Prof. Dr. Erksin Güleç ve ekibinin, uluslararası paleoantropologlarla yürüttükleri araştırmalar sonucunda, Anadolu’nun insan evriminde çok önemli bir kavşak noktası olduğu ortaya çıkıyor.

Türkiye’de üzerinde en çok tartışılan, ama bir o kadar da korkulan konuların başında “insanın evrimi” geliyor. Günümüz modern bilimlerinin çoğu “evrim” tabanı üzerinde yükseldiği gibi, evrimin değişik alanları hakkında doğrudan araştırmalar da yapıyor. İnsan evrimini ilk elden, kazılar ve laboratuvar çalışmalarıyla araştıran bilim dalı “paleoantropoloji”. Kabaca, eski çağlarda yaşamış insan ve insansı hayvanları araştırma konusu edinen bu bilim dalı, bilgi edinme sürecinin her aşamasında diğer bilim dallarından da bol bol yararlanıyor. Böylece, paleoantropoloji araştırmaları, modern insanın ilk dönemlerinden (Homo sapiens) başlayıp milyonlarca yıl öncesine, “primat”lara kadar uzanabiliyor. Tabii bunun için faydalandığı ana malzemeler de kemik fosilleri ve insana ait taş aletler.

Burada küçük bir parantez açıp, arkeoloji ile özellikle prehistoryanın paleoantropoloji karşısındaki zamansal ayrımını belirtmek gerek. Arkeoloji, en genel yapısıyla yazı ve diğer insan kültürleriyle başlayıp, ağırlıklı olarak Yunan, Roma ve Bizans çağlarında doruğa ulaşarak yerini belgesel tarih bilimine bırakır. Daha açık bir deyişle arkeoloji, uygulamalı ve insanın kültürel evrimini kendi yönünden açıklamaya yönelik bir bilim dalıdır. Prehistoryaya gelince, adından da anlaşılacağı gibi, seçtiği zaman dilimi tarihöncesi, ana konusu ise yine insanın tarih öncesindeki kültürel evrimi. Bunun için kullandığı ana malzeme çok sayıdaki taş alet ve duvar resimleri… Dolayısıyla, ilgilendiği insan türü de, ağırlıklı biçimde Homo sapiens ve onunla çağdaş olan Neanderthal adam. Bundan sonrası için ise, söz paleoantropolojinin ve ana uğraşısı insanın evrimi. Kültürel evrim artık ikinci plana düşüyor ve incelenen malzeme taş aletler ile kemik iskelet fosilleri. Ve bütün bunları ortaya çıkartmak için, doğrudan kazılar yapan bilim dalı yine paleoantropoloji.

İnsan evrimine ilişkin dünya çapındaki en önemli araştırmalar Afrika’da; Kenya, Etiyopya ve Çad gibi ülkelerde yoğunlaşıyor. Buna ilişkin ilk örnek, Amerikalı paleoantropolog Tim White’ın bulduğu Ardipithecus ramidus, 4,4 milyon yıl önceye tarihlendirildi. Aynı grubun bir alttürü sayılan ve yine Tim White’ın bulduğu Ardipithecus kadabba’nın yaşı ise 5,7 milyon yıl olarak saptandı. Daha sonra iki fosil daha bulundu. İlki 6 milyon yaşındaki Orrorin tugenensis, Kenya’da Tugen tepesinde; diğeri ise, yaklaşık 5-7 milyon yıl ile Fransız paleoantropolog Michel Brunet tarafından geçenlerde Çad’da bulunan Sahelanthropus tchadensis’te keşfedildi. Bunlar, gösterdikleri genel özellikler açısından da “hominid” (çağdaş insan, fosil insan ve onların doğrudan ataları) sayılıyorlar.Prof. Dr. Erksin Güleç, Çokyerler kazısında çıkarılan bir fosili gösteriyor.

Prof. Dr. Erksin Güleç, Çokyerler kazısında çıkarılan bir fosili gösteriyor.

Buna göre ilk insanın Afrika’dan çıktığına ilişkin epeyce ve tartışılmayacak kadar fazla kanıt var. Türkiye’deki paleoantropoloji çalışmaları ise, 1936 yılında Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Atatürk’ün yönlendirmesiyle başlıyor. Günümüzde ise, dünya çapındaki insan evrimi kazı ve çalışmalarının ana ayaklarından birisi durumunda…

Bütün bu açıklamaların devamında, Anadolu’ya baktığımız zaman, bu denli eski ve doğrudan hominid fosillerini bulamıyoruz. Çünkü Afrika’dan ilk homo (insan cinsi) çıkışı 1,6 milyon yıl öncesine dayanıyor ve Anadolu’da bu tarihlerden önce hominid, doğal olarak yaşamıyor. Ama, bu hominidler ya da örneğin Çad’da bulunan Sahelanthropus tchadensis’ten önce evrimde bunları hazırlayan bir grup daha vardı. Bunlara hominid öncesi primatlar ya da hominoid’ler deniyor. California Üniversitesi’nden Prof. Tim White’ın bilimsel başkanlığını yaptığı Etiyopya Middle Awash İnsan Evrimi kazılarının ikinci başkanı ve aynı zamanda Ankara D. T. C. Fakültesi Paleoantropoloji bölümü başkanı Prof. Dr. Erksin Güleç bundan sonrasını şöyle açıklıyor: “İnsan öncesi primatlar (hominoidler), yaklaşık 65 milyon yıl (Miyosen) öncesinden başlayıp son bulunan Tchadensis’e kadar 59 milyon yıllık bir süreçte evrimleşiyorlar. Bu zaman dilimi içinde Anadolu’da bulunmuş en eski fosiller Orta Miyosen’e, yani 14 milyon yıl öncesine tarihleniyor. Bu ara dönem çok önemli; çünkü, hominidlerle ilgilenmek istiyorsak Miyosen primatlarını araştırmamız gerek. Bunlar, Alt Miyosen’de, 25-16 milyon yıl öncesinde sadece Afrika’da yaygın. Bu dönemde Afrika ile Avrasya’nın kara bağlantısı da yok. Kara bağlantısı, Orta Miyosen’de kuruldu. Bu bağlantı nedeniyle, hominoidler kuzeye, tüm Avrasya’ya yayıldılar ve İspanya’dan Hindistan’a kadar olan alan içinde yaklaşık 8 milyon yıl boyunca evrimleştiler. Bu dönem içinde dikkate değer nokta ise, Anadolu’nun bu hominoid yayılmasından en çok yararlanmış alan olması… Anadolu’da şu ana kadar bilebildiğimiz dört farklı hominoid cinsinin (genus) bulunması, çeşitlenmenin fazlalığını göstermesi bakımından çok çarpıcı…

Benzer bir durum sadece Kenya’da var. Anadolu, daha milyonlarca yıl öncesinden başlayarak bir yol kavşağı olmuş.”

Anadolu’da hominoidler açısından böylesi bir çeşitlenmenin olmasındaki baş etmen, bu dönemde dünya ikliminde meydana gelen değişmelerle buna bağlı olarak ortaya çıkan göç olgusu. Anadolu’nun bizlerin evrim açısından bilmediğimiz bu yoğun yapısı, bazı bilim adamları arasında ayrılıklara neden olmuş ve bu konuda iki ayrı görüş ortaya atılmış. Güleç, bu karmaşık yapıyı şöyle açıklıyor:

“Hominoidler Afrika’dan kuzeye 16 milyon yıl önce (Geç Miyosen) gelmişti, ama iklim Miyosen’de giderek kuraklaşmaya başlamıştı. Bu durum, ünlü Messignen krizine kadar giderek arttı ve Messignen’de doruk noktasına ulaştı. Öyle ki bu dönemde Akdeniz bile kurudu. Günümüzden 8 milyon yıl önce, artan kuraklık etkisiyle hominoidler Avrasya’yı terk etmeye başladığından, bu dönemde bir primat bilmiyoruz. İşte bu durumda, Avrasya’da çalışan bilim adamlarının görüşüne göre, bu hominoidler buralarda yaygınlık gösterdiler, ama iklim kuraklığa dönünce zorunlu olarak ve yeniden Anadolu üzerinden Afrika’ya göçtüler.”

Çokyerler’den çıkarılan fosiller Anadolu’nun evrime katkısnı bulmada etkili olacak

Soruna yaklaşım, Afrika’da çalışan, Tim White ve Michel Brunet gibi tanınmış uzmanlar açısından ise, hominoidlerin atalarının Afrika’dan hiç çıkmadığı, hep orada yaşadığı biçiminde algılanıyor. Afrika’da bu fosillerin neden bulunamadığı sorusunu da, bölgenin yoğun yağış, nem ve sık ormanlarla kaplı olması, bu nedenle fosilleşmenin gerçekleşmemesi olasılığıyla yanıtlıyorlar.

Buna karşılık kuzeyde, Avrasya’da fosilleşme yoğun ve binlerce fosil var, çünkü iklim daha uygun. Erksin Güleç, yine de aynı dönemde kuzeyde yoğun ormanların bulunduğunu belirterek Anadolu’ya geçiyor: “Anadolu’da Alt Miyosen buluntular yok, ama Orta Miyosen’e ait buluntu çok. Hominoid, ilk olarak Batı Anadolu’da Paşalar kazısında ortaya çıkıyor. Orta Anadolu’da da Çandır’da tür olarak Grifopithecus alpani tanımlanıyor. Bu Grifopithecus, şempanzeden küçük bir tür. Batıdaki Paşalar’da da aynı tür var. Ancak Paşalar’da Orta Miyosen tabakalarında henüz tanımlanmamış ve bu nedenle adı konulmamış bir genus (cins) daha var. Bunu da British Museum Nature History’den Prof. Pitt Randers ile yine bölümümüzün paleoantropologlarından Prof. Dr. Berna Alpagut birlikte çalışıyorlar.

Buna göre, Anadolu’daki iki genus çizgisini buluyoruz. Orta Anadolu’da bu süreç devam ediyor ve Ankara Kızılcahamam yakınlarındaki Sinaptepe’de Prof. Dr. Fikret Ozansoy, hominoid evrimine ilişkin ilk fosilleri buluyor. Adını 1957’de, Ankarapithecus meteai koyduğu bu fosil, daha sonra ‘Ankara maymunu’ şeklinde de tanındı. Tarihlenmesi yönünden, bu daha sonraki bir döneme rastlıyor. Daha açık bir anlatımla, Çandır ve Paşalar fosilleri 14 milyon yıl civarına tarihlenirken, Ankarapithecus meteai 10 milyon yılda kalıyor. Üstelik genç olduğu kadar, daha farklı ve iri bir fosil. Böylece Anadolu’daki üçüncü genusu da belirtmiş oluyoruz.”

Prof. Güleç’in başta Anadolu’da dört ayrı cinsin var olduğunu söylediği hominoidlerin sonuncusunun izine de, bilimsel başkanlığını aynı bölümden, Prof. Dr. Ayla Sevim’in yaptığı Çankırı Çorakyerler kazısında, geçen yıl rastlanmış. Bu fosil buluntu, daha genç ve yaşının 8 milyon yıl olduğu tahmin ediliyor. Burada tarihlendirme, şimdilik yalnızca dönemin flora ve faunasına dayandırıldığı için bazı eksiklikler yaşanıyor. Üstelik, kazı 1997 yılında başladığı için çok yeni. Prof. Güleç, bu nedenle bazı yabancı bilim adamlarıyla bazı ayrılıkların bulunduğunu belirtiyor:

“Prof. Dr. Ayla Sevim ve ben bu bireyin ayrı bir genus olduğunu düşünüyoruz. Prof. Tim White ise, Yunanistan’da yaşamış olan Uranuspithecus macedoniensis adındaki cinsin bir alttürü olduğunu savunuyor. Ama, bize göre aralarında öyle çok fark var ki, bu nedenle ayrı bir cins olduğunu düşünüyoruz. Henüz kanıtlama aşamasındayız. Tezimizi kanıtladığımızda, bu buluntu cins boyutunda değerlendirilecek; kanıtlayamazsak, tür boyutunda. Bu durumda ona vereceğimiz adı bile belirledik, örneğin Uranuspithecus anadoliensis gibi. Tabii Nature Dergisi de konuyu yayınlamak için adeta sıra bekliyor.”

Süs eşyaları

Kazının bilimsel başkanı Prof. Dr. Ayla Sevim de Çorakyerler kazısının önemini özetle “Hominidler ile hominoidler arasındaki eksik halkayı tamamlıyor” diye belirterek, bunun anlamını şöyle açıklıyor: “Buluntumuza, bu yönüyle tam bir geçiş formu denilemezse de, en azından Orta Miyosen, Geç Miyosen, Pleyistosen dönemlerini kronolojik bir süreç içinde düşündüğümüzde, bir çizginin kopuk bir bölümünü birleştireceği anlamına geliyor.”

Bu durumda, Prof. Dr. Ayla Sevim’in Çankırı’da bulduğu hominoid fosili, başta sözü edilen Anadolu’dan Afrika’ya primatların yaptığı düşünülen geri dönüşümlü göç açısından, özellikle önem kazanıyor. Anadolu’dan Miyosen sonunda iklim değişikliklerinden Afrika’ya dönüş göçlerinin savunucularından Kanadalı paleoantropolog David Begun da, bu fosilin 8 milyon yıl kadar olduğu görüşünde. Erksin Güleç ve Ayla Sevim ise, fauna yapısı yanında, sedimantasyonun da önemi olduğu söyleyip 7,8 milyon yıl olduğunu savunuyorlar.

“Böylece” diyerek yeniden başlıyor Prof. Güleç, “Anadolu’da, en eski fosillerle, yani Afrika’dan göçlere ilk çıkanlarla (Çandır ve Paşalar), geri dönüşteki 8 milyon yaşındaki daha genç olanların fosilleri (Çorakyerler), hep bir arada bulunuyor. Buna göre geri dönüş teorisi kesinlik kazanıyor gibi ve Anadolu’nun işlevi bu açıdan adeta eşsiz bir konumda. Ancak, Tim White gibi Afrika’da çalışan kimi araştırmacılar, Anadolu’dan çıkan bu Çorakyerler fosilinin diş yapısının Afrika’da bulunanlara göre daha gelişmiş olduğundan yola çıkarak, Afrika’dakilerin daha ilkel olduğunu savunuyorlar. Bu durumda dönüş göçünün Anadolu’dan gelmek yerine, yeniden Afrika’dan Anadolu’a gitmesi gerektiği gibi bir durum çıktığını savunuyorlar. Bu da, göçün dönüş başlamadan geri gitmesi gibi bir olanaksızlığı sergiliyor. Eğer bu doğruysa, büyük olasılıkla paralel bir evrimleşme söz konusu ve primat evrimi açısından durum böyle…”

Tabii bu arada, söz gelişi Çad’a yeni bulunan fosilin yaş tarihlenmesi de 6 ile 7 milyon yıl arasında oynuyor. Anadolu’nun bu ilk hominid göçlerinden sonra, Prof. Dr. Ayla Sevim’in bulduğu yaklaşık 8 milyon yaşındaki fosilden başlayıp günümüze doğru 1,6 milyon yıla kadar, kuzeyde (Avrasya’da) insanın evrimleşme sürecine koyulabilecek ara fosiller bulunamıyor. Maymun fosilleri çokça bulunmuş, ama hominid ve hominoid çizgisinde yok. İklim ve doğa koşulları buna elvermemiş. Kuşkusuz, bu arada Afrika’daki evrimleşme de insanlaşma çizgisinde hızını kesmeden ilerlemesini sürdürüyor. Dolayısıyla el becerilerinin, elin, beynin ve dilin gelişmesi de aynı biçimde devam etmekte. Bu noktada insanlaşma sürecine giderek yaklaşan bu insanımsı canlılar, ateşi kullanıp taştan el aletleri üretebiliyorlar. Bunu ilk gerçekleştirdiği düşünülen de “Homo habilis”. Bundan sonra gelen Homo erektus’un Afrika’dan başlayıp kuzeye doğru uzun göçü başlıyor. Bu göç, insanlığın ilk ve en önemli göçü sayılıyor. Günümüzden yaklaşık 1,6 milyon yıl önce başlayan bu göç, kuzeye Anadolu üzerinden ulaşıyor. Anadolu’nun doğusunda Gürcistan Dminisi’de bulunan Homo erektus kafatası, yaklaşık 1.750.000 yıla tarihleniyor.

Afrika’dan çıkan bu ikinci göç dalgası için, Prof. Dr. Erksin Güleç, Anadolu’nun önemini bir kez daha şöyle vurguluyor: “Bu göç dalgasının geçiş noktası olması nedeniyle, Anadolu yeniden önem kazanıyor ve bütün gözler Anadolu’da toplanıyor. Çünkü çok büyük bir potansiyel bulunuyor burada, ama ne yazık ki, bu olanak değerlendirilemiyor. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, Enver Bostancı ve Kılıç Kökten hocalar, çok sayıda kazı yapmışlar, mağaralar bulmuşlar. Ama, onlardan sonra 1970’lerin başlarına kadar, evrime ilişkin bilimsel çalışma ve kazılarda önemli oranda bir kesinti olmuş.

Prehistorik kazı ve çalışmalar, insan evrimini açıklama ve araştırmaya yönelmek yerine, aletlerin teknik araştırmalarına kaymış. Böylelikle Anadolu, insan evrimindeki hak ettiği yeri ve önemi alamamış. Bu nedenle de Homo erektus’a ulaşamamış oluyoruz. Gerçi biz Tim White ve Clark Howel ile birlikte yaptığımız araştırmalarda, Dursunlu ve ardından Hatay Üçağız mağaralarında bazı izler bulduk, ama henüz yetersiz. ”

Doğrusu Anadolu’nun insan evriminde bir üçüncü yol ayrımı denilebilecek, modern aşamayı da içerdiğini belirtmek gerekiyor. Bu daha çok, onun bildirdiğine göre, modern insanın dünyanın hangi bölgesinde ilk kez çıkmış olduğu sorusunun yanıtına ilişkin sorunları içeriyor. Erksin Güleç’in kazdığı Üçağızlı Mağarası, bu açıdan çok önemli. Mağaranın yaklaşık 42 bin yıllık katmanında, çok sayıda süs eşyası bulmuşlar. “Bunlar bildiğimiz yapma süs eşyası değildi. Küçük deniz kabukları delinip, kolye ya da benzeri bir süs olarak kullanılmıştı. Bu durum bize, çok ilkel bir atadan gelen canlının artık toplum içinde bir benlik, fark edilme, farklı olma gibi modern kavramlara ulaştığını göstermesi açısından çok önemliydi. Bulduğumuz bu doğal boncuklar, üstelik dünyada bulunanların en eskisiydi. Yani Anadolu, modern insanın ortaya çıkışı sürecinde de çok önemli bir yer tutuyordu.”

Anadolu’nun insanın biyolojik evriminde çok önemli bir yer tuttuğuna hiç kuşku yok. Ancak, Prof. Dr. Erksin Güleç, bu gerçeğin ortaya çıkarılmasında Türkiye’ye özgü bilimsel aksamaların, insan evrimine ilişkin araştırmaların amacına ulaşmasını engellediğini belirtiyor.

Kaynak: İrfan Unutmaz,  focus dergisi

Ahmet Polatlı

makaleler.com

JEOLOJİK DEVİRLERDE ANADOLU’NUN GÖRÜNÜŞÜ

GEÇ TRİYAS DÖNEMİ (225-210 Milyon Yıl önce) :
Tek süper kıta PANGEA’nın olduğu dönem. Ülkemizin büyük kısmı gibi Ermenek yöresi de Akdeniz’in atası TETİS Denizinin işgali altında. En derin yer ancak 200 m.

ERKEN DOGGER (170-165 Milyon Yıl Önce) :
Ermenek yine sular altında. Güneydoğu Anadolu ve Marmara’da deniz çekilmiş.

ERKEN KRETASE (120-100 Milyon Yıl Önce) :
Denizler tekrar yükseliyor. Ermenek civarı daha derin.Dünyada dinazorların egemen olduğu dönem ama, denizlerle kaplı olduğundan ülkemizde yoklar. Sıcak bir iklim var.

GEÇ EOSEN (37-34 Milyon Yıl Önce) :
Afrika plakası Asya-Afrika plakasına çarpıyor ve Toroslar’ın da içinde olduğu Alp-Himalaya dağ silsilesi oluşmaya ve yükselmeye başlıyor. Tetis denizi büyük ölçüde küçüldü, Ermenek yöresi ilk defa karalaştı. Sıcak iklimden kıta buzulları eriyerek denizlerin 60 m yükselmesine neden oldu. Tuz gölü civarında ilk tuz çökelleri oluştu.

GEÇ OLİGOSEN (28.4-23.5 Milyon Yıl Önce) :
İklimde belirgin bir soğuma, Alp-Himalaya sisteminin içinde olan Toroslar yükseliyor. Ülkemizde büyük ölçüde karalaşma,Trakya kurudu. Ermenek kara halinde.

ERKEN MİYOSEN (23.5-15 Milyon Önce) :
Ermenek ve civarı Tetis Denizi tarafından yeniden işgal edildi. Yarı tropikal bir iklim egemen. Konya civarına kadar timsahlar yaşıyor. BONCUK ÇAYIR’daki fosillerin büyük kısmı bu dönemden kalma.

GEÇ MİYOSEN (11-5.4 Milyon yıl Önce) :
Ülkemiz hemen hemen tamamen karasallaştı. Büyük depremler yaratan Kuzey Anadolu Fayı oluşmaya başladı. Kurak bir iklim var. Çöl, otlak alanların artması ile memeli sayı ve çeşitliliğinde patlama yaşandı. Devrin sonunda Akdeniz tamamen kurudu.

PLİYOSEN (5.4-1.8 Milyon Yıl Önce) :
Küresel yeniden soğuma. Konya civarında geniş bir gölün oluşması. Ermenek kömür yatakları büyük ölçüde bu dönemde oluşmuştur.

PLEYİSTOSEN (1.8 Milyon-10 bin yıl öncesi) :
Son 800.000 yılda 8 kez buzul-buzularası dönem tekrarlanmıştır. Buzul dönemlerinde karaların kuzey bölümleri 2-3 km kalınlıkta buzla kaplanmış, deniz seviyesi 120 m alçalmıştır. Anadolu’da ilk insanlar Denizli’de Homo Erectus (dik duran insan) Manisa’da Homo Sapiens (modern insanın atası) görüldü. Orta Torosların kuzey bölümlerinde kalıcı buzlar oluştu. Göksu bu dönemde denize kavuştu. Karadeniz ve Marmara bağımsız iki göl halindeydi.

HOLOSEN (10 bin Yıl önceden Günümüze) :
Buzul çağının sona ermesi ile birlikte eriyen sular diğer denizler gibi Karadeniz’i de taşırdı. 6000 yıl önce İstanbul ve Çanakkale boğazları açıldı, kıyılardaki bir çok yerleşim sular altında kaldı (Bir kısım tarihçi bu olayı NUH TUFANI olarak niteler-Tüm kutsal kitaplarda Sümer yazıtlarında geçer). Günümüzdeki coğrafya ortaya çıkar. Ancak iklim değişikliği gibi etkenlerle -ısınma devam etmektedir -maalesef yöremizdeki Beyşehir, Tuz gölü gibi göller çekilmekte, çölleşme başlamaktadır. Değişim sürmektedir.

Günümüz Türkiye Coğrafi Haritası

Kaynakça:

*Bilim ve Teknik, Kasım 2006 sayısı
*Fosiller (TÜBİTAK Bilim Kitapları)

Görseller için ermenek.gen.tr sitesine ve emekleri için sayın memet1958’e teşekkürlerimizi sunarız..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s