Resim

PRİMATLAR

Dünya sahnesinin kuruluşunu izledikten sonra insanın yeryüzü sahnesine çıkışına bakmanın zamanı gelmiş oldu.

İnsanların bir üyesi olduğu Primat takımı 3.zaman esnasında 55 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başladı.

230 kadar türü barındıran bu türün temsilcileri arasında maymunlargibi çok iyi bilinen türlerin yanı sıra lemur, tarsier, loris gibi çok az tanınan primatlarda bulunur.

Resim
Lemur

Resim
Tarsier

    Primat takımı evrimsel gelişim çizgilerine uygun olarak onları diğer takımlardan ayıran bazı ortak özelliklere sahiptir.
  • Ağaçlar üzerinde geçen bir yaşama adapte olabilecek şekilde koku duyusundan çok ziyade görme duyusunun gelişmiş olması,
  • daldan dala atlamaya uygun yana değil öne doğru bakan gözlere , stereoskopik bir görme alanına;
  • dallarda salınmaya uygun bedeni taşıyacak kuvvetli ve hareketli omuz eklemlerine, kollara,
  • pençe yerine küçük nesneleri kavrayıp manipüle edebilecek parmaklara,
  • vücuda oranla daha büyük bir beyne sahip olmaları ve
  • sosyal bakımdan kompleks sayılabilecek hayatlar sürdürmeleri başlıca ortak özellikleridir.

Resim

İnsan ve maymunlar Primatların altında Anthropoidea alt takımını oluşturur. Maymunların, şempanze ve gorilleri de içeren 13 cinsi ile daha da yakın biyolojik bağlantılı Hominoidea süper ailesinin de bir üyesidir.

İnsansı maymun olarak da adlandırılan kuyruksuz dört ayaklı Hominoidler 24 milyon yıl önce evrimleşmeye başladılar. Bu ailenin ilk örneği “Proconsül” dür.

Resim
Hominoidleri atası:Proconsul

Bu kökenden gelen büyük maymun türleri Afrika ile Asya arasında daha önce kapalı olan ancak bazı levha hareketleri sonrası açılan bir yoldan Asya’ya geçtiler.

13 milyon yıl önce Asya maymunları-orangutanlar- Hominoid ailesinden ayrılarak farklı bir evrim çizgisi izlemeye başladı.Şempanzelerin ve İnsan’ın genetik yapıları %98.4 oranında tıpa tıp aynıdır.Bu genetik benzerlik Şempanzeleri İnsan’ın en yakın biyolojik akrabası yapar. Güneydoğu Asya’nın büyük maymunları olan Orangatuanlar ise genetik olarak insandan daha farklıdır.Bu farklılık aradaki akrabalığın daha uzak bir geçmişe dayandığını gösterir

İLK İNSAN: AUSTRALOPİTHECUS

    5 milyon yıl önce maymunsu türler iki önemli anatomik özellik bakımından farklılaştı.
  • Küçük kanin (köpek) dişleri ve
  • “bipedalizm” diyebileceğimiz iki ayak üzerinde yürüme özelliği…

Resim
Great Rift Valley(Büyük Yarık Vadisi)

Bu en eski insan türüne Güney Afrika’da bulunan ilk fosiller nedeni ile “güney maymunu” anlamında “Australopithecus” adı verildi. Doğu Afrika’daki “Great Rift vadisi ”ni kapsayan yer kabuğunda, geçen zamandaki hareketlenmeler pek çok “Australofit” fosilinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu suretle vadi boyunca Etiyopya, Tanzanya, Kenya, Güney Afrika ve Çad ‘da çok sayıda fosil ele geçti..

Resim

İlk Australopithekus kafatası 1924 yılında Güney Afrika’da Taung bölgesinde kireçtaşı ocaklarında keşfedildi. Ertesi yıl Raymond Dart 7  Şubat 1925 de “Nature” dergisinde yayınlanan makalesinde, incelediği bu fosil kafatasının maymun ile insan arasında ortak özelliklere sahip,insan evriminde rol almış 3.5 milyon yıl yaşında bilinmeyen bir türe ait olabileceğini ileri sürdü.

Resim

Küçük bir çocuğa ait olan kafatasından çocuğun ileride küçük bir beyne ve iri maymunsu yüz özelliklerine sahip olacağı anlaşılıyordu. Taung çocuğu Australopitekus Afrikanus olarak kayıtlara 10 sene sonra girdi. Bu keşif insanın kökenini evrimin vaz geçilmez topraklarına Afrika’ya taşıdı.

Australopithekus’ların başlıca özellikleri şöyleydi.

• Basık bir kafatası,öne çıkık bir yüz yapısına
• 390 ile 550 cm³arasında bir beyin hacmine
• Kemiklerden anlaşılabildiği kadarıyla 27 ile 49 kg kadar bir vücut ağırlığına
• 1 ile 1.5 metre arası bir boya sahiptiler.
• Boy ve ağırlıkları şempanzelere oldukça benzemekteydi

Maymunlardan farklı olan yanları ise kanin dişlerinin küçülmesi ve iki ayak üzerinde durabilmelerini sağlayan anatomik değişikliklere uğramış olmalarıydı. 2.7 milyon yıl öncesine ait Australofit fosillerinde premolar ve molar (öğütücü) dişlerin genişlediği ve kalın bir mine tabakası ile örtüldüğü kesicilerin ise ufaldığı görülüyor. 1.8 milyon yıl önce yaşamış olduğu düşünülen Australofit türü “Zinjanthropus boisei”nin modern insandan 4 misli daha geniş molar dişleri vardı. Ayrıca yüz çiğneme esnasında oluşan gerilimi absorbe edebilecek şekilde daha vertikal ve daha düz bir hal almıştı.

Australofitlerin iki ayak üstünde durup yürüyebilmelerine (bipedalizm) karşın vakitlerinin bir bölümünü yine de ağaçlarda geçirdikleri sanılıyor.Uzun ve büklümlü parmaklarıyla kolları ağaçlarda tutunmaya elverişliydi. Parmaklarının uzunluğu maymunlar gibi ağaçlar arasında salınmalarına yetecek uzunlukta da değilken başparmaklarının maymunlardan daha uzun olması bu türün alette yapabileceğini düşündürüyor.

Resim
Lucy’nin bulunan kemikleri

1974′de Hadar Etopya’da Donald Johanson ve arkadaşları 3.7 milyon yaşında o tarihe kadar bulunan en eski atamızı Doğu Afrikalı Australofitekus Afarensis’i buldular.Yaktıkları kutlama ateşinin etrafında söyledikleri Beatles şarkısı “Lucy in the sky with diamond” fosile “Lucy” isminin verilmesine ilham kaynağı oldu.

Resim
Lucy’nin kafatası kemiklerinin tamamlanması ile çıkan tablo

Lucy’nin keşfi dünyada büyük yankı yarattı. Zira bu zamana kadar bulunan en eski insansı olması yanı sıra neredeyse bütün bir iskeleti oluşturabilecek kadar parça toplanmıştı. Beyin hacminin bir şempanze kadardı.(380- 450 cm³) Buna mukabil iki ayak üzerinde dik yürüyebilmesi de Stephan Jay Gould’un iddia ettiği gibi dik yürümenin beynin gelişiminden önce evrimleştiği görüşünü doğrular nitelikteydi.

Resim
Lucy’in canlandırması

Laetoli ayak izleri ve Bipedalizm

Resim
Louis ve Mary Leakey,Tanzania Olduvai vadisinde

1978 de İngiliz paleoantropolog Mary Leakey Tanzanya Laetoli’desertleşmiş volkanik küllerin arasında muhafaza olmuş A. afarensis’e ait Australofit’lerin iki ayak üzerinde yürüyebildiğinin açık kanıtını sunan eşsiz ayak izlerini keşfetti.

Resim

Bipedalizm’in insan evriminde çok önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir. İnsanın ayağa kalkmasının getirdiği evrimsel yararlar arasında ellerin serbestlenmesi ve besinlerin güvenli bir yere taşınıp, alet yapımının mümkün olması; hayli uzun otların üstünden yırtıcı hayvanların daha kolay görülüp sakınılabilmesi;vücudun sıcak güneş ışınlarına daha az, serinletici rüzgara daha fazla maruz kalması;yere yakın dallara uzanılıp beslenme imkanı bulunabilmesi sayılabilir. Şempanzeler de sıklıkla uzanabilecekleri dallar olduğu zaman ayakları üzerinde doğrulabiliyor ancak Australofitler gibi uzun mesafeler boyunca yürüyemiyorlardı.

Resim

    İki ayak üzerinde dik yürüyebilen insansıların iskelet yapısında bunu mümkün kılan bazı anatomik değişiklikler meydana gelmiştir.Bunları şöyle özetleyebiliriz:

  • Pelvisin kâse biçimli yapısı ayakta duran organizmanın iç organlarını desteklemeye yarar
  • Uyluk kemiği(femur) açıklığı içe bakan bir kavislenme gösterir.Bu da yürürken dizlerin pozisyonunu gövdeye daha iyi bir destek sağlayacak biçimde ayarlar.Oysa maymunlarda kalça ekleminden kavissiz inen kaval kemikleri yürürken bedenin iki yana doğru salınmasına neden olur
  • Kalça eklemi üzerinde yükselen pelvis kemiği (ileum) maymunlara nazaran daha geniş ve boyu daha kısadır. Bu yapı adımlar sırasında kalça adalelerinin daha sağlam durmasını sağlar
  • Maymunlardan farklı olarak omurga da görülen S biçimli kavislenme gövdenin nihai uzunluğunu azaltmaya yararken, ayakta duruş esnasında ona denge ve sağlamlık da verir.
  • Omuriliğin beyinle buluştuğu noktada kafatasının altında yer alan boşluk, “Foramen Magnum” dik duran omurga üzerinde başın dengesini sağlamaya yardımcı olacak biçimde daha öne doğru yer değiştirmiştir.

Australofit’lerin küçük ve künt köpek dişlerine sahip olması sosyal uyum ve agresif gösterilere olan ihtiyacın azalması ile uyumludur.Kenya’da bulunan 5 milyon yıl öncesine ait bir çene parçası ve bir molar diş ve 4.5 milyon yıl öncesine ait bir çene ve iki molar diş bu fikri destekleyen en yaşlı Australofit fosilleridir.
Son Australofitler 1.2 milyon yıl önce kesin olarak bilinmeyen nedenlerle yok oldu. İklimsel değişikliklerin Australofitlerin besin kaynaklarını kısıtlaması, ot yiyen maymun ve domuz türleriyle ya da Homo cinsinin daha ileri beyin kapasitesine sahip bir başka türü mesela Homo Erectus ile rekabet bu sonu hazırlamış olabilir diye düşünülmekte.

HOMO CİNSİ

2.5 milyon yıl önce Australofit’lere göre daha büyük bir beyine sahip olan Homo cinsinin en erken üyeleri farklılaşmaya başladılar.Bu cinse ait türler fosil yaşları itibarıyla erken,orta ve geç homo olmak üzere üç periyotta incelenebilir.

Resim
H.Habilis

Homo habilis

Louis Leakey ve arkadaşları 1964’deTanzanya Olduvai geçidinde kranyal kapasitesi 590 ile 690 cm³ arasında değişen bir grup erken insan fosili buldu.Önce bunun yeni bir cins değil A.africanus’un coğrafi olarak kuzeyli bir versiyonu olduğunu sandılar.Ancak kranyal kapasitenin Australofit’lerin kapasitesinin (390-550 cm³) oldukça üstünde olması bilim adamlarını bu fosillerin yeni bir cinse işaret ettiğini düşündürdü.

Bu yeni cinse “alet yapan insan” anlamında “Homo habilis” denildi.

H.habilis doğu ve muhtemelen Güney Afrika da yaklaşık2 milyon yıl önceyaşadı. Australofit’lere oldukça benzemesine karşın daha küçük ve daha dar molar,premolar dişlere ve küçük çene kemiğine sahipti. Olduvai’deki parçalı bir dişi iskeletinden, H.habilis’in 1 metre boyunda olduğu,kol bacak uzunluğu oranının Australofit Lucy’ninkinden daha büyük olması itibarıyla daha maymunumsu bir görünüme sahip olduğu anlaşılıyor. Ancak bacakları daha modern görünümlü sahipti ve elleri alet üretebilmeye yatkındı.Bu fosillerle birlikte aynı sitede bulunan en erken taş aletler bu türün alet yaptığını ve kullandığını düşündürmektedir.

Homo Rudolfensis

Kuzey Kenya,Doğu Turkana’da bulunup Homo cinsine ait olduğu anlaşılan 1.9 milyon yaşındaki kafatası H.habilis’e benzemeyen özelliklere sahipti.Daha büyük bir yüz ve vücudu vardı.1.5 metre civarındaki boyu ve 750 cm³’lük kraniyal hacmi karşısında 1 metrelik H.habilis yanında bir cüce gibi kalıyordu. H.Rudolfensis ismi verilen bu yeni türün kranyal hacminin beden ölçüsüne oranının H. Habilis’den daha büyük olup olmadığına-ki büyükse bu daha fazla zihinsel yeteneği gösterebilir- dair yeterli kanıt yoktur.

Homo ergaster

Beyin hacmi 800 ile 850 cm³ arasında olan 1.8 ile 1.6 milyon yıl öncesineait fosilleri bulunan H.ergaster türünün Batı Turkana ,Kenya’da iskeletinin tamama yakını bulunan 9-12 yaşları arasında genç bir erkek temsilcisi,popüler adıyla “Turkana’lı delikanlı”, iyice büyüdüğü takdirde 1.8 m. boy ve 68 kg ağırlığa sahip olacağı göz önüne alındığında taşıdığı özellikler itibarıyla modern insanın öncüsü sayılmaktadır.İnce uzun anatomik yapısı bedenin güneş ışınlarına daha az maruz kalması bakımından yürümeye ve hatta uzun mesafe koşabilmeye müsait olmasına karşın ağaçlara tırmanmaya pek elverişli değildir.

Geleneksel paleoantropolojik çevrelerde insan evriminin önce Australofitlerle başladığı onu erken Homo, orta dönem Homo türlerinin ve H. Sapiens’in izlediği çizgisel süreç teorisi hakimse de; tüm bu bulgular gelişim çizgisinin tam olarak bu şekilde seyretmediği , H. ergaster, H. Rudolfensis ve H. Habilis’in geç dönem iki tür Australofit’le birlikte 1.9 milyon yıl önce Afrika’da aynı zaman dilimi içinde birlikte var oldukları anlaşılmaktadır.

Türlerin çeşitli zamanlarda birlikte yaşadığı yada yok olduğu insan evriminde sık görülen bir şeydir; ancak bu duruma şu an dünyada yaşayan tek tür olan H.sapiens bir istisna teşkil ediyor.

Bir arada yaşayan bu türlerin birbirleriyle çiftleştikleri pek sanılmıyor. İki tür arasında H.Ergaster ve H.Habilis arasındaki düzeyde iskelet farklılıkları olduğunda çiftleşmenin başarılı olmayacağı bilinmektedir. Bilim adamları daha çok H.Ergaster’in erken Homo’dan geldiğini ve modern insan çizgisinin öncülünü oluşturduğunudiğer ikisinin soylarınınsa tükendiğini düşünüyorlar.

Resim
H.Erectus

Homo erectus

Afrika kıtası dışına çok sayıda yayılan en erken insan türü ilk kez Güneydoğu Asya’da keşfedildi.Hollandalı bir hekim olan Eugene DuboisEndonezya’nın Java adasında bulduğu çok eski kafatasına “ayaktaki maymun adam” anlamında Pithecantrophus Erectus adını verdi.Bu gün bu türe Homo Erectus deniliyor.

H.erectus Afrika’da H.ergaster’den türeyip 1.5 milyon yıla yakın bir süre önce Asya’ya yayıldı.

Bu türe ait elimizdeki en genç fosil Java’da Solo nehrinde bulunan 50.000 yıl öncesine ait fosildir. Anlaşılıyor ki, H. erectus başarılı bir türdü. Afrika’da ve oradan yayılarak Asya’da yaşadı ve 1.5 milyon yıl boyunca varlığını sürdürmeyi başardı. Aynı dönemde H.sapiens de varlığını sürdürüyordu.

H. sapiensin bu kendisine göre oldukça ilkel görünümlü türden evrimleştiği düşünülmemekte.

H.erectus basık ve öncellerine göre yuvarlak bir kafatasına,çıkıntılı kaş kemerlerine ve 800 ile 1250 cm³ civarında yaklaşık olarak Australofitlerin iki katı bir beyin hacmine sahipti.Belirgin adale yapışma izleri ve kemik yapının kuvvetlendirilmiş alanları fiziksel baskıya dayanıklılığını gösteriyor.Australofitlere oranla dişleri daha küçük olmakla beraber ağır ve kuvvetli bir çeneye sahipti.

Resim

H. heidelbergensis

Homo Heidelbergensis

H. heidelbergensis, Avrupa’ya 800.000 sene önce göç ederek  “H. Neandertalensis’’e öncülük ettiği düşünülen bir türdür. H.sapiens’e öncülük ettiği ise şüphelidir.H.ergaster ve H.erectus 500.000 yıl öncesine kadar Afrika’da varlığını sürdürdüğü düşünüldüğünde Büyük beyinli ve iri kemikli H. heidelbergensis’in bu türlerin yerini aldığı sanılmaktadır.

Resim
H. Neanderthalensis

Homo neandertalensis

Neandertaller Batı Avrupa ile orta Asya’da MÖ.200.000 ile 36.000 yıl arasında yaşadılar. Neandertal ismi fosillerin 1856 da Almanya’daNeander vadisinde Feldhofer mağarasında bulunmasından ileri gelmektedir.Aslında bu tarihten önce 1829 yılında Belçika’da ve Cebelitarık’ta da bu fosillerden bulunmuştu.

Geç 1990’larda Almanya’da bulunan ilk Neandertal fosilinden elde edilen mitokondrial DNA’nın modern insana ait mitokondrial DNA ile kâfi derecede benzeşmediğini ortaya koyan önemli bir çalışma yapıldı.Bu çalışmaya bakılırsa Neandertaller modern H.sapiens’ten ayrı bir türütemsil etmekte olduğu ve soyunun tükendiği anlaşılmaktadır.

Neandertallerin az konuşan kaba yaşantılı insanlar olduğu izlenimi yayılmıştır.Oysa Neandertaller modern insana benzer şekilde tamamen iki ayak üzerinde ve oldukça düzgün yürüyebiliyorlardı.1500 cm³ civarındaki kranyal kapasiteleri modern insanların ortalamasından hafifçe yüksek olmakla birlikte bu fark muhtemelen daha büyük beyin boyutuyla orantılı olarak kas kitlesinin de Neandertal’lerde daha yüksek olmasıyla ilgilidir.Neandertal’lerin alın açıklığı modern insana göre az ve eğimli, burunları büyük,kaş kemerleri ve yanak bölgesi ileri doğru çıkıntılıydı. Çene ufak ama çene kemikleri kuvvetliydi. Modern insandan daha kısa ama daha güçlü bir vücut yapısına sahip iri kemikli bu türün erkekleri yaklaşık 1.7 m boy ve 84 kg ağırlığında,kadınları 1.5 m boy ve 80 kg ağırlığındaydı.Bu kısa boylu ve gürbüz yapı ılıman iklimli bölgelerde 70.000 yıl önce başlayan ileri derecede soğuk iklim koşullarına ısıyı tutarak iyi uyum sağlamıştır. Batı Avrupa’da bulunan son Neandertal fosili 36.000 yaşındadır

Neandertaller kültürel bakımdan sofistike bir yaşam sürdürüyorlardı.Ölüleri gömmek gibi sembolik ritüellere sahip olmaları dolayısıyla Neandertallerin ele geçirilebilen tamama yakın fosilleri diğer Homo türlerinden daha fazladır..Alet yapma teknikleri de oldukça gelişmişti. Mousterian denilen kaba haldeki taş kalıplardan birkaç türde alet yapabiliyorlardı.

Resim
Homo cinsi(atalar)

Homo sapiens

Anatomik olarak modern Homo sapiens fosilleri başlıca Sudan, Etopya, Güney Afrika,ve İsrail’i kapsayan geniş bir coğrafyada bulunmuştur. Modern görünümlü en eski kafatası Afrika’da 130.000 yıl öncesine aitken ikinci en eski kafatası Yakın doğuda 90.000 yıl öncesine aittir.Avrupa’da ise bulunan modern insana benzer kafataslarının yaşı 40.000 yıldan eskiye gitmez. Bu bulgulara dayanarak H.sapiens’in Afrika’da 130.000 yıl önce evrimleşmeye başladığını, 90.000 yıl önce başta yakın doğu olmak üzere yayıldığını söyleyebiliriz.

Modern insani arkaik benzerlerinden ayıran özellikler arasında;küçük kaş kemerleri,küre biçimli kafatası,düz yada düz ve açık bir alın sayılabilir.Tüm memeliler içinde yalnızca insan beynin ön lobunun altına yerleşmiş bir yüze sahiptir. Kranyal kapasitemodern insanda 1000 ile 2000 cm³ arasında olup ortalama 1350 cm³ tür.

Fosiller ayrıca H. sapiens’in Neandertallerle ve H.erectus ile aynı zaman ve bölgelerde yaşadığını ve ayrı fiziksel özelliklerini koruduğunu gösteriyor.Buda bu türlerin birbirleriyle (genellikle) çiftleşemediklerini gösteriyor.

Farklı türden gruplar yakın doğu ve güneydoğu Asya’da 30.000 ile 50.000 yıl arasında birlikte yaşadılar.H.neandertalensis ve H.sapiens göçmen grupları en sonunda Avrupa ve doğu Asya’da arkaik insanların yerini aldı.

Australofitler insan evrimini nasıl başlattı?

Bu konuda bilim adamlarının birkaç hipotezi var. Tüm hipotezlerin ortak noktası çevresel bir değişikliğin altını çizmesi ve özellikle de bu değişikliklerin bipedalizmin evrimini tetiklemesidir.

İyi ortaya konulmuş üç hipotez şöyledir.

1.Savan hipotezi
2.Ağaçlık bölge-mozaik hipotezi
3.Değişkenlik(variability) hipotezi


Savan hipotezine göre, Miosen epizodun sonuna doğru 5 ila 8 milyon yıl önce global bir iklim değişikliği gerçekleşerek,hava daha soğuk ve kuru bir hale büründü.

Bunun sonucunda Afrika ormanlarının özellikle doğu bölgelerinde seyrelmeler görüldü. Ormanlar azaldıkça doğu Afrika’daki maymun popülasyonu batıda ormanlarda yaşayanlardan ayrılmaya başladı.Doğu popülasyonu daha kuru bir iklime ve alçak otlarla kaplı geniş düzlüklerde yaşamaya adapte oldu.

Savan hipotezini anlamak için 20 milyon yıl kadar geri giderek, Australofitlerin ortaya çıkmasına uygun bir zemin hazırlayan iklim ve coğrafi değişikliklerin başlangıcına ve seyrine bakalım…

Afrika ve Avrasya’nın birleşmesi ve iklime etkileri

20 milyon yıl önce Afrika ve Arabistan tek bir kıta oluşturuyordu. Kuzeyde ise Avrasya bulunuyordu. Aradaki tek okyanus Atlantik’ten Pasifik’e kadar uzanan Tetis okyanusuydu. Tetis’in sıcak suları yer yuvarlağını kat ederek kumsalları dalgalarıyla ısıtıyor, ormanları sıcak yağmurlarla yıkıyordu.

Yaklaşık 17 milyon yıl önce Afrika-Arap sahanlığı levha hareketleri sonucu kuzeye kayarak Avrasya kara kitlesi ile çarpıştı.

Ortadoğu bölgesinde çarpışarak oluşan bu birleşmenin etkisiyle Zagros,Toros ve Kafkas sıradağları ortaya çıktı.

Afrika ve Avrasya kara kitlelerinin birleşmesi sonucu Tetis ikiye bölününce Atlantik ile Hint-Pasifik okyanusları arasındaki bağlantı koptu.Tetis’in batı bölümü zamanla Akdeniz’e dönüştü.

Sıcak akıntılar yer küresinin etrafını kat edip Afrika’nın yağmur ormanlarını artık ısıtmıyordu. Dünyanın ısısı düşmeye, Antarktika’nın tepesinde buzlar oluşmaya, ekvator boyunca kara kurumaya başladı. Üçüncü zamanın başında yani 65 milyon yıl önce memeliler dinozorların yerini alırken başlayan dünya ısısındaki düşüş böylece iyice hızlandı.

İnsanın ormandan savanlara çıkışı ve doğu Afrika’nın çoraklaşması

20 ile 14 milyon yıl önce Doğu Afrika karasal kabuğunun altında hareketlenen levhalar birbirinden uzaklaşmaya başladı. Alttan kabaran magmanın yaptığı basınç sonucu Etopya,Kenya Tanzanya ve Mozambik boyunca Afrika’nın en yüksek noktasını oluşturan Kilimanjaro volkanik dağı gibi dağlar ve yüksek alanlar ile aralarında kalan alçak ve düz alan yani “Great Rift Valley” (Büyük Yarık Vadisi) oluştu.

Bu vadi 7 milyon yaşında olup jeolojik anlamda aslında oldukça gençtir. Arap yarım adası ile Afrika’nın doğusunun arasındaki yarığın açılması sonucu Hint okyanusu da bu çukuru doldurarak Kızıldenizi oluşturmuştur.

Resim

Ekvator Afrika’sından sürüklenen bulutlar sıcak nemlerini saçtıktan sonra Batı yarığının batı yamacının yukarısına yükseldiler. Öte yandan Hint okyanusundan gelen Alize rüzgarları Doğu yarığının yukarısına yükselmeden önce yağmurlarını döktüler. Doğu Afrika’nın yarık vadisi böylece yağmurun gölgesinde kaldı. Bir zamanlar sabah güneşini sis örterken şimdi günler berrak ve çok kuruydu. Yer yuvarlağının soğuması, volkanların eriyik kaya kusması ve yağmur gölgesinin etkileri yeryüzündeki başka yerlerde de görüldüğü gibi Doğu Afrika’nın tropikal ormanlarını daralttı. Yağışın giderek azaldığı bölgelerde ormanların yerini ağaçlıklar ve savanlar aldı. Hominoidler gelişen koşullara ayak uydurmak zorunda kaldılar.

14 milyon yıl önce başlayan sürecin 6 milyon yıl önce son bulduğunda otların Afrika’ya egemen olduğu ve insanların dünya üzerine çıkması için gerekli koşulların oluştuğu iddia edilmektedir.Bununla birlikte bazı araştırmalar bahsedilen geniş düzlük şeklindeki yaşam alanlarının 2 milyon yıl öncesine kadar yeterince oluşmadığını ima ediyor.

Miosen dönemle (5 milyon ile 1.6 milyon yıl önce) birlikte global iklimde görülen dalgalanmalar kuvvetlendi. 2.8 milyon yıl önce ise bir buzul çağına girildi. Buzulların hakim olduğu ve eridiği dönemler arasında 40.000 yıllık periyotlarla iklim değişiklikleri olmuştur. 5 milyon ile 2 milyon yıl arasında ormanlar, ağaçlıklı alanlar yinede Afrika’nın çoğunu örtüyordu

Pleistosene devrinde (1.6 milyon ile 10.000 yıl) daha geniş ve daha uzun buzul devri periyotları oldu. 700.000 yıldan itibaren bu döngü 100.000 yılda bire indi. 1.7 milyon yıl önce kuru bir iklime girdi ve 1 milyon yıl önce çayırlık açık alanlar Afrika’ya hakim oldu. İlk Australofitler ve erken dönem Homo rölatif olarak ağaçlıklı bölgelerde yaşadılarsa da H. ergaster ve H. erectus Afrika’da geniş düzlüklerde yaşadılar. Afrika dışına çıkan insanlar yakın doğunun daha soğuk iklimiyle ve güneydoğu Asya’nın bambu ormanlarıyla Avrupa ve Asya’nın ılıman ancak uzun bir mevsim boyunca oldukça soğuk iklimiyle karşılaştılar. Çevre değişikliklerin ve iklimlerin bu denli farklı oluşu neden pek çok türün var olduğunu izah eder.

İnsanın ağaçlardan inip bipedalizme yönelmesini açıklayan Savan hipotezine alternatif diğer iki hipotez de şöyledir.

Ağaçlık alan-mozaik hipotezine göre, ağaçlık ve düzlük arazilerin mozaik tarzında bir arada bulunduğu alanlarda iki ortamda da yaşanıp besin elde edilebiliyordu. Düzlüklerdeki yaşam ise Bipedalizmi teşvik etmişti.

Değişkenlik (çeşitlilik) hipotezine göre ,erken Australofitler çevrelerinde o denli değişiklikler yaşadılar ki, ormanlarda, hafif ağaçlıklı arazilerde ve düzlüklerde yaşayabilme yeteneği geliştirdiler. Bipedalizmi içeren anatomik değişiklikler ile birlikte ağaçlar üstünde yaşayabilme yetisinin muhafazası erken Australofit’lere çok değişik ortamlarda yaşayabilme esnekliğini sağladı.

Modern İnsan Afrika’dan mı yayıldı?

Tartışma konusu olan şeylerden biriside modern insanın (H. sapiens) dünyanın neresinden orijin aldığıdır. H. erectus’un Afrika’da doğup 1.5 milyon yıl önce Avrasya’ya yayıldığı biliniyor H. sapiens’den farklı bir tür olan H. neandertalis’in ise Avrupa’da bulunan ilk fosilleri 200.000 yıl öncesine aittir.

H.sapiens’in orijini konusunda üç hipotez mevcuttur.

    1. Afrika’dan çıkış hipotezini savunan paleoantropologlar, ilk H.sapiens’in Afrika’da doğduğunu ve buradan Avrasya’ya yayılarak arkaik insanların yerini aldığını ileri sürüyorlar.
    2. Çok bölgeli (Multiregional) hipotezi savunan paleoantropologlar, H.erektus’un 1.5 milyon yıl önce Avrasya’ya yayılarak oluşturduğu ve özelliklerini binlerce yıl koruyan bölgesel toplulukların aralarında üreme ilişkisi sonucu genetik özelliklerini birbirlerine aktardıklarını ve sonunda modern insanın ortaya çıktığını ileri sürüyorlar.Bu görüşe göre, bu gün insanlarda görülen fiziksel özelliklerdeki farklılıklar evrimin bölgesel farklılıklarla yüzlerce ve binlerce yıl sürmesinin bir sonucudur. Doğu Asyalı bazı topluluklarda bu gün hala H. erektus’a benzer kafatası özellikleri görülebilmesi buna örnek teşkil eder.
    3. Uzlaştırıcı teoriyi savunan paleoantropologlar ise, ilk modern insanın pek çok bölgeden gen akışı sonucu Afrika’da ortaya çıktığını düşünmekteler. Bu modern insan yayılarak Batı Avrupa ve yakın doğuda arkaik insanın yerini almış olmalı. Öte yandan güneydoğu Asya gibi bazı bölgelerde arkaik ve modern insanlar arasındaki gen akışı sonucu bazı bölgesel özellikler korunmuş olabilir.

“Mitokondrial Havva anamız”

Farklı popülasyonlarda genetik kodu içeren DNA molekülündeki farklılık miktarları ölçülmüştür.DNA mutasyonlar yoluyla değişir. Mutasyonlar ya güneş ışınları sonucu ya kimyasal maddelerle etkileşim sonucu yada tesadüfen ortaya çıkarlar.
Genetikçiler belli bir zaman diliminde oluşabilen mutasyon hızınıhesaplıyorlar.İki popülasyon arasındaki genetik fark toplamının mutasyonların gerçekleşmesi için geçmesi hesaplanan süreye bölünmesi iki nüfusun varlığını borçlu olduğu ortak atalarının yaşadığı zamanı ortaya çıkartır. Genetik çalışmalarda yalnızca anneden gelen genetik kodları taşıyan ve mutasyonların hücre DNA’sına nazaran on kat hızlı gerçekleştiği mitokondrial DNA’lardan faydalanılır.

İki nüfus arasındaki akrabalık mtDNA daki farklılık miktarınabakarak anlaşılabilir. Tüm yaşayan insanlar mtDNA’larını Afrika’da yaşayan bir kadından almıştır.Bu da Mitokondrial Havva anamızdır.

MtDNA çalışmalarında şu sonuca varılmıştır: İnsan türünde hayvan türlerine göre mtDNA farklılıkları çok küçüktür. Bu durumda insan DNA sının ilk kaynaklandığı kadın, “Mitokondrial Havva anamız” çok uzak olmayan bir geçmişte tahminen 200.000 yıl önce yaşamış olmalı.

İnsan Afrika’dan neden çıktı?

Tartışılan bir diğer konu da İnsan’ın Afrika’dan neden çıkma gerekliliği hissettiği, buna zorlayan koşulların neler olabileceği meselesidir.

İnsanın önce Afrika’da evrimleştiği ve ilk 3 milyon yıl boyunca yalnızca bu kıtada yaşadığı biliniyor. Daha sonra gerek Afrika kıtasının her tarafına gerekse Asya ve Avrupa’ya yayıldığı anlaşılıyor. Asya ve Avrupa’da bazı sitelerde 1.8 milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülen bazı kaba taş aletler ve insan dişleri bulunmuştur. Ancak insanların bu kıtalara ilk kez 1.6 milyon yıl önce küçük gruplar halinde girdiği sanılıyor.1.6 ile 1 milyon yıl arasında yavaş bir yayılması söz konusu. Avrupa da ise ciddi bir yerleşim göstermesi 1 milyon ile 500.000 yıl arasında olmuştur.

İnsanın alet yapma teknolojisinin gelişmesi ile birlikte alıştığı yaşam ortamlarından çıkarak gidebildiği her yerde yaşamını sürdürebilme şansı kazanması Afrika’dan çıkışını kolaylaştırmış olabilir. Ancak Afrika’da Aşelyan dönem aletleri denen ustalıklı, büyük ve simetrik av aletlerinin ilk kez 1.5 milyon yıl önce yapılmaya başlanması Avrasya’ya insanların ilk geçişinden daha sonraki bir tarihe rastlar. Pek çok doğu Asya sitesinde 200.000 yıl öncesine ait bulunan aletler kaba işçilikli ve zayıf aletlerdir. Bu durum Avrasya’ya ilk geçen insanların gerçek bir Aşelyan teknolojiye sahip olmadığını ve yalnızca alet yapımındaki gelişmelerin Afrika’dan çıkışa yol açtığı hipotezinin geçerli olmadığını gösterir.

Bir diğer ihtimal insan göçünün 1.6 milyon yıl ile 780.000 yıl arasındaki erken Pleistosen dönemde göç eden aslan ve sırtlan gibi et yiyen hayvanlarla birlikte olduğu görüşüdür. Tanımadık ve zehirli bitkileri yemek yerine ete dayalı beslenme şekline geçmek besin bulunabilecek geniş alanlara yayılmaya neden olmuş olmalı. Buna mukabil bu görüşe de, bu göçün çok yavaş seyrettiği, insanların her 20 yılda bir 1.6 km bir alana yayılması halinde güneydoğu Asya’ya 150.000 yılda ulaşılacağı ve bu kadar süre zarfında bitkileri tanıyıp beslenebilmenin mümkün olması gerektiği,ete dayalı beslenmenin bu süreçte yeterli olamayacağı görüşü karşı çıkmaktadır.

PS: Bu akşam habertürk de 21 de Yiğit Bulut’un sunduğu “sansürsüz evrim” isimli geniş katılımlı bir evrim tartışması var. Ancak bu yeni Reha Muhtar adayının seviyeyi ratinge feda edeceğine kesin gözüyle bakıyorum. Sinirleri sağlam olan,dayanabilenler seyretsin…

İnsan cinsinin farklılaşması ve kültür….

Antropolojik anlamda kültür sözcüğünden adet,gelenek ve kanunlar dahilinde ortaya konan tüm insan yaratıları ve aktiviteleri anlaşılıyor. Teknoloji, dil ve sanat kültürün elementlerinden bazıları. Kültürel yaşantı bilginin bir jenerasyondan diğerine aktarılmasına,aktarım ise lisan denilen karmaşık iletim sistemine bağlı. Çoğu zaman kültür sözcüğünü yalnızca kendi cinsimizle bağlantılandırsak da, hayvanlar aleminde de, şempanzelerin beslenmek amacıyla termitleri avlamada çubuklar kullanmaları ya da kabuklu yemişleri açmak için taşla ezmeleri gibi basit kültürel davranış modellerine rastlanabiliyor. Aslında insan da milyonlarca yıl boyunca sadece taş alet yapım ve kullanımıyla sınırlı bir kültürel evrim çizgisi izlemiştir. Son 60.000 yıl içinde ulaşım, avcılık ve balıkçılıkta kaydedilen aşamalarla küçük ada zincirlerine, Avustralya ve Amerika kıtalarına kadar dünyanın her yerine yayılmayı başardık. Son 30.000 yıl içinde ise kültürel gelişimimiz kendisini arkeolojik kayıtlarda açıkça gösteren taş alet yapım tekniklerinde hızlı bir artış, sanatsal üretim ve ölülerin gömülmesiyle bağlantılı olması muhtemel dini inançların ortaya çıkışı ile ciddi ölçüde hızlandı. 10.000 yıl önce tahıl üretimi ile tarım ve hayvanların evcilleştirilmesi insanla yeryüzü arasındaki ekolojik ilişkiyi başlatan bir gelişme oldu. Tarımın gelişmesiyle insanlar daha büyük besin stoklarına sahip oldular ve buda ilk medeniyetlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu gün ise kültür ve teknoloji insan yaşamını yönetir hale geldi.

Kültürel evrimin unsurları

Sosyal yaşam

Primatların çoğu değişik boyutta sosyal gruplar halinde yaşar.

1975 de Hadar, Etopya’da bulunan 3.2 milyon yıl önce yaşamış bilim dünyasında ki ismi “ilk aile” olan birkaç kişiden müteşekkil Australopithecus Afarensis fosili insansıların sosyal gruplar halinde yaşadığının açık kanıtı sayılıyor.

Maymunlardan insana evrimleşmede ilk fiziksel değişikliklerden birisi erkeklerin köpek dişlerinin boyutlarındaki küçülmedir. Erkekler bazen büyük köpek dişlerini dişilere,alanlara ve besine erişmek amacıyla ve kendi türünün diğer erkeklerini korkutmak, dövüşmek için kullanırdı. Bu dişlerin küçülmesi Australofit erkeklerinin birbirlerini korkutmak için ya başka metotlar geliştirdiklerini ya da aralarında daha uyumlu ilişkiler kurduklarını gösterir.

Eşleşme ve bağlılık

Erkek ve dişi arasında özel bir eşleşme ve bağlanmanın gerçekleşmesi yalnızca insan türüne özgü olmasa da -çoğu memeli ve kuş türü tek eşlidavranış biçimine sahiptir – evrime katkıda bulunan önemli bir sosyal özelliktir. Diğer memelilerle mukayese edildiğinde, bedenine oranla daha büyük ve dolayısıyla daha geç olgunlaşan bir beyne sahip olan insan yavrusu, yetişme çağı boyunca ebeveynlerinden bu ölçüde yoğun bir destek alır. İnsanda eşe ve çocuklara bağlılığın doğum ve yavrunun özel bakım gerektiren bu dönemleri boyunca sürmesi türün sürekliliğinin sağlaması bakımından yaşamsal öneme sahip olsa gerek.

Avcılık

Primatlar içinde yalnızca insan, eline geçirdiği besini yemeyi, sosyal gruplarına ait mekana dönene kadar erteler.Avcı toplayıcı yaşam biçiminde kadınların topladıkları bitkisel besinleri erkeklerin ise avladıkları hayvanların etlerini paylaşmak üzere çocuk hasta ve yaşlıların bakım gördükleri ortak yaşam alanlarına getirdikleri anlaşılıyor.

İnsansılar evrim sürecinin başlarında daha çok nasıl besleniyorlardı? Bitkisel besinleri toplayarak mı,avlanarak mı,yoksa yırtıcı hayvanların avlarından arta kalanları toplayarak mı? Bu üstünde halen tartışılan bir konudur.Bazı araştırmacılar avcılığın taş alet yapım tekniklerinin gelişimiyle mümkün olduğunu bazıları ise yırtıcı hayvanlarla rekabetin insan zekasının sınırlarını zorlayarak insansıları taş alet yapımına sevkettiğini düşünüyorlar.Avcılık esnasında gelişen işbirliği ve paylaşım duygusu sosyalleşmeye, rekabet ve mücadelenin ortaklaşa eyleme dönüşmesine yol açarak evrimsel gelişmeyi hızlandırmış olabilir.

2.5 milyon yaşında ki bazı arkeolojik sitelerde parçalanmış antilop, zebra ve diğer benzer büyüklükte hayvan fosillerine rastlanmıştır. İngiltere Boxgrove lokalitesinde bulunan bataklık ile kayalar arasında sıkıştırılarak avlanmış 500.000 sene öncesine ait büyük hayvan leşi kalıntıları; Almanya’da Schöningen’deki bir sitede bulunan 400.000 yaşında büyük hayvanları avlamaya yarayan tahta keskin uçlu mızraklar avcılıkta işbirliği yapıldığını ve alet kullanıldığını açıkça gösteriyor. Ucu taştan ok ve mızrakların yapımı ise 40.000 yıl öncesinden başlıyor. Bu tarihten itibaren yeşil çayırlarda bizon, geyik ve atların ustalıkla avlanmaya başlandığı mağara duvarlarına çizilen av resimlerinde açıkça görülmektedir.

Alet Yapımı

İnsanın primatlardan ayrılmasında temel farkın alet kullanmak olduğu artık düşünülmüyor.Zira şempanzelerinde basit aletleri bir amaç için kullanabildikleri görülüyor.Ancak insanın alet yapmak için başka bir aleti kullanması türünün ayırtedici bir özelliği olabilir.

Yalnızca taş aletlerin yapıldığı “taş devri” 2.5 milyon yıl öncesinden 6000 sene öncesine uzanıyor. İlk aletler son derece basit olup Oldowan stili denen ve 1 milyon yıl boyunca devam edegelen bir tarz da yapılıyordu. “Taş çekiç” olarak isimlendirilebilecek avuç içi kadar yuvarlak bir kaya parçasının köşeli bir kaya parçasına vurulmasıyla şekilli bir kaya parçası koparılması usulüne dayanan bu stil adını bu teknikle yapılmış pek çok taş alet örneğinin bulunduğu Tanzanya Olduvai geçidinden alıyor. Yapım stilini anlamak için sadece gözlem gerektiren, lisan ve talimat lüzumu olmadan çok basit biçimde yapılan bu aletler hayvan leşlerini kesmeye, iliği bulmak için kemikleri parçalamaya, hayvan postlarını yüzmeye ve köklü bitkileri çıkarmak için toprağı kazmaya yarıyordu.

6000 sene önce ise bakır madeni saflaştırılarak kullanılmaya, 5000 sene öncesinde ise bakıra kalay ilave edilerek tunç(bronz) elde edilmeye başlandı.MÖ. 1200 yıllarında ise demirin keşfiyle tunç çağı sona erip demir çağı başlamıştı.

Dr Mehmet Can Güngen‘in çalışmasıdır

Kaynak: Çukurova Bilim ve Felsefe Kütüphanesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s