BİYOLOJİK EVRİM – KÜLTÜREL EVRİM

SOSYOBİYOLOJİ ve ANTROPOLOJİ NELER SÖYLÜYOR?

HARRIS. Biyolojik evrim ve kültürel evrim arasında şimdi öne geçmiş olan kültürel çizgi, başlangıçta evrim sürecindeki olağan genetik bazdan yola çıkmıştı. Kültürümüz bizi çok daha ötelere götürebilecektir, ancak dizginleri genlerimiz elinde tutuyor. Şunu söylemek istiyorum: Kültürel evrim, yönü ve ulaşabileceği boyutlar açısından, genetik gerekirliklerin belirleyici etkisi ve denetimi altındadır.

KATILIMCILAR:

Edward O. Wilson (Sosyobiyoloji)

Marvin Harris (Antropoloji)

Moderatör: Ann Carroll

CARROLL. Sosyobiyolojinin ilgi çekici tezlerinden birisini de bireylerdeki sencil (diğerkâm, altruist) davranışları açıklayış tarzı oluşturuyor. Anladığım kadarıyla Sosyobiyoloji bu tür davranışları, genetik bencillik yada yakın akrabaların korunması gereği ile açıklıyor. Bu konuda da bizleri aydınlatır mısınız?

WILSON. Bu konuyu açmakla, Sosyobiyoloji tezindeki biyoloji katkısının antropolojiye kuramsal açıdan ençok yardımcı olabileceği konulardan birisine parmak basmış oldunuz. Sosyobiyoloji, birinci ve ikinci derecedeki sencillik örnekleri arasındaki farkın açıklanabileceği görüşündedir. Birinci derecede sencillik dediğimizde, bireyin kendi yakın akrabaları ile olan yardımlaşmasına ilişkin genetik kalıpları kastediyoruz. İkinci derecede sencillik ise, insan ilişkilerinde de yaygın biçimde rastlanılan, karşılıklı sosyal yardımlaşma ilkeleri anlamında kullanılmaktadır.

CARROLL. Kısacası, ben sana sen de bana türü ilişkiler mi demek istiyorsunuz?

WILSON. Evet.. Öte yandan birinci derece sencilliğin, yani tek taraflı sencilliğin gizlerine ve evrim süreçleri içindeki yerine Sosyobiyoloji kuramı yeterli açıklama getirebiliyor. Türlerin nüfus dinamiği ile ilgilenen biyologlar, bu çeşit sencillik örneklerinin oluşma koşullarını oldukça güvenilir biçimde tanımlayabilmişlerdir: Davranışınızla kaç yakın akrabanıza ne ölçüde yarar sağlamaktasınız? Sencil davranışlar geliştiren ve aralarında tutkunluk bulunan nüfuslara kıyasla, bu açıdan zayıf kalan nüfusların türünü sürdürmekteki başarısızlık oranı nedir? Bu çalışmalar sonucunda, insanlardaki birinci derecede ve tek yanlı sencillik örneklerini ve ikincil derecedeki sosyal yardımlaşma örneklerini açıklamamıza elverişli, yeterli bir kuramsal çerçeve ortaya konulabilmiştir,

CARROLL. Fakat öte yandan, geçenlerde aldığınız bir mektupta, boğulmakta olan bir adamı kendi yaşamını tehlikeye atarak kurtaran ve bu özverisine karşılık Carnegie madalyası ile onurlandırılan bir gencin size bazı sorular yöneltmiş olduğunu biliyoruz. Bu delikanlı sizden ve öteki sosyobiyolojicilerden — esefle — yaptığı işin sonuçta genetik bir koşullanmadan mı ileri geldiğini soruyordu. Kendisine nasıl bir karşılık verdiniz?

WILSON. Kendisine sencilliğin içgüdülere dayalı olduğunu; insanda bilinçli kararlara bağlı olmakla birlikte, sonuçta yine de duygusal düzeyde doyum sağladığını açıklamağa çalıştım.

Biyolojide sencillik, bireyin kendisini başkaları için tehlikeye atması olarak tanımlanır. Evrimin alt basamaklarındaki türlerde bu çeşit davranışlar, bilinçli bir kavramlaştırma olmaksızın ortaya çıkan otomatik davranışlardandır. İnsanlarda ise davranışlarımızın çoğunda olduğu gibi, sonuçlarının farkında olduğumuz davranışlar olmak durumundadır. Fakat kararlarımızı olumlu yönde verirken, aslında büyük ölçüde duygusal yapımızın yönetimi altında, ahlâk kavrayışımıza ilişkin bir dizi ilkeden yola çıkıyoruz,

HARRIS. Ne var ki, insan yaşamının çeşitli yönlerini açıklamağa çalışırken, bencil genlere dayalı birtakım hesaplamalarla sosyobiyoloji ilkelerine başvurulacağına, bunların aslında sosyo-kültürel düzeyde çok daha yalın tarzda ele alınabileceğini görüyoruz. Eldeki durum, bu açıdan, Sosyobiyoloji girişimlerinin gereksiz sayılması yönünde inandırıcılık taşıyor. Sosyobiyolojide yapılmak istenileni, indirgeyicilik olarak değerlendirebiliriz. Kültür düzeyinde pekala anlaşılabilir ve açıklanabilir bir dizi olay ve olguyu, genetik düzeye devşirmiş olmuyor muyuz? Evet, bu iki düzey arasında koşutluk bulunabilir. Fakat, boğulan adamın kurtarılması yada yaşlılara yardımcı olunması gibi ahlak inançlarımızdan kaynaklanan davranışlarımızı kültürle açıklamak daha geçerli görünüyor. Elimizde yeterli bir açıklama yöntemi varken, yeniden çapraşık işlemlere girişip sorunları genetik düzeye aktarmakla ne yarar sağlanabilir ki?

WILSON. Fakat ben her iki açıklama yönteminin de ayrı ayrı gerekli oldukları üzerinde ısrar ediyorum… Fizyoloji dalında çalışan bir bilim adamı, diyelim ki tatlı duyumunu, duyum fizyolojisine başvurarak, merkezi sinir sistemindeki özel bir duyumlama devresinin belirli bir işlevi olarak açıklayabilir. Fakat bir evrimci yada genetikçiden, şekerin tadının niçin tatlı olarak duyumlandığı sorulacaktır. Başka bir deyişle, örneğin niçin amonyum tuzları değil de, şeker yemeğe eğilimli olduğumuzun açıklanması istenecektir.

Aynı şekilde, erdemli sayılan davranışlarımızın anlamını da, kökenlerini davranışlarımızın genel evriminde arayarak açıklamamız sözkonusu olsa gerektir. İnsan türünde bireyler, belirli kimi davranışları değil de, belirli öteki davranışları geliştirme eğiliminde iseler ve bu eğilimlerin temel duygusal yapısı dünyanın her yöresinde önemli benzerlikler gösteriyorsa, sanıyorum durum genetik açıklamayı gerekli kılacak bir nitelik taşımaktadır denilebilir.

Dolayısıyla ikili açıklama üzerinde ısrarla duruyorum. Bunlardan birincisi, biyolojicilerin “yakın açıklama” olarak tanımladıkları, eldeki durumu açıklamağa yönelen bilimsel yaklaşım; ikincisi ise, genetik kökenleri önplâna çıkaran son çözgüleme düzeyi olacaktır. Böyle bir durumda indirgeyicilik, genetik temeli açıklamağa yöneldiği içindir ki, çağımız bilimlerinde gerçekleştirilen en büyük atılımların aracısı olabilmiştir. Bunun yanında, bu yöntemin, bilimsel etkinliğin yalnızca bir yarısı olduğunu kabul ederim. Çünkü indirgeyiciliğin gerçekten yeterli işleve kavuşturulması için, öte yandan bireşime yönelinmesi ve sonuçta eldeki olay ve olguların çeşitlilik ve zenginliğini açıklayacak girişimlerde bulunulması gereklidir.

HARRIS. Bana kalırsa, asıl konunun çevresinde dolaşıyoruz. Sorumuz, insanın doğasının ne olduğudur. Bu konuda antropologların büyük çoğunluğunun insan doğasının açıklanmasında genetik etkenlerin de dikkate alınması gerektiği görüşünü paylaştıklarını söyleyebilirim. Öte yandan, biyolojik tür olarak bizim öteki türlerde rastlanılmayan bir yeteneğimiz vardır ki, sizin de dokunmuş olduğunuz üzere, genetik koşullanma sonucu kazandığımız bir yetenektir. Adını koyarsak, anlam bakımından evrensel özellik taşıyan, simgelere dayalı bir dil geliştirme yeteneğimizden söz ediyorum,

Bizler dilediğimiz herşeyden söz edebiliriz. İster geçmiş, ister gelecek zaman boyutuna ilişkin konular olsun… isterse dünyanın yakın yada uzak köşeleri olsun… ister oralara, gitmiş olalım yada hiç adım atmamış olalım… Bu yeteneğimizledir ki, öteki türlerde eşi benzeri bulunmayan sosyal ortamlar geliştirdik. Bütünüyle, kültürleme ve kültürlenme yeteneğimize dayanarak… Kültür geliştirme biricikliğimiz, doğanın bize genetik açıdan en önemli armağanıdır. İnsanın genetik birikiminin önde gelen özelliğidir.

Milyonlarca yılı kapsayan bir evrim çizgisinde, bir yandan bugünkü kültür yaratma yeteneğimizi önplâna çıkaran seçilim baskıları etkisini sürdürürken, öte yandan da sosyal davranışlarımızın gelişimi yönündeki seçilim süreci geçerliğini korumuştur. Biyolojik programlanmamızın bu ikinci seçilim yönü şu anlama gelmiştir: Genlerle koşullanan davranışlarımız arka plâna itilirken, kültür yaratma yeteneğimiz önplâna çıkmıştır.

WILSON. Sizinle şu ölçülerde görüş birliği içindeyim: İnsan biriciklik taşıyan bir türdür; kültürümüz yaşamımız üzerindeki en önemli etkendir. Dolayısıyla, konu insan olduğunda Sosyobiyoloji kuramının çok dikkatli olması gerekiyor. Doğal güdülerimizin ne ölçüde kültürlerin denetimi altında olduğu konusunda ise bence bilimsel araştırma ve gözlem önplâna alınmalıdır. Bu noktada bir sosyobiyologun görüşü sanırım şu olacaktır: Kültürel evrimin yönlenişinde, insanların duygusal eğilimlerinin yerinin büyük olduğuna ilişkin, genetik düzeyde bir araştırmayı gerekli kılacak ölçüde yeterli kanıt vardır. Ancak, öte yandan da, kültürlerdeki evrimin bir sonucu olarak, sözkonusu duyarlıklar giderek genişlemiş, Sosyobiyoloji kuramıyla açıklanması oldukça güçleşen zengin bir biriciklik görünümü kazanmıştır.

Kendi adıma, insanın varlığını ikili bir evrim çizgisinde sürdürmekte olduğu inancındayım. İkisi arasında şimdi öne geçmiş olan kültürel çizgi, başlangıçta evrim sürecindeki olağan genetik bazdan yola çıkmıştı. Kültürümüz bizi çok daha ötelere götürebilecektir, ancak dizginleri genlerimiz elinde tutuyor. Şunu söylemek istiyorum: Kültürel evrim, yönü ve ulaşabileceği boyutlar açısından, genetik gerekirliklerin belirleyici etkisi ve denetimi altındadır. Bu arada, kültürel evrim çizgimizin enine boyuna ancak deneysel yöntemler uygulanarak araştırma konusu yapılabileceği görüşündeyim.

HARRIS. Sorunu bu şekilde ortaya koyduğunuzda, karşı çıkma olanağı kalmıyor… Sanırım hemen hepimiz, memeli türlerden olduğumuz, belli bir primat geçmişinden süzülüp geldiğimiz, iki ayaklı bir türün özelliklerini taşıdığımız, ve bütün bu katkıların yapımızda belirli ölçülerde temsil edildiği üzerinde görüş birliği içindeyiz. Bu açıdan, davranışlarımızın genetik etkenlerle dizginlendiği gibi genel bir anlatım kullandığınızda sizinle aynı düşüncede olmak durumundayım. Oysa, konuyu özel noktalara değinerek tartışmak isterdim.. Ama genel düzeyde itirazım yok.

Kaynak: ingilizce-ders.com

Çeviri: Yalçın İzbul

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s