde düzenli bir periyodikliğin kanıtlarını buldukları iddia ederken, diğerleri bunu reddetmektedirler. Kısacası, kitlesel tükenişler arasında düzenli aralıklar olduğu ya da dünya yüzeyinin kuyruklu yıldızlar ya da göktaşları tarafından düzenli bir şekilde bombardıman edildiği düşüncesi için kesin bir kanıt mevcut değildir.

Bu zemin, en keyfi ve en anlamsız spekülasyonlara kolayca kapı açar. Üstelik tam da böyle sansasyonel “teoriler”, bilimsel değerlerine bakılmaksızın büyük şöhret kazanmaktadır. “Nemesis” teorisi de bunun bir örneğidir. Eğer Muller’in yaptığı gibi, kitlesel tükenişlerin her 26 milyon yılda bir düzenli olarak gerçekleştiğini kabul edersek ve yine tıpkı onun gibi, kitlesel tükenişlerin göktaşı fırtınalarının sonucu olduğunu kabul edersek, dünyanın her 26 milyon yılda, sekmez bir dakiklikle göktaşları tarafından ziyaret edildiği düşüncesi de bunu izlemek zorundadır.

Böylesi bir fikrin barındırdığı güçlükler çok açıktır, hatta şunları yazan Muller bile bunun farkındadır:

Bir göktaşının tam da her 26 milyon yılda bir çarpmasını inanılmaz buldum. Uzayın uçsuz bucaklığında, Dünya bile çok küçük bir hedeftir. Güneşe yakın bir mesafeden geçen bir göktaşının gezegenimize çarpma ihtimali milyonda birden biraz daha fazladır. Gerçekleşen çarpışmalar gelişigüzel bir dağılım göstermelidir, zaman ipine dizilmiş boncuklar gibi bir dağılım değil. Onları düzenli bir takvimle çarpmaya iten şey ne olabilirdi? Belki de bir kozmik terörist bir göktaşı tabancasıyla hedef alıyordu. Gülünç sonuçlar gülünç teorileri gerektirir.

Ve Muller, tüm kitlesel tükenişlerin gerçekten de göktaşı çarpmalarından kaynaklandığı ve bunun da düzenli olarak her 26 milyon yılda bir tekrarlandığı şeklindeki önyargılı düşünceyi haklı çıkarmak amacıyla tam da böylesi gülünç bir teoriyi inşa etmeyi sürdürdü. Muller dinozorların dünyaya çarpan bir göktaşı tarafından yok edildiği teorisini icat eden ve kendisinin düşüncelerinden kuşku duyan Luis Alvarez’le giriştiği ateşli bir tartışmayı anlatıyor. Bu diyalogdan aktaracağımız aşağıdaki pasaj, belli hipotezler üretilirken kullanılan yöntem hakkında fikir edinmemizi sağlıyor:

Günün birinde bir göktaşını her 26 milyon yılda bir dünyaya çarptırmanın bir göktaşı yapmanın bir yolunu bulduğumuzu varsay. O zaman, hatalı olduğunu ve tüm verilerin kullanılmış olması gerektiğini kabul etmek zorunda olmaz mıydın?

“Senin modelin nedir?” diye sordu. Sorumdan kaçtığını düşündüm.

“Bunun önemi yok! Senin mantığını yanlış kılan, belirli herhangi bir modelin varlığı değil, böylesi bir modelin mümkün olmasıdır.”

Alvarez’in sesi titriyordu. Üstelik sinirlenmeye başlıyor gibi de görünüyordu. “Bak şimdi Rich” diye karşılık verdi, “uzun zamandır veri analizi işinin içindeyim ve birçok insan beni bir uzman olarak kabul eder. Bildiğin bir şeyi gözardı edip düşüncesiz bir yaklaşımı benimseyemezsin.”

Otorite olduğu iddiasındaydı! Bilimcilerin böyle bir şey yapmaya hakları yoktur. Sinirlerine hakim ol Rich, dedim kendi kendime. Sinirlendiğini ona gösterme.

“Kanıtın sorumluluğu senin sırtında” diye devam ettim, yapay bir sakinlikle. “Bir model sunmak zorunda değilim. Böylesi bir modelin mümkün olmadığını gösteremediğin sürece, senin mantığın yanlıştır.”

“Göktaşları dünyaya periyodik olarak nasıl çarpmış olabilirler? Modelin nedir?” diye tekrar sordu. Duyduğum hüsran beni patlama noktasına yaklaştırmıştı. Alvarez söylediğimi neden anlayamıyordu? O benim bilim kahramanımdı. Nasıl bu kadar aptal olabilirdi?

Kahretsin! diye düşündüm. Eğer mecbursam, bu tartışmayı onun kurallarıyla kazanacağım. Bir model icat edeceğim. Artık adrenalinim akıyordu. Biraz düşündükten sonra, dedim ki: “Varsayalım, güneşin yörüngesinde bir refakatçi yıldız olsun. Her 26 milyon yılda dünyaya yaklaşıyor ve bir şeyler yapıyor, ne yaptığına emin değilim, fakat göktaşlarını dünyaya çarptırıyor. Belki de göktaşlarını kendisiyle birlikte getiriyordur.”

En küçük bir temel bile olmaksızın bir hipoteze ulaşmak için kullanılan bu yöntemin tümüyle keyfi doğası, gözleri alacak kadar aşikârdır aslında. Böyle bir yaklaşımla, gerçekten de bilim alanını terk eder, bilim-kurgu alanına gireriz, eski bir şarkının sözleriyle, “her şey mubah”. Aslında Muller şunu itiraf edecek kadar dürüsttür: “Eğer modelim gelecek saldırılara en azından birkaç dakika dayanabilirse anlatmak istediğim şeyi başarmış olurum diye hissetmiş olsam da, modelimin bu kadar ciddiye alınacağını düşünmemiştim.”[2] Ama her şeye inanma çağında yaşıyoruz. Hiçbir şekilde bilimsel bir model olmayıp, keyfi bir tahminden ibaret olan “Nemesis” teorisi, şimdi, bu görünmez “ölü yıldız”ın, bu kozmik teröristin varlığının ipuçlarını bulmak için hararetle gökyüzünü tarayan birçok astronom tarafından çok büyük ciddiyetle ele alınıyor. Dinozorların işini bir çırpıda bitiren bu terörist, bir gün suç sahnesine tekrar çıkacak ve hepimizin kökünü kurutacak!

Buradaki sorun yöntem sorunudur. Napoleon Laplace’a, mekanik evren şemasında Tanrının nereye oturduğunu sorduğunda, Laplace şu meşhur yanıtını vermişti: “Sire, je na’ai pas besoin de cette hypothèse.” (“Majesteleri, bu hipoteze ihtiyaç duymadım.”) Diyalektik materyalizm doğadaki hareketin içsel yasalarını keşfetmeye koyulur. Rastlantıların tüm doğal süreçlerde bir rol oynamasına, ve örneğin dinozorların neslinin tükenmesine yolunu şaşırmış bir göktaşının yol açmasının esas itibariyle ihtimal dışı olmamasına rağmen, genelde kitlesel tükenişlerin nedenlerini, ele alınan süreçlerle tümüyle ilişkisiz dışsal olgularda aramak tamamen yanıltıcı ve kısır bir çabadır. Türlerin evrimine hükmeden yasalar araştırılmalıdır ve bu yasalar evrim sürecinin kendi içinde bulunmalıdır. Bu süreç hem uzun yavaş değişim dönemlerini hem de, bir yandan bazı türlerin kitlesel tükenişlerine diğer yandan da yeni türlerin ortaya çıkmalarına ve güçlenmelerine yol açan muazzam ölçüde hızlanmış değişim dönemlerini içerir.

Bir deus ex machina* gibi, bir sihirbazın şapkasından çekip çıkardığı meşhur tavşan gibi, konu dışı faktörlere başvurarak sorunları çözmeye dönük bu keyfi girişimlerin ardındaki neden, süreci bir bütün olarak kavrama, onun çelişkili, karmaşık, nonlineer karakterini anlama yeteneğinden –bir başka deyişle, diyalektik bir yaklaşımdan– yoksun oluştur. Bu yolun sonu ancak en kör çıkmaz sokağa varır. Dahası, en çılgın senaryoların –ki neredeyse hepsi, en azından dünyanın sonuna delâlet eden birtakım muhtemel kozmik felâketler düşüncesini içermektedir– kabul edilmesine dönük bu olağandışı eğilim, 20. yüzyılın son on yılında toplumun genel psikolojik yapısı hakkında bize çok şey anlatır.

İnsanın Devrimci Doğuşu

Senozoik diye bilinen jeolojik zaman 65 milyon yıl önceki kitlesel tükenişlerle başlar ve günümüze kadar sürer. Bu zaman boyunca da kıtalar kaymaya, birbirlerinden ayrılmaya ve çarpışmaya devam ettiler. Bu da yeni çevre koşulları yarattı. İlk 20 milyon yılda sıcaklık yükselmeye devam etti ve bir tropik kuşak oluştu, bu kuşakta örneğin Britanya’nın koşulları, Malezya ormanlarının koşullarına benziyordu. Bu jeolojik zamanda evrimdeki en önemli gelişme, sürüngenlerden boşalan alanları ele geçiren memelilerin olağanüstü hızlı yükselişiydi. Hem primatlar, filler, domuzlar, kemirgenler, atlar, denizayıları, yunus balıkları, balinalar ve yarasalar, hem de modern kuşların en büyük takımları ve birçok bitki familyası 40 milyon yıl önce ortaya çıkmıştı.

Memelilerin yükselişi, evrimin kesintisiz bir çizgi boyunca hep daha yukarılara ilerleyerek nihai doruğuna insanlığın doğuşuyla, yaratılışın taçlandırıcı zaferiyle ulaştığı bir zafer alayı olarak görülebilir. Ama durum böyle olmaktan hayli uzaktır. Gördüğümüz gibi, evrim asla düz bir doğru boyunca ilerlemedi. Şiddetli büyüme dönemlerini, aynı bu dönemde olduğu gibi, dramatik geriye gidişler, ölüm ve tükeniş takip etti. Bu iki ana tükeniş dönemi keskin çevresel değişimlerle ilişkiliydi. 40-30 milyon yıl önce, soğuma sürecinin başlangıcına tanık oluyoruz. Bunu takip eden 25 milyon yıl boyunca sıcaklık sürekli olarak düştü ve ancak 5 milyon yıl önce bugünkü düzeyinde istikrar kazandı. Memelileri etkileyen ilk yakın dönem nesil tükenişleri bu evrede gerçekleşti.

İnsansı maymunların ve insanların atası olan Primatlar tüm dünyaya yayılmıştı. Dinozorların nesillerinin tükenmesi dönemi bu familyaların birçoğu üzerinde etkili olmuştu. Yeni çevresel koşullar, değişen koşullara daha iyi uyum sağlamış yeni bir türün –ilk insansı maymunlar– gelişmesine yol açtı. Yeni koşulların Amerika’yı değil de en başta Afrika ve Avrasya’yı etkilediğini belirtmek önemlidir. Bu dönemde Antarktika Güney Kutbuna ulaşmış ve buzlarla kaplanmaya başlamıştı. Takip eden 10-20 milyon yıl, memelilerin patlamalı bir büyüme dönemiydi, memelilerin hiç olmadıkları kadar büyük boyutlara ulaştıkları bu dönemde birçok insansı maymun türü ortaya çıktı. Ne var ki, insansı maymunların temel tasarımları bu dönem boyunca değişmeksizin kaldı, ta ki yeni bir keskin iklim değişikliği bir dönüşümü beraberinde getirinceye kadar. Hominidlerin insansı maymunlardan ne zaman ve nasıl ayrıldığı hususunda paleontologlar arasında dikkate değer bir uyuşmazlık söz konusudur. Kemiklerden sağlanan bilgiler, 14 milyon yıl öncesinde, modern insansı maymunlara benzeyen bir türün ortaya çıkmış olduğunu göstermektedir. Bilimciler bu kemiklerin, 14-7 milyon yıl önce Afrika ve Avrasya’da yaşayan bir türe ait olduğuna inanıyorlar. Öyle görünüyor ki, insanların, insansı maymunların ve gorillerin ortak atasını temsil eden oldukça başarılı bir türdü bu. Ardından, 10-7 milyon yıl önce, yeni ve dramatik bir çevresel değişim daha oldu.

Antarktika çoktan buzullarla kaplanmıştı. Artık buzullar, yalnızca güneye değil, kuzeye de yayılıyor, Alaska’yı, Kuzey Amerika’yı ve Kuzey Avrupa’yı kaplıyordu. Gittikçe daha fazla su donduğundan deniz seviyesi alçalmaya başladı. Deniz seviyesindeki alçalmanın o sıralar 150 metreden daha fazla olduğu hesaplanmıştır. Bunun sonucunda kıtaları birbirine bağlayan yeni kara parçaları ortaya çıktı; Avrupa’yı Afrika’ya, Asya’yı Amerika’ya, Britanya’yı Avrupa’ya bağlayan kara köprüleri oluşmuş, böylelikle türlerin daha fazla yayılması mümkün olmuştu. Akdeniz tümüyle uçup gitmişti. Ekvator çevresindeki iklim çok kuraklaşmış, bu da ormanların kütlesel bir biçimde azalmasıyla birlikte geniş çölleşmelere ve muazzam genişlikteki bozkırların ve açık alanların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. O sıralarda Asya Afrika’dan çöllerle ayrılmıştı, bu da Afrika insansı maymunlarını Asyalı kuzenlerinden koparmıştı. Kaçınılmaz olarak bu dönem bir başka kitlesel tükenişler ve ölümler dönemi oldu. Fakat bu aynı ölçüde yeni türlerin doğuş dönemiydi de. Belli bir noktada, muhtemelen 7 milyon yıl önce, memelilerin gelişimi ilk hominoidlerin (insansı primatlar) ortaya çıkışıyla sonuçlandı.

Bugün, insanlığın kökeninin Afrika olduğu genel kabul görmektedir. 5,3 milyon yıl önce Akdeniz bugünkü biçimini aldı ve Afrika’da yeni bir insansı maymun türü gelişti, bu tür bir milyon yıl içerisinde üç farklı doğrultuda gelişerek sonuçta şempanzeleri, hominidleri ve gorilleri ortaya çıkardı. Bu üç dalın ayrılışı yaklaşık 4-5 milyon yıl önce Doğu Afrika’daki çevresel etkenlerin basıncının bir sonucu olarak gerçekleşti. Buzulların Güney Afrika’ya yayılması Doğu Afrika’da dramatik bir değişime yol açmıştı: düşen yağmur miktarının azalması ve genel bir iklimsel kurumanın sonucunda ormanların ciddi bir biçimde tükenmesi. İlk insansı maymunların üç türünün ayrılışına yol açan itici güç muhtemelen buydu. O ana dek ağaçlarda yaşamışlardı. Artık üç seçenekleri vardı:

1) Bir kısmı ormanlarda kaldı. Bunlar, en becerikli, en güçlü ve sınırlı kaynaklardan yiyecek elde etmekte en başarılı olanlar olsa gerek. Ne var ki, orman habitatının gerileyişi bunların sayısını ciddi biçimde azaltmış olmalı. Bu türün kalıntılarını modern goriller temsil etmektedir.

2) Ormanların daha az ağaçlı ve daha az besin kaynaklarına sahip kenar bölgelerine göç etmek zorunda kalan diğer bir grup, korunmak için ağaçlara yakın yerlerde kalırken, en sonunda yerde hareket ederek kendi besin toplama sahasını genişletmek zorunda kalmıştı. Bu grup modern şempanzeler tarafından temsil edilir.

3) Belki de türün daha zayıf ve daha beceriksiz kesiminden oluşan üçüncü bir grup, kıt besin kaynakları için yürütülen şiddetli rekabet yüzünden ormanlardan tamamen göç etmek zorunda kalmıştı. Böylece yalnızca yerde hareket etmek değil, hayatta kalmaları için gerekli besinleri bulmak için uzun mesafeler katetmek zorunda da kalmışlardı. Bunlar diğer primatlardan kökten farklı, tümüyle yeni bir yaşam tarzı geliştirmek zorundaydılar.

İklimsel değişimlerin yol açtığı Asya’daki çevresel baskılar da bazı maymun gruplarını ormanların kenarına itmişti. Bunlar modern babunlara dönüştüler, babunlar besin aramak için yerde hareket ederler ancak kendilerini korumak için ağaçlara geri dönerler. Primatlar bir hareket tarzı çeşitliliği sergilerler. Tarsier, atlayıp sıçrar ve ağaçlara tutunur; gibon ağaçların dalları arasında bir sarkaç gibi sallanarak hareket eder; orangutan “dört ellidir”; goril “dört ayaklı bir yürüyüşçüdür; maymun gerçek bir dört ayaklıdır; yalnızca hominidler tamamen iki ayaklı olmayı göze almışlardı.

Diğer uzmanlaşmalar ellerle ilgilidir. Eğer biri sıçrayıp yakalayacaksa, mesafeyi daha kesin bir şekilde kestirmekte yetkin olmalıdır. Eğer değilse en iyi durumda eli boş dönecektir; en kötü durumda ise dalı hiç yakalayamayacak ve düşecektir. Daha hassas bir mesafe tahmininin yolu iki gözle bakmaktan geçer: iki gözü bir nesnenin üzerine odaklamak derinliği algılamayı sağlar. Bu da gözlerin, sincaplardaki gibi başın yan tarafında değil de, kafatasının önyüzünde bulunmasını ve ileriye bakmasını gerektirir. Primat atalarımız böyle bir bakışı geliştirdiler. Kafatasları gözlerin yeni konumuna uymak için yuvarlaklaştı, ve biçimdeki bu değişiklikle birlikte kafatası hacminin büyümesi ve daha büyük bir beyine sahip olma fırsatı doğdu. Aynı zamanda, çene küçüldü. Elleri olan bir hayvan, toplama ve avlanma işlerini artık dişleriyle yapmak zorunda değildir. Bu işleri daha küçük bir çeneyle daha az dişle de yapabilir. Modern insansı maymunlar ve diğer maymunlar –ve insanlar– her çenede on altı dişe sahipler. Atalarının ise yirmi iki dişi vardı.[3]

Psikolog Jerome Bruner çocukların zihinsel gelişimi üzerine kaleme aldığı yazılarda, hüner gerektiren davranışların, bir yanda dil üretmeyle ve diğer yanda da problem çözmeyle birçok ortak noktası olduğunda ısrar etmişti. En basit hünerlerin neredeyse hepsi elin ya da ellerin kullanılmasını ve gözün kılavuzluğunu gerektirir içerir. İnsan elinin gelişimi üzerine Bruner şunları yazıyor:

İnsanın elleri yavaş gelişen bir sistemdir, ve insanlar türümüzü diğerlerinden ayırt eden el zekâsı çeşidini –alet yapma ve kullanma– sergilemeden önce yıllar geçti. Aslında tarihsel olarak eller, primatların evrimini inceleyen öğrencilerin bile çok fazla dikkatini çekmemiştir. Wood Jones maymun eliyle insan eli arasında küçük morfolojik farklılıklar bulunduğuna, esas farklılığın merkezi sinir sistemi tarafından koşuldukları işlevlerde olduğuna bizi ikna etmek zorunda kalmıştı. Yine de, Clark ve Napier’in işaret ettiği gibi, eldeki morfolojik değişimin evrimsel doğrultusu, ağaç farelerinden, Yeni Dünya maymunlarından, Eski Dünya maymunlarından geçerek insana ilerler; bu da elin işlevinin ve onunla birlikte insan zekâsının hayata geçirilişinin nasıl değiştiğini gözler önüne serer.

Bu değişim düzenli olarak, uzmanlaşmadan uzaklaşmanın çok özel bir biçimi doğrultusunda olmuştur. el, kendi loko-motor işlevinden, kolları savurarak daldan dala geçme işlevinden ve pençeler ve egzotik biçimli patilerce karşılanan uzmanlaşmış gereksinmelerden muaftır. İşlevde uzmanlaşmadan uzaklaşma, yerine getirilebilecek işlevlerde çeşitlenme anlamına gelir. El, ağırlık kaldırmak için gereken parmak kemiklerindeki açılma yeteneğini, yiyecek avuçlama için kapanma yeteneğini, tutma ve tırmanma için dolama yeteneğini ya da başparmakla diğerlerinin karşılıklı durması yetisini –erken primat mirasının parçaları– yitirmeksizin, geç primat evriminde bazı yeni işlevsel yetenekler kazanır, beri yandan uygun bir morfolojik evrim de geçirerek. Birleşik bir kuvvetli ve hassas kavrama yeteneği de buna eklenir.

El ayasının ve başparmağın esnekliği artar. Uç parmak kemikleri genişler ve güçlenir, özellikle başparmak. Napier şunu söylerken abartıyor olabilir: “Mevcut deliller ilk insanın taş aletlerinin, onları yapan el kadar iyi (ya da kötü) olduğunu akla getiriyor.” Elbette başlangıçtaki aptal eller kültürle donanan zeki bir programa koşulduğunda zeki oldular.[4]

İlk hominid fosilleri Doğu Afrika’da bulundu, bu fosiller yaklaşık olarak 3,5-3,3 milyon yıl önce yaşamış Australopithecus Afarensis olarak bilinen türe aittir. Maymun benzeri bu yaratıklar dik yürüyebiliyorlardı, başparmakları parmaklarının tam karşısındaydı ve bu nedenle alet kullanabiliyorlardı. Kafatası hacimleri diğer maymunlardan daha büyüktü (450 santimetreküp). Ama yine de, bu erken hominidlerle ilgili herhangi bir alet bulunamamıştır; bu tür aletler, açıkça tanımlanan ilk insan türüne, yani uygun bir şekildeHomo habilis (“becerikli adam”) diye adlandırılan insan türüne geldiğimizde görülürler. Homo habilis dik yürüyordu, 1,20 metre boyundaydı ve 800 santimetreküplük bir beyin kapasitesine sahipti.

İnsanların hominid insansı maymunlardan gerçek ayrılışı hangi noktada gerçekleşti? Paleontologlar bu sorun üzerinde uzun zaman tartıştılar. Yanıt Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü adlı ustaca kaleme alınmış denemesinde Engels’ten geldi. Ama bu sorunun yanıtı Marx ve Engels’in 1845 tarihli çığır açıcı çalışması Alman İdeolojisi’nde çok daha önceden ortaya konmuştu:

İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da istediğiniz herhangi bir başka şeyle ayırt edilebilir. İnsanlar, kendi geçinme araçlarını üretmeye başlar başlamaz –ki fiziksel örgütlenişleriyle koşullanan bir adımdır bu– kendilerini hayvanlardan ayırt etmeye başlarlar. İnsanlar kendi geçimlerini üretirken, dolaylı olarak, kendi maddi yaşamlarını da üretirler.[5]

Alet Yapmanın Rolü

İnsan türünün kökenine ilişkin materyalist görüşü gözden düşürmek için son derece yüzeysel çabayla içerisinde, insanların “alet kullanan” yegâne hayvanlar olmadığı sıklıkla dile getirilir. Bu argüman tümüyle boştur. Birçok hayvanın (yalnızca maymunlar ve şempanzelerin değil, bazı kuşların ve böceklerin bile) belli faaliyetler için “alet” kullandığı söylenebilirse de, bu aletler söz konusu hayvanların bulabildikleri doğal nesnelerle –ağaç dalları, taşlar vb.– sınırlıdır. Dahası böylesi bir kullanım ister tesadüfi bir faaliyetten (meselâ bir maymunun bir meyveyi yerinden oynatmak için bir ağaca herhangi bir dal parçasını fırlatmasında olduğu gibi), isterse de son derece karmaşık olabilen sınırlı bir eylemden oluşsun, tamamen genetik şartlanma ve içgüdünün sonucudur. Eylemler her zaman aynıdır. Daha üst memeli türlerinde çok sınırlı bir düzeyde varolmasına rağmen, genel olarak zekice bir planlamadan, öngörüden ya da yaratıcılık diye bir şeyden bahsedilemez; en ileri insansı maymunların dahi, en ilkel hominidlerin üretici faaliyetini andıran bir davranışları yoktur.

Esas mesele insanların “alet kullanması” değildir. Mesele, insanların alet yapan yegâne hayvan olmasıdır, üstelik de yalıtık ya da tesadüfi bir faaliyet olarak değil, tersine kendi varoluşunun –ki diğer her şey buna dayanır– esas koşulu olarak alet yapan yegâne hayvan insandır. Böylelikle, genetik açıdan insanlar ve şempanzeler neredeyse özdeş olmasına rağmen ve bu hayvanların davranışları bazı bakımlardan göze çarpıcı ölçüde “insani” gibi görünse bile, en zeki şempanze bile, Homo erectus (insanlığın evrim eşiğinde duran bir yaratık) tarafından üretilen en ilkel taş aletleri yapmaktan bütünüyle acizdir.

Son zamanlarda çıkan İnsanlığın Kökeni kitabında Richard Leakey bu noktayı ele alır:

Şempanzeler usta alet kullanıcılardır ve akkarıncaları yakalamak için dal parçaları kullanırlar, yaprakları sünger olarak ve taşları da fındık fıstık gibi şeyleri kırmak için kullanırlar. Fakat –en azından şimdiye kadar– yabani hayattaki hiçbir şempanzenin hiçbir zaman bir taş alet imal ettiği görülmemiştir. İnsanlar keskin kenarlı aletleri 2,5 milyon yıl önce iki taşı birbirine çarparak üretmeye, böylelikle de insanın tarih öncesini aydınlatan teknolojik bir faaliyetin izlerini bırakmaya başladılar.[6]

Bu satırları, Engels’in 1876’da yazdığı satırlarla karşılaştırın:

Birçok maymun ağaçlara kurdukları yuvalarını elleriyle yaparlar, hatta şempanzeler, kötü hava koşullarından korunmak için dallar arasında çatı inşa ederler. Düşmanlarına karşı kendilerini korumak için elleriyle sopa tutarlar ya da düşmanlarına meyve ve taş fırlatırlar. Yakalandıklarında, insanoğlundan kopya ettikleri bir dizi basit işlemi de elleriyle gerçekleştirirler. Ama insana en çok benzeyen insansı maymunların gelişmemiş eli ile yüz binlerce yıllık emek sayesinde son derece kusursuzlaşmış insan eli arasındaki uçurumun ne denli büyük olduğu tam da burada anlaşılır. Her ikisinde de kemik ve kas sayısı ve bunların genel düzeni aynıdır; ama en ilkel vahşinin eli bile hiçbir maymunun taklit edemediği yüzlerce işlemi gerçekleştirebilir. Hiçbir maymun eli en kaba taş bıçağı bile asla şekillendirememiştir.[7]

Nicholas Toth yıllarca ilk insanların alet üretme yöntemlerini anlamaya çalıştı ve şu sonuca vardı; taşları inceltmenin en temel süreçleri bile yalnızca hatırı sayılır bir dikkat ve el becerisini değil aynı zamanda belli bir derecede öngörü ve planlamayı gerektirmektedir.

Verimli çalışmak için, taşı kırarak şekillendirecek olan kişi uygun şekle sahip bir kaya parçası seçmeli, uygun bir vurma açısıyla taşı elinde tutmalıdır; ve vurma hareketinin kendisi, doğru yere uygun bir kuvvetle darbe indirmek, büyük bir pratiği gerektirir. Toth, 1985 tarihli bir makalede “alet yapan ilk insanların, taşları işlemenin temel ilkelerine ilişkin sağlam bir sezgisel zekâya sahip oldukları açıktır” diye yazmıştı. “İlk alet yapıcıların insansı maymunların ötesinde bir zihinsel kapasiteye sahip olduklarından şüphe duyulamaz” demişti bana. “Alet yapımı önemli motor ve bilişsel* becerilerin koordinasyonunu gerektirir.”[8]

El, beyin ve diğer vücut organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Beynin ellerle ilişkili kısmı, vücudun diğer kesimleriyle ilişkili kısımlarından çok daha büyüktür. Darwin zaten, organizmanın belli parçalarının gelişiminin görünüşte bu parçalarla hiçbir ilişkisi olmayan diğer kısımların gelişimine bağlı olduğunu kavramıştı. Bu olguya, karşılıklı gelişme yasası adını vermişti. El becerisinin emek sayesinde gelişimi beynin hızlı bir gelişimi için gerekli uyarıcıyı sağlamıştı.

İnsanlığın gelişimi bir tesadüf değil, zorunluluğun sonucuydu. İlk hominidlerin dik durmaları, besin arayışı içinde bozkırlarda özgürce dolaşabilmeleri için gerekliydi. Kafa, yırtıcıların varlığını saptamak için vücudun en üstünde konumlanmış olmalıydı, tıpkı bozkırlarda yaşayan diğer bazı hayvanlar gibi. Sınırlı besin kaynakları, toplama ve taşıma zorunluluğunu doğurdu, ki bu da elin gelişiminin itici gücüydü.

İnsansı maymunlar iki ayakları üzerinde yürümek üzere inşa edilmemişlerdir, bu nedenle de iki ayakları üzerindeyken hantaldırlar. En erken hominidlerin anatomileri bile açıkça dik yürümeye uyum sağlamış bir kemik yapısını gözler önüne serer. Dik durma birçok bakımdan ciddi dezavantajlara sahiptir. İki ayakla, dört ayakla koşulabildiği kadar hızlı koşmak mümkün değildir. Birçok bakımdan iki ayaklılık doğal olmayan bir duruştur, ki bu da mağaralardan günümüze kadar insanı uğraştıran sırt ağrılarının yaygınlığını açıklar. İki ayaklılığın büyük avantajı, bu duruş şeklinin elleri çalışmak üzere serbest bırakmasıdır. İnsanlığın ileri doğru büyük sıçrayışıdır bu. Emek, doğayla birlikte, tüm zenginliğin kaynağıdır. Ancak Engels’in de işaret ettiği gibi, bundan çok daha fazlası da söz konusudur:

“O [emek], insanın tüm varlığının başlıca temel koşuludur ve belirli bir anlamda bu öyle bir ölçüdedir ki, emek insanı bizzat yaratmıştır demeliyiz.”

Emek sayesinde elin gelişimi bir bütün olarak vücudun gelişimine sıkı sıkıya bağlıdır.

Demek ki el yalnızca emeğin organı olmakla kalmaz aynı zamanda emeğin ürünüdür. Her seferinde yeni işlere uyum sağlayarak, böylelikle edinilmiş özel kasların, kas bağlarının ve uzun zaman dönemlerinde de kemiklerin kalıtımıyla, ve kalıtımla elde edilen bu iyileşmiş özelliklerin gittikçe daha karmaşık ve yeni işlere hep yeni bir biçimde uygulanmasıyla, insan eli, Raphael’in tablolarını, Thorwaldsen’in heykellerini ve Paganini’nin müziğini yaratabilmesini mümkün kılan üst düzey bir mükemmellik kazanmıştır.

Ama el tek başına değildi. O, bütünün, son derece karmaşık bir organizmanın yalnızca bir üyesiydi. Ve elin yararlandığı şey elin hizmet ettiği tüm bedene de yarar sağladı.[9]

Aynı şey dil için de geçerlidir. Maymunlar birtakım sesler çıkarabilseler ve embriyonik bir “dil” olarak görülebilecek el kol hareketleri yapabilseler dahi, onlara konuşmayı öğretmeye dönük tüm çabalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Dil, Engels’in açıkladığı gibi, kolektif üretimin bir ürünüdür ve ancak yaşamsal faaliyeti aletler üretmek amacıyla işbirliği yapmaya dayalı bir tür içinde ortaya çıkabilir, bu aletleri üretme süreci bilinçli olarak öğrenilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılması gereken karmaşık bir süreçtir. Bu hususta Noam Chomsky şunları söylüyor:

İnsan doğasını ve insan yeteneklerini incelemekle ilgilenen herkes bir şekilde şu olguyla da ciddi bir biçimde yüzleşmek zorunda kalır; tüm normal insanlar dil edinirlerken, dilin en açık ilkelerinin edinilmesi bile, diğer açılardan zeki olan bir maymunun yeteneklerinin çok ötesindedir.

Son zamanlarda, dilin insanlara özgü bir şey olmadığını göstermeye çalışmak adet haline geldi. Hayvanlar arasında iletişim sistemlerinin mevcut oluşu su götürmez bir olguyken, bunu bir dil olarak tanımlamak tamamen yanlıştır. İnsanın konuşması insan toplumundan ve insanların işbirliği içerisinde üretken faaliyetinden kaynaklanır ve hayvanlar dünyasındaki herhangi bir diğer iletişim sisteminden, hatta en karmaşık olanından bile nitel olarak farklıdır.

İnsan dili, hayvanlar dünyasında kayda değer bir benzeri olmayan, eşsiz bir olgu olarak görünür. Eğer durum buysa, insan dilinin evrimini, daha düşük bir zekâ kapasitesinde görünen daha ilkel iletişim sistemlerinden hareketle izah etme sorununu ortaya atmak tümüyle anlamsızdır.

Ve yine:

Bildiğimiz kadarıyla, insanın bir dile sahip olması, yalnızca daha üst bir zekâ düzeyiyle değil, özgül bir zihinsel örgütleniş türüyle ilişkilidir. İnsan dilini, hayvanlar dünyası içinde bulunabilecek bir şeyin yalnızca daha karmaşık bir durumu olarak görmenin hiçbir anlamı yoktur. Bu görüş biyologların önüne bir sorun çıkarır, çünkü eğer doğruysa, bu, gerçek “yeni gelişme”nin –örgütlenmenin karmaşıklığının özel bir aşamasında nitel olarak farklı bir olgunun ortaya çıkışının– bir örneğidir.[10]

Beyin boyutlarındaki hızlı genişleme ek sorunlar da doğurdu; özellikle çocukların doğumu sırasında. Yeni doğmuş bir insansı maymun 200 santimetreküp boyutlarında –yetişkin bir insansı maymununkinin yaklaşık yarısı– bir beyne sahipken, insan yavrusununki (385 santimetreküp) yetişkin bir insanın beyninin (1350 santimetreküp) yaklaşık dörtte biri ebatlarındadır. Dik yürümeye uyum sağlamış insan pelvisinin biçimi pelvisin açılma miktarını sınırlar. Böylece tüm insan bebekleri, büyük beyin boyutları ve iki ayaklılığının biyolojik mühendisliği tarafından dayatılan sınırlamaların bir sonucu olarak “prematüre” doğarlar.

Yeni doğan insan bebeğinin tümüyle yardıma muhtaç oluşu, üst memelilerin tüm diğer türleriyle karşılaştırıldığında apaçıktır. Michigan Üniversitesinden biyolog Barry Bogin’in ileri sürdüğüne göre, küçük çocuklardaki çok yavaş vücutsal büyüme hızı, insansı maymunlarla karşılaştırıldığında, insan toplumunun karmaşık kurallarını ve tekniklerini özümsemek için uzun bir zamana ihtiyaç duyulmasıyla bağlantılıdır. Çocuklarla yetişkinler arasındaki vücut ebatlarının farklılığı bile gencin ihtiyardan öğrendiği bir öğretmen-öğrenci ilişkisini kurmaya yardım eder, oysa insansı maymunlarda hızlı büyüme çok kısa sürede fiziksel rekabete yol açar. Uzun öğrenme süreci tamamlandığında, ergenlik döneminde vücut ani bir sıçramayla farkı kapatır.

İnsanlar, yalnızca hayatta kalma hünerlerini değil, aynı zamanda gelenekleri ve toplumsal töreleri, akrabalığı ve toplumsal yasaları da –yani kültürü– yoğun bir şekilde öğrenmeleri sayesinde insan olurlar. Savunmasız küçük çocuklara bakıldığı ve daha büyük çocukların eğitildiği toplumsal çevre, insansı maymunlardan çok insanlara özgüdür.[11]

Toplumsal Örgütlenme

Birçok yırtıcının olduğu açık bozkırlarda yaşamak tehlikeli bir işti. İnsanlar güçlü hayvanlar değildirler ve ilk hominidler bugünkü modern insanlardan daha küçük boyutlardaydılar. Ne güçlü pençeleri ve güçlü dişleri vardı, ne de aslanlardan ya da diğer yırtıcı hayvanlardan daha hızlı koşabilirlerdi. Hayatta kalmanın yegâne yolu, zaten kıt olan besin kaynaklarından kolektif bir tarzda yararlanmak için, oldukça üst düzeyde örgütlenmiş ve işbirliği yapan bir topluluk oluşturmaktı. Hiç şüphesiz bu hususta belirleyici adım, çeşitli amaçlar için kullanılan taştan yapılmış aletlerden başlayarak insan eliyle yapılmış çeşitli araçların üretilmesiydi. Aldatıcı basit görünümlerine rağmen, bu aletler son derece sofistike ve çok yönlü aletlerdi, bu aletlerin üretimi anlamlı bir örgütlenme düzeyine, planlamaya ve en azından işbölümü unsurlarına delâlet eder. Burada karşımızda duran insan toplumunun gerçek başlangıcıdır. Engels’in sözleriyle:

Daha önce söylediğimiz gibi, maymunsu atalarımız sürü halinde yaşarlardı; tüm hayvanların en toplumsalı olan insanı sürücül yaşamayan yakın atalardan türetmeye kalkmak açıkça imkânsızdır. Elin gelişimiyle, emekle başlayan doğa üzerindeki egemenlik, her yeni ilerlemede insanın ufkunu genişletti. Sürekli olarak doğal nesnelerin yeni, daha önce bilinmeyen özelliklerini keşfediyordu. Diğer yandan, emeğin gelişimi, birbirine karşılıklı destek olma ve ortaklaşa etkinlik durumlarının sayısını arttırmakla ve bu ortaklaşa etkinliğin yararlılığını tek tek her birey için apaçık bir şey haline getirmekle, topluluğun üyelerinin birbirlerine daha da yaklaşmasına kaçınılmaz olarak yardım etti. Kısacası, oluşum halindeki insan, birbirine söyleyecek bir şeylerinin bulunduğu bir noktaya ulaştı. İhtiyaç kendi organının oluşumuna yol açtı; insansı maymunun gelişmemiş gırtlağı, modülasyonlar aracılığıyla daha da gelişmiş bir modülasyona doğru yavaş ama kararlı adımlarla dönüştü ve ağız organları yavaş yavaş birbiri peşi sıra net telaffuz edilen harfleri seslendirmeyi öğrendi.[12]

Alet üretimi, ilkin kadın ve erkek arasında işbölümünün başlaması, dilin gelişimi ve işbirliğine dayalı bir toplum; bunlar insanlığın gerçek ortaya çıkışını belirleyen unsurlardır. Bu yavaş, tedrici bir süreç değildi, tersine bir başka devrimci sıçramayı, evrimdeki en belirleyici dönüm noktalarından birini temsil etmektedir. Paleontolog Lewis Binford’un sözleriyle, “Bizim türümüz, tedrici, ilerleyen süreçlerin sonucu olarak değil, tersine göreli kısa bir zaman aralığında patlamalı bir şekilde ortaya çıktı.[13]

Emekle tüm diğer etkenler arasındaki ilişki Engels tarafından açıklanmıştır:

Önce emek, ardından onunla birlikte net konuşma; bunlar, insansı maymunun beyninin, tüm benzerliğine rağmen kendisinden çok daha büyük ve daha kusursuz olan insan beynine tedricen dönüşmesine neden olan en temel iki dürtüdür. Beynin gelişimi, onun en doğrudan araçlarının –duyu organlarının– gelişimiyle el ele yürüdü. Tıpkı konuşmanın adım adım gelişimine zorunlu olarak işitme organının buna tekabül eden gelişiminin eşlik etmesi gibi, bir bütün olarak beynin gelişimine de tüm duyuların daha da hassaslaşarak gelişimi eşlik eder. Kartal insandan çok daha uzağı görür, ancak insan gözü eşyada kartalınkinden çok daha fazlasını görür. Köpek insandan çok daha keskin bir koku duyusuna sahiptir, ama insan için farklı şeylerin belirli özellikleri olan kokuların yüzde birini bile ayırt edemez. Ve insansı maymunun ancak en kaba ilkel biçimiyle sahip olduğu dokunma duyusu, bizzat insan elinin emek aracılığıyla gelişimiyle yan yana gelişmiştir.

En ilkel aletlerin kullanılması bile kendilerine diğer maymunların ulaşamadıkları besinlerden yararlanma hakkı tanımış da olsa, en erken hominidler ağırlıklı olarak vejetaryen bir diyete sahiplerdi. Bu diyet, esasen leş yiyicilikle elde edilen küçük miktarlarda etle takviye ediliyordu. Gerçek atılım, alet ve silah üretiminin insanların birincil besin kaynağı olarak avcılığa geçmelerini mümkün kıldığı anda oldu. Hiç kuşkusuz et tüketimi beyin boyutlarında hızla daha da büyük bir artışa yol açtı:

Et yemek, organizmanın kendi metabolizması için ihtiyaç duyduğu en temel maddeleri neredeyse hazır bulmasını sağlamaktadır. Bu, yalnızca sindirim için gerekli olan zamanı değil, aynı zamanda bitki yaşamına denk düşen diğer bitkisel vücut süreçlerini de kısalttı ve böylece kelimenin doğru anlamıyla hayvan yaşamının aktif belirtileri için zaman, malzeme ve istek kazandırdı. Ve oluşum halindeki insan bitki aleminden daha da uzaklaştıkça, kendisini hayvanların üzerinde de o kadar yükseğe çıkardı. Tıpkı etin yanı sıra bitki yemeye de alışkanlık kazanmanın vahşi kedi ve köpekleri insanların kölesi haline çevirmesi gibi, bitkinin yanı sıra et yemeye de uyum sağlaması, oluşum halindeki insanın bedensel bir güç ve bağımsızlık kazanmasına büyük katkıda bulunmuştur. Yine de etin en temel etkisi beyin üzerinde idi; beyin artık kendi beslenmesi ve gelişimi için gerekli malzemelerin çok daha zengin bir kaynağına kavuştu ve bu nedenle kuşaktan kuşağa çok daha hızlı ve çok daha iyi bir şekilde gelişebildi.[14]

Tam olarak aynı nokta Richard Leakey tarafından da işlenmiştir, Leakey bunu toplumsal örgütlenişte temel bir değişimle ilişkilendirir. Diğer primatların çoğunda, dişilerle çiftleşebilmek için erkekler arasında vahşi bir rekabet vardır. Bu durum, örneğin bozkır babunlarının erkek ve dişileri arasında çok ciddi vücutsal büyüklük farklarında ifadesini bulur. Böylesi bir farklılık, Australopithecus Afarensis gibi en erken hominidlerde görülebilir. Bu da insanlardan ziyade maymunlara daha yakın bir toplumsal yapıyı akla getirir. Diğer bir deyişle, insan evrimi açısından hiç kuşkusuz hayati bir önkoşul olan iki ayaklılık gibi fiziksel uyarlanmalar, Richard Leakey’in önerdiği düşüncenin tersine, bu erken hominidleri insan olarak betimlememizi yine de haklı çıkarmaz.

Bozkır babunları arasında, erkekler (dişilerin iki katı boyuttadırlar) olgunluğa ulaşır ulaşmaz sürüyü terk ederler ve başka bir sürüye katılırlar, orada da derhal gözlerine kestirdikleri erkeklerle, dişiler için rekabete girişirler. Bu yüzden, Darvinci kavramlarla, bu erkeklerin birbirleriyle işbirliği yapmaları için hiçbir (genetik) nedenleri yoktur. Diğer taraftan şempanzeler arasında, henüz anlaşılamayan nedenlerle, erkekler doğdukları grup içinde kalırlar ve dişiler göç ederler. Genetik bağları olan erkek şempanzeler bu bağlardan ötürü işbirliği yapmak için Darvinci bir nedene sahiptirler, ve gerçekten de işbirliği yaparlar, hem grubu yabancılara karşı savunmak için hem de ara sıra besinlerine takviye olması için bir başka maymunu birleşerek avlamak için. Erkek ve dişi şempanzelerin vücut boyutları arasındaki fark yalnızca %15-20’dir ki, bu da bu topluluğun baskın işbirliği tabiatını yansıtır.

Australopithecus Afarensis’in erkek ve dişileri arasındaki boy farkı, bunlar ilk bakışta tamamen farklı iki türe aitmiş gibi görülebilecek denli büyükken, insan türünün ilk üyelerine geldiğimizde, en yakın genetik akrabalarımız şempanzelerde olduğu gibi onlarda da erkeklerin dişilerden ancak %20 daha büyük olduğu, temelden farklı bir durumla karşılaşırız. Bu hususta Leakey şunları söyler:

Cambridge’den antropolog Robert Foley ve Phyllis Lee’nin ileri sürdüğü gibi, Homo cinsinin başlangıcında vücut ölçülerindeki farklılığın türden türe değişmesi, toplumsal örgütlenişte de kesin bir değişikliği temsil eder. Pek muhtemelen, erken Homo erkekleri doğdukları gruplarda erkek kardeşleri ve üvey kardeşleriyle birlikte kalıyor, dişiler ise diğer gruplara geçiyorlardı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, akrabalık erkekler arasında işbirliğini geliştirir.

Toplumsal örgütlenişteki bu değişime neyin yol açtığını kesin olarak bilemiyoruz: Erkekler arasında artan işbirliği belli nedenlerden ötürü oldukça yararlı olmalı. Bazı antropologlar, komşu Homo topluluklarına karşı kendini savunmanın son derece önem kazandığını ileri sürmüşlerdir. Belki de bundan da büyük bir olasılık, ekonomik ihtiyaçlara dayalı bir değişimdir. Birçok kanıt, Homonun beslenmesindeki bir değişikliğe, bu beslenmede etin önemli bir enerji ve protein kaynağı haline geldiğine işaret etmektedir. Erken Homolardakidiş yapısının değişimi et yenildiğini gösteriyor, taş alet teknolojisinin inceliği de aynı şeyi gösterir. Dahası Homo paketinin bir kısmı olan beyin boyutlarındaki artış bile, türün kendi besinini zengin bir enerji kaynağıyla desteklemesini zorunlu kılmış olabilir.[15]

Beynin metabolik olarak masraflı bir organ olduğu çok iyi bilinir; modern insanlarda beyin, toplam vücut ağırlığının ancak %2’sini teşkil etmesine rağmen, toplam enerji tüketiminin %20’sini gerçekleştirir. Avustralyalı antropolog Robert Martin, erken Homolardaki beyin boyutu artışının ancak artan bir enerji kaynağı temelinde gerçekleşmiş olabileceğini açıklamıştı, ki bu da ancak, kalori, protein ve yağca yoğun olan etten kaynaklanabilirdi. Başlangıçta bu et, leş yiyicilikten ya da birtakım av faaliyetlerinden gelmiş olabilirdi (bildiğimiz gibi şempanzelerdeki durum budur). Ama sonraları, daha çeşitli ve daha besleyici yiyecekler sağlamakta avcılığın artan rolünden –çok daha uzun vadeli evrimsel sonuçlarıyla birlikte– en küçük bir kuşku duyulamaz.

İnsan Gelişimi Üzerine Hipotezler

Son yıllarda, erken insan topluluklarındaki avcılık hususunda şiddetli bir tartışma olmuştur. Besin toplayıcılığın ve leş yiyiciliğin rolü üzerinde daha çok durarak, avcılığın rolünü küçümseme eğilimi vardır. Bu sorun halen kesin bir çözüme bağlanmamışken, Leakey’in, erken insan topluluklarının avcı-toplayıcı modeline karşı iddiaların çok ileri gittiği şeklindeki görüşünü paylaşmamak zordur. Bu tartışmaların belli önyargıları ya da toplumsal basınçları ve tartışılan meseleyle hiçbir ilgisi olmayan geçici hevesleri yansıtma eğiliminde olduğunu görmek de ilginçtir.

20. yüzyılın başlarında, idealist bakış açısının hükmü sürüyordu. İnsanlık, bütün gelişimi ilerleten üstün düşünceli beyni sayesinde insan olmuştu. Sonraları, “Alet Yapan İnsan” görüşü yeniden ortaya çıktı, ama bu kez daha idealize edilmiş bir versiyonuyla; silahların değil de, aletlerin, evrimin temel itici gücü olduğu söylendi. Ardından İkinci Dünya Savaşının korkunç olayları bu yaklaşıma karşı bir tepki doğurdu; “Katil Maymun İnsan” teorisi biçiminde ortaya çıkan bu tepki, Leakey’in zekice işaret ettiği gibi, “muhtemelen savaşın dehşet verici olaylarını açıklar (ya da mazur gösterir) gözüktüğü için” ileri sürülmüştü.

1960’larda, Kung San’a –Kalahari çölünde “Çalılık Adamı” olarak yanlış bir şekilde adlandırılan bir grup insan, kendi doğal çevreleriyle göze çarpan bir uyum içinde yaşıyorlar ve bu çevreden karmaşık yollarla yararlanıyorlardı– büyük bir ilgi vardı. Batı toplumunda çevre sorunlarına artan ilgiyle çok iyi örtüşüyordu bu. Ne var ki 1966’da “Avcı İnsan” düşüncesi, Chicago’daki büyük bir antropoloji konferansında güçlü bir şekilde yeniden ortaya çıktı. Ama bu da 1970’lerdeki “Kadınların Kurtuluşu” taraftarlarıyla ters düşmüştü. Avcılık esasen bir erkek faaliyeti olarak görüldüğünden, bu görüşü kabul etmenin erken insan topluluklarında kadının rolünü bir şekilde alçalttığı –tümüyle haksız bir şekilde– varsayıldı. Güçlü feminist lobi “Toplayıcı Kadın” hipotezini ileri sürdü, başta paylaşılabilecek bitkiler olmak üzere besin toplayıcılığının karmaşık bir insan topluluğunun üzerinde evrimleşebileceği temel olduğu iddia edildi.

Erken insan topluluklarında kadının merkezi rolü yadsınamaz ve bu rol Engels’in klasik çalışması Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde açıkça izah edilmiştir. Ne var ki, bugünün toplumundan türetilmiş kavramları –ya da, daha da kötüsü, önyargıları– geçmişin kayıtlarında okumaya çalışmak ciddi bir hatadır. Kadının kurtuluşu davası, tarihsel gerçekliği, bugün belli modaları cezbeden ama gerçek bir içerikten yoksun olan kalıplara uydurmaya çalışmakla bir adım bile ileri götürülmüş olmaz. Geçmişi pembeye boyamakla insanlığın geleceğini daha umutlu kılmış olmayız. Et yemenin, avlanmanın ve hatta yamyamlığın insan beyninin gelişiminde oynadığı rolü reddederek, insanları vejetaryen olmaya teşvik de etmeyeceğiz.

Vejetaryenlere gelince, kabul edilmelidir ki, insan et yemeksizin varolamazdı. Ve et yiyiciliği de, bildiğimiz tüm halklar arasında şu ya da bu dönemde yamyamlığa yol açtıysa bile (Berlinlilerin ataları olan Weletabiyanlar ya da Wilziyanlar, onuncu yüzyıl gibi geç bir tarihe kadar ebeveynlerinin etini yerlerdi) bunun günümüzle bir ilişkisi yoktur.[16]

Benzer şekilde, erken insan topluluklarında kadın ve erkek arasında bir işbölümü varolmuş olmalıdır. Ne var ki, ne özel mülkiyetin ne de bugün mevcut olduğu şekliyle ailenin bulunmadığı ilk topluluklardaki işbölümünü, modern sınıflı toplumdaki eşitsizlik ve kadının baskı altına alınmasıyla karıştırmak yanlıştır. Antropologlarca bilinen mevcut avcı-toplayıcı toplulukların çoğunda işbölümü unsurları mevcuttur, erkek avlanır ve kadın bitkisel besinler toplar.

“Kamp, yoğun bir toplumsal etkileşim alanı ve besinin paylaşıldığı yerdir” yorumunda bulunuyor Leakey, “et elde edildiğinde, bu paylaşım genellikle, katı toplumsal kuralların hüküm sürdüğü karmaşık bir ayini gerektirir.

Benzer bir durumun ilk insan topluluklarında da mevcut olduğunu varsaymak için geçerli nedenlerimiz var. Kapitalist orman kanunlarını tüm insanlık tarihine ve tarih öncesine yaymaya çalışan Toplumsal Darvincilik karikatürünün tersine, elde edilmiş tüm kanıtlar, ilk insan topluluklarının tüm temelinin işbirliği, kolektif faaliyet ve paylaşım olduğunu gösterir. Harvard Üniversitesinden Glynn Isaac, 1978’de Scientific American’da basılan geniş bir makalesinde antropolojik düşüncede önemli bir ilerleme kaydetti. Isaac’in besin paylaşımı hipotezi, kolektif besin toplama ve paylaşmanın toplumsal etkisini vurgular. 1982’de Darwin’in yüzüncü ölüm yıldönümünde yaptığı bir konuşmada şunları söylemişti: “Besin paylaşımının benimsenmesi, dilin, toplumsal karşılıklılığın ve aklın gelişimine yardımcı olmuş olabilir.” Son kitabı olan İnsanlığın Oluşumu’nda Richard Leakey şunları yazmıştı; “besin paylaşımı hipotezi, ilk insanları modern insana götüren yola sokan şeyin ne olduğu sorusuna yanıt getirmeye güçlü bir adaydır.

Son 2 milyon yıla, eşsiz bir iklim döngüsü damgasını vurmuştur. Şiddetli soğuk ve buzullarla geçen uzun dönemler, yükselen sıcaklıklarla ve buzulların geriye çekilişiyle geçen kısa dönemlerle kesintiye uğramıştır. Buzul çağları ortalama 100.000 yıllık bir süreklilik gösterirken, buzul dönemleri arası yaklaşık 10.000 yıl sürer. Bu son derece uç koşullar altında, memeliler çok daha ileri biçimler geliştirmek ya da yok olmakla karşı karşıya kaldılar. 2 milyon yıl önce Asya ve Avrupa’da yaşayan toplam 119 memeli türden bugün ancak dokuz tanesi hayattadır. Geri kalanların büyük çoğunluğu ya daha ileri türler olarak geliştiler ya da yok oldular. Bir kez daha görüyoruz ki, doğum ve ölüm, evrimin çelişkili, tatlı-sert, diyalektik süreci içerisinde birbirlerine ayrılmazcasına bağlıdır.

Son buzul çağı yeni bir buzullar arası döneme kapı araladı, bu dönem bugüne kadar sürdü, ama eninde sonunda bitecek. Homo erectus yaklaşık beş yüz bin yıl önce yolu daha ileri bir hominide –Homo sapiens– açtı. İnsan soyu (Homo sapiens sapiensHomo sapienstenyüz bin yıl önce dallanarak gelen bir evrim çizgisini temsil eder. Diğer çizgi –Homo sapiens neanderthalensis– yaklaşık 40.000 yıl önce ya yok oldu ya da yutuldu. Demek ki, insan soyu şiddetli soğukların damgasını vurduğu bir dönemde gelişti. Bu koşullar sert bir hayatta kalma mücadelesini göstermektedir. Ne var ki, koşulların iyileştiği, vücudun kütle olarak artışını ve insan göçü dalgalarını teşvik eden başka dönemler de vardı. İnsanlık çağının şafağı sökmeye başlamaktadır.

Engels ve İnsanın Kökenleri

Engels’in düşünceleri, Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü, en son evrim teorilerinin ışığında hangi noktada durmaktadır?

Stephen J. Gould önde gelen çağdaş paleontologlardan biridir. Darwin ve Sonrası adlı kitabında, Engels’in denemesini şöyle değerlendirir:

Aslında, on dokuzuncu yüzyıl, hiç şüphesiz birçok okuyucuyu şaşırtacak bir kaynaktan –Friedrich Engels– parlak bir açıklama üretmişti. (Bir parça düşünmek bu sürprizi yok edecektir. Engels doğal bilimlere yoğun bir ilgi duyuyordu ve diyalektik materyalizm genel felsefesini “olumlu” bir temele yerleştirmek istiyordu. “Doğanın diyalektiğini” tamamlayacak kadar yaşamadı ama Anti-Dühring gibi bilimsel incelemelerinde bilim üzerine uzun yorumlarda bulundu.) 1876’da, Engels, Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü başlığını taşıyan bir deneme yazdı. Bu deneme ancak ölümünden sonra 1896’da yayınlandı ve ne yazık ki Batı bilim dünyasında görünür bir etki uyandırmadı.

Engels insan evriminin üç temel özelliğini ele alır: konuşma, büyük bir beyin ve dik duruş. Ona göre ilk adım, ağaçlardan inerek yerde yaşamaya başlayan atalarımızda dik duruşun evrimleşmesi olmalıdır. “Bu maymunlar yer seviyesinde hareket ederken ellerini kullanma alışkanlığını terk etmeye başladılar ve gittikçe daha dik bir yürüyüş biçimini benimsediler. Maymundan insana geçişte belirleyici adımdı bu.” Dik duruş, alet kullanımı (Engels’in terminolojisinde emek) için elleri serbest bıraktı; aklı geliştirdi ve ardından da konuşma geldi.[17]

Her şeye rağmen, insan evrimine dair idealist teoriler, materyalizme karşı hâlâ inatçı artçı eylemlere girişiyorlar, 1995’te basılmış bir kitaptan aktardığımız aşağıdaki satırlarda da görüldüğü gibi:

Bizim evrimimizin itici gücü muhtemelen … kültürel evrim sürecidir. Kültürümüz karmaşıklığa doğru evrimleştikçe, beyinlerimiz de evrimleşti, ardından vücutlarımızı daha büyük bir duyarlılığa ve bir geri besleme döngüsü içerisinde kültürümüzü de daha büyük bir karmaşıklığa doğru itti. Büyük ve akıllı beyinler daha karmaşık kültürlere ve bunun avantajlarından yararlanmaya daha uygun vücutlara yol açtı, ki bu da ardından daha da büyük ve daha akıllı beyinleri getirdi.[18]

İdealistler sürekli olarak, insanın “daha alt” hayvanlardan, üstün zekâsıyla ayırt edildiğini iddia etmeye çalışmışlardır. Belli ki ilk insan, bazı açıklanamayan nedenlerden ötürü, önce “zeki hale gelmiştir”, ardından konuşmaya, alet kullanmaya, resim yapmaya vs. başlamıştır. Eğer bu doğru olsaydı, daha en başta, bunun beyin boyutlarındaki önemli bir artışta yansıması beklenirdi. Ancak fosil kayıtları durumun böyle olmadığını gösteriyor.

Son otuz yıl içerisinde paleontoloji biliminde muazzam ilerlemeler gerçekleşti, yeni ve şaşırtıcı fosil keşifleri ve bunlara ilişkin yeni bir yorumlama biçimi gündeme geldi. Son teorilerden birine göre, ilk iki ayaklı insansı maymunların evrimi 7 milyon yıl kadar eskilere uzanıyor. Bunu takiben, biyologların “uyumsal açılım”* olarak adlandırdıkları bir süreçte, farklı çevre koşullarına uyum sağlamış birçok farklı iki ayaklı insansı maymun türünün evrimiyle iki ayaklı türler (yani iki ayakları üzerinde yürüyen türler) hızla çoğalmışlardı. Yaklaşık 2-3 milyon yıl önce, bu türlerden biri önemli büyüklükte bir beyin geliştirdi: Homo erectus. Bunlar ateşi ve önemli bir besin kaynağı olarak avlanmayı kullanmaya, modern insanlarla aynı şekilde yürümeye ve önceden tasarlanmış belli bir zihinsel plana göre alet yapmaya başlayan ilk hominidlerdi. Böylece, yaklaşık 2,5 milyon yıl önceki beyin büyüklüğünde artışı, alet yapma faaliyetinin ilk belirtileriyle örtüşür. Demek ki, 5 milyon yıl boyunca, beyin büyüklüğünde önemli bir genişleme söz konusu değildi ve ardından belli ki alet üretimiyle tanımlanan ani bir sıçrama geldi.

Moleküler biyoloji, ilk hominid türlerinin, beş milyon yıl önce, uzun kollara ve boğumlu parmaklara sahip iki ayaklı insansı maymun biçiminde ortaya çıktığını gösterir. Ön-insanAustralopithecus’un küçük bir beyni vardı: yalnızca 400 santimetreküp. 600 santimetreküpten daha büyük bir beyne sahip olan Homo habilisle birlikte –yani %50’lik şaşırtıcı bir artış– nitel bir sıçrama gerçekleşti. Bir sonraki büyük ilerleme, 850 ile 1100 santimetreküp arasında bir beyin hacmine sahip olan Homo erectusla yaşandı.

İki yüz ilâ elli bin önce Homo sapiensin ortaya çıkışına kadar beyin hacmi bugünkü düzeyi olan 1350 santimetreküpe ulaşmamıştı. Demek ki, ilk hominidlerin büyük beyinleri yoktu.İnsan evriminin yakıtı beyin değildi. Tersine, büyümüş beyin insan evriminin ve özellikle de alet yapımının bir ürünüydü. Beyin büyüklüğündeki nitel sıçrama Homo habilisle (becerikli insan) birlikte gerçekleşti ve çok net biçimde taş alet yapımıyla tanımlandı. Aslında Homo erectustan Homo sapiense geçişle birlikte yeni bir nitel sıçrama gerçekleşmişti. “İnsan aklı yeryüzünde şaşırtıcı biçimde ansızın ortaya çıktı” diyor John McCrone ve devam ediyor:

Atalarımızın zeki insansı maymundan bilinçli Homo sapiense geçiş dönemi yalnızca 70.000 yılı –jeolojik açıdan göz açıp kapatıncaya kadar geçen bir süre– kapsar. Evrimsel bölümlenmenin öbür yanında, neredeyse modern insanlarınki kadar büyük bir beyne, basit bir alet kültürüne sahip ve ateşi denetimi altına almış zeki bir hayvan olan Homo erectus durur, ama yine de zihinsel olarak hâlâ bir şekilde eksiktir. Bizim tarafımızda ise, kendi aklının bilincine varışı gösteren ritüellerle ve sembolik sanatlarla –mağara resimleri, boncuklar ve bilezikler, süs eşyaları ve ölülerini gömme adeti– Homo sapiens durur. Ani ve dramatik bir şey olmuş olmalıdır, ve insan bilincinin başlangıç noktasını teşkil edebilecek olan şey de bu olaydır.[19]

İnsansı Maymunlar Alet Yapabilir mi?

İnsanlar ile hayvanlar âleminin geri kalanı arasındaki farkı, bu farkın fiilen yok olduğu bir noktaya dek bulanıklaştırmak son zamanlarda moda oldu. Bir bakıma, bu yaklaşım geçmişin idealist saçmalıklarına tercih edilebilir. İnsanlar hayvandır ve diğer hayvanlarla özellikle de en yakın akrabalarımız olan insansı maymunlarla belli özellikleri paylaşırlar. İnsanlar ile şempanzeler arasındaki genetik farklılık yalnızca yüzde iki civarındadır. Yine burada da, nicelik niteliğe dönüşmüştür. Bu yüzde iki, insanları tüm diğer türlerden kesin olarak ayıran nitel bir sıçramayı temsil eder.

İnsanlara diğer şempanzelerden daha da yakın olan bonobo şempanzelerinin az bulunur türlerinin keşfedilmesi büyük bir ilgi uyandırmıştır. Sue Savage-Rumbaugh ve Roger Lewin, Kanzi, İnsan Aklının Kıyısındaki Maymun adlı kitaplarında, yakalanmış bir bonobo olan Kanzi’nin zihinsel kapasitesini inceleyerek elde ettikleri sonuçların ayrıntılı bir bilânçosunu sunarlar. Hiç kuşkusuz Kanzi’nin sergilediği zekâ düzeyi, insan olmayan hayvanlarda bugüne dek görülenlerden kayda değer ölçüde yüksektir ve belli bakımlardan bir insan yavrusunun düzeyini andırır. Her şeyden önce, örneğin alet yapma potansiyelinin varlığını gösterir. Bu örnek evrim teorisinin lehine güçlü bir delildir.

Bununla birlikte, bonoboya bir taş alet yaptırmaya çalışan bu deneylerin önemli tarafı, başarısız olmalarıdır. Yabani hayatta şempanzeler, akkarıncaları yuvalarından çıkarmak için “olta çubukları” gibi, hatta kabuklu yemişleri kırmak için “örs” gibi “aletler” kullanırlar. Bu işlemler yüksek bir zekâ seviyesini göstermektedir ve kuşkusuz insanlığın en yakın akrabalarının daha ileri faaliyetler için gereken bazı zihinsel önkoşullara sahip olduğunu da kanıtlar. Ancak bir keresinde Hegel’in de işaret etmiş olduğu gibi, biz bir meşe ağacı görmek isterken bize bir meşe palamudu gösterilirse bununla tatmin olamayız. Alet yapmapotansiyeli, onu gerçekten yapmakla aynı şey değildir, tıpkı bir piyangodan 10 milyon pound kazanma olasılığının, bu parayı gerçekten kazanmaktan çok farklı oluşu gibi. Üstelik bu potansiyelin daha yakından bakıldığında son derece göreli olduğu da anlaşılır.

Modern şempanzeler bazen küçük maymunları avlarlar. Ama bunun için silah ya da alet kullanmazlar, kendi dişlerini kullanırlar. İlk insanlar büyük cesetleri parçalayabiliyorlardı, bu iş için de keskin taştan aletlere ihtiyaçları vardı. Kuşkusuz en erken hominidler yalnızca hazır araçlar kullandılar, bitki köklerini kazmak için kullanılan sopalar gibi. Modern şempanzelerde gördüğümüz şeyin aynıdır bu. Eğer insanlar esasen vejetaryen bir beslenme şekline saplanıp kalsalardı, taş aletler yapma gibi bir gereksinimleri olmayacaktı. Ama taş aletler yapma yeteneği onlara tümüyle yeni bir besin kaynağına ulaşma fırsatı sundu. İlk insanların avlanmayıp yalnızca leş yiyicilik yaptıklarını kabul etsek bile bu fikir doğruluğunu korur. Büyük hayvanların sert derilerini kesmek için taştan aletlere yine de ihtiyaçları olacaktı.

Doğu Afrika’daki Oldowan kültürünün ilk insanları, tabakalar halinde soyma olarak bilinen bir işlem vasıtasıyla taştan aletler yapmakta hayli ileri bir tekniğe zaten sahiplerdi. Doğru tipte taşları seçiyorlar ve diğerlerini bir tarafa bırakıyorlardı; taşları birbirlerine doğru açılarda vuruyorlardı, vesaire. Tüm bunlar yüksek düzeyde bir tecrübe ve beceriyi gösterir; insanların bonoboyu bir alet yapmaya teşvik etmek için o kadar müdahale etmesine rağmen, Kanzi’nin “çalışması”nda eksik olan şey de budur. Defalarca yinelenen çabaların ardından, deneyi yapanlar şunu itiraf etmek zorunda kaldılar:

Şu ana kadar Kanzi, Erken Taş Devri kayıtlarında görülenlerle karşılaştırıldığında dört kriterden her birinde, göreli düşük düzeyde bir teknolojik ustalık sergilemiştir.

Ve şu sonuca varıyorlar:

Bu nedenle, Kanzi’nin taş kırma ve şekillendirme becerileriyle Oldowan alet yapıcıları arasında bariz bir fark vardır. Bu da, bu ilk insanların gerçekten de insansı maymunlar olmaktan çıktıklarını gösterir.[20]

En ilkel hominidleri bile en yüksek insansı maymunlardan ayıran diğer farklılıklar arasında, dik duruşa bağlı olarak vücut yapılarındaki önemli değişimleri saymalıyız. Meselâ bonobonun kollarının ve el bileklerinin yapısı insanlarınkinden farklıdır. Uzun kollar, boğumlu parmaklar ve kısa bir başparmak, onun, bir taşı güçlü bir darbe vurmaya yetecek kadar etkili bir şekilde ve sıkıca tutmasını engeller. Bu olgu diğerleri için çok daha geçerliydi.

Şempanzenin eli, diğer parmakların karşısına konabilen oldukça gelişmiş bir başparmağa sahiptir, “fakat kısadır ve işaret parmağının ancak yanına değebilir, ucuna değil. Hominidin elinde, başparmak daha büyüktür ve işaret parmağının karşısında duracak şekilde bükülür. Bu özellik iki ayaklılığa eşlik eden ve onun mantıksal sonucu olan bir özelliktir ve el becerisinde büyük bir artış sağlar. Tüm hominidler bu tarz bir ele sahip görünüyorlar, bugün bildiğimiz en eski hominid olan afarensis bile. Onun eli modern bir insanınkinden güçlükle ayırt edilebilir.[21]

Ayrım çizgilerini bulanıklaştırmaya dönük tüm çabalara rağmen, en ileri insansı maymunlarla en ilkel hominidler arasındaki fark bile her türlü kuşkunun ötesindedir. İnsanların alet yapan hayvanlar olduğu düşüncesini çürütmek üzere girişilen bu deneyler ironik bir biçimde tam tersini kanıtlamışlardır.

İnsanlar ve Dil

Alet yapıcılığın insanlığın temel bir özelliği olmadığını göstermek için ortaya konan çabalara paralel olarak, bazı kimseler aynı şeyin dil için de geçerli olduğunu göstermeye çalıştılar. Beynin Broca bölgesi olarak bilinen kısmı dil ile ilişkilidir, bu bölgenin insanlara has olduğu düşünülürdü. Ancak artık biliniyor ki, bu bölge diğer hayvanlarda da mevcuttur. Bu olgu, dil ediniminin insanlara özgü olduğu düşüncesinin doğruluğundan kuşku duyulmasına yol açtı. Ama bu argüman son derece zayıf görünüyor. İnsanlardan başka hiçbir türün, bir tür olarak varlığının dile bağlı olmadığı gerçeği olduğu yerde duruyor. Dil, insan toplumunun temeli olan toplumsal üretim tarzının temel bir koşuludur.

Diğer hayvanların bir dereceye kadar iletişim kurabildiğini kanıtlamak için bonoboların davranışlarını incelemek gerekmez. Daha alt türlerin çoğu oldukça karmaşık iletişim sistemlerine sahiptirler, yalnızca memeliler değil, kuşlar ve böcekler de. Karıncalar ve arılar sosyal hayvanlardır ve son derece gelişmiş iletişim biçimlerine sahiptirler. Ne var ki bu iletişim biçimleri zeki bir düşünüşe ya da şu veya bu biçimde bir düşünüşe delâlet ediyor olarak ele alınamazlar. Bunlar doğuştan ve içgüdüsel davranışlardır. Kapsam olarak da oldukça sınırlıdırlar. Benzer eylemler sonu gelmez bir şekilde ve mekanik olarak tekrar edilir ama bundan dolayı daha etkisiz değildirler. Fakat çok az insan buna bizim anladığımız şekliyle bir dil olarak bakar.

Bir papağana tüm bir cümleyi tekrar etmesi öğretilebilir. Bu onun konuşabildiği anlamına mı gelir? Çok açıktır ki, sesleri çok iyi bir şekilde taklit edebilmesine rağmen, bu seslerin gerçekte ne anlama geldiğini anlamaz. Daha üst memelilerde durum değişir. İyi bir avcı olan Engels, atların ve köpeklerin, insanların konuşmalarını kısmen anlayıp anlamadıklarından emin değildi ve onlarla konuşamamaktan üzüntü duyardı. Kuşkusuz, bonobo Kanzi’nin insanların eline tutsak düştüğünde sergilediği anlama düzeyi oldukça dikkate değerdir. Tüm bunlara rağmen, insanlardan başka hiçbir hayvanın bir dile sahip olmamasının özel birtakım nedenleri vardır. Yalnızca insanlar ünsüz sesleri çıkarmayı mümkün kılan bir ses organına sahiplerdir. Başka hiçbir hayvan ünsüz sesleri telaffuz edemez. Bazıları tıkırtı ve ıslık sesleri çıkartabilir. Aslında, ünsüz sesler ancak ünlü seslerle birlikte söylenebilir, aksi takdirde tıkırtılara ve ıslıklara dönüşürler. Ünsüz sesleri telaffuz edebilme yeteneği, Kanzi üzerinde yürütülen çalışmaların da gösterdiği gibi, iki ayak üzerinde yürümenin bir ürünüdür:

Ünsüz sesleri çıkartmayı mümkün kılan bir ses organına yalnızca insan sahiptir. Bizim ses organımız ile insansı maymunlarınki arasındaki fark göreli olarak küçük de olsa önemlidir. Bu fark, iki ayak üzerinde duruşun geliştirilmesine ve buna bağlı olarak da omurga merkezi üzerinde dik ve dengeli bir şekilde duran bir başı taşıma gereksinimine bağlı olabilir. Büyük ve ağır bir çeneye sahip bir baş, bu başı taşıyan canlının ileriye doğru eğilerek yürümesine yol açabilir ve onu hızlı koşmaktan alıkoyabilirdi. Dengeli bir dik duruşu sağlamak için çene yapısının geri çekilmesi esastı ve böylelikle de insansı maymunların ses organlarının eğimli özelliği dik açılı bir şekle büründü. Çenenin küçülmesi ve yüzün düzleşmesinin yanı sıra, dil de, tümüyle ağız içersine yerleşmek yerine, oropharynx’in arka tarafını oluşturmak üzere kısmen boğazın aşağısına doğru kaydı. Dilin devingenliği oropharyngeal boşluğunun yumuşamasını mümkün kıldı, bu özellik dilleri tümüyle ağızlarının içinde duran maymunlar açısından mümkün değildir. Benzer şekilde, supralaryngeal hava kanalındaki keskin bükülme, yumuşak damak ile boğazın arka tarafı arasındaki mesafenin çok küçük olması anlamına gelir. Yumuşak damağı yükselterek geniz boşluğumuzu kapatabiliriz, bu da bizim ünsüz sesleri çıkarabilmemiz için gerekli türbülansı oluşturmamızı sağlar.

Ünsüz sesler olmaksızın bir sözcüğü diğerinden kolaylıkla ayırt edemeyiz. Bu durumda ancak inliyor, uluyor ya da tiz çığlıklar atıyor olurduk. Bunlar da belli bir miktar bilgiyi iletebilir, ancak iletilen bu bilgi mutlaka sınırlı bir bilgidir:

“Konuşmak sonsuz çeşitliliktedir ve genellikle yalnızca insan kulağı bu sonsuz çeşitlilikteki örneklerde anlamlı birimleri kolayca bulabilir. Ünsüz sesler bu büyük ustalık isteyen işi başarmamızı mümkün kılar.” İnsan yavrusu, “bebek dili”ni dinlemiş olan herkesin bildiği gibi, daha erken yaşlardan itibaren yetişkinlere benzer bir tarzda ünsüz sesleri kategorileştirme yeteneğindedir. Bu konuşma tam da ünsüz ve ünlü seslerin bileşimiyle yapılan ardı arkası kesilmez denemelerden oluşur; “ba-ba, pa-pa, de-de, ma-ma” ve saire. Daha bu erken aşamada bile, insan yavrusu hiçbir hayvanın beceremediği bir işi yapmaktadır.

O halde, diğer hayvanların konuşma yeteneğinden yoksun oluşunun yegâne nedeninin fizyolojik olduğu sonucunu mu çıkarmalıyız? Böyle bir sonuç büyük bir yanlış olurdu. Ses organının biçimi ve ünlü ve ünsüz sesleri birleştirme fiziksel yeteneği insanın konuşmasının fiziksel önkoşullarıdırlar, daha fazlası değil. Büyümüş bir beyni ve dili mümkün kılan şey, yalnız ve yalnızca elin gelişmesidir, ki bu da emeğe ve yüksek derecede işbirliğine dayanan bir toplum geliştirme zorunluluğuna kopmazcasına bağlıdır. Öyle görülüyor ki, alet kullanma ve dille ilişkili olan beyin bölgeleri bir çocuğun sinir sisteminin ilk gelişiminde ortak bir kökene sahiptirler ve ancak iki yaşından sonra, Broca bölgesi beynin ön tarafındaki önyüz korteksiyle farklılaşmış devreler oluşturduktan sonra birbirinden ayrılır. Bu olgunun ta kendisi, alet yapmayla dil arasında sıkı bir bağlantının çarpıcı kanıtıdır. Dil ve el becerileri birlikte gelişti ve bu evrim insan yavrularının gelişiminde her gün yeniden üretilmektedir.

Oldowan kültürünün en erken hominidleri bile insansı maymunların çok ilerisinde el becerilerine sahiptiler. Yalnızca “dik duran şempanzeler” değillerdi. En basit taş aletin bile imal edilmesi göründüğünden çok daha karmaşıktır. Planlamayı ve öngörüyü gerektirir.Homo habilis ilerisini planlamak zorundaydı. Uygun malzemeyi keşfettiğinde o gün bir alete ihtiyacı olmasa bile, gelecekte bir gün öyle bir alete ihtiyacı olabileceğini bilmek zorundaydı. Doğru bir taş çeşidinin dikkatlice seçilmesi ve diğerlerinin bir tarafa bırakılması; indirilecek darbe için doğru açının seçilmesi; bu, insansı maymunlarınkinden nitel olarak farklı bir düşünme yeteneği düzeyini gösterir. Dilin hiç olmazsa en temel kurallarının bu aşamada mevcut olmaması mümkün değilmiş gibi görünüyor. Dahası buna işaret eden birçok kanıt daha vardır. %90’ının sağ elini kullanır olması insanları müstesna canlılar yapar. Bir elin kullanılmasına dönük böylesi bir tercih diğer primatlarda bulunmamıştır. Tek tek maymunlar sağlak ya da solak olabilir ama bir bütün olarak popülasyon iki eşit yarıya bölünür. Belli bir eli kullanmayı tercih etme olgusu, el becerileri ve dille sıkı sıkıya bağlantılıdır:

Belli bir eli kullanma tercihi, işlevin zıt beyin yarıkürelerine yerleşmesiyle ilişkilidir. Sağ elini kullananların (çoğunun) sol yarı küresindeki el becerilerinin yeri, dil becerilerinin de oradaki yerine eşlik eder. Sağ yarı küre uzamsal becerilerde uzmanlaşmıştır.

Bu olgu Australopithecus’da yoktur, fakat ilk alet yapıcısı olan Homo habilisin bilinen en eski kafataslarında bulunmuştur. Bunun bir tesadüf olması son derece güçtür. Homo erectusa geldiğimizde, kanıt ezici bir biçim alır:

Bu üç anatomik kanıt –beyin, ses aygıtı ve alet kullanma yeteneği–, dile giden yolda uzun, kademeli değişimler fikrine temel bir destek sağlar. Beyindeki ve ses aygıtlarındaki bu değişimlerin yanı sıra elde de, bu organı alet yapma ve alet kullanma için gittikçe daha uygun bir araç haline getiren eş zamanlı kademeli değişimler gerçekleşti.[22]

İnsanlığın ortaya çıkışı evrimde nitel bir sıçramayı temsil eder. Böylece ilk kez madde kendisinin bilincine varır. Bilinçsiz bir evrimin yerine, tarihin başlangıcı durur karşımızda. Friedrich Engels’in sözleriyle:

İnsanla birlikte tarihe gireriz. Hayvanların da bir tarihi vardır, kendi soylarının ve bugünkü durumlarına tedrici bir evrimle gelişlerinin tarihi. Ne var ki bu tarih onlar için başkaları tarafından yapılır ve onlar bizzat bu sürece katıldıkları ölçüde bu katılım onların bilgisi ve iradesi dışında gerçekleşir. Diğer taraftan insanoğlu sözcüğün dar anlamıyla hayvanlardan ne ölçüde uzaklaşırsa, kendi tarihini o ölçüde kendisi ve o ölçüde bilinçle yapar, bu tarih içindeki öngörülmeyen olayların ve denetimsiz güçlerin etkisi o ölçüde azalır, ve tarihsel sonuç önceden saptanmış amaca o ölçüde tam denk düşer.

Ne var ki bu ölçüyü insanlık tarihine ve hatta günümüzün en ileri halklarının tarihine bile uygularsak, burada hâlâ hedeflenen amaçlar ile ulaşılan sonuçlar arasında muazzam bir orantısızlık olduğunu, öngörülmeyen olayların baskın çıktığını ve denetimsiz güçlerin bir plana göre harekete geçirilen güçlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. Ve insanların en temel tarihsel faaliyeti, onları hayvandan bugünkü insan durumuna yükselten ve tüm diğer faaliyetlerinin maddi temelini oluşturan faaliyet, yani yaşamsal gereksinimlerinin üretimi, yani günümüzdeki toplumsal üretim faaliyeti, her şeyden önce, denetimsiz güçlerden kaynaklanan tasarlanmamış sonuçların karşılıklı etkilerine tâbi olduğu ve arzuladığı sonuçları ancak istisnai olarak elde ettiği, ama çok daha sık bir biçimde tam tersi sonuçlara ulaştığı sürece de başka türlüsü olamaz…

Tıpkı genel olarak üretimin insanları kesin ve açık bir biçimde biyolojik bakımdan hayvanlardan ayırt etmiş olması gibi, insanlığı toplumsal bakımdan da hayvanlar âleminin üstüne ancak üretim ve dağıtımın planlı bir şekilde gerçekleştirildiği bilinçli bir toplumsal üretim örgütlenmesi çıkarabilir. Tarihsel evrim böylesi bir örgütlenmeyi gün geçtikçe daha zorunlu ve gün be gün bir o kadar da mümkün kılıyor. O andan itibaren, bizzat insanlığın ve onun tüm faaliyet dallarının ve özellikle de doğa bilimlerinin, daha önceki her şeyi tümüyle gölgede bırakacak bir gelişim yaşayacağı yeni bir tarih çağı başlayacak.[23]

 Alan Woods – Ted Grant

 Kaynak:

http://marksist.com/AI/12_insanin_devrimci_dogusu.htm


[1] aktaran: D. C. Johanson ve M. A. Edey, Lucy, The Beginning of Humankind (Lucy, İnsanlığın Başlangıcı), s.327.

Nemesis: ceza ya da intikam tanrıçası. (ç.n.)

[2] aktaran: T. Ferris, age, s.262-3, 265 ve 266.

deux ex machina, sorunu çözmek için makineyle indirilen tanrı. (ç.n.)

[3] D. C. Johanson ve M. A. Edey, age, s.320.

[4] J. S. Bruner, Beyond the information Given, s.246-7.

[5] MECW, cilt 5, s.31. [bkz. Seçme Yapıtlar, cilt 1, Sol Y., Aralık 1976, s.20]

[6] Richard Leakey, The Origin of Humankind, s.36. [İnsanın Kökeni, Varlık Y., 1998, s.49-50]

[7] Engels, The Dialectics of Nature, s.229-30. [Doğanın Diyalektiği, s.187-188]

Biliş: İnsan düşüncesinin gerçek dünyayı bu sayede yansıttığı ve gözlediği süreç.

[8] R. Leakey, The Origin of Humankind, s.38. [İnsanın Kökeni, s.51]

[9] Engels, The Dialectics of Nature, s.228 ve 230-1. [Doğanın Diyalektiği, s.186]

[10] N. Chomsky, Language and Mind, s.66-7 ve 70.

[11] R. Leakey, The Origin of Humankind, s.45. [İnsanın Kökeni, s.57]

[12] Engels, The Dialectics of Nature, s.231-2. [Doğanın Diyalektiği, s.189]

[13] aktaran: R. Leakey, The Origin of Humankind, s.67. [İnsanın Kökeni, s.78]

[14] Engels, The Dialectics of Nature, s.233-4 ve 237. [Doğanın Diyalektiği, s.190-191 ve 192-193]

[15] R. Leakey, The Origin of Humankind, s.54. [İnsanın Kökeni, s.66]

[16] Engels, The Dialectics of Nature, s.237. [Doğanın Diyalektiği, s.193]

[17] S. J. Gould, Ever Since Darwin, s.210-1.[Darwin ve Sonrası, s.223]

[18] Christopher Wills, The Runaway Brain, The Evolution of Human Uniqueness (Kaçak Beyin, İnsan Eşsizliğinin Evrimi), s.xxii.

Uyumsal Açılım: Farklı yaşam tarzlarına uyum sağlamış birçok farklı yaşam formunun ilkel bir organizma tipinden evrimi.

[19] New Scientist, 29 Ocak 1994, s.28.

[20] S. Savage-Rumbaugh ve R. Lewin, Kanzi, The Ape at the Brink of the Human Mind (Kanzi, İnsan Aklının Kıyısındaki Maymun), s.218.

[21] D. C. Johanson ve M. A. Edey, Lucy, The Beginnings of Humankind, s.325.

[22] S. Savage-Rumbaugh ve R. Lewin, age, s.226-7, 228 ve 237-8.

[23] Engels, The Dialectics of Nature, s.48-9. [Doğanın Diyalektiği, s.46-47]

Türkiye’de Dinozor Fosili Bulunabilir mi?

Bugüne kadar ülkemizde dinozor fosili keşfedilmiş midir? Ya da neden keşfedilmemiştir? Ülkemizde dinozor fosili bulunması gerekir mi? Gerekirse, neden şimdiye dek bulunmamıştır? İşte merak edilen cevaplar…

dinosaur fossils,animal,nature,world,biology,zoology,science

Türkiye’de neden dinozor fosili ya da fosil yatakları yoktur? Tüm bu soruların cevabını almak için, jeoloji bilim alanında kabul gören ve her geçen yıl gittikçe geliştirilen, dinozorların yaşadığı geçmiş jeolojik dönemleri de kapsayan palinspastik Dünya haritalarına şöyle bir bakmamız ve incelememiz yeterli olacaktır.

 

Günümüzden yaklaşık 245 milyon yıl önce, yani dinozorların yeryüzünde ortaya çıkmaya başladığı dönemde kıtaların bugünkü gibi dağınık olmadığı, bir bütün halinde, birleşik olduğu biliniyor. O dönemin kıtasal alanları, Dünyanın batısında Gondvana adı verilen, kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir anakara kütlesinden ve doğuda büyük bir iç denizi bir yüzük gibi çevreleyen büyük adalar zincirinden oluşuyordu. Tüm bu kıtasal alanı Pantalassa adı verilen büyük bir okyanus çevreliyordu.

 

Bunların dışında, karasal alanlar arasında kalan büyük su kütlesinin kuzeyinde, giderek yok olan Paleotetis Okyanusu, güneyinde de yeni oluşmaya ve genişlemeye başlayan Neotetis Okyanusu yer alıyordu. Bu iki okyanusu birbirinden ayıran, kuzeybatı güneydoğu uzanımlı bir okyanus ortası eşik yani yükselti alanı vardı. Kimmer Kıtası olarak adlandırılan adalar zinciri, günümüzdeki karasal alanlara (Anadolu, İran ve Tibet) karşılık gelen küçük adalar yani mikro kıtalar topluluğuydu. Bu adalar zincirine ve onun kuzeyinde ve güneyinde yer alan her iki okyanusa ait plakalar, levha tektoniği kuramına göre saat yönünün tersine, kuzeye doğru hareket halindeydi.

Türkiye'de dinozor fosili bulunabilir mi?

Günümüzden 195 milyon yıl önce Erken Jura Döneminde, Neotetis Okyanusunun daha da büyüdüğü, Paleotetis Okyanusunun ise kuzeyde gittikçe daraldığı ve ülkemizin de içinde yer aldığı adalar zincirinin kuzeydeki büyük kıtaya (Lavrasya) daha da yaklaştığı görülmektedir. Geç Jura Döneminde (152 milyon yıl önce) Paleotetis Okyanusunun tamamen yok olduğu ve Neotetis Okyanusunun bunun yerini aldığı görülmektedir. Gerek bu dönemde gerekse Erken Kretase Döneminde (94 milyon yıl önce) Anadolu’nun da içinde yer aldığı adalar zinciri hâlâ bu coğrafi özelliğini koruyordu.

 

Günümüzden 66 milyon yıl önce Geç Kretase Döneminde, Neotetis Okyanusu, gelişmeye ve büyümeye devam eden Atlas Okyanusu, Pantalassa Okyanusunun yerini alan ve günümüzde Dünyanın en büyük okyanusu olan Pasifik Okyanusu yerkürenin başlıca sucul alanlarıydı. Bu dönem aynı zamanda gittikçe birbirinden ayrılan ve neredeyse günümüzdeki Dünya coğrafyasının ilk örneği görünümündeki karasal alanların şekillenmeye başladığı bir dönemdir. Ülkemiz bu dönemde de hâlâ küçük çaplı bir ada/adalar zinciri (mikro kıta) olarak varlığını sür-dürmekteydi. Tüm bu süreç, yani dinozorların yeryüzünde hâkim olduğu 180 milyon yıllık dönem, palinspastik haritalar ile karşılaştırıldığında ve günümüzde yaygın olarak bilinen dinozor yatakları bu haritalar üzerine yerleştirildiğinde, dinozorların o dönemlerin büyük karasal alanlarında (Gondvana ve Lavrasya üzerinde) yayılım gösterdiği görülür. Bunun en büyük nedeni doğal olarak o tür geniş karasal alanların, bu tür devasa büyüklükteki canlıların dağılımı, çeşitlenmesi, beslenmesi açısından gerekli kullanimkânları sunmasıdır.

 

180 milyon yıl boyunca sürekli çok küçük bir ada (mikro kıta) olarak kalan, çevresi okyanuslarla kaplı olan, başta dinozorların yoğun olarak yaşadığı büyük kıtasal alanlardan uzak ve bağlantısız ya da dönem dönem kısıtlı da olsa bağlantılı olan Anadolu coğrafyasında ise beslenme açısından da koşulların uygun ve yeterli olmadığı düşünülürse- dinozorların yaşayamamış olması son derece doğaldır. Bu nedenle günümüzde Anadolu’da, 180 milyon yıllık bu dönemi temsil eden sınırlı karasal depolanma ortamlarından ziyade denizel depolanma ortamlarına ait tortul kayaçlar baskındır. Böylece, yukarıdaki soruların cevabı kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Anadolu coğrafyasında dinozor fosili bulmak son derece zordur, hatta mümkün değildir.

 

Kaynak:

http://www.veteknoloji.com/turkiye-de-dinozor-fosili-bulunabilir-mi-40203–0.html

Fok ve Karadaki Atası Arasındaki “Kayıp Zincir” Tamamlandı

Kanada’da “4 ayaklı fok fosilinin” bulunmasıyla fok ve karadaki atası arasındaki “zincir” tamamlanmış oldu.

 

Amerikalı ve Kanadalı araştırmacılar, burnundan kuyruğuna 110 cm gelen bu hayvanın iskeletinin Kuzey Kutbuna yaklaşık bin 500 km uzaklıktaki Kanada’nın Devon adasında bulunan meteor kraterinde oluşmuş eski bir gölde bulunduğunu belirtti.

20-24 milyon yıllık iskeletin, fok, denizayısı ve morsların dahil olduğu pinniped türüne ait en eski fosil olduğu kaydedildi.

Araştırmacılardan Natalia Rybczynski, “pinnipedlerin atasının karada yaşadığını bildiklerini, ancak karadan denize geçişin nasıl olduğu hakkında bugüne dek fikirleri olmadığını” belirtti.

Bulunan fosilin, bugüne kadar inanılan, fokların Kuzey Amerika’nın kuzeybatı kıyılarından geldiğine ilişkin teoriyi çürüttüğüne dikkati çeken Rybczynski, “4 ayaklı fokun”, sanılanın aksine, fokların daha derine dalmak için değil, kışın karanlıkta avlanmak için büyük gözleri olduğu fikrine inanmayı da sağladığını vurguladı.

Araştırma, geniş ayakları olan ve kuyruğunun hiçbir işe yaramadığı görülen bu hayvanın 4 ayağının yardımıyla yüzdüğünü gösteriyor.

Bu 4 ayaklı foka eskimo dilinde genç deniz memelisi anlamına gelen “puijila” ile evrim kuramının kurucusu Charles Darwin‘in soyadının birleşmesinden oluşan “Puijila darwini” adı verildi. İskelet, önce Kanada Doğa Müzesinde 28 Nisan-10 Mayıs arasında, daha sonra New York’taki Doğa Tarihi Müzesinde sergilenecek.

Araştırma Nature dergisinde yer alıyor.

Kaynak:

http://www.cnnturk.com/2009/bilim.teknoloji/bilim/04/23/4.ayakli.fok.fosili/523649.0/index.html