Bizi farklı yapan nedir?

DNA’ya baktığınızda çok fazla şey değil. Ama bu küçük değişiklikler dünyadaki tüm farklılığın sebebidir.

MICHAEL D. LEMONICK, ANDREA DORFMAN

Büyük maymunların- goriller, şempanzeler, bonobolar, orangutanların- bize ne kadar benzediklerini görmek için bir biyolog ya da atropolog olmanıza gerek yoktur. Bir çocuk bile, fazladan vücut kılları gibi bazı abartılı farklılıkların dışında, vücutlarının bizimkilere oldukça benzediğini görebilir. Maymunların da, bizimkiler gibi, diğer yaratıklarınkine benzemeyen çevik elleri vardır. En vurucu olanı da, yüzlerinin esrarengiz bir şekilde anlamlı olmasıdır ve oldukça tanıdık bir duygu yelpazesi gösterirler. Bu yüzden şempanzeleri smokin ceketler içinde, davul çalarken veya bisiklet sürerken görmek bizi hoşnut eder. Göbekli bir gorilin kendini kaşıması bu yüzden bize Ralph Amca’yı ya da Kuzen Vinnie’yi hatırlatır- hatta Kraliçe Victoria, Londra Hayvanat Bahçesi’nde Jenny isimli bir maymunu gördükten sonra, tedirgin olarak; “korkunç, acı verici ve kesinlikle insan” demiştir.

Bu sadece yüzeysel bir benzerlik değildir. Özellikle şempanzeler, sadece bizim gibi görünmekle kalmazlar, aynı zamanda bizlerle insancıl bazı davranışları da paylaşırlar. Bazı aletler yapar, kullanır ve bu yeteneklerini yeni nesillere aktarırlar. Başka hayvanları avlar ve bazen birbirlerini öldürürler. Karmaşık sosyal sınıflandırma sistemleri vardır, ki bunu bazı antropologlar “kült” olarak tanımlar. Kelime oluşturamazlar ama işaret dili ve sembollerle iletişim kurmayı öğrenebilir ve karmaşık kavramsal görevler yapabilirler. Bilimadamları onlarca yıl önce şempanzelerin bizim en yakın evrimsel kuzenlerimiz olduklarını, kabaca %98-99 oranında genetik benzerlik bulundurduklarını buldu. İş DNA’ya geldiğinde, bir insan şempanzeye, farenin sıçana olduğundan daha yakındır.

Lakin, genomdaki ufak farklılıklar bütün farkın sebebidir. Bizi şempanzelerden farklı yapan tüm başarılar -tarım, dil, sanat, müzik, teknoloji, felsefe veya bir şempanzenin iş takımları içinde çok saçma gözükmesi- bir şekilde genetik kodumuzun küçük bir bölümünde kodlanmıştır. Bugün kimse tam olarak hangi bölümlerde olduklarını ya da nasıl çalıştıklarını bilmiyor, ama hücrelerimizdeki nükleonlarda bol miktarda aminoasit vardır, belirli bir sıra ile düzenlenmişlerdir, ve bize soyağacındaki en yakın kuzenlerimizden daha akıllı olmamızı sağlamaktadırlar. Bize yazma, okuma ve konuşma yeteneklerini, senfoni yazmamızı, başyapıtlar çizmemizi, ve bizi biz yapan moleküler biyoloji araştırma yeteneğini bağışlarlar.

Şu ana kadar bu önemli farkları çözmemizin bir yolu yoktu. Bize tam olarak neyin karmaşık beyin, dik yürümek gibi avantajları kazandırdığı, neyin bazı hastalıklara karşı dirençsiz olmak gibi dezavantajları getirdiği sır olarak kalmıştı.

Ama bu sürekli olarak değişmekte. Daha bir sene önce, genetik uzmanları şempanzelerin genomunu kabaca sıralayabildiklerini açıkladılar, ki bu da ilk şempanze-insan genomu karşılaştırmalarını mümkün kıldı. Şimdiden, bu araştırma insan beyninin son birkaç milyon yıldaki gelişmesi ve muhtemelen atalarımızın bazı davranışlarının da keşfini sağladı.

Ve önümüzdeki birkaç hafta içinde, Max Olanck Evrim Antropolojisi Enstütüsü’nden Svante Pääbo liderliğindeki bir moleküler genetikçi ekip, daha da vurucu bir başarıyı açıklayacaklar: Neandertallerin gen dizilişlerinin çok büyük bir bölümü. (Neandertal: mağara adamı dendiğinde aklımıza gelen ilk insan şekli- ki bize genetik olarak şempanzelerden çok daha yakındırlar.) Neandertaller on bin yıl önce yokolmuş olsalar da, Pääbo uzun süre önce kaybettiğimiz bu akrabalarımızın genomlarının tamamını inşa etmekte olduğu konusunda emin, bunu yaparken de herşeye rağmen 38.000 senelik bir kemikten DNA çıkaracak.

Yanyana koyulduklarında, bu üç farklı genetik şifre dizilimi -artı gorillerin ve diğer primatların genomları ki onlar da tamamen çözülmek üzere- sadece bizi insan yapan şeylerin ne olduğunu kesin olarak açıklamakla kalmayacak, aynı zamanda insan hastalıklarını daha iyi anlamamızı sağayarak onları nasıl tedavi edeceğimiz konusunda ipuçları bulmamızı da sağlayacak.

İLK IŞIKLAR

Bilimadamlar, tabi ki, insanlarla maymunlar arasındaki zorunlu farklılıkların ne olduklarını tartışmak için elbette şempanze genomunun çözülmesini beklemediler. DNA hakkında bir bilgilerinin olmalarına bile ihtiyaçları yoktu. Bunların bir kısmı Charles Darwin’in insan ve maymunların ortak bir ataya sahip oldukları yönünde olduğu mantığından yola çıkar.

Paleontologların eline daha ve daha çok fosil geçtikçe, vücut şekli, kafatasının ve suratın şekli, köpek dişlerinin büyüklüğü, başparmakları üzerinde verileri derleyebildiler. Bu özelliklerin karşılaştırmalı analizlerini ve bazı özelliklerin ne zaman ortaya çıkıp kayboldukları gibi verileri kullanarak gittikçe daha detaylı olan, maymun, insanımsı ve insanlar arasındaki ilişkileri gösteren soyağaçları inşa ettiler. Bu sırada, diğer şeylerin yanında, Darwin’in nerdeyse hiç bir gerçek veriye sahip olmamasına karşın, maymun ve insanın ortak bir atadan evrildiği düşüncesini büyük miktarda doğrulamaktadır, ve sürpriz olarak, dik yürüme yeteneğinin, büyük beyinlerin evrimleşmesinden milyonlarca yıl önce kazanıldığını göstermektedir.

Lakin 1960’lara kadar maymunlarla aramızdaki fiziksel yakınlık temel biyokimya seviyesinde anlaşılamamıştı. Wayne Eyaleti Üniversitesi bilimadamı Morris Goodman, mesela bir tavuğun insandan, gorilden veya şempanzeden alınmış belirli bir kan proteininin enjekte edilmesine belirli bir savunma cevabı alırken (savunma sisteminin cevabı), orangutanların ve şebeklerin proteinleri hiç bir negatif tepki vermediği gibi bazı bulgulara ulaşmıştır. Yeni moleküler genetik bilimi ile 1975 yılında insanlar ve şempanzelerin genetik malzemesinin yaklaşık olarak %98-99 oranında benzer olduğu bulundu.

 

GENLER ÜZERİNE EĞİLME

Şempanze genomu bulunmadan bile önce, araştırmacılar bizim genetik farklılıklarımızı çıkarmaya başladılar. 1998 gibi uzun bir süre önce, glikobiyolog Ajit Varki ve meslektaşkarı, Kaliforniya Üniversitesi’nden, insanların hücrelerinin yüzeyinde sialic asit bulunduğunu bildirdi. Bu dark insanlarda “hasarlı” olan bir gen tarafından kodlanmış. Sialic asitler pek çok patojen bakterinin üremesi için ortam oluşturur, bu da insanların hastalıklara karşı mesela şempanzelerden daha dayanıksız olduklarını açıklayabilir.

Birkaç yıl sonra, Pääbo önderliğindeki bir takım FOXP2 isimli genin insan versiyonunun, ki konuşma ve dil gibi yeteneklerimizin gelişmesinde rol oynar bu gen, geride bıraktığımız 200.000 yıl içinde -anatomik olarak modern insanın ilk çıktığı zamanlarda evrimleştiğini açıkladı. Bu proteinin insandaki FOXP2 geni, aynı proteinin değişik maymun türleri ve farelerdeki hali ile kıyaslanması sonucu, aminoasit diziliminin diğer hayvanlarınki ile 715 bölgenin sadece ikisinde değişiklik gösterdiği keşfedilmiştir. Son derece küçük olan bu değişiklik insanların konuşmasının her şeklini açıklar, bir bebeğin ilk kelimelerinden Robin Williams monoloğuna kadar. Hatta, bozulmuş FOXP2 geni bulunduran insanlar kelimeleri ayırt etmekte ve grameri anlamakta sorunlar yaşarlar.

Daha sonra, 2004 yılında, Pensilvanya Üniversitesi’nde Hansell Stedman önderliğindeki bir grup kromozom 7’deki ufak bir mutasyonu tanımlamışlardır, ki bu kromozom miyozin üretimini etkiler. Miyozin, kas dokusunun kasılmasını sağlar. Mutant gen, MYH16 olarak bilinen, ısırma ve çiğnemede kullanılan çene kaslarınında bulunan, miyozin çeşidinin işlevini azaltır. Bu mutasyonun tüm insanlarda varolmasına, lakin yedi çeşit insan olmayan primatlarda varolmamasından yola çıkarak araştırmacılar MYH16’nın eksikliğinin atalarımızın daha küçük çene kaslarına sahip olacak şekilde evrilmiş olmalarına (2 milyon yıl önce) sebep olabileceği fikrini öne sürdüler. Bu kas gücündeki kayıp, beyne ayrılan yerin büyümesine, bunun da beynin büyümesine imkan sağladığını düşünüyorlar.

GENLERİN ÖTESİ

Gen-gen karşılaştırma prensibi hala güçlüdür, ve bir sene önce genetikçiler uzun süredir beklenen bütün bu karşılaştırma yığınını ele almayı başarmış olsalar da, bunun haberi, aynı hafta vuran Katrina Kasırgası haberlerinin gölgesinde kalmıştır. Nature dergisinde yayınlanan kaba taslak halindeki şempanze genomu bilimadamlarına bazı önemli şeyler açıkladı. İlk olarak, iki türü de oluşturan temel genomlar yaklaşık olarak %1.23’lük bir fark göstermekteydi – ki bunların büyük bir kısmı sadece erkeklerde bulunan Y kromozomunda bulunmaktaydı. Bu iki türün proteinleri karşılaştırıldığı zaman, proteinlerin (ki genlerdeki şifrelere göre sentezlenirler) %29’unun aynı olduğu, değişik olanların da çoğunun ortalama olarak saece iki aminoasitlik bir fark ile başka proteinler olarak tanımlandıkları bulundu.

Şempanze ve insanlar arasındaki genetik farklılıklar, göreceli olarak zor olmalıydı ve hepsi basit olarak biraz farklılık gösteren genlerden olamazdı. İnsan genomu çözülmeden önce (2000 senesinden önce) Sean Carroll’un sözlerine göre (Wisconsin Üniversitesi) “insanların 100.000 genleri olduğu tahmin edilmekteydi. Genomu elde ettiğimizde tahmin 25.000’e düştü. Şimdi Toplam sayının 22.000 olduğunu biliyoruz, hatta 19.000’e bile düşebilir”

Bu şok edici şekilde az olan rakamlar bilimadamlarına şunu açıkladı: genler tek başlarına türleri arasındaki farkları yaratmıyorlar, şimdi biliyorlar ki, farklılıklar ayrıca genlere ne zaman aktif olup ne zaman kapanacaklarını söyleyen moleküllere bağlı. Lovejoy: “Elin, penisin ve omurların yapılmasında rol oynayan genleri alın. Bunlar aynı yapıda olan bazı genleri paylaşırlar. Leğen kemiği de başka bir örnektir. İnsanların legen kemiği maymunlarınkinden ciddi bir şekilde değişiktir. Bu bir çizimde iki ayrı tuğla binanın tasarımının bulunmasına benzetilebilir. Tuğlalar aynıdır, ama sonuçlar çok farklı”

Bu moleküler anahtarlar genomun karanlık maddesinde bulunmaktadır. Bu “karanlık madde”, aslında, artıktır, eski evrimsel olayların unutulmuş kalıntılarıdır. Ama bu karanlık maddenin genomun %3-4’ünü içeren ve çoğunlukla genlerin içinde ve etrafında gömülü olan,  işlevsel kodsuz DNA olarak bilinen bir altkümesi çok önemlidir. “Kod bölgelerinin incelenmesi çok daha kolaydır” diyor Carroll, ki kitabı “The Making of the Fittest: DNA and the Ultimate Forensic Record of Evolution” (En uyumlusunu yapmak:DNA ve Evrimin son adli kaydı)’da son konuyu derinden inceler. “Gördüklerimizin çoğunu karanlık madde yönetiyor olabilir”

Kara madde ve genlerin kendisinin, bir türden başka türlere evrim geçirmesinin sebebi,  tek tek baz çiftlerinde – genetik alfabenin harfleri- tipografik hata gibi görünen değişimler olan, rastgele mutasyondur. Bu değişiklik seksüel çoğaltmada, DNA kopyalanır ve yeniden birleştirilirken, oluşmaktadır. Bazen, harflerden oluşan uzun dizinler, dölde (yavruda) aynı dizinden birden fazla olacak şekilde, yeni kopyaları oluşmaktadır (duplication). Bazen bir dizin tümden atıldığı gibi, sıradan çıkarılıp ters çevirildikten sonra tekrar yerleştirilebilmektedir. Toronto’da Çocuk hastanesinde Stephen Scherer’in yönlendirdiği bir grup, yaptığı çalışmada insan genomu ile şempanze genomu arasında 1,576 açıkça belli olan ters çevirmeyi tespit etmiştir. Bunların yarısından fazlası insanın evrim aşamalarında oluşmuştur.

Genom’un kullanılmayan kısımlarında oluşan ters çevirme, çıkarma veya yeniden tekrarlama, pek birşeyi değiştirmemekte ve gerçekte, insanın, şempanzenin ve diğer genomlar DNA nın böyle atıl kısımlarıyla doludur. Bu değişiklik bir gen üzerinde veya fonksiyonel kodlama yapmayan kısımlarda oluşan tersine çevirmeler veya tekrarlamalar çoğu kez zararlıdır. Ama bazen, tamamen şansa, bu değişimler organizmaya daha fazla döl yavru besleyebileceği çeşitli avantajlar da sağlayabiliyor ve bu değişiklikler sonraki nesillere aktarılmış oluyor.

 

MAYMUNLARIN BİZE ÖĞRETEBİLECEKLERİ ŞEYLER

Geçen ay Bilim (Science) dergisinde gen çoğaltımının (duplication) bizim maymunumsu orijinimizde ayrılmamızı nasıl yardım etmiş olabileceğini gösteren  çarpıcı bir örnek vardı. James Sikela tarafından yönetilen ve Denver’daki Colerado Üniversitesi ve Auroro Colo.’daki Sağlık Bilimleri Merkezi elemanlarından oluşan bir ekip, DUFF1220, adı verilen ve beynin yüksek kavrama işlevleriyle ilgili bölgelerinde bulunan bir bir protein parçasının kodu olduğuna inanılan geni incelediler. Gen, geniş bir aralığı oluşturan primatlarda birden fazla kopya halinde bulunmaktadır—ancak, bilimadamları, insanların en fazla kopyayı taşıdıklarını buldular. Afrikalı büyük maymunlar önemli ölçüde daha az kopyaya, ve en uzaktaki akrabalar-orangutan ve eski dünya maymunları-  çok daha azına sahip.

İlk kez Nature dergisi tarafından iki ay once yayınlanmış olan başka bir keşif, insane beyninin gelişiminde rol oynayan bir geni buldu. Şimdi California Universitesi’nden çalışan biyo istatikçisi Katherine Polland ve U.C Santa Cruz’dan Sofie Salama’nın liderliğini yaptığı bir ekip insan, şempanze ve diğer omurgalıların genomlarında büyük ölçüde ve ivmelenen oranlarda değişim geçiren kısımları sofistike bilgisayar programları kullanarak aradılar. Sonuç olarak 49 adet HARS (human accelerated region-insanın ivmeli bölgeleri) bulmuşlar.

Maymun’dan insana en dramatik şekilde değişen bölge, HAR1, cenin’in 7’nci ve 19’uncu haftalarında beyin dokusunda aktif olan gene ait olduğu ortaya çıkmış. Genin kesin görevinin ne olduğu bilinmese de,  bu dönem,reelin proteininin insan beyinin karakteristik 6 seviyeli kortex yapısının tamamlanmasına yardımcı olduğu dönemdir. Ekibin yaptığı çalışmayı daha ilginç kılan şey, ikisi dışında diğer tüm HAR’ların, genomun anlaşılmaz ve kodlanmayan bölümlerinde bulunması, ki bu da türlr arasındaki çoğu değişikliğin buralarda olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

ŞEMPANZELERLE SEKS

 

İlkel genomların karşılaştırılması, insanların orijini hakkında şaşırtıcı, tartışmalı ve biraz rahatsız edici iddalara da yol açmıştır. Cambirdge Broad Enstitüsünden David Reich birkaç arkadaşıyla, şempanze ve insane DNA’larını, goril, orangutan ve makakların genetic malzemeleriyle karşılaştırdılar. Bilimadamları genomlardaki ortalama farklılıkları bir çeşit evrimsel saat olarak kullanmışlardır, çünkü daha yakın türler değişik yönlerde gelişme için daha az zamanları olmuştur. Reich’in ekibi değişik türlerin kromozomları üzerinde evrim saatinin nasıl çalıştığını ölçmüşlerdir. Sürpriz bir şeklide, maymun ve insnanın ortak atadan en fazla 6.3 milyon ve en az da 5.4 milyon yıl once ayrıldıkları sonucuna varmışlardır. Eğer yanılmamışlarsa, şimdi en eski atalarımız olarak kabul edilen birkaç insansı tür—Sahelanrthropus tchadensis (7 milyon yıl yaşında) Orrorin tugenesis (yaklaşık 6 milyon yaşında) ve ardipithecus kadabba (5.2 ila 5.7 milyon yıl yaşında)- yeniden değerlendirilmelidir.

 

Ve bu en şaşırıtcı bulgu değildir. Reich’in takımı insan X kromozomunun bütününün şempanze X kromozomundan diğer kromozomlara göre yaklaşık 1.2 milyon yıl daha sonra ayrıldığını bulmuşlardır. Bir mantıklı açıklama insan ile şempanzein ilk önce ayrıldığını, ama en sonunda farklı evrimsel yollara yönelmeden önce zaman zaman çiftleştiği açıklamasıdır.  Bu, neden şimdi insanın atası olduğu ileri sürülen bazı fosillerin insan ile şempanze özelliklerinin bir karışımına sahip olduğunu açıklamamın yanında bu fosillerin bir kısmının hibrid olabileceğini de gösterebilir. Veya sadece aynı zamanlarda yaşamış hatta insan ile şempanzenin en son ortak atasından önce de yaşamış olabilirler.

 

Tüm bunlar, fosil zamanlamasının doğruluğuna ve genetik varyasyonu saat olarak kullanmanın güvenirliğine bağlıdır. Her iki metod da büyük hata payları içermektedir. Ama genetikçiler ne kadar daha fazla primatın genomlarını yanyana koyoarkarsa o kadar çok soruyu yanıtlayabileceklerdir. “İnsanların, orangutanların, şempanzelerin ve makakların kaba dizilimlerine sahibiz”  demektedir Eric Lander, Broad Enstitüsü’nün direktörü ve şempanze genomunu çözen ekibin lideri. “Ama henüz goril genomuna sahip değiliz. Lemurlar da sırada, ve gibonlar da”

 

NEANDERTAL’LERİ ÇÖZÜMLEMEK

 

Daha da devam edersek, iki birbirinden bağımsız araştırma grubuna, en yakın akrabalarımızın; Neandertal’lerin genomlarını inceledikleri için teşekkür etmeliyiz. Neandertal’lerin ataları yaklaşık 500.000 yıl önce ortaya çıkmış, ve bizim türümüzden daha uzun mu yaşayacağı, yoksa, şimdilerde bize tuhaf gelen bir şekilde, en azından Avrupa ve batı Asya’da iki türün süresiz bir şekilde hayatta kalıp kalmayacağı sorusu, uzun süre belirsizliğini korudu. Neandertal’ler yüzbinlerce yıl yaşadılar. Nature dergisinde geçen ay yayımlandığı gibi, Neandertallerin son yaşam alanı İber yarımadasının güney ucun olan Gibraltar’da 28.000 yıl öncesine kadar- veya daha uzun süre, yaşamış olabilirler.

 

Californya, Valnut Creek teki Energy’nin birleşik genom enstitüsü (Energy’s joint Genome Institude) direktörü Eddy Rubin’e göre Nenandertaller pekçoğunun sandığı kadar ilkel değillerdi; “Ateşleri vardı, ölü gömme törenleri, sanat dediğimiz şeyin ilk adımlarına sahiptiler. Gelişmişlerdi ama inanın son 10.000 15.000 yılda yaptığı kadar da değil”. Sonuçta onları yarış dışında bıraktık ama bunu nasıl yaptığımızın anahtarı da genlerimizde yatıyor. İki yıl önce, Svante Paabo,  FOXP2 yi analiz eden ve antik DNA üzerinde çalışmalar yapan adam, Neandertal genomunu yeniden yaratmak için çaba sarfetti. Aynı zamanlarda Rubin, aynı işi başka bir teknikle yapmak için uğraşıyordu.

 

Yapılan iş kolay değildi. Herhangibir kompleks organik molekül gibi, DNA da zaman içinde bozuluyordu ve yerde binlerce yıl yatan kemikler bakterilerin ve mantarların DNA’larıyla kötü bir şekilde bulaşmış/kirlenmiş oluyordu. Fosili alan kişi de fosilde insan DNA’sı bırakmış olabiliyordu. 400 Neandertal arasından 60 tanesinin kalıntıları üzerinde yapılan araştırmalarda sadece 2 tanesinde işe yarar malzeme bulunabildi. Üstelik, ekibinin kemiklerden çıkardığı genetik materyalin sadece %6’sının Neandertal’lere ait olduğunu tahmin etmektedir.

 

Sonuç olarak işlem delirtecek kadar yavaş ilerledi. Detayını ifşa edememesine rağmen, yakında önemli bir bilimsel dergide Neandertal genomunun 1 milyon baz çiftini yayınlayacağını ve çantasında 4 milyon baz çifti daha olduğunu belirtmiştir.  Bu arada Rubin’de çalışmalarının sonucunu yayınlamaya hazırlanmaktadır,  ancak detaylarını açığa vurmayı reddetmektdir. “Paabo’nun takımı bizim elimizdekinden önemli derecede daha fazla dizine sahip”, diyor. “Bazı detaylar farklı ama sonuçlar büyük oranda benzer”.

 

Paabo, en yakın kuzenlerimizde bizi ayıran şeyin ne olduğu hakkında çok fazla şey öğrenemediğini kabul ediyorsa da, bukadar uzun süre önce ölmüş bir varlıktan önemli bir miktarda DNA dizini yeniden yaplandırılabıleceğini göstermek bile kavramın ispatı açısından önemlidir. O ve rubin, birkaç yıl içinde tamama oldukça yakın Neandertal genomu elde edilebileceğinde hemfikir. “ Bu bize, yumuşsak dokular gibi şu anda birşey diyemediğimiz konularda biyolojik bir bakış açısık kazandıracak” diyor Rubin. “Bu bize hastalıklara karşı duyarlılık ve bağışıklık hakkında birşeyler söyleyebilir. Bu bize, insanın dizinleri ile çakışan bölgelerinde, tarihöncesi bir varlığın dizini ile şempanzenin dizinini karşılaştırma olanağı verecek.” Birgün neandertal ile insan DNA sının aynı parçalarını farklı fare DNA’larına ekleyip ne tür bir etki yaratacağını gözlemleyebiliriz.

 

TÜM BUNLARIN ANLAMI

 

Bu bilgilerin ne kadar yararlı olduğunu kesin bir şekilde değerlendirmek zor. Gerçekte, birkaç uzman tüm projeyi olumsuz yönde değerlendiriyor. “ Kent State’s Lovejoy “neandertallerin bize ne göstereceğinden emin değilim.” diyor. “[İnsan evrimi açısından] gerçekten gecikmişler. Ve, en iyi durumda, Avrupa’da küçük çevresel bir izolasyonu temsil ediyorlar. Onları inceleyerek insan evrimi hakkında çok fazla şey öğrenebileceğimizi hayal edemiyorum”.  Lovejoy, insan ile şempanzelerin atalarının çiftleştiği konusunda çok daha olumsuz ve genomdaki mutasyon hızı ile evrimsel değişimi ölçmenin fazlasıyla kesinlikten uzak olduğunu düşünüyor.

 

Gerçekte, genom karşılaştırmasının en ateşli taraftarları bile hemen hemen şimdiye kadar bildiğimiz herşeyi gözönüne aldığımızda, işin ilk safhalarında olduğumuzu kabul ediyor. “Biz, bizi diğer canlılardan farklı kılan özelliklerle ilgileniyoruz” diyor Carroll Wisconsin, “hastalıklara karşı hassasiyet, büyük beyin, konuşma, dik yürüme, karşı taraftaki başparmaklar. Diğer organizmalarını biyolojik yapısına baktığımızda, bu özelliklerin çok kompleks olduğuna inanmak zorundayız. Biçimin geliştirilmesi, beyin hacminin artması, çok uzun bir sürede oldu, belki 50.000 nesil. Oldukça karmaşık bir genetik reçete.”

 

En sert eleştiriler bile bu çalışmaların çok büyük bir potansiyeli olduğunu kabul ediyor. “Sonunda gezgende yaşayan tüm hayvanlar arasındaki tüm değişiklikleri kesinlikle belirleyebileceğiz” diyor Lovejoy. “Her defasında, göril genomu gibi, yeni bir genomu karışıma aldığımızda şansımızı çok daha fazla arttırıyoruz”.

 

Bazı değişikliklerin çok önemli pratik sonuçları oluyor. İnsan genomu çözüldüğünde de ortaya çıkmış olan, insan hücrelerinde sialik asidin özel bir formunun olmayışı, Varki ve arkadaşlarının belirlediği gibi, sialsik asidin yönettiği 60 genden 10 tanesi şempanze ile insan arasında önemli farklılıklar göstermektedir. “Her defasında” diyor Varki, “tuhaf olanı insandaki”. Bu tür keşifler, malarya, AIDS, hepatit virüsü gibi yıkıcı hastalıkların anlaşılmasında, insan genomunun tek başına incelenmesinden çok daha hızlı sonuç alınmasını sağlayabilir.

 

Çoğumuz için, karşılaştırmalı genom çalışmalarının bizi bu kadar cezbettirmesinin nedeni” bizi insan yapan nedir?” ana sorusu. Bilimcilerin bize hatırlattıkları gibi evrim, gelişigüzel genetik değişimlerin, raslantısal çevresel faktörlerle birlerini etkileyerek arkadaşlarından daha uygun organizmaları ortaya çıkaran raslantısal bir süreçtir. 3.5 milyar yıllık rastlantısal bir süreçten sonra, kendi kökünü merak eden ve Mozart adagio ile eğlenen bir yaratık ortaya çıktı. Birkaç kısa yıl sonra, belki de, bu nasıl ve ne zaman oldu kesin bir şekilde anlayabileceğiz.

 

Alice Park

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s