.Evrim; anatomi, embriyoloji, biyomekanik, demografi, ekoloji, arkeoloji, jeoloji, jeomorfoloji, etoloji, genetik, paleontoloji, moleküler biyoloji ve osteoloji gibi kökleri karmaşık bir biçimde biyolojiye ve jeolojiye bağlı olan dalların oluşturduğu, kendi yöntemleriyle özgün bir araştırma-inceleme alanıdır. Ancak bu çoklu bilim ortaklığının bileşimi, evrimi en doğru biçimde anlamamızı sağlar. Bu yazıda insanın diğer canlılar gibi evrimleşerek hayatta kaldığını ve salt bugünkü görünümü ile var olmadığını bir kez daha fosil keşiflerle gözler önüne seriyoruz.

İnsan evrimini anlayabilmek-anlatabilmek, disiplinler arası bütünsel bir bakış açısını yani farklı bir birikimi gerektirir. Evrim; anatomi, embriyoloji, biyomekanik, demografi, ekoloji, arkeoloji, jeoloji, jeomorfoloji, etoloji, genetik, paleontoloji, moleküler biyoloji ve osteoloji gibi kökleri karmaşık bir biçimde biyolojiye ve jeolojiye bağlı olan dalların oluşturduğu, kendi yöntemleriyle özgün bir araştırma-inceleme alanıdır. İşte ancak bu çoklu bilim ortaklığının benzersiz bileşimi, evrimi en doğru biçimde anlamamızı sağlar.

Harun Yahya ve çalışmalarının, hiçbir bilimsel niteliğe sahip olmadığı için karşı bir eleştiriyi ve cevabı da hak etmemektedir. Ona karşı bir mücadele verilmek isteniyorsa; bu bilimsel platformda değil, ancak politik, siyasi ve hukuki bir zeminde olmalıdır. Çünkü bu tarz kutuplaşmalar, problemlerin bilimsel çözümüne değil, kutuplaşmanın daha da derineleştirilerek birilerinin yıpratılmak istendiği ya da popüler edildiği ve çözümsüzlüğün dayatıldığı karşılaşmalara dönüşmektedir. Yaratılışçılar, bilimin sınırları içerisinde mücadele verilemeyecek bir tarz kullanmaktadırlar. Harun Yahya ve ekibinin, şu ana kadar bilimsel nitelikte hiçbir çalışmasıyla karşılaşamadık, ne bir bilim dergisinde makalesini okuyabildik ne de herhangi bir lokalitede kazısına katıldık!

Aşağıda, bilimsel veriler ışığında, insanın evriminin paleoantropolojik çalışmalar üzerinden kısa bir tarihini sunuyoruz, insanın diğer canlılar gibi evrimleşerek hayatta kaldığını ve salt bugünkü görünümü ile var olmadığını bir kez daha fosil keşiflerle gözler önüne seriyoruz.

ERKEN HOMİNİDLER (İNSANSILAR)

Birçok genetik ve biyokimyasal çalışma, Afrikalı büyük kuyruksuz maymunlar (şempanze, bonobo ve goril) ve insanın son ortak atası arasındaki evrimsel ayrışmanın yaklaşık 5-6 milyon yıl önce gerçekleştiğini önermektedir. Önerilen zaman dilimi dikkate alındığında, Hominidlere ait en eski fosil kanıtlar, Etiyopya’da, 5,8 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Middle Awash Bölgesi’ndeki tabakalarda keşfedilmiştir. Middle Awash Projesi, 17 farklı ülkeden, paleoantropolog, paleontolog, jeolog, arkeolog ve evrimsel biyolog olmak üzere, 60′ın üzerinde bilim insanının katıldığı bir ekipten oluşmaktadır.

Hominidlerin ilk üyelerine ait kalıntıların hepsi Afrika’dan bilinir. Ancak Afrika dışında Endonezya ve Gürcistan’da ortaya çıkarılan Hominidler Geç Pliyosen (2-1,8 milyon yılları arası) Dönemi’ne aittir.

En güvenilir şekilde tanımlanmış bilinen ilk atanın, Ardipithecus ramidus, Ardipithecus kadabba adları ile bildiğimiz iki ayrı türü olan ve 5,8-4,4 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Ardipithecus cinsi olduğunu söyleyebiliriz. 2002 yılında Brunet ve ekibi tarafından Çad’da bulunan, 6-7 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Sahelanthropus tchadensis ve 2001 yılında Fransız-Kenyalı bir ekip tarafından Kenya’da bulunan, 6 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Orrorin tugenensis de Erken Hominidlerin üyeleridir. Afrika’da ortaya çıkan ancak daha geniş bir coğrafik alana yayılan bir diğer önemli Hominid cinsi ise Australopithecus’tur. Bu cinsin üyeleri 4,1-1,4 milyon yılları arasında Güney Afrika, Malawi, Tanzanya, Kenya, Etiyopya ve Çad Bölgeleri’nde yaşamışlardır. Australopithecusların, taksonomik pozisyonları genel olarak kabul gören yedi ayrı türü vardır: A. afarensis, A. aethiopicus, A. Africanus, A. anamensis, A. boisei, A. garhi ve A. robustus. Ardipithecuslar ve Australopithecuslar dik yürüyebilen ve yaşayan kuyruksuz büyük maymunlara benzer beyin hacimleri olan insan(sı)lardı. Aynı zamanda Australopithecuslar, Homo cinsinin de atalarıydı.

1800′lü yıllarda, yani geleneksel gradistik sınıflandırmanın popüler olduğu zamanlarda, sadece Afrika ve Asya’da yaşayan hominoidler (büyük kuyruksuz maymunlar) biliniyordu ve hepsi Pongidae ailesi içerisinde sınıflandırılmıştı. Ancak, biyomoleküler çalışmalar bize Asyalı orangutan Pongo’nun, Afrikalı kuyruksuz büyük maymunlar (şempanze, goril ve bonobo) dikkate alındığında, modern insana daha uzak olduğunu göstermiştir. Bu nedenle bazı taksonomistler, insan ve Afrikalı kuyruksuz büyük maymunları, Hominidae ailesi içinde sınıflandırmaktadır.

Bu arada, Afrika’da gün geçtikçe artan fosil buluntular Hominidler arasında dik yürümenin (bipedalizm), beynin büyümesinden daha önce kazanılmış bir karakter olduğunu gösteriyordu. Bu durum paleoantropologlara, bipedalizmin Hominidler arasında paylaşılan benzersiz bir karakter olduğu düşüncesini uyandırdı. Böylece büyük kuyruksuz maymunlar ile insanın son ortak atası, kladistik yöntem dahilinde, dik yürüme hareket biçimi ile ayrıldı. Ardipithecus, Orrorin, Australopithecus ve yaşayan Homo, dik yürüyebilen Hominidae ailesi içinde sınıflandırılırken, dik yürüyemeyen diğer kuyruksuz büyük maymunlar Hominoidea üst ailesi içerisinde yer aldı.

Afrika Kıtası’nda insanın kökeni çalışmaları ve fosil bulgular

Afrika kıtasında köken çalışmaları 1900′lü yılların başlarında başladı ve günümüze kadar onlarca lokalite belirlendi. İlk Australopithecus fosili, 1924′de M. De Bruyn tarafından Güney Afrika’da Taung lokalitesinde keşfedildi ve bir yıl sonra anatom Raymond Dart bir çocuğa ait olduğunu düşündüğü kafatası fosilini tanımladı. Dart’ın tanımlamasından on yıl sonra Louis Leakey erişkin bir bireye ait ilk Australopithecus fosilini Afrika’nın doğusunda Tanzanya’nın Laetoli Bölgesi’nde keşfetti ve ilk Pliyosen (5-1,8 milyon yılları arası) Hominidini de bulmuş oldu. Çok daha sonra bu kalıntının aslında Australopithecus afarensis’e ait olduğu anlaşıldı. 1939′da Ludwig Kohl-Larsen Laetoli’de üzerinde iki küçük azı ve bir üçüncü büyük azı dişi olan üstçene kemiği ile tanımlanamayan bir alt kesici diş buldu. 1936′da Güney Afrika’da Sterkfontein lokalitesinde erişkin bir Australopithecus keşfedildi. Bu fosile Robert Broom tarafından Australopithecus transvaalensis adı verildi. İki yıl sonra Broom bu türün adını Plesianthropus şeklinde değiştirdi. Aynı yayın içerisinde Broom, Kromdraai’de bulunan bazı erişkin bireylere ait kalıntıları da Paranthropus robustus adı ile tanımladı.

1947′de Broom, Sterkfontein lokalitesinde bir Australopithecus’a ait kalça kemiğiyle birlikte bazı iskelet parçalarını keşfetti. 1948′de Dart, diğer bir Güney Afrika lokalitesi olan Makapansgat’tan Australopithecus prometheus adı ile duyurduğu başka fosiller keşfetti. Diğer yıl Broom Swatkrans lokalitesinden Paranthropus adında bir cins tanımladı. 1950′lilerin başlarında Australopithecus cinsi bir Hominid olarak geniş bir çevre tarafından kabul görüyordu. 1954′da John Robinson, besin rejimine bağlı olarak geliştirdiği hipoteziyle erken Hominidleri “gracile (narin)” ve “robust (iri)” olmak üzere iki biçime ayırdı. Robinson’un çalışmasından sonra narin yapılı olan Au. Africanus, Homo cinsinin atası, iri yapılı olan Au. (“P”) robustus ise farklı ve yok olmuş bir dal olarak yorumlandı.

1959′daki çalışmalar, Mary Leakey’in Olduvai George’da keşfettiği genç erişkin bir erkeğe ait kafatası ile güneydoğu Afrika’da yoğunlaşmaya başladı. Louis Leakey bu yeni fosili Zinjanthropus boisei adıyla duyurdu; potasyum-argon radyoizotopik tarihlendirmesi bu fosilin yaşını 1,75 milyon yıl olarak işaret etti. Bu arada aynı lokalitede farklı bir Hominid türüne ait fosiller de keşfedildi. Louis Leakey, Philip Tobias ve John Napier, 1964′de, modern insana daha yakın bir evrim çizgisini işaret eden genç bir bireye ait Homo habilis türünü tanımladı. Robinson ve ve diğer birçok araştırmacı bu buluntunun Au. Africanus’un kuzeyli bir varyasyonu olabileceğini düşünmüştü. Keşifler çoğaldıkça, insan paleontolojisi çalışmaları Doğu Afrika’ya odaklanıyordu. 1960′lı yılların sonlarında Australopithecus fosilleri Omo, Peninj, Kanapoi, Baringo Havzası ve Koobi Fora’da lokalitelerinde artarak keşfediliyordu. Bu arada, Etiyopya’nın güneyinde, 2,5 milyon yılla tarihlendirilen Omo’nun Shungura formasyonundan Paraustralopithecus aethiopicus adında sürpriz bir keşif haberi geldi.

1970′li yıllarda Turkana Havzası’nda keşifler inanılmaz bir biçimde arttı. 1975 yılında Au. boiesi buluntusu ile bilinen Koobi Fora lokalitesinden Homo erectus’a ait bir kafatası keşfedildi. Aynı lokalitede ve aynı jeolojik zaman diliminde, biri daha kaba ve ilkin, diğeri ise modern insana daha yakın yani daha narin ve türemiş karakterlere sahip olan bu iki buluntu, uzun zamandır kabul gören, erken insan evriminin tek çizgi biçiminde gerçekleştiği hipotezini yıktı. Böylece, Richard Leakey’nin Koobi Fora Araştırma Projesi Homo ve Australopithecus buluntuları ile iki farklı zeminde ilerlemeye başladı.

1970′li yılların ortalarında 3 milyon yıldan daha yaşlı keşifler Laetoli (Tanzanya) ve Hadar’dan (Etiyopya) geldi. Donald Johanson ve Tim White bu buluntuları Au. afarensis adıyla farklı bir Australopithecus türü olarak tanımladılar. Bu buluntulardan Hadar’da bulunanı, birçoğumuzun bildiği “Lucy” adlı, neredeyse tama yakın iskelettir. Laetoli’de ise çok önemli ayak izlerine rastlanmıştı. Bu dönemlerde Lucy yani Au. afarensis, 3 milyon yıldan daha eskiye tarihlendirilmiş bilinen en eski atamızdı.

1986′da Alan Walker ve meslektaşları Turkana Gölü’nün batısından kötü korunmuş bir kafatası fosili keşfettiler ve Au. boisei türüne atfettiler. Birçok araştırmacı bu tür ile Au. aethiopicus arasındaki evrimsel yakınlığı görmüştü. Robust (iri) Australopithecuslar hakkında çok önemli bir yayın 1988′de Grine tarafından yazıldı. Bu arada 1990′lı yılların başlarında Etiyopya’da Afar çöküntüsünde, Hadar ve Middle Awash alanlarında tekrar çalışmalar başladı. Bu çalışma Au. afarensis buluntularına çok önemli yeni keşifleri ekledi. Aynı zamanda Alun Hughes, Ron Clarke ve Philip Tobias’ın çalışmaları Güney Afrika’da Sterkfontein lokalitesinde Au. africanus’a ait buluntuları önemli derecede çoğalttı. Ayrıca, 1990′larda Gen Suwa ve Yonas Beyene Etiyopya’nın güneyinde Malawi ve Konso-Gardula’da Au. boisei’ye ait eklemli altçene ve kafatası keşfetti. Yine bu yıllarda, Andre Keyser tarafından Güney Afrika’da A. robustus buluntusu veren Drimolen lokalitesinde çalışmalar başlatıldı.

1994′de Etiyopya’da Afar çöküntüsünde Middle Awash paleoantropoloji projesi çalışmaları sonucu Au. ramidus adında ve 4,39 milyon yıl yaşında yeni bir Hominid keşfedildi. Bu türe ait buluntuların çoğalması sonucu, türün farklı bir cinse ait olma olasılığı güçlü bir şekilde arttı ve en sonunda Ardipithecus ramidus olarak yeniden tanımlandı. 1995′de Meave Leakey ve ekibi, Kanapoi’de (Kenya) keşfedilen Australopithecus anamensis adında yeni bir türü duyurdular. Yine 1995′de Micheal Brunet ve ekibi tarafından Orta Afrika’da Çad’da yeni bir Australopithecus fosili keşfedildi. Daha sonra 1997′de Etiyopya’da, Afar Bölgesi Galili lokalitesinde yapılan ayrıntılı araştırmalar sonucunda, Australopithecus anamensis türüne ait bir diş de, Yohannes Haile-Selassie tarafından duyuruldu. 1998′de ise Güney Afrika’da çalışmaları sürdüren Ron Clarke, Sterkfontein Mağarası’nda Australopithecus’a ait iskelet parçaları buldu. 1999′a gelindiğinde Aswaf ve arkadaşları tarafından 2,5 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Australopithecusların yeni bir türü keşfedildi; Au. garhi. 2001′in başlarında Martin Pickford ve B. Senut, Kenya’da Tugen Tepeleri’nde yaklaşık 6 milyon yıla tarihlendirilen Orrorin cinsini keşfetti. 2001′de aynı zamanda Turkana Gölü’nün batısında, 3,5 milyon yıla tarihlendirilen ve yeni bir cins olarak varsayılan Kenyanthropus platyops kayıtlara girdi. Yine 2001′de Yohannes Haile-Selassie tarafından Middle Awash’ın batı kenarında Ardipithecus cinsine ait yeni bir fosil keşfedildi. 5,2-5,8 milyon yılları arasında yaşamış olan bu tür Ardipithecus ramidus kadabba olarak isimlendirildi ve 2004′de Ardipithecus kadabba şeklinde ayrı bir tür olarak tekrar tanımlandı. Michael Brunet ve ekibi 2002 yılı Mart ayında yaklaşık 6-7 milyon yıl öncesine tarihlendirilen ve dik yürüdüğü düşünülen yeni bir Hominidi; Sahelanthropus tchadensis’i keşfettiler.

Australopithecusların ata türü Ardipithecuslar mı?

Hominid evrimini geçmişten günümüze üç temel basamakta sınıflandırabiliriz. Bunlardan ilki yaklaşık 7-4,4 milyon yılları arasında yaşamış olan Shalenthropus tchadensis, Orrorin tugenesis, Ardipithecus kadabba ve Ardipithecus ramidus ile bilinen Erken Hominidler; diğeri 4,2-1 milyon yılları arasında yaşamış Australopithecuslar ve son olarak 2,3 milyon yıl ile günümüz arasında yaşamış olan Homo cinsi, yani bizler. Son buluntu olan Au. anamensis, Erken Hominidler ile Australopithecuslar arasındaki evrimsel ilişkiyi aydınlatıyor.

Australopithecusların ormanlık bir alanda mı, yoksa savan benzeri açık ormanlarda mı yaşadığı uzun süredir tartışma konusuydu. Birçok paleoantropolog, dik yürümenin, güneşten korunmak, eller ile yiyecek taşıyabilmek ve uzun otlar arasında çevreyi görebilmek gibi avantajlar ile açık ağaçlık alanlarda ortaya çıkmış bir özellik olduğunu kabul ediyordu. Ancak bugünkü kanıtlar, Erken Hominidlerin ağaçlık bir alanda yaşadıklarını önermektedir. Ayrıca, dik yürümek sadece bir alanda değil, farklı lokalitelerde birbirinden bağımsız ortaya çıkmıştır ve bu farklı alanların kimi orman, kimi de savan ekolojisini yansıtmaktadır. Bu nedenle dik yürümek, sadece ekolojiye bağlı bir uyum değildir, aynı zamanda genetik değişimlerin morfolojiye yansıması ve çoğunlukla avantajlı bir duruma dönüşmesi ile kazanılmış bir karakterdir.

Australopithecus buluntularının tarihsel seyrine göre, son çeyrek yüzyılda keşiflerde dikkate değer bir artış olmuş ve önemli bilgiler elde edilmiştir. Ancak, günümüze kadar, Australopithecusların kökenine dair doyurucu bir açıklama getirilemedi. Uzun yıllar Au. afarensis, insan çizgisine ayrılan ilk ata olarak yorumlandı. Son gelişmelere göre, Au. anamensis buluntusu bunu çürüttü ve Ardipithecusların keşfi de, kuyruksuz büyük maymunlardan insan çizgisine yönelen ilk ata olma ayrıcalığını Au. afarensis’den aldı.

Biyokimyasal tahminler, Afrikalı büyük kuyruksuz maymunların ve insanın son ortak atasının yaklaşık olarak 5-6 milyon yıl önce ayrıldığını işaret etmektedir. Ancak bu tarihler arasında kuyruksuz büyük maymunlara ait fosiller bulunamamıştır. Gerçi, Erken Hominidlerin evrimleştiği sıralarda Rift Vadisi’nin batısında kalan ve nemli yağmur ormanlarında yaşayan kuyruksuz büyük maymunların ciddi evrimsel değişimlere yol açacak bir doğal seçilim baskısı altında kalmadıkları düşünülmektedir. Çünkü, Rift Vadisi’nin oluşumuna neden olan tektonik hareket sonucu değişen iklim, daha çok vadinin doğusunu yani bugün Hominid fosilleri bulduğumuz alanı etkilemiştir. Böylece vadinin batı kısmı tektonik hareket olmadan önceki ekosistemini sürdürürken, doğu kısmında ilk atalarımızın evrimleşmesini sağlayacak büyük doğal değişimler gerçekleşmiştir. Vadinin doğusunda daha çok fosile rastlamamızın nedeni ise, yine tektonik hareketi sonucu açılan vadilerde suyun birikerek göller oluşturması ve fosilleşmeye uygun potansiyel bir ortamın meydana gelmesidir.

Tarihlendirmesi ve morfolojik tanımlanması güvenilir olan en Erken Hominid türü, 2001′de Etiyopya’da Afar çöküntüsünde Middle Awash Bölgesi’nde keşfedilmiş olan Ardipithecus kadabba görünmektedir. 5,7 milyon yıl öncesine tarihlendirilen bu türün morfolojik özellikleri ağaçlık bir ekolojiyi karakterize etmektedir. Ayrıca 5,7 milyon yıl önce Rift Vadisi’nin doğu kısmında iklimsel değişimin ekolojiyi yeni yeni etkilediğini ve henüz tam anlamıyla açık ağaçlık bir savan ortamının oluşmadığını, jeolojik ve paleoekolojik verilerden tahmin ediyoruz. Bunun yanı sıra bu türün 5,7 milyon yıl gibi geç bir tarihe atfedilmesi de, onun atasal potansiyelinden evrimsel olarak farklılaşması için yeterli süreye sahip olamadığını düşündürmektedir. Yani Ardipithecus kadabba, bulunduğu tarih (5,7 milyon yıl öncesi) ve sahip olduğu morfolojik özelliklerinden dolayı, Afrikalı büyük kuyruksuz maymunlardan insan çizgisine ayrılan evrimsel farklılaşmada rol oynamış ata olabilir. Ayrıca Ardipithecus cinsinin 5,7 milyon yıldan 4,4 milyon yıla kadar varolması (Ardipithecus ramidus) ve Au. anamensis’ten 200 binyıl kadar önce yok olması, kronolojik olarak da onun ata tür olduğu savını güçlendirmektedir. Bunun yanı sıra aynı alanda ardışık iki tabakada ve bu kısa zaman aralığında bulunmaları da, başka bit hipotez üretmeyi şimdilik olanaksız kılmaktadır.

4,17-4,07 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Kenya Kanapoi’den Australopithecus anamensis’e ait çeşitli kafatası ve iskelet parçaları olmak üzere çok önemli kanıtlar bulunmuştur. Bu fosiller kladistik olarak kardeş grup olan Au. afarensis’e çok benzer özellikler taşımaktadır. Au. anamensis’in birinci süt azı dişi Ardipithecus ve Au. afarensis arasında karaktere sahiptir. Bu durum alt üçüncü küçük azı dişleri ve köpek dişleri için de geçerlidir.

Australopithecusların kökeni için şu anda iki farklı hipotez karşımıza çıkmaktadır: Birincisi üstte de bahsettiğimiz gibi yaklaşık 200 binyıl içinde Au. anamensis’in Ardipithecus’tan evrimleşmiş olma olasılığı. İkincisi ise Au. anamensis’in Ardipithecus ya da benzeri bir atadan türemiş olması. Fakat buluntular şu anda Ardipithecus’un Au. anamensis’e atalık etmiş olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Tim White, bu evrimsel değişimin mekanizmasını Gould’un punctuated equilibrium kuramı ile Darwin’in gradualizmini “punctuated gradualizm” şeklinde ortaklaştırarak sunmaktadır.

HOMO CİNSİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE ERKEN HOMO ÜYELERİ

Homo cinsine ait ilk kanıtlar 1891′de keşfedilmişti. Bu tarih ile birlikte Homo’nun (insan) kökenine ve evrimine dair çalışmalar büyük bir hızla başlamış oldu. 1891′den bugüne kadar insanın soyağacı üzerine morfometrik, kladistik, taksonomik ve filogenetik birçok çalışma ve hipotez üretildi; ancak paleoantropologlar arasında henüz bir anlaşma sağlanamadı. Bazı araştırmacılar çeşitli morfolojik karakterlerin yok olmuş türlerin belirlenmesinde ayırt edici özellikler olmadığını düşünmektedir. Ancak şu anda çoğunluğun kabul ettiği erken Homo türleri Homo habilis, Homo rudolfensis ve Homo (ergaster) erectus’tur. Bu türler Australopithecus’lardan beyin büyüklüğünde artış, dişlerde küçülme, taş alet üretimi, kullanımı ve sosyal organizasyonda farklılıklar gibi özellikleriyle ayrılır. Buna rağmen özellikle Homo rudolfensis ve Homo habilis’in Australopithecuslar ile olan evrimsel ilişkileri tartışmalıdır. Homo rudolfensis ve Homo habilis Afrika’nın doğusunda ve güneyinde sınırlı bir yaşam alanına sahiptir. Homo erectus ise Afrika’dan Avrasya’ya göç etmiş ilk insan türüdür ve çok geniş bir coğrafik alana yayılmıştır. Homo cinsinin bilinen ilk üyesi 2,3 milyon yıl öncesine tarihlendirilirken, yine erken Homoların son üyesi Homo erectus ise 30 binyıl önce Endonezya’da yaşamıştır.

Eugéne Dubois, Ekim 1891′de Java’da Trinil Bölgesi’nde erken Homo üyesine ait bir fosil keşfetti. Bir milyon yıl öncesine tarihlendirilen kafatası, küçük azı dişleri, iki tane azı dişi ve bir uyluk kemiği son yüzyılın şiddetli tartışmalarının odağı oldu. Trinil’de bulunan çıkıntılı kaş kemerleri, geriye yatık ön kafa kemiği ve orta hatta çizgisel bir çıkıntısı olan kafatası yaklaşık olarak 940 cm3 beyin hacmine sahip. Dubois daha önce bu bölgede şempanze kafatası bulmuştu ve bu buluntunun da bir şempanzeye ait olacağını düşündü. Daha sonra bu fosile, şempanzeler için kullanılan Anthropopithecus adını verdi. Buna rağmen, uylukkemiği üzerinde yapılan ayrıntılı çalışmalar sonucunda, Dubois bu fosilin sahip olduğu karakterlerin ne apelere ne de insanlara yakın olduğunu henüz tespit edemediğini ilan etti. Dubois, kafatası ve vücut iskeleti karakterlerinin kombinasyonunun ape ya da insan, ancak dik yürüyen bir canlıya ait olduğunu ileri sürdü ve Pithecanthropus erectus adını verdi. Ernest Haeckel’in hipotezine göre bu fosil apeler ile insan arasındaki “kayıp halka” olmalıydı. Dubois’e göre ise günümüz insanlarının atasıydı. Dubois, fosil buluntular ile yaşayan insanlar ve apeler arasında tarihöncesinden gelen biyolojik bir yakınlığın olduğunu düşünmüştü ve karşılaştırmalı morfoloji çalışmaları yaparak modern paleoantropolojinin temellerini atmıştı.

Dubois’in amacına benzer olarak, Kanadalı Davidson Black insanın kökenine yönelik araştırmalara katılmak için Çin’e Beijing Bölgesi’ne hareket etti. Black bölgeye vardığı zaman İsviçreli Otto Zdansky ve jeolog Johan Gunnar Andersson tarafından Zhoukoudian (yerel olarak “Ejderha Kemiği Tepesi” adıyla bilinir) lokalitesinde sürdürülen kazı çalışmalarında, insana ait olduğu düşünülen bir diş keşfedilmişti. Araştırmacılar bu fosilin Çin’de bulunmuş en eski insan kalıntıları olduğuna ikna oldular ve adını Sinanthropus pekinensis koydular. Black daha sonra Zhoukoudian Mağarası’nda Sinanthropus kafatasının ve Pithecanthropus cinsi ile benzer temel karakterleri paylaştıklarını söyledi. 1939′da yapılan ayrıntılı analizlerle bu iki cinsin arasındaki farklılığın günümüz insanının coğrafik varyantlarından daha fazla olmadığı anlaşıldı ve sinonim isimler olarak kabul edildi. Bugün bizler sinonim olan bu fosilleri Homo erectus adıyla bilmekteyiz. İnsan evriminde en önemli keşiflerden biri Afrika’dan Avrasya’ya ilk cesur adımları atan ve ateşi kontrol etmeyi öğrenen Homo erectus’dur. Bu insanlar 1,8 milyon yıl – 25 binyıl arasında yaşadılar ve yaklaşık olarak 750-1225 cm3 arasında değişen beyin büyüklüğüne sahiptiler. Kendilerine has bir taş alet teknolojileri vardı ve yemeklerini kabaca pişirebiliyorlardı.

1931 ve 1933 arasında Alman Jeolojik Araştırma Ekibi, Ngandong yakınlarında, Trinil’in kuzeydoğusunda Solo Nehri kenarında 11 adet kafatası ve iki adet kaval kemiği buldu. Jeolojik olarak günümüze yakın tabakalarda bulunan “Solo Adamı”nın taksonomik yeri bulunduğu günden beri tartışmalıdır. Araştırmacıların önce Neanderthal benzeri bir insana ait olduğunu düşündükleri Solo adamının, daha sonra Java’da keşfedilmiş olan Homo erectus’a daha yakın olduğu anlaşıldı. C. Loring Brace (1967) Solo adamının Neanderthal, Homo erectus ve modern insan arasında bir halka olduğunu iddia etti. Daha sonra Santa Luca (1980) Solo adamı ile Pekin, Sangiran ve Trinil Hominidlerinin birer Homo erectus olduğunu açıkladı. Solo adamının bulunduğu yerde yapılan güncel çalışmalar sonucunda Homo erectus’un Endonezya’da yaklaşık olarak 30 binyıl öncesine kadar yaşadığı anlaşıldı. Bu tarih onların modern insan ile karşılaşmış olma olasılığını düşündürüyor. 1936′da Alman Jeolojik Araştırma ekibinin bir üyesi, yine Java’da bir çocuğa ait kafatası buldu ve Homo modjokertensis ismini verdi. Sangiran’da bulduğu fosillerin yanı sıra bu buluntu da Homo erectus’un bir varyasyonuydu.

1949′a kadar erken Homo üyelerine ait hiç fosil keşfedilmedi. John Robinson, Güney Afrika’da, Australopithecus robustus adıyla bildiğimiz, o günkü adıyla Paranthropus crassidensis’i bulduğu Swartkrans Mağarası’nda yeni bir insan türüne ait olduğunu düşündüğü bir altçene keşfetti. Broom ve Robinson, P. crassidens ve insan gibi ape-insan karakterlerine sahip olduğunu düşündükleri bu fosile Telanthropus capensis adını verdiler. İyi gelişmiş üçüncü molara sahip olan Telanthropus’un daha sonra bir Homo erectus varyasyonu olduğu anlaşıldı.

Paleoantropolojideki taksonomik karmaşa, Ernest Mayr’ın Hominid sınıflandırması üzerine getirdiği yalınlaştırma ve zoolojik nomenclature (isimlendirme) standardıyla biraz olsun aşıldı. Mayr, Pekin ve Java’da bulunmuş olan kalıntıların hepsini (Pithecanthropus ve Sinanthropus) Homo erectus adı altında topladı. Böylece Mayr, birçok paleoantropoloğun takip ettiği bir akım başlattı.

1954′de Camille Arambourg Cezayir’in Teghennif Bölgesi’nde iki adet Hominid altçenesi keşfetti. Arambourg bu fosili faunaya ve taş alet teknolojisine göre Orta Pleistosen’e tarihlendirdi. Çok iri olan iki altçene, Güney Afrika ve Asya’da bulunmuş olan Homo erectus fosilleri ile birçok karakter paylaşıyordu. Ancak Arambourg bulduğu fosilleri yeni bir isimle Atlanthropus mauritanicus olarak tanımladı.

Bu yıllarda Pierre Biberson Fas’da Littorina Mağarası’nda Aşöliyen kültürüne (el baltalarını da kapsayan büyük, iki-yüzeyli el baltalarının üretimiyle simgelenen bir tür taş alet kültürünün adı) ait bir Hominid altçenesi buldu. Arambourg bu fosiller üzerinde Pithecantropuslara özgü bazı karakterler saptadı ve daha önce bulduğu Atlanthropus (H. erectus) cinsine dahil etti. Atlanthropusların keşfedilmesi, Homo erectusların Aşöliyen kültürüne ait iki-ağızlı alet üretmelerini karakterize eden ilk kanıtlardı. Bu kanıtlar Homo erectuslarda “insan doğasının” ya da insan benzeri yeteneklerin ortaya çıkışını gösteriyordu.

L. S. B. Leakey 1960′da Tanzanya’da Olduvai Gorge Bölgesi’nde 1,4 milyon yıl öncesine tarihlendirilen bir kafatası keşfetti. OH 9 (Olduvai Hominid 9) envanter numarası ile bilinen bu kafatası fosili, basık bir alına, art kafa kemiğinde iri bir çıkıntıya, basık bir enseye, büyük ve çıkıntılı kaş kemerlerine sahipti. Erken Homo üyelerine göre, OH 9 yaklaşık 1067 cm3 gibi çok büyük bir kafatası hacmine sahipti. OH 9 aynı zamanda taş alet de üretebiliyordu. Paleoantropologlar bu fosillerin tarihlendiği Pleistosen Dönem’de benzer zamanlarda üç farklı Hominidin yaşadığını kabul ettiler: Australopithecuslar, Pithecanthropuslar ve Homo ya da gerçek insanlar.

Leakey’e göre Steinheim, Broken Hill ve Saldanha’dan bulunan fosiller de, OH 9′a benziyordu, çünkü OH 9′un özellikleri modern insandan daha çok Java ve Çin buluntularına yakındı. John Napier ve Joseph Weiner ise çıkıntılı kaş kemerleri ve basık frontal bölgeye sahip OH 9′un Pithecanthropus’lara benzediğini ileri sürdüler. Bütün bunlardan farklı olarak 1963′de Gerhard Heberer OH 9′un yeni ve farklı bir tür olduğunu açıkladı ve fosile Homo leakeyi ismini verdi. Bu hipotezlerin ortaya konmasından sonra L. S. B. Leakey de dahil olmak üzere paleoantropologların çoğu, OH 9 fosilini Homo erectus türüne dahil etti.

Olduvai Gorge Bölgesi’nde çalışmalarına devam eden Leakey ailesinin en büyük oğlu Jonathan Leakey, genç bir Hominid’e ait bir altçene, bir üst azı dişi, yan kafa kemikleri ve bazı el tarak kemikleri keşfetti. Leakey, Tobias ve Napier yeni bir Hominid kalıntısına rastladıklarını (OH 7), fakat bu fosillerin sadece erken bir Homo’ya ait olmayabileceğini, OH 4, 6, 7, 8 ve 13 fosillerinin tekrar incelenmesi gerektiğini vurguladılar. 1960′ın ortalarına kadar beyin hacmi Homo üyelerini Australopithecuslardan ayırt edebilmek için en iyi karakterdi. Leakey’e göre, OH 7 beyin hacminde bir artışa sahipti, ancak kafatasının iç duvarında bıraktığı beyin izleri onun Homo cinsinin bir türü olduğunu söylememiz için yeterli değildi. O dönemde bulunan Homo üyelerinin beyin hacimleri 700-750 ve 800 cm3 arasında değişiyordu. Tobias’a göre OH 7 yaklaşık olarak 657 cm3′lük bir beyin hacmine sahipti ve Homo cinsinin yeni bir üyesi olmalıydı. Leakey’e göre ise OH 7′nin beyin hacmi yaklaşık olarak 600cm3′tü ve bu değer bir Homo üyesi için düşüktü. Daha sonra 1980 yılında Ralph Holloway OH 7′nin beyin hacmini tekrar hesapladı ve 700-750 cm3 arasında olması gerektiğini işaret etti. Bu farklı tahminler ve hesaplamalar, tam olmayan parçalı bir kafatasında beyin hacmi hesaplamanın ne kadar güç olduğunu gösteriyordu.

1964′da Leakey ve diğerleri OH 4, 6, 7, 8 ve 13 envanter numaralı fosilleri, sahip oldukları morfolojik karakterlerle Australopithecuslardan farklı, ancak modern insana daha yakın yeni bir Homo türü; Homo habilis adı ile tanımladı. Homo habilis’in yüzü ve altçenesi Australopithecuslardan küçük, Homo erectus ve Homo sapiens’e benzer büyüklüktedir. Ayrıca Homo habilis’in el, kol, ayak ve bacak kemikleri de Homo sapiens’e daha benzer özellikler gösterir. 1966′da Philip Tobias Homo habilis’in Australopithecus ve Homo erectus arasında evrimsel bir halka olduğunu ileri sürdü.

Homo habilis ile birlikte Homo cinsinin tanımı daha belirginleşti. Homo cinsi taş alet yapmaya ve kullanımına bağlı olarak farklı bir sosyal organizasyon örüntüsü ve daha önceki insansılardan daha karmaşık davranışlarıyla karakterize edildi. Bu nedenle Homo habilis’in kelime anlamı da “becerikli insan” manasındadır. Bu bağlamda ilk kez bir Hominid türü kültürel kapasitesindeki artış ile belirginleşiyordu. Bu modern insana doğru gidişin ilk gerçek adımlarıydı. OH 7′nin (H. habilis) çağdaşı olan Zinjanthropus boisei’nin (şimdi Australopithecus boisei adıyla biliniyor) taş alet ürettiğine dair hiçbir kanıta rastlanmadı.

1968′de Turkana Gölü’nün doğusunda başlayan Koobi Fora Araştırma Projesi kapsamında Homo cinsine ait birçok fosil bulundu. Richard Leakey, B. Ngeneo tarafından keşfedilen ilginç bir kafatasına ait analizlerini yayınladı. KNM-ER 1470 envanter numaralı bu fosil kafatasının üstçenesi ve yüz bölgesi diğer Hominid üyelerine pek benzemiyordu. Dişleri büyüktü ancak Australopithecuslara göre büyük bir beyin hacmine sahipti. Richard Leakey belirsizliğini koruyan KNM-ER 1470 numaralı bu fosili, Homo sp. indet şeklinde tanımladı. Aslında bu fosilin birçok karakteri aynı zamanda Homo’dan daha çok Australopithecus’u da andırıyordu. İlk keşfedildiğinde 2,6 milyon yıllık tüflerin altında olan fosilli tabaka, stratigrafik karmaşadan dolayı 2,9 milyon yıl öncesine tarihlendirildi; ancak daha sonra doğru tarihin 1,9 milyon yıl olduğu anlaşıldı. Böylece bu Hominidin Turkana Gölü’nün doğusunda ve Olduvai Gorge Bölgesi’nde Homo habilis’in çağdaşı olduğu da ortaya çıktı.

Koobi Fora’da KNM-ER 1470′e benzer birçok fosil bulundu. Fosillerin bazıları Australopithecus boisei ile aynı tabakadan keşfedilmişti ve A. boisei’ye benzer özelliklere sahiptiler. Ancak beyin kapasiteleri bu iri Hominid türlerinden daha büyüktü. 1995′de Walter Ferguson Homo cinsinin bu belirsiz üyesi (KNM-ER 1470) için Homo microcranous şeklinde yeni bir isim önerdi. Ancak birçok araştırmacı bu fosilin bir tür Homo habilis varyasyonu olduğunu düşünüyordu. Daha sonra Leakey KNM-ER 1470 envanter numaralı fosilin, aynı lokalitede keşfedilen diğer birçok Hominid fosilleri ile ortak bazı karakterleri paylaştığını saptadı. Colin P. Groves ve Vratislav Mazak ,1975′de Koobi Fora Araştırma Projesi kapsamında yeni bir Hominid türüne ait olduğunu düşündükleri iki adet eklemli altçene buldular. Bu fosillerin diş yapıları Homo habilis ve A. africanus’tan farklıydı ama Homo erectus’a da benzer değildi. Bu yeni fosili “çalışan insan” anlamına gelen Homo ergaster olarak isimlendirdiler. Günümüzde paleoantropologların çoğu, bu yeni türün Homo erectus’un Afrika dışına çıkmamış varyasyonu olduğunu düşünmekteler.

1980′li yıllarda Tobias Homo habilis’in kafatasının iç yüzeyini incelerken Broca bölgesinin varlığına dair güçlü kanıtlar gördü. Broca bölgesi, günümüz insanının kafatasında konuşma ile ilgili merkezlerin bulunduğu bir bölgedir. Bu kafatası, ünlü fosil avcısı Kamoya Kimeu tarafından Turkana Gölü’nün batısındaki Nariokotome Nehri’nin güney duvarında bulunmuştu ve yaklaşık olarak 1,53 milyon yıl öncesine tarihlendirildi. Bu Hominid yaklaşık 160 cm boylarında ve hemen hemen 11 yaşlarında bir erkek çocuğuna aitti.

Afrika dışında Homo cinsine ait en eski kalıntılar Gürcistan’da, Kara Deniz ve Hazar Denizi arasında kalan bir Paleolitik lokalitesinde, Dmanisi’de bulundu. Beş yıl önce, 1,85 milyon yıl öncesine tarihlendirilen iki kafatası daha keşfedildi. Afrika dışında bulunmuş en küçük ve ilkin karakterlere sahip olan bu tür, Homo habilis ve Homo erectus arasında bir noktada duruyor. Dmanisi insanlarının beyin büyüklüğü, bilinen bütün Homo erectus’lardan daha küçük iken Homo habilis’inki ile benzerdir. Vekua ve arkadaşları, Homo georgicus’un Afrika’dan ayrılmadan önce, Homo habilis benzeri bir atadan türemiş olabileceğini söyledi. Ayrıca buluntulara göre 1,8 milyon yıl önce Afrika’dan göç eden ilk grup, Dmanisi insanları olmalı. Dmanisi insanları Afrikalı bir erectus benzeri olan Homo ergaster ile ortak karakterler paylaşıyor. Tüm bunların yanında, Homo erectusların önemi, ilk önce Arkaik H. sapienslere daha sonra Neanderthallere ve son olarak modern insanlara atalık etmesidir.

1994′de, Tim D. White ve Clark Howell önderliğinde Etiyopya’da çalışmalarını sürdüren İnsan Evrimi Enstitüsü ekibi, 2,33 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Hadar formasyonunda erişkin bir bireye ait üstçene keşfettiler. Bu fosilin bulunduğu tabakada aynı zamanda Oldowan taş alet kültürüne dair kalıntılar da bulundu. Australopithecuslardan farklı özelliklere sahip olan bu Hominid daha çok Homo benzeri özellikler taşıyordu. Daha sonra araştırmacılar bu fosili Homo habilis’in bir varyasyonu olarak tanımladılar.

En eski taş aletler Etiyopya ve Kenya’da bulunmuştur ve bunlar yaklaşık olarak 2,3 ve 2,6 milyon yıl öncesine tarihlendirilir. Ne yazık ki, ilk taş aleti hangi Hominidin ürettiği belirgin değildir. Buna rağmen en eski taş alet kalıntıları Australopithecus garhi ile aynı tabakada bulunmuştur. Ancak bu Australopithecus garhi’nin alet kullandığını kanıtlamak için yeterli değil. Böylece Homo cinsi bilinen ilk alet üreticileri olarak anılmaya devam edecek.

Koobi Fora’da çalışmalarını sürdüren paleoantropologlar bu lokaliteden bulunan bazı Hominid fosillerinin Homo habilis’ten farklı özelliklere sahip olduğuna ikna oldular. Daha önce Homo habilis olarak bilinen Koobi Fora buluntuları -özellikle KNM-ER 1470 nolu fosil- daha iri ve büyüktü. Groves ve Wood bu farklılığın nedeninin farklı türlerin varlığından kaynaklandığını ileri sürdüler ve iri-büyük olan türü Homo rudolfensis olarak tanımladılar. Onlar bu ismi 1986′da Alexeev’in kullandığı Pithecanthropus rudolfensis’ten esinlenerek vermişlerdi. Bu türe ait fosiller 1992′de, Malawi’nin 2,5 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Uraha lokalitesinde de keşfedildi. Homo rudolfensis büyük bir beyin, geniş ve basık yüz ve büyük dişler ile Homo habilis’ten ayrılıyordu. Ancak bazı paleoantropologlar bu özelliklerin, iki farklı Hominid türü olmaları için yeterli olmadığını düşünüyor. Bazı kladistik çalışmalara göre Homo rudolfensis’in Australopithecus cinsi içinde yer alması gerekiyor.

Homo rudolfensis’in iri bir beyin kutusu ya da neurokraniyumu vardır. Endokraniyal morfolojisi de insana benzer. Buna karşın yüz ve dişlerdeki morfolojik özellikler en azından görünüşte de olsa, robust Australopithecinelere benzemektedir H. rudolfensis ve robust Australopithecineler arasındaki bu benzerlikler, ortak bir atadan gelmekten çok konverjant evrim, paralelizm ya da homoplaziden kaynaklanan yapısal benzerlikler olarak değerlendirildi. Bu görüşe göre H. habilis ve H. Rudolfensis’i içeren klad beş karakter değişim aşamaları içinde birleşirler. Bu taksonomik şemada Olduvai’den bulunan H. Habilis, Australopithecinelerin postkraniyal iskeletine ve aynı zamanda daha çok hominine özellik gösteren çiğneme kompleksine sahip olan Homo genusunun erken bir türü olarak tanımlandı.

ARKAİK HOMO SAPİENSLER, NEANDERTHAL ADAMI VE MODERN İNSAN

Bundan yaklaşık 150 yıl önce, 1856′da, Almanya’nın Dusseldorf Kenti yakınlarındaki Neander Vadisi’nde, bir kireçtaşı ocağı mağarasındaki kalker katmanları arasında keşfedilen kafatası ve uzun kemikler büyük bir sürpriz yaratmıştı. İnsanların kabule hazır oldukları baskın düşünce, bu kemiklerin modern, biraz acayip ve hasta bir bireye ait olduğuydu. Tanınmış bir anatomist, bu kemiklerin raşitizm gibi kemik hastalıklarına yakalanmış zihinsel bir özürlüye ait olduğunu ve düz alın, geniş kaş kemerleri gibi osteolojik farklılıkların da darbeler yüzünden oluştuğunu söyledi. Başka otoritelere göre, kemikler Napoleon’un Moskova’dan çekilmesi sırasında ölen, beyin sulanması kurbanı yaşlı bir Hollandalı’ya aitti. Bir İngiliz ise bu kemiklerin yarı deli, yarı idiyot ve modern toplumlarda ölümcül eğilimleri ortaya çıktığında hapse ya da darağacına gönderilen vahşi adamlara ait olduğunu ileri sürdü. Bu dönemlerde evrim ve biyolojik değişim, yabancı ve kabul görmeyen bir fikirdi. Türlerin sabit olduğu ve bütün canlıların başlangıçta en mükemmel şekilde yaratıldığı inancı öylesine yaygındı ki; insanlar, herhangi bir fosilin evrimin kanıtı olabileceğini basitçe reddediyorlardı. Bu insanlar kendilerine benzer türlerin daha önce doğada var olabildiği gerçeği ile yüzleşmekten korkuyorlardı. Ayrıca evrim denilince, soy kütüğümüzü hayvanlar âlemine indiren bir durum söz konusuydu ki; bu bir tehdit gibi algılanıyordu.

1866 ve 1910 arasında Fransa ve Belçika’da yarım düzine yerleşim bölgesinde çakmaktaşı aletlerle birlikte Neanderthal insanının ve nesli tükenmiş bazı canlıların fosilleri ortaya çıkarıldı. 1920′lerde Neanderthallerin insanlardan uzak antropoid maymunlara daha yakın olduğu düşünüldü. Bu fikir 1908′de Güney Fransa’da bulunan La-Chapelle-aux-Saints Mağarası’nın incelenmesi ile ortaya atılmıştı ve görüş 1950′lerde de geçerliliğini koruyordu. Aynı yıl içinde John Hopkins Üniversitesi’nden bazı araştırmacılar iskeleti yeniden incelediler ve 40-50 yaşlarında, çenesinde, belinde ve alt uzuvlarında romatizma olan modern bir insandan farklı olmadığını ileri sürdüler.

Neanderthaller fosil insanlar içinde en iyi bilinen ve popüler olan gruptur. Neanderthallerin başlıca buluntu yeri olan Avrupa ve Batı Asya’daki buluntu yerleri bunların modern insandan hemen önce yasamış olan son “ilkel” grup olduğunu göstermektedir. Yaklaşık 200 binyıl önce Avrupa’da yaşayan insanların içinden bir kısmı daha sonra “Neanderthal Adamı”nı oluşturacak evrimsel değişim çizgisine girdiler. Neanderthal Adamı, genelde Homo sapiens’in bir alt türü olarak tanımlanır: Homo sapiens neanderthalensis; ancak son zamanlarda bu formu ayrı bir tür olarak sınıflandırma eğilimi de ağırlık kazanmaktadır: Homo neanderthalensis. Özellikle Pontnewydd (Wales), Swanscombe (England), Biache (France), ve Steinheim (Almanya) fosilleri daha sonra yaşamış (120 bin – 30 bin) olan gerçek Neanderthallerdeki yapıya doğru bir özelleşme gösterirler.

Neanderthaller birçok açıdan çok gelişmiş bir yapıyı göstermekle birlikte, muhtemelen direkt olarak bizim atalarımız değillerdi. Beyinleri bizimki kadardır, ya da bizimkinden daha iridir (1200 -1750 cm3). Ancak modern insandakine oranla genellikle daha düz ve geniştir. Kafatası önde daha dar, arkada daha geniştir. Beyinlerinin iri olması, zekâlarının daha ileri bir düzeyi yansıttığını göstermez. Çünkü iri beyne paralel olarak, erkeklerde ortalama 65 kg’lık ağırlık ve 170 cm’lik bir boy yapısıyla iri bir vücuda da sahip oldukları bilinmektedir. Avrupa’da buzul çağının zor koşullarına uyum yapabilmişlerdir. Geliştirdikleri alet kültürü basit olmakla birlikte, sakat ve hastalarına bakacak ve ölülerini gömecek kadar insan oldukları bilinmektedir. Neanderthaller kısa ve tıknaz bir vücuda ve ileriye doğru çıkıntılı iri bir burun yapısı sergileyen büyük bir başa sahiptiler. Yanak kemikleri geriye doğru çekilmiş gibidir. İri ön dişlerinin yiyecek elde etmede, alet yapımında ve deri işlemede kullanıldığı sanılmaktadır. Çok belirgin kaş kemerleri ortada kenarlara oranla daha çıkıntılıdır. Kafa damı uzun ve basık, ancak çok geniştir. Arkadan bakıldığı zaman hemen hemen yuvarlaktır. Occipital kemik birçok açıdan çok değişik ve özeldir: Bu muhtemelen beynin arka loblarının iriliğinden kaynaklanmaktadır. Çocuklarda bile göze çarpan son derece asli bir yapı sergilerler. Günümüzde yaşayan Saami (Laaplar) ve Inuitlardaki (Eskimolar) yapıdan yola çıkılarak, bunların soğuk havaya uyum yapmış bir vücut yapısına sahip oldukları söylenebilir. Neanderthal iskeletindeki bir diğer farklı yapı ise, kalça kemiğinin önünde pubic bölgenin şeklidir. Bu şekil, iri beyinli bir bebeğe uygun bir doğum kanalının, belki de uzun bir hamilelik döneminin yansıması olarak tanımlanırken, son zamanlarda kalça kemiğinin yürüme sırasındaki fonksiyonuyla ilgili olduğu düşünülmektedir. En karakteristik Neanderthaller Avrupa’da yaşamışlardır. Sovyet Özbekistan’ında Teshik Tash, Irak’ta Shanidar ve İsrail’de Amud, Kebara ve Tabun, Avrupa dışındaki önemli Neanderthal merkezlerdir. Neanderthallerin Afrika ve Uzakdoğu’da yaşadıklarına ilişkin doyurucu buluntular mevcut değildir. Asya’da yaşamış olan Neanderthaller, Avrupa’dakilerden çok az farklılık gösterirken, diğerleri modern insanlara çok yakın benzerlikler gösterirler. Bu durum Neanderthallerin modern insanın atası olduğunu düşündürmekteyse de, son zamanlarda yapılan tarihlendirmeler bunun mümkün olamayacağını göstermektedir.

Son çalışmalar Neanderthaller için düşünülen taksonomik hipotezleri değiştirdi. Yeni fosil buluntular, göç yollarını doğrularken aynı zamanda bu kalıntılardan elde edilen mtDNA örnekleri, onların modern insanlar ile olan evrimsel ilişkilerini aydınlattı. Çekirdekte bulunan DNA hem anneden hem babadan aktarılırken, mitokondriyal DNA (mtDNA) sadece anneden kalıtılır. mtDNA’yı takip ederek anneye, büyükanneye, büyük büyükanneye … ulaşarak soyağaçları oluşturulabilir ve evrimsel bağlantılar kurulabilir. Bu çalışmalara göre Homo neanderthalensisler yaklaşık 600-550 binyıl önce, Homo heidelbergensis benzeri bir atadan, Homo sapiens’ten farklı bir insan türü olarak evrimleşti ve 30 binyıl öncesine kadar yaşadığı düşünülüyor. Neanderthallere ait dört farklı iskelet kalıntısından alınan mtDNA’lar, modern insanın mtDNA’ları ile karşılaştırıldı ve onların bütün modern insanlardan farklı olduğu ortaya çıktı. Buna göre Homo neanderthalensis ve Homo sapiens, asla gen alışverişinde bulunmadı. Ayrıca paleoantropologlar, Hırvatistan’da Vindija Mağarası’nda bulunan Neanderthal kemiğinden yeni bir mtDNA dizisi elde etmeyi başardılar. Avrupa’nın neredeyse her yerine dağılmış Neanderthallerin kendi aralarındaki benzerlik bağı, Avrupalı olsun olmasın diğer tüm modern insanlara oranla çok daha güçlüydü. Ancak 1998′de Portekiz’de bulunan ve 25 binyıl öncesine tarihlendirilen bir çocuk iskeletinin Neanderthal ve Homo sapiens arası özelliklere sahip olduğu belirlendi. Neanderthaller gibi soğuk iklime adapte olmuş, tıknaz bir vücut iskeletine sahip olan çocuğun altçenesi ve dişleri Homo sapiens’e benziyordu. Neanderthaller gelmiş geçmiş en büyük insan burnuna sahiptiler. Bu soğuğa karşı bir adaptasyondu. Ayrıca Neanderthallerin müzik aletleri kullanmış olabileceğine ilişkin bulgular var. Fransa’da Arcy lokalitesinde bulunan son Neanderthallerin bazıları, mamutun defans dişinden ve diğer bazı hayvanların dişlerinden süs eşyası yapmış olabilir. Tartışmanın ekseni, süs eşyalarını kendilerinin bağımsız olarak mı, yoksa komşuları Cro-Magnon insanlarının etkisi altında kalarak mı yaptıklarıdır.

1977′de İspanya’da Atapuerca Mağarası’nda bir grup paleoantropolog Avrupa’nın en eski fosil insanını keşfetti. 800 binyıl öncesine tarihlendirilen bu fosil insana, daha sonra Homo antecessor adı verildi. Yüzünün ortası oldukça modern görünen bu insanın, dişleri, alnı ve kaş kemerleri gibi diğer bazı kafatasının özellikleri ilkindir. Bulunan fosiller arasında ayırt edici karakterleri yansıtan materyal 10-11 yaşlarındaki bir kız çocuğuna ait. Bazı paleoantropologlar bu insanın Homo heidelbergensis ve Homo erectus ile çok benzer özellikler paylaştığını ve bu iki türden herhangi birinin (özellikle H. heidelbergensis) içerisinde de sınıflandırılabileceğini vurguluyorlar. Ancak Arsuaga ve arkadaşları, bu fosil insanın morfolojik benzerliklerine karşın H. heidelbergensis’den kronolojik olarak daha önce yaşadığını ve bu durumun yeni bir tür tanımlaması için yeterli olduğunu ileri sürüyor.

Homo antecessor, Gran Dolina, İspanya’dan ele geçirilen bir buluntudur. İspanya’nın kuzeyinde Atapuerca Dağları’nda zengin iki alandan elde edilmiştir. 1994-1996 arasında 80 fosil buluntu Gran Dolina Mağarası Pleistosen Aurora katmanından ele geçirilmiştir. Neanderthal ile Homo sapiens sapiens’in ortak atası olarak kabul edilmektedir.

Evrimsel devamlılığa ilişkin, Orta Pleistosen Avrupa Hominidleri ve Neanderthaller arasındaki evrim çizgisinin orijini tartışma konusudur. Geleneksel olarak Orta Pleistosen Avrupa fosilleri erken Homo sapienslerin altında H. erectus ile modernler arasında geçişi sağlarlar. Son zamanlarda Afrika türleri ile birlikte benzer kronoloji Neanderthal ve H. sapiens’e ata teşkil etmektedir. Ancak Afro-Avrupa hipodigmasında gözlenen varyasyonlar, bu modelin geçerliliğini azaltmaktadır. Homo antecessor buluntuları çok sayıda postkraniyal kemik ile neurokraniyal, mandibular, yüz ve dental örnekler içermektedir. İkel bir çene ve çıkık kaş kemerlerine sahiptir; fakat çıkık yüz, çökük yanak kemikleri ve diş gelişimi açısından modern insana benzerlik göstermektedir.

1907′de Almanya’da bir taşocağında çalışan işçiler, neredeyse tam bir altçene buldu. Otto Schoetensack, bu fosilin Pleistosen Dönem’de yaşamış bir insan türüne ait olacağını kapsamlı bir yayın ile ileri sürdü. Bir yıl sonra Schoetensack bu altçenenin yeni bir insan türüne ait olduğunu saptadı ve ona Homo heidelbergensis ismini verdi. Homo heidelbergensis, Homo erectus ve Homo sapiens arası özellikler taşır. Homo antecessor ile büyük benzerlikler paylaşmasına karşın kronolojik ondan daha sonra yaşamıştır. Homo heidelbergensis yaklaşık olarak 600 binyıl öncesine tarihlendirildi. Tarihöncesinde yaşamış bu insan türünün Neanderthallere ve Modern H. sapienslere atalık etme olasılığı çok yüksek. Moleküler genetik çalışmaları Neanderthallerin yaklaşık olarak 600-700 binyıl önce Homo heidelbergensis’ten ayrılmış olması gerektiğini ortaya koydu.

Homo erectus ve Homo sapiens arasında geçişi gösteren fosil insanlar, arkaik H. sapiens olarak tanımlanırlar. Bu arkaik biçimler ilk olarak 500-600 binyıl önce ortaya çıktı. Kalıntılarına Avrupa, Asya ve Afrika’da rastlanmaktadır. Kafatası yapıları ile belirginleşmişlerdir ve modern insan ile Homo erectus arasında özellikler taşırlar. Beyin kapasiteleri (ortalama 1200 cm3) Homo erectus’tan büyük ve modern insanların birçoğundan küçüktür. Kafatası yapısı Homo erectus’a göre daha yuvarlaktır. İskeletleri ve dişleri Homo erectuslardan biraz büyük iken, modern insandan çok büyüktür. Birçoğunda kaş kemerleri çıkıntılıdır ve alnı geriye doğru basıktır. Son Homo erectuslar ile Arkaik sapiensler arasındaki geçiş, bir nokta şeklinde değil bir aralık biçimindedir. Bu aralığı belirlemek için daha fazla buluntuya ihtiyaç vardır.

2003 yılında modern insana ait en eski kalıntılar, Etiyopya’nın Herto Bölgesi’nde Tim White ve arkadaşları tarafından keşfedildi. Buluntu Homo sapiens idaltu adıyla modern insanın bir alt türü olarak tanımlandı. Bu fosil insanın, arkaik insanlar ile modern insanlar arasında anatomik ve kronolojik olarak tam ortada durduğu vurgulandı. Bu buluntunun jeolojik yaşı ve morfolojisi modern insanın ilk olarak Afrika’da ortaya çıktığı görüşünü çok güçlü bir şekilde destekliyordu.

Homo sapiens’in modern üyelerinin iki ay öncesine kadar Etiyopya’nın Herto Bölgesi’nde 160 binyıl önce yaşadığı biliniyordu. 1967′de Etiyopya’da Omo Nehri yakınında Kibish Bölgesi’nde Richard Leakey tarafından iki adet kafatası bulunmuştu ve 130 binyıl öncesine tarihlendirilmişti. Ancak McDougall ve arkadaşları, geçtiğimiz günlerde bu tarihlendirmenin hatalı olduğunu ileri sürdüler ve tarihi 130 binyıldan 195 binyıla indirdiler. Stratigrafik olarak fosillerin bulunduğu tabakaların en genci 104 binyıla, en eskisi ise 196 binyıla tarihlendirildi. Böylece modern insanın kökeni 160 binyıldan 195 binyıla kadar indi. Bulunan bu iki kafatasından Omo I’in daha modern özellikler gösterdiği, Omo II’inin ise daha arkaik özelliklere sahip olduğu vurgulandı. Türemiş ve ilkin görünen iki insanın aynı çağda yaşamış olması ise bireysel varyasyonların farklı bir görünümü. Ayrıca bu buluntu ile birlikte modern insanın ilk olarak Afrika’da ortaya çıktığı tezi de güçlendi.

Modern insanın nerede ortaya çıktığına dair tezler

Modern insanin ilk nerede ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur. Bu konuya dair iki temel hipotez vardır: Afrika (Tek) Merkezli ve Çok Merkezli hipotez. Birinci hipoteze göre ilk modern insan Afrika’da ortaya çıktı. Fosil kanıtlar ve mtDNA çalışmaları bu hipotezi destekliyor. MtDNA çalışmaları -popüler adıyla bildiğimiz Mitokondriyal Havva- ilk modern insanın yaklaşık 200 binyıl önce Afrika’da ortaya çıktığını işaret ediyor. Buna göre insanın biyolojik evrim sürecinde, Afrika dışına, Avrasya’ya doğru iki büyük göçten söz edebiliriz. İlk göç Homo erectus tarafından yaklaşık olarak 1,8 milyon yıl önce, ikinci göç ise modern insan tarafından muhtemelen 100 binyıl önce gerçekleşti. Çok Merkezli hipoteze göre ise, modern insanın ortaya çıkışı Homo erectus’un Avrasya’ya göçünden sonra Afrika dışında gerçekleşti. Homo erectus’tan evrimleşen Arkaik H. sapiensler arasında meydana gelen hibritleşmeler sonucu, modern insan evrimleşti. Yakındoğu’da bilinen en eski modern insan fosili, 90 binyıl öncesine aittir.

Modern insanın beyin kapasitesi yaklaşık olarak 1350 cm3′tür. Alnı diktir ve kaş kemerleri küçüktür ya da belirsizdir. İskeletleri narindir. 40 binyıl önce Cro-Magnonların çeşitli ham maddelerden yararlanarak ürettiği sofistike aletleri, giysileri, heykeltıraşlığı ve oymacılığı ile modern insan sosyokültürel olarak karakterize edilir. Ayrıca sanatsal çizimleri, dekore edilmiş aletleri, boncukları, fildişinden ve çeşitli kemiklerden yaptığı bıçakları, kil figürinleri, müzikal enstrümanları ve sonraki 20 binyıl içinde yaptığı muhteşem mağara resimleri ile de önceki fosil insanlardan farklı ve benzersiz yeteneklere sahiptir.

Son 100 bin yıl içerisinde, modern insanın azı dişlerinin küçülmesi ve genel olarak irilikteki (robust) azalma ayırt edilebilir bir değişimdir. Mezolitik/Epipaleolitik insanının yüzü, çenesi ve dişleri bizimkilerden yüzde 10 daha iriyken, Üst Paleolitik insanı günümüz Asya ve Avrupa insanlarından yüzde 20-30 oranında daha iridir. Onlar bazen ilkin (primitif) olarak tanımlanmalarına rağmen, modern insanlar içerisinde yer alırlar. Ancak bazı modern insanların (Avustralya aborijinleri gibi) diş boyutları Arkaik H. sapienslere çok benzerdir.

Flores insanı

Yukarıda anlatılan fosillerin yanı sıra, araştırmacılar 18 binyıl önce Endonezya’nın Flores Adası’nda Liang Bua Mağarası’nda dev kertenkeleler ve cüce fillerle beraber yaşamış olan yeni bir insan türü keşfettiler: Homo floresiensis. Popüler bir yaklaşımla Yüzüklerin Efendisi adlı filmden hatırladığımız hobbitlere benzetilen ve yaklaşık olarak 1 metre boylarında, 25 kilo ağırlığında, 380 cm3 beyin hacmine sahip olan bu türün, radyometrik tarihlendirmelere göre 95 bin ile 13 binyılları arasında yaşadığı düşünülüyor. Araştırmacılar stegodon (cüce fil) ve Homo floresiensis’e ait fosilleri buldukları tabakanın üzerindeki seviyede Homo sapiens’e ait kalıntılar buldular. Paleoantropologlar bu kanıtlara dayanarak Homo sapiens’in bu insanlar ile karşılaşmış olabileceğini düşünüyor. Ayrıca yaklaşık 40 binyıl önce, Homo sapiens’in Asya üzerinden Avustralya’ya geçtiği de biliniyor.

Homo floresiensis’in kafatasının iç yüzünde beynin bıraktığı izler (endocast) büyük insansı maymunlar (goril, şempanze, orangutan), Homo erectus, Homo sapiens, pigme insanı, bir mikrosefali hastası, Australopithecus africanus ve Paranthropus robustus ile karşılaştırıldı. Bu çalışmanın sonucunda morfometrik ve allometrik veriler, Flores insanının bir pigme ya da mikrosefali hastası olmadığını gösterdi. Flores insanını, beyin ve vücut büyüklüğü oranı, yaklaşık 2 milyon yıl önce yok olan Australopithecus insanlarına benziyor….

Kaynak: Bilim ve Gelecek (Sayı 39)

One response »

  1. çilingir diyor ki:

    Yazınızı beğendiğimi içtenlikle belirtmek isterim. Sitenizi takip listeme alıyorum.

    Teşekkür ederim.

    Selim Alimoğlu

    Skype: captain960,5872-325,1263

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s