Dobzhansky, T. 1973. Evrimin Işığı Olmaksızın Biyolojide Hiçbir Şeyin Anlamı Yoktur. The American Biology Teacher, 35:125-129 [i]

Henüz pek de uzak olmayan 1966 yılında, Şeyh Abdülaziz bin Baz, Suudi Arabistan Kralı’ndan, topraklarında yayılan bir sapkınlığı bastırmasını talep etti. Yazdığı mektupta şöyle diyordu şeyh:

Kuran-ı Kerim, Peygamber’in hadisleri, İslam alimlerinin çoğunluğu ve gerçek olgular, Güneş’in bir yörüngede döndüğünü… ve Dünya’nın sabit durduğunu, Allah tarafından kulları için yayıldığını… ispatlamaktadır.  Aksini iddia eden herkes Allah’ı, Kuran’ı ve Peygamber’i yalancılıkla itham etmiş demektir.

Sevgili şeyh, belli ki Kopernik’in teorisini, bir “olgu” olarak değil, “sadece bir teori” olarak görüyor. Teknik olarak bakıldığında aslında haklı. Bir teori, bir yığın olgu tarafından doğrulanabilir ancak bu onu gerçeğin ta kendisi değil, kanıtlanmış bir teori yapar. Şeyh, kralından Kopernik sapkınlığının bastırılmasını istemeden önce uzay çağının başladığından habersizdi herhâlde. Dünya’nın yuvarlaklığı astronotlar ve hatta televizyonları başındaki pek çok dünyalı tarafından gözlemlenmiştir. Gerçi şeyhimizin, Allah’ın yarattığı dünyanın sınırlarının ötesini zorlayanların halüsinasyon gördüğünü ve Dünya’nın gerçekten de düz olduğunu söyleyerek bizi terslemesi de mümkün.

Güneş’in Dünya etrafında değil, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi fikri gibi Kopernikçi Dünya modelinin bazı kısımları, Dünya’nın yuvarlaklığı gibi dolaysız gözlemlerle doğrulanmış değildir. Yine de bilim insanları, bu modeli gerçekliğin doğru bir temsili olarak kabul etmektedir. Peki neden? Çünkü başka türlü anlamsız ve mantıksız duran çok sayıda olguyu anlaşılır kılmaktadır. Bu olguların çoğu, konunun uzmanı olmayanlara yabancıdır. Dünya’nın küre şeklinde bir güneşin etrafında dönen başka bir küre olduğunu iddia eden “sadece bir teoriyi” neden kabul ediyoruz o hâlde? Otoriteye teslim mi oluyoruz? Pek sayılmaz. Eldeki verileri üstünkörü incelemeyenlerin, bu verileri ikna edici bulduğunu biliyoruz.

Sevgili şeyh, büyük olasılıkla bu verilerden habersiz. Daha da ötesi, öylesine umutsuz önyargıları var ki, herhangi bir kanıtın üzerinde etki yapması pek olası görünmüyor. Her hâlükarda onu ikna etmeye kalkışmak kesinlikle bir zaman kaybı. Kuran ve İncil, Kopernik’e ters düşmediği gibi, Kopernik de onlara ters düşmez. İncil’i ve Kuran’ı, pozitif bilimler ders kitabıyla karıştırmak aptalcadır. Bu kitaplar, insan olmanın anlamı ve Tanrı’yla ilişkisi gibi çok daha önemli meseleleri ele alır. Yazıldıkları çağların yanı sıra bütün diğer çağlardan insanların da anlayabileceği şiirsel semboller şeklinde yazılmışlardır. Arabistan kralı şeyhin talebini uygun bulmadı. Bazı insanların aydınlanmadan korktuğunu biliyordu, çünkü aydınlanma bu kişilerin kişisel çıkarı için tehdit oluşturuyordu. Eğitim, yobazlığın yayılması için kullanılmamalıdır.

Her ne kadar ruhsal açıdan öyle olsa da, Dünya, evrenin geometrik merkezi değildir. Kozmik uzay düşünüldüğünde sadece bir toz zerreciğinden ibarettir. Piskopos Ussher’in hesaplamalarının aksine, Dünya yaklaşık olarak şu andaki hâliyle MÖ 4004’te ortaya çıkmamıştır. Günümüz evrenbilimcileri tarafından belirlenen evrenin yaşı tahminleri, hâlâ yaklaşık rakamlardan ibarettir ve hesaplama yöntemleri geliştikçe bu rakamlar (genellikle yukarı doğru) güncellenmektedir. Kimi evrenbilimcilere göre evren on milyar yaşındadır; kimilerine göreyse hep vardı ve var olmaya da devam edecek. Dünya üzerinde yaşamın kökeni tahminen 3 ila 5 milyar yıl öncesine tarihlenmektedir; insan benzeri varlıklar 2 ila 4 milyon yıl önce, görece yakın bir tarihte ortaya çıkmışlardır. Dünya’nın yaşı, jeolojik ve paleontolojik devirler ve insanın atalarının ne kadar eski olduğuna dair tahminler, şu anda temelde, bu tip çalışmalar için ideal nitelikteki kayalarda bulunan bazı kimyasal elementlerdeki izotop oranlarının radyometrik ölçümlerine dayanmaktadır .

Şeyh bin Baz ve benzerleri, radyometrik ölçümleri reddetmektedir, çünkü bu “sadece bir teori”dir. Peki alternatif ne? Yaratıcının, jeologlar ve biyologlar üzerinde kafa karıştırıcı oyunlar oynamasının bir hikmeti olduğunu iddia eden çıkabilir. Bazı kayaların 2 milyar, bazılarının 2 milyon yıllık olduğunu düşünmemizi sağlayacak şekilde, bu kayaları uygun izotop oranlarıyla özenle ayarladı ama aslında sadece 6000 yaşındalar. Bu türden sözüm ona açıklamalar pek de yeni değil. En eski evrim karşıtlarından biri olan P. H. Gosse’nin, Omphalos (“Göbek”) adında bir kitabı var. Bu şaşırtıcı kitabın ana fikri, Adem’in, bir annesi olmamasına rağmen bir göbek deliğiyle yaraltılmış ve fosillerin, şu anda onları bulduğumuz yerlere Yaratıcı tarafından yerleştirilmiş olduğudur. Bunu da, çok eski zamanlar ve büyük jeolojik değişimler olduğu izlenimini vermek için kasıtlı yapmıştır. Bu tip bütün fikirlerdeki ölümcül hatayı görmek zor değil. Bunlar, Tanrı’yı saçmasapan bir hilecilikle suçlayan küfürlerdir. Yersiz oldukları kadar iğrençtirler de.

Canlılardaki çeşitlilik

Yaşamın çeşitliliği ve birliği, canlı dünyanın eşit derecede çarpıcı ve anlamlı yönleridir. Bu güne kadar 1.5 ila 2 milyon arası hayvan ve bitki türü tanımlanmış ve bu türler üzerinde çalışılmıştır; muhtemelen bir o kadarı da tanımlanmayı beklemektedir. Büyüklüklerdeki ve yapılardaki çeşitlilik ve yaşam tarzları insanı afallatmakta ve büyülemektedir. İşte birkaç örnek.

Şap hastalığına sebep olan virüs, 8-12 milimetrelik çapa sahip bir küredir. Mavi balinanın boyu 30 metreyi, ağırlığı 135 tonu bulur. En basit virüsler, diğer organizmaların hücrelerinde yaşayan asalaklardır. Konak hücreninki yerine kendi genetik bilgisini kopyalamak için bu hücrelerin biyokimyasal mekanizmasını yıkan, eser miktarda DNA ve RNA’dan ibarettirler.

Virüslerin yaşayan organizmalar mı, yoksa olağandışı kimyasal maddeler mi olduğu bir bakış açısı ve bir tanım meselesidir. Bakış açıları arasında bu tip farklılıkların olabileceği gerçeği, kendi içerisinde oldukça anlamlıdır. Canlı ve cansız maddeler arasındaki sınırın silindiği anlamına gelmektedir. Basitlik-karmaşıklık spektrumunun diğer ucunda omurgalı hayvanlar durur, ki bunlara insan da dahildir. İnsan beyninde yaklaşık olarak 12 milyar nöron vardır; bu nöronların aralarındaki sinaps sayısı bundan muhtemelen bin kere daha çoktur.

Bazı organizmalar çok farklı çevrelerde yaşamlarını sürdürebilir. Bu bakımdan insan skalanın en tepesindedir. Aslında gerçekten kozmopolit bir tür olmamasına rağmen teknolojik başarıları sayesinde sınırlı bir süre için de olsa ayın yüzeyinde ve kozmik uzayda yaşayabilir. Bazı organizmalar ise, tam tersine şaşırtıcı derecede özelleşmiştir. Bütün canlılar içinde belki de en dar ekolojik niş, Laboulbeniaceae mantar ailesinden bir türe aittir. Bu tür, sadece Aphenops cronei adlı böceğin elytronunun arka kısmında büyüyebilmektedir. Bu böcek ise sadece Fransa’nın güneyindeki kireçtaşı mağaralarında bulunmaktadır. Psilopa petrolei adlı sineğin larvaları, California petrol sahalarındaki ham petrol sızıntılarında gelişmektedir. Bilindiği kadarıyla başka bir yaşam alanları yoktur. Petrol içinde yaşayabilen ve beslenebilen tek böcek, bu türdür. Yetişkinleri, tarsuslardan başka bir vücut kısmı yüzeye temas etmediği sürece petrolün üzerinde yürüyebilmektedir. Drosophila carciniphila adlı sineğin larvaları yalnızca Geocarcinus ruricola adlı yengeç türünün üçüncü maksillipedinin flapları altındaki böbrek [nephric] oluklarında gelişmektedir. Bu yengeç ise sadece bazı Karayip adalarında görülmektedir.

Psilopa petrolei 


Canlılardaki bu muazzam çeşitliliğinin makul bir açıklaması var mı? Laboulbenia mantarı,  Aphenops cronei böceği, Psilopa petrolei ve Drosophila carciniphila sinekleri gibi görünüşte kaprisli, olağandışı ve gereksiz yaratıklar ve daha bir sürü biyolojik gariplik nereden geldi? Mantıklı tek açıklama, organik çeşitliliğin, Dünya gezegeni üzerindeki çevresel çeşitliliğe bir cevap niteliğinde evrimleştiğidir. Ne kadar mükemmel ve ne kadar çok yönlü olursa olsun, hiçbir tür, yaşamın sunduğu bütün fırsatlardan tek başına faydalanamaz. Milyonlarca türün her birinin kendi özel yaşam tarzı ve çevreden besin elde etme yolu vardır. Şüphesiz ki yaşayan herhangi bir tür tarafından henüz keşfedilmemiş daha başka bir sürü olası yaşam tarzı mevcuttur. Ancak kesin olan bir şey var: Organik çeşitlilik daha az olsaydı, bazı yaşam olanakları hiç kullanılmamış olarak kalacaktı. Evrimsel süreç, uygun ekolojik nişleri doldurma eğilimindedir. Bu bilinçli ve kasıtlı bir süreç değildir; evrimle çevre arasındaki ilişkiler bundan çok daha incelikli ve çok daha ilginçtir. Çevre, artık terkedilen Neo-Lamarkçı teorilerin varsaydığı gibi, ev sahipliği yaptığı sakinlere evrimsel değişiklikler dayatmaz. Durumu gözümüzde en iyi şu şekilde canlandırabiliriz: Çevre, yaşayan türlere meydan okur, türler de buna uyuma yönelik [adaptive]  genetik değişimlerle cevap verebilir.

İşgal edilmemiş bir ekolojik niş, henüz kullanılmamış bir yaşam olanağı, bir meydan okumadır. Buzul çağı ikliminin, yerini daha ılıman bir iklime bırakması gibi çevresel bir değişiklik de bir meydan okumadır. Doğal seçilim, bir türün, uyuma yönelik genetik değişimler sayesinde bu meydan okumaya cevap vermesine neden olabilir. Bu değişimler, türün, daha önce boş duran, yeni bir yaşam olanağı niteliğindeki bir ekolojik nişi işgal etmesine ya da eğer söz konusu değişim elverişsizse, buna karşı koymasına olanak verebilir. Ancak türün verdiği cevap başarılı da olabilir, başarısız da. Bu, başta cevap veren türün, meydan okuma sırasında sahip olduğu genetik kompozisyon olmak üzere pek çok etkene bağlıdır. Başarılı bir cevap verememek türün soyunun tükenmesine sebep olabilir. Fosillerden elde edilen kanıtlar kesin olarak göstermektedir ki evrimsel yolların çoğunun sonu çıkmaz sokak, yani soyun tükenmesidir. Şu anda hayatta olan organizmalar, geçmişte yaşamış türlerin sadece küçük bir kesiminin başarılı torunlarıdır ve ne kadar geriye bakarsanız bu oran o kadar küçülür. Buna rağmen yaşamlarını sürdüren türlerin sayısı azalmamıştır; aslında büyük olasılıkla zaman içinde artmıştır. Bütün bunlar evrim teorisinin ışığı altında anlaşılabilir; Tanrı’nın açısından bakarsak, çok sayıda türü yoktan var edip sonra bunların büyük bir bölümünün soyunun tükenmesine göz yummak ne kadar da anlamsız bir iş olurdu!

Doğal seçilimin işleyişinde elbette herhangi bir bilinç ve kasıt yoktur. Biyolojik bir tür kendine, “Dur ben yarın (ya da bir milyon yıl sonra) farklı bir toprakta yetişeyim, ya da başka bir besinle karnımı doyurayım, ya da başka bir yengecin vücudunda başka bir kısıma yerleşeyim,” demez. Bu tip bilinçli tercihleri sadece bir insan yapabilir. Homo sapiens bu yüzden evrimin doruk noktasıdır. Doğal seçilim, hem kör hem de yaratıcı bir süreçtir. Bir taraftan insan türü gibi muazzam bir biyolojik başarıyı, diğer taraftan da yukarıda anılan aşırı özelleşmiş mantar, böcek ve sineklerdeki gibi dar ve zorlu uyum [adaptedness] biçimlerini sadece yaratıcı ve kör bir süreç ortaya koyabilir.

Evrim karşıtları, doğal seçilimin nasıl işlediğini anlayamıyor. Var olan bütün türlerin bugünkü biçimleriyle birkaç bin yıl evvel doğa üstü bir buyrukla üretildiklerini düşünüyorlar. Ama dünya üzerinde yaşayan iki ya da üç milyon kadar tür olmasının ne anlamı var? Evrimin gerçekleşmesine neden olan temel faktör doğal seçilimse, her sayı anlaşılabilir olmaktadır: Doğal seçilim önceden belirlenmiş bir plana göre çalışmaz ve türler, belli bir maksatla onlara ihtiyaç duyulduğu için değil, yalnızca onları mümkün kılan çevresel bir olanak ve genetik malzeme var olduğu için türerler. California petrol sahaları için Psilopa petrolei’yi ve sadece Karayiplerdeki bazı adalarda bulunan bazı yengeçlerin bazı bölgelerinde yaşamak üzere Drosophila türlerini yaptığı sırada Yaratıcı’nın muzipliği mi üzerindeydi? Bununla birlikte Yaratıcı canlılar dünyasını kaprisle değil de doğal seçilimin güdümündeki evrim yoluyla yarattıysa ancak, organik çeşitlilik makul ve anlaşılır hâle gelir. Evrimi ve yaratılışı, karşılıklı olarak birbirini dışlayan alternatifler olarak ele almak yanlıştır. Ben hem yaratılışçıyım hem de evrimciyim. Evrim, Tanrı’nın ya da Doğa’nın yaratma yöntemidir. Yaratılış, MÖ 4004’te meydana gelen bir olay değildir; bundan 10 milyar yıl önce başlamış ve hâlâ devam etmekte olan bir süreçtir.

Yaşamın birliği

Yaşamın birliği de en az çeşitliliği kadar olağanüstüdür. Yaşam formlarının çoğu birçok bakımdan benzerdir. Evrensel biyolojik benzerlikler, biyokimyasal boyutta özellikle çarpıcıdır. Virüslerden insana kadar bütün canlılarda kalıtım kimyasal olarak birbiriyle bağlantılı olan iki molekül biçiminde kodlanmıştır: DNA ve RNA. Genetik kod evrensel olduğu kadar basittir de. DNA’da sadece dört adet genetik “harf” bulunur: adenin, guanin, timin ve sitozin. RNA’da timinin yerini urasil alır. Canlılar dünyasının bütün evrimsel gelişimi, genetik “alfabede” yeni “harflerin” keşfedilmesiyle değil, mevcut harflerin her daim yeni kombinasyonların detaylandırılması sonucu olmuştur.

Evrensel olan sadece DNA-RNA genetik kodu değildir. DNA-RNA’daki “harf” dizilerinin, proteinlerdeki amino asit dizilerine çevrim yöntemi de evrenseldir. Hepsinde olmasa da organizmaların çoğunda sayısız çeşitlikteki proteinleri aynı 20 amino asit meydana getirir. Farklı amino asitler, DNA ve RNA’daki bir ila altı adet nükleotid üçlüsü tarafından kodlanır. Biyokimyasal açıdan evrensel unsurlar genetik kod ve bu kodun proteinlere çevirisinin ötesindedir: Birbirinden en farklı canlıların hücre metabolizmalardındaki çarpıcı benzerlikler farklılıklara üstün gelir. Metabolik süreçleri her yerde ATP, biyotin, riboflavin, hemler, pyridoksin, K ve B12 vitaminleri ve folik asit yerine getirir.

Bu biyokimyasal ya da biyolojik evrenseller ne anlama gelmektedir? Bu unsurlar, yaşamın cansız maddeden bir kerede ortaya çıktığını ve bütün organizmaların, şu anda başka açılardan ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, ilkel yaşamın temel özelliklerini koruduklarını göstermektedir (Yaşamın birkaç ya da çok sayıda kökeni olmuş olması da olasıdır; eğer durum bu idiyse, bu kökenlerden sadece birinin ardılları hayatta kalmayı başarmış ve dünya onlara kalmış demektir). Peki ya evrim yoksa ve milyonlarca türün her biri ayrı buyruklarla yaratılmışsa? Söyleyeceklerim dini duygulara ve sağ duyuya ters geliyor olabilir, ancak bunun olması için evrim karşıtları Yaratıcı’yı yine hilekârlıkla suçlamak durumunda. O’nun, içtenlikle gerçeği arayanları bilerek yanıltmak maksadıyla, her şeyi yaradılışın yöntemi evrimmiş gibi özellikle ayarladığında ısrar etmek zorundalar.

Moleküler biyolojinin son yıllarda kaydettiği dikkate değer ilerlemeler, böylesine tekdüze bir benzerlik içindeki malzemeden farklı organizmaların nasıl oluşabildiğini anlamamızı mümkün kıldı: Sadece dört tip nükleotit içeren DNA ve RNA, sadece bunların kodladığı ve sadece 20 amino asidin farklı bileşiminden oluşan proteinler. Yöntem şaşırtıcı derecede basittir. İngilizcedeki bütün kelimeler, cümleler, paragraflar ve kitaplar alfabenin 26 harfinin farklı dizilimlerinden oluşur. (Bunlar Mors alfabesinin üç işaretiyle de temsil edilebilirler: nokta, çizgi ve boşluk.) Bir kelimenin ya da cümlenin anlamı, içerdiği harflerden ziyade bu harflerin dizilimiyle tanımlanır. Kalıtım konusunda da böyledir: Kalıtım DNA’nın nükleotidleri, yani genetik “harflerinin” dizilimleriyle kodlanır. Bunlar, proteinlerdeki amino asit zincirlerine çevrilir.

Moleküler çalışmalar, organizmalar arasındaki biyokimyasal benzerlik ve farklılık derecelerinin tam olarak ölçümü için kullanılabilecek bir yaklaşımı mümkün kıldı. Bazı enzim türleri ve proteinler, canlılar dünyasında hemen hemen evrenseldir, ya da en azından yaygındır. Farklı canlılarda işlevsel olarak benzerdirler, çünkü benzer kimyasal reaksiyonları katalize ederler. Ama bu tip proteinler izole edilip yapıları kimyasal olarak belirlendiğinde, farklı organizmalarda az çok farklı amino asit dizilimi içerdikleri görülür. Örneğin, insan ve şempanze hemoglobinlerindeki alfa zincirleri aynı amino asit dizilimine sahiptir ancak goril hemoglobininde (141’de) bir amino asit farklıdır. İnsan hemoglobinindeki alfa zincirleri, sığırınkinden 17, atınkinden 18, eşeğinkinden 20, tavşanınkinden 25 ve sazan balığınınkinden 71 amino asitle ayrılır.

Sitokrom cSitokrom c 


Sitokrom c, oksijenli solunum yapan hücrelerin metabolizmasında önemli rol oynayan bir enzimdir. İnsandan küf mantarına kadar, birbirinden son derece farklı organizmalarda bulunur. E. Margoliash, W. M. Fitch ve diğer bilim insanları, canlılar dünyasının farklı dallarında sitokrom c’nin amino asit dizilimlerini karşılaştırdı. Farklılıkların yanı sıra en anlamlı benzerlikler de gün ışığına çıktı. Sitokrom dizilimleri bakımından, memeli ve kuşların farklı takımları arasında 2 ila 17, omurgalı sınıfları arasında 7 ila 38, omurgalılar ve böcekler arasında 23 ila 41 ve hayvanlarla mayalar ve küf mantarları arasında 56 ila 72 amino asitlik farklar var. Fitch ve Margoliash, bulgularını “minimal mutasyonel mesafeler” olarak ifade etmeyi tercih ediyor. Farklı amino asitlerin DNA’da farklı nükleotid üçlüleri tarafından kodlandığını yukarıda belirtmiştik. İşte bu kod artık biliniyor. Mutasyonların çoğu, bir proteini kodlayan DNA zincirinde bir yerdeki tek bir nükleotidin bir başkasıyla yer değiştirmesi sonucu gerçekleşir. Bu nedenle, bir organizmadaki sitokrom c’nin bir başkasındakine dönüşmesi için gerekli miminum tekil mutasyon sayısını hesaplamak mümkündür. İnsan sitokrom c’si ile diğer canlı sitokrom c’leri arasındaki minimal mutasyonel mesafeler şu şekildedir:

Maymun 1 Tavuk 18
Köpek 13 Penguen 18
At 17 Kaplumbağa 19
Eşek 16 Çıngıraklı yılan 20
Domuz 13 Orkinos 31
Tavşan 12 Sinek 33
Kanguru 12 Güve 36
Ördek 17 Küf mantarı 63
Güvercin 16 Maya 56

Bir protein çeşidindeki amino asit dizilimlerinin, türden türe değiştiği gibi tür içinde de değişebildiğini kaydetmekte yarar var. Tür, cins, familya, takım, sınıf ve şube düzeyindeki proteinler arası farklara,  ayrıca tür içi bireyler arasında da değişen unsurların eklendiği açıktır. Bireysel ve grupsal farklılıklar, niteliksel değil, yalnızca nicelikseldir. Yukarıdaki önermeleri destekleyen çok sayıda kanıt vardır ve giderek de sayıları artmaktadır. İnsan hemoglobininin amino asit dizilimlerindeki bireysel farklılıklar üzerine son yıllarda çok sayıda çalışma yapıldı. Çoğu tekil amino asit değişiklikleriyle ilintili yüzden fazla varyant tespit edildi. Bunlar, tespit edildikleri kişiler ya da onların atalarındaki genetik mutasyonların sonucunda ortaya çıkan değişikliklerdir. Beklendiği üzere, bu mutasyonlardan bazıları taşıyıcılarını eleyici niteliktedir ama diğerleri nötral ve hatta bazı çevreler için olumludur. Mutant hemoglobinlerden bazıları yalnızca bir bireyde ya da bir ailede bulunmuştur; diğerleriyse dünyanın farklı kesimlerinde oturanlarda tekrar tekrar görülmektedir. Bütün bu çarpıcı bulgular ancak evrimin ışığı altında anlaşılabilir, başka türlü hiçbir anlamları yoktur.

Karşılaştırmalı Anatomi ve Embriyoloji

Belonun çizimiBelon’un çizimi 


Biyokimyasal evrenseller, evrim yoluyla yaratılışın en çarpıcı ve en son keşfedilen izleridir ama başkaları da var elbette. Karşılaştırmalı anatomi ve embriyoloji, dünyanın şimdiki sakinlerinin evrimsel köklerine açıkça işaret etmektedir. Pierre Belon, 1555 yılında, yüzeysel açıdan son derece farklı insan ve kuş iskeletlerindeki homolog kemiklerin varlığını kanıtladı. Anatomi uzmanları daha sonra iskeletlerin yanı sıra bütün omurgalılardaki diğer organlardaki homolojilerin izini sürdüler. Homolojilerin izi, görünüşte birbirinden farklı duran ıstakoz, sinek ve kelebek gibi eklembacaklıların dış iskeletlerinde de sürülebilir. Homoloji örneklerini sonsuza dek çoğaltmak mümkündür.

Haeckelin çizimiHaeckel’in çizimi 

Görünüşte son derece farklı hayvanlar sık sık çarpıcı benzerlikler sergiler. Yüz yıl kadar önce bu benzerlikler, bazı biyologları (özellikle de Alman zoolog Ernst Haeckel’i) heveslerinin peşinden, embriyonik benzerlikleri, embriyonun, gelişimi süresince ait olduğu türün evrimsel tarihini tekrar etmesi anlamına geldiği şeklinde yorumlamaya kadar götürmüştü: Türün, uzak atalarını andıran aşamalardan geçtiği söyleniyordu. Başka bir deyişle, ilk biyologlar, embriyonik gelişim üzerinde çalışarak canlının geçirdiği evrimsel gelişim aşamalarının, tabir caizse, okunabileceğini düşünüyordu. Bu sözüm ona biyogenetik yasa, bugün artık orijinal biçimiyle kabul görmemektedir. Ama yine de embriyonik benzerlikler etkileyici, anlamlı ve inkâr edilemezdir.

Copepod gibi serbest yüzen kabuklularla görünüşte hiçbir benzerliği olmayan kaya midyelerini bilmeyen yoktur herhâlde. İşte bu midyelerin serbest yüzülen bir larva evresinden [nauplius] geçişi ne kadar da olağanüstüdür! Gelişiminin bu aşamasında, bir midye ve bir Cyclops tartışmasız birbirlerine benzemektedir. Bu iki canlının akraba olduğu ortadadır. İnsan ve diğer karasal omurgalı  embriyolarındaki solungaç yarıklarının varlığı başka bir meşhur örnektir. Elbette, bir insan embriyosu gelişiminin hiçbir evresinde bir balık değildir, ayrıca iş gören solungaçları yoktur. Eğer uzak ataları solungaçların yardımıyla soluk alıp vermedi ise neden besbelli solungaç yarıkları vardır? Bu da Yaratıcı’nın bir başka şakası mı?

Cyclops (larva)Cyclops (larva) 

 

Kaya midyesi (larva)Kaya midyesi (larva) 

Adaptif yayılma: Hawaii Sinekleri

Dünya genelinde toplam 2000 drosophilid sinek türü vardır. Bunların yaklaşık dörtte biri, Hawaii’de bulunur. Üstelik takımadaların toplam yüzölçümü yalnızca New Jersey eyaleti kadardır. 17 tanesi hariç Hawaii’de endemiktir (başka yerde bulunmazlar). Dahası Hawaii’de endemik olan türlerin önemli bir bölümü takımadaların hepsinde görülmez: Yalnızca tekil adalarda, hatta bazen bir adanın sadece bir kısmında sınırlıdırlar. Drosophilid türlerinin bu kadar küçük bir alandaki bu sıra dışı yayılımı neyle açıklanabilir? H. L. Carson, H. T. Spieth ve D. E. Hardy ve meslektaşlarının yeni çalışması durumu aydınlatmaktadır.

DrosophilaDrosophila 

Hawaii Adaları volkanik kökenlidir; hiçbir zaman bir kıtanın parçası olmadılar. Yaşları 5.6 ila 0.7 milyon yıl arasında değişir. İnsanlar gelmeden önce adaların sakinleri, hava akımları ve diğer raslantısal yolların yardımıyla okyanus üzerinden taşınan göçmenlerin torunlarıydı. Hawaii’ye sayısız rakipten önce ilk ulaşan tek bir drosophilid türü bol sayıda işgal edilmemiş ekolojik nişin meydan okumasıyla karşı karşıya kaldı. Bu türün ardılları, bu meydan okumaya adaptif yayılmayla [adaptive radiation] yanıt verdi. Bu yanıtın ürünleri, bugünün olağanüstü Hawaii drosophilidleridir. Olası bir yanlış anlamayı önlemek için açıklığa kavuşturalım: Hawaii’de endemik türler hiçbir şekilde, yanlışlıkla aynı türün çeşitleri olarak görülecek kadar benzer değildir; aslında herhangi bir yerdeki drosophilidlerden daha çok ayrışmışlardır. En iri ve en ufak drosophilid türü Hawaii’dedir. Şaşırtıcı çeşitlikte davranış kalıpları sergilerler. Bazıları, örümcek yumurtalarının içinde asalak olarak yaşamak gibi bir drosophilid sineği için son derece sıradışı yaşam tarzlarına uyum sağlamıştır.

Büyük Okyanus’a saçılmış durumda bulunan, Hawaii’nin dışındaki okyanus adaları, endemik drosophilid türleri bakımından göze çarpan bir zenginlik sergilemezler. Bu olgunun en olası açıklaması, diğer adalardaki ekolojik nişlerin, drosophilidden önce gelen istilacılar tarafından doldurulmuş olmasıdır. Bu elbette bir hipotez ama oldukça makul bir hipotez. Evrim karşıtları herhâlde alternatif bir hipotez ileri sürerdi: Dalgınlık nöbeti geçiren Yaratıcı, Hawaii için drosophilid üstüne drosophilid üretmeye devam etti, ta ki bu takımadalarda bir fazlalık oluşuncaya kadar. Hangi hipotezin daha anlamlı olduğu kararını size bırakıyorum.

Teorinin Gücü ve Kabul Edilirliği

Evirimin ışığı altında bakıldığında, biyoloji, entelektüel açıdan belki de en doyurucu ve ilham verici bilim dalıdır. Bu ışık olmadan, bazıları ilginç ya da merak uyandırıcı ama bir bütün olarak anlamlı bir resim oluşturmaktan uzak, türlü türlü olguların üstü üste durduğu bir yığın hâline gelir.

Bu, biyoloji hakkında ve evrim hakkında bilinebilecek ve bilinmesi gereken her şeyi bildiğimiz anlamına gelmez. Henüz çözülmemiş bir sürü problem ve henüz cevaplanmamış bir sürü soru olduğunun her usta biyolog fakındadır. En nihayetinde biyolojik araştırmalar, bir tamamlanmışlığa doğru gidiyor gibi görünmemektedir; hatta durum tam tersidir. Canlı ve gelişen bir bilim ortamında olması gerektiği gibi, anlaşmazlıklar ve fikir çatışmaları, biyologlar arasında da yaygındır. Evrim karşıtları, bu anlaşmazlıkları evrim doktrinin tamamı üzerinde bir kuşku ve kararsızlığın belirtileriyle karıştırmakta, ya da karıştırıyor gibi yapmaktadır. En sevdikleri uğraş, evrimciler arasında hiçbir konuda uzlaşma olmadığını veya hiçbir şeyin kanıtlanmadığını göstermek için alıntıları özenle ve bazen ustaca bağlamından kopartarak bir araya getirmektir. Meslektaşlarımdan bazıları ve ben, aslında gizli birer evrim karşıtı olduğumuzu gösteren sözlerimizi okurken hem eğleniyoruz, hem de hayretler içinde kalıyoruz.

Evrim hakkında artık makul kuşkunun ötesinde kalan kanıtlanmış konuları ve üzerinde daha çalışılması gerekenleri açık seçik ortaya koyalım. Dünyanın tarihinde her zaman devam eden bir süreç olarak evrimden, sadece eldeki kanıtlardan bihaber olanlar veya duygusal engeller ya da safi yobazlık yüzünden bu kanıtlara direnenler şüphe edebilir. Öte yandan evrimi meydana getiren mekanizmaların üzerinde kesinlikle çalışılması ve bu mekanizmaların daha da aydınlatılmaları gerekmektedir. Türlerin tarihi olarak evrimin, eleştirel sınamaya karşı koyabilecek başka bir alternatifi yoktur. Bununla birlikte evrimsel mekanizmalar hakkında sürekli yeni ve önemli şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.

Yüz küsür yıl kadar önce Darwin’in, sonradan keşfedilen anahtar niteliğindeki olguların bilgisine sahip olmadan evrim hakkında bu kadar çok şeyi ayırtedebilmiş olması olağanüstüdür. 1900’den sonra genetiğin, özellikle de moleküler genetiğin gelişmesi sayesinde, evrimsel mekanizmaları anlamak bakımından hayati önemdeki bilgileri son yirmi yıl içerisinde elde edebildik. Ancak kuşkulu olan ve öğrenilmesi gereken daha çok şey var. Yediği ekmeğin hakkını veren bir bilim insanı için bu yüreklendirici ve ilham verici bir durumdur. Her şeyin tam olarak bilindiği ve bilimin keşfedecek bir şeyi kalmadığını düşünün: Resmen kâbus!

Evrimsel doktrin dini inançla çelişir mi? Hayır. Kutsal metinleri temel astronomi, jeoloji, biyoloji ve antropoloji ders kitapları yerine koymak büyük bir hatadır. Yalnızca sembollerin hedeflendiği anlamlar dışında yorumlandığı yerde hayali, çözümlenemez çelişkiler ortaya çıkar. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu gaf insanı küfre götürür: Yaratıcı sistematik hilekârlıkla suçlanmaktadır.

Theodosius Dobzhansky (1900 - 1975)Theodosius Dobzhansky (1900 – 1975) 

Çağımızın en büyük düşünürlerinden biri olan Pierre Teilhard de Chardin şöyle yazmıştır: Evrim bir teori midir, sistem midir, yoksa bir hipotez midir? Bundan daha fazlasıdır. Bütün teorilerin, bütün hipotezlerin, bütün sistemlerin bundan sonra önünde eğilecekleri, kavranabilir ve gerçek olmak için uymaları gereken genel bir postülattır. Evrim, bütün olguları aydınlatan bir ışık, bütün çizgilerin öyle ya da böyle izlemek zorunda oldukları bir yörüngedir. İşte evrim budur.” Elbette ki, Teilhard’ın öğretisinin bazı kısımlarını kabul etmeyecek, bazı filozofların yanı sıra bazı bilim insanları da çıkacaktır; onun dünya görüşünün kabul edilebilirliği evrensel olmaktan uzaktır. Ancak hiç şüphe yok ki, Teilhard yürekten ve derinden inanan, dindar bir insandı ve bu Hıristiyanlık, dünya görüşünün köşe taşıydı. Üstelik, bir çok insanın aksine, dünyaya bakış açısında bilim ve din su geçirmez kompartmanlara ayrılmamıştı. Bunlar onun dünya görüşünün birbiriyle uyumlu parçalarıydı. Teilhard bir yaratılışçıydı ama bu dünyada Yaratılışın evrim yoluyla gerçekleştiğini anlamış bir yaratılışçıydı.


[i] Not: Theodosius Dobzhansky modern evrimsel sentezin kurucularındandır. Amerikalı öğretmenlere hitaben kaleme alınan bu makale ünlü bilim insanının en popüler yazılarından biridir. Çalışmanın yaratılışla ilgili, hiçbir şekilde “eleştirel sınamaya” tabii tutulamayacak kısımlarını paylaşmamakla birlikte popüler bilim yazınındaki önemini göz önüne alarak çevirmeyi uygun bulduk. Köşeli parantezler içindeki kelimeler orijinal metindeki karşılıklardır. Yazıya yerleştirilen resim seçimleri bize aittir.

Kaynak: solucanlaköstebek

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s