1. EVRİMİN GERÇEKLİĞİNE DAİR SORGULAMA:

 

1.1. Evrimin Kanıtları

Canlıların evrimine dair delillerden bazıları şunlardır:

-Tüm canlılar arasında var olan biyokimyasal benzerlikler: Yeryüzündeki canlılar görüntüde, doğal yaşam alanlarında ve davranışlarında bir çok farklılık gösterebilmelerine rağmen, aslında tüm canlılar bazı evrensel temelleri paylaşırlar. Bütün hayvan türleri canlılığın ve bitkisel yaşamının karbon bazlı bir biyokimyası bulunmaktadır: Karbon, tüm canlıları oluşturan temel yapı taşı olup aynı şekilde, H2O da, temel çözendir. Dünya’daki tüm canlı organizmalar, genetik bilgilerini depolamak için DNA ve RNA-bazlı mekanizmalar kullanırlar. Diğer bir evrensel ilke ise, virüslerin dışındaki tüm canlıların hücrelerden oluştuğudur. Aynı şekilde, tüm organizmalar, benzer büyüme süreçleri geçirirler ve tüm canlılar benzer metabolizma gösterirler. Örnek: “Glikoliz”. Bütün canlılarda glikoliz reaksiyonları aynı şekilde gerçekleşir çünkü olaylar için tüm canlılarda aynı enzimler görevlidir). DNA veya DNS gibi kalıtım malzemelerinde ortak genetik yazılımlar ve şifreler olması, canlılarda yaygın olan enzim ve redoks sistemlerde aşamalı olarak benzeşmeler göstermeleri bunlar canlılar arasında mevcut olan biyokimyasal benzerliklerdir (Mesela kloroplast ve mitokondri gibi hücre içindeki organellerde bulunan ve hücre solunumu, fotosentez gibi bir çok sayıda kimyasal tepkimelere hizmet eden “sitokromlar” gibi 50’ye yakın renkli moleküller grubu her canlıda bulunmaktadır).Memelilerin çoğunda sindirimde görev alan enzimler aynı ya da benzer olup kanın biyokimyasal yapıları incelenerek canlıların birbirleriyle olan akrabalık dereceleri tespit edilebilmektedir. Bu anlamda evrim açısından birbirine yakın olan türlerde protein benzerliği fazlayken, uzak olanların protein yapılarıysa daha çok farklılık gösterir.

-Fosil bulgular: Fosiller eski dönemlerde yaşamış olan canlıların kabuk, kemik, diş, tohum, yaprak gibi korunabilmiş kalıntılarına verilen genel addır. Günümüzde yaşayan canlılarla karşılaştırıldığında fosiller, canlıların gösterdikleri form değişikliklerine ve yakınlık ilişkilerine ışık tutar ve açıklık getirirler. Fosillerin çeşitli metotlarla yaşlarının saptanması sonucu canlıların çeşitli zaman dilimleri içinde nasıl dönüşüm ve evrim geçirdikleri hakkında kanılara sahip olabiliriz.  Bu anlamda fosil buluntuları bize bulunduğu bölgenin coğrafyası hakkında bilgi verir, canlılık tarihi boyunca basitten karmaşığa doğru ortaya çıkmış olan canlıları ve zaman içinde nesli tükenip yok olan canlıları, yaşamını sürdüren ve hala var olan canlıları, bunların arasındaki geçiş formlarını anlatır. Fosiller bir bakıma evrimin zaman içindeki kayıtlarıdır. Canlı gruplarındaki biyolojik çeşitlenmeler milyonlarca yıl içinde, değişen çevre koşullarına uyum sağlamayla birlikte olmuştur; fosil kayıtlar canlılardaki ortak ve değişmeyen özelliklerin yanı sıra, değişen özellikleri de belgelerler. Bunların yanında “kılavuz fosiller” de denilen “ana fosiller” ise bulundukları yerlerdeki farklı yer katmanlarının yaşlarının yaklaşık olarak tayin edilebilmesi için önemlidir. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki yer katmanlarında, sedimet ve kayaçlar içinde yine aynı kılavuz fosile rastlanmışsa bu, katmanların birbirlerine eşit yaşta olduğunu gösterir. Bir fosilin ideal bir kılavuz fosil veya ana fosil olarak nitelendirilebilmesi için,

> Kılavuz fosile çok sık ve çok sayıda rastlanılması,
> Kolayca tanınabilir ve tanımlanabilir olmaları,
> Birbirine uzak katmanların birbirleriyle karşılaştırılabilmeleri için fosillerin coğrafi bir geniş alana yayılmış olmaları,
> Olabildiği kadar kesin bir yaş tayini yapılabilmesi için fosilin çok kısa bir zaman aralığı içinde yaşamış olan bir türe ait olması,
> Fosilin mümkün olduğu kadar fazla taş fasiyeslerinde ve kayaçlarda bulunabilmesi için bu fosilin ait olduğu canlı türünün de çeşitli ve birbirinden farklı yaşam alanlarında yaşamış olması gerekir.

Bir fosil geçirdiği fosilleşme biçimi ve şekillerine göre de çeşitli adlarla tanımlanabilir. Fosilleşme şu şekilde olabilir;

> Kömür fosil: canlı organizmanın kömürleşmesi,
> Mumyakanmış canlılar: canlının iklim koşullarının özelliğine göre mumyalaşması (bkz. donmuş fosil)
> Fosil izler: canlının bıraktığı taşlaşmış ayak izleri veya kayaçlar arasında başka şekillerde bıraktığı izler (yumurta, yuva, dışkı veya besin gibi). Bazen canlının yumuşak bir zemine bıraktığı kabuk izleri sonradan taşlaşabilir.
> Kemik fosiller: canlı organizmaların sadece kemiklerinin kalması
> Donmuş fosiller: buz kütleleri içinde canlının hiç bozulmadan kalması
> Amber fosil: amber veya reçine içinde hapsolmuş canlı

İşe yarar fosiller bulmak fosilleşme şartları dolayısıyla pek kolay bir uğraş değildir. Bu kadar zor fosilleşme koşulları ve günümüze kadar geçen milyonlarca yıl, fosil bulmayı, saman içinde iğne aramak kadar zor bir işe döndürür.  Bu anlamda “geçiş formları yoktur” demek çok kolay olduğu halde bu fosilleri elde etmek de o derece zordur.

Katmanbilim (Stratigrafi): Bu bilimdalı, yeryüzündeki katmanların üstüste dizilişlerinden yola çıkılarak olayların kronolojik bir sıraya koyulmasına yardımcı olur. Fosiller, katman olarak adlandırılan kaya katmanlarındaki pozisyonlarına bakılıp birbirlerine kıyasla tarihlendirilebilirler. Tüm dünyadaki katmanları inceleyip kıyaslayarak, kayaları birbirlerine göreceli olarak tarihlendirebiliriz.

Fosillerde jeolojik yaş belirlenmesi: Önemli evrimsel olayların tarihlerini ve fosillerin bulunduğu katmanların yaşını belirlemek için bilim insanlarının kullandıkları birçok yöntem vardır. Yaş belirlenmesinde kullanılan metotlar bulunan fosilin ne tür bir materyal olduğuna ve hangi zaman aralığının hangi kesinlikle ölçülmesi istendiğine bağlıdır. Çoğu kez bir fosilin yaşını tayin etmek ve tarihlendirmek için birden çok tarihleme metodu kullanıldığı olur. Bu yöntemlerden bazılarını aşağıda görebilirsiniz.

  • Radyometrik ölçüm: Bilim insanları kayalar ve diğer maddeleri, içerdikleri doğal radyoaktif maddelerin ve izotopların zamanla bozunmalarından yola çıkarak tarihlendirirler. Bunlardan radyokarbon metotu (14 C yöntemi) 300 ile 70.000 yıl yaşındaki fosil buluntuları, Uranyum Toryum Metodu da 100.000 ile 4,5 milyar yıl arasındaki materyalleri tespit edebilmekte kullanılır.
  • Dendrokronoloji: Ağaç halkaları ile tarihleme yapma yönteminin ismidir. Dendrokronoloji, çeşitli devirlere ait ağaçlardan alınan kesitlerde görülen yaş halkalarının çakıştırılması ile gittikçe eskiye doğru giden bir halkalar çizelgesi yapılması ilkelerine dayanır
  • Moleküler saatler: Bilim insanları canlıların günümüzdeki genetik farklılıklarından yola çıkarak iki soyun birbirinden ne zaman ayrıldığına ilişkin tahminlerde bulunabilirler. Uzun evrim süreçleri içinde DNA dizilimleri birbirinden uzaklaştığı ve değiştiği için, diziler arasındaki bu farklılıklar, aralarındaki evrimsel uzaklığı hesaplamada bir “moleküler saat” gibi kullanılabilir.

-Ara Türler veya Ara Geçiş Formları: Ara geçiş formları, değişen türlerin değişme aşamasındaki örneği olup herhangi iki değişik canlı grubu arasındaki ortak özelliklere sahip olan canlılardır. Bunlar bazı özellikleri bakımından kendisinden önceki canlıya, bazı özellikler bakımından da kendisinden sonraki canlıya benzeyen organizmalardır. Örnek: sürüngenler ve kuşlar arasında bir geçiş formu olan ve Geç Jura döneminde yaşamış fosil kuş Archaeopteryx. Bunun yanında 1990’larda Çin’in kuzeydoğusundaki Lioning Eyaleti’nde, lagün çökelleri içinde bulunan ve ilk tüylü dinozorlara ait  çok sayıdaki fosillerin her biri, dinozorlarla kuşlar arasında yeni bir aşamaya ait geçiş formu oluşturmaktadır. Bu fosil kanıtlar, kuşların “yaşayan dinozorlar” olduğu fikrini desteklemektedir. Jura Dönemi sonlarında ve Kreatase’nin başları ( yaklaşık 145-121 milyon yıl önce) tüylü dinozorların zamanı olup günümüzde yapılan birçok araştırmada bilim adamları kuşların birer dinozor olduğu konusunda ve özellikle iskelet sistemleri hakkında güçlü veriler elde etmiştir. Omurgalıların kuş sınıfı, bu kanıtlarla yerini tüylü dinozorlara terk etmiş görülmektedir. Daha birçok geçiş formu ayrıntılı çalışmalarla gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir. Buna dair bugüne dek bulunmuş örnek ara fosillerin listesine ve fosil görsellerine bir aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:

Ara Geçiş Fosillerin Listesi : [Balıktan hem su hem karada yaşayan amfibyumlara geçişi gösteren ara formlar: Tiktaalik rosae, Osteolepis, Eusthenopteron, Panderichthys, Elginerpeton, Obruschevichthys, Hynerpeton, Tulerpeton, Acanthostega, Ichthyosgtega, Pederpes finneyae ve Eryops; amfibyumlardan ilk sürüngenlere geçiş aşamasını gösteren: Proterogyrinus, Limnoscelis,Tseajaia, Solenodonsaurus, Hylonomus ve Paleothyris; dört ayaklı sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren: Protoclepsydrops, Clepsydrops, Dimetrodon ve Procynosuchus; iki ayaklı sürüngenlerden kuşlara geçildiğini gösteren: Compsognathus, Protoavis, Pedopenna, Archeopteryx, Changchengornis, Confuciusornis ve Ichthyornis… “Yürüyen balina” da denilen Ambulocetus’u, ilk at türlerini, insan-primat ortak atadan insana geçişi gösteren çok sayıda ara geçiş türlerinin fosillerini, Ardipithecus, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus]

-Embriyolojik Yapı Benzerlikleri (ontogenez ): Ontogenez bir organizmanın döllenmiş yumurtadan veya zigottan başlayarak ergin ve olgun bir hale ve de foruma gelinceye kadar embriyonel safhalarda geçirdiği değişimleri ve gelişimini tanımlar ve gelişim biyolojisi içinde yer alır. (Bunun aksine bir türün tüm bireylerinin yeryüzünde ilk göründüğü andan itibaren günümüze kadar jeolojik devirler boyunca birlikte geçirdiği değişime ve gelişimine ise filogenez denir). Bir birey eembriyoda, kendi ontogenez gelişimi sırasında, türünün jeolojik devirler boyunca geçirdiği filogenez gelişimlerinde geçilmiş olan bazı safhalardan tekrar geçer. Yani kaba bir deyimle ontogenez filogenezin tekrarıdır.  Bu anlamda omurgalıların embriyonal gelişimleri esnasında gösterdiği benzerlikler buna örnek verilebilir. Balık, salamandar, kaplumbağalar, tavuk, dana, tavşan ve insan embriyolarının ilk safhaları birbirlerine çok benzerler. Mesela;

  • Omurgalı canlıların tüm embriyolarında solungaç yarıkları görülür
  • İnsan embriyosunun ilk haftasında kuyruk vardır
  • Kuşların kuluçka gelişimlerinde ve ilk haftalarında dişleri vardır
  • İnsan embriyosunun ilk dört ayında vücüdunu kaplayan ve tüyleri andıran kıllar vardır
  • Bütün canlılar genel olarak bir hücreli görünüme sahip gametlerin birleşmesiyle zigotu meydana getirirler
  • Kurbağa larvaları başlangıçta amonyak atarlar, erişkin olduklarında ise üre
  • Omurgalı canlıların embriyolarını başlangıçta birbirinden ayırmak mümkün değildir

Ontogenetik özellikler, başka bir deyimle bir canlının bireysel gelişim aşamasında gösterdiği özellikler, genellikle çok ender olarak seçilimlere veya seçimsel baskılara maruz kalırlar. Bu nedenle daha güvenilir olduklarından akrabalıklar hakkında bulgular verirler. Özel hayat şartları dolayısıyla, morfolojileri çok fazla farklılaşmış formların sistemdeki  yerini tayin etmede, onların ontogenezlerini incelemek büyük yardımlar sağlamaktadır   Mesela Darwin larvalarının şekline bakarak kabuklu deniz canlılarından olan Balanidae’ların sanıldığı gibi bir midye türü olmadığını, bunların yengeç ailesine dahil olması gerektiğini bilmiştir.

-Körelmiş Yapılar ve Organlar: Körelmiş yapılar ve organlar, evrim süreci içinde canlılarda asıl işlevinin tümünü bazen de bir kısmını yitiren ve zaman içerisinde işlevsizleşerek geride iz halinde kalmış yapılardır. Buna rağmen sanılanın aksine, körelmiş organlar, asıl işlevi dışında bir takım farklı işlevler gösterebildiklerinden bu onların tümden körelmiş oldukları anlamına gelmez, çünkü asıl işlevini yitirmişlerdir. Bir canlı grubunda körelmiş yapıların başka bir canlı grubunda tam gelişmiş olması o iki grup arasında yakın bir akrabalığın varlığına delil gösterilebilir. Örnek: Kör olmalarına rağmen köstebekler, asya köstebek sıçanları (myospalax) veya daha başka yer altındaki mağaralarda yaşayan türlerin görme özelliğini yitirmiş olan gözlere sahip olması veya tek işlevi yavruyu emzirme olan ve sadece dişiler tarafından gerçekleştirilmesine rağmen erkeklerde de meme dokusunun bulunması. Bunun yanında kozalaksı beze, tiroit bezi, timus bezi, kuyruk sokumu, apandisit, kulak kasları ve bademcikler de körelmiş organlara eklenebilir. Özellikle apandisit ve buna bağlı olan kör bağırsak, otla beslenen memelilerde büyük bir kese halini almıştır. Burada fazla selüloz içeren besinler, uzun zaman özel enzimlerin etkisine bırakılarak sindirilirler.

-Atacılık ve Soya Çekim (Atavizm): Bir kişinin atalarında bulunan işlevsel ve anatomik özelliklerin kuşaklar sonra yeniden ortaya çıkmasıdır. Bazen herhangi bir canlı türünün sadece bazı bireylerinde zaman zaman görülebilen ve daha erken dönemlere ait olan soy geçmişindeki eski aşamaları hatırlatan yapılar da oluşmaktadır. Bu durum, nesiller boyu kaybolduğu sanılan ve bundan sorumlu olan genlerin aslında yitirilmemiş olduğunu ama bastırıldığını gösterir. Örnek: bazı sığırlarda çift tırnak yerine üç tırnak görülmesi veya bazı insanların boğaz bölgesinde tiroglossal kist adı verilen bir kesecikle doğmaları. Bu kesecikler boğazımızdaki hiç bir boşluğu tıkamadıkları gibi tıpkı balıklarda olduğu gibi gerçek bir solungaç oluşur. Embriyo döneminden kalma bu kalıntının yanında bazı insanlarda koltuk altından kasığa kadar uzanan çizgi üzerinde bir ya da daha fazla sayıda meme dokusunun bulunması da atavizme örnek gösterilebilir.

1.2. Evrim Kuramları

Hemen hemen tüm kültürlerde yaratılışa dair çeşitli mitler oluşturulmasına rağmen henüz erken Antik Çağlarda filozoflar yaşamın nedenleri ve canlılığın çeşitliliği hakkında daha rasyonel açıklamalar bulmaya çalışmışlardır. Bu açıklama çalışmaları bir yandan evrenin oluşumu ve gelişimini (kozmoloji) konu edinmişken, diğer yandan yeryüzündeki canlılığın oluşumu ve gelişimi (biyolojik evrim) hakkında da cevaplar bulmaya çalışmıştır. Tek tanrılı dinlerin öne sürdüğü yaratılış hikayelerine dayanılarak dünyadaki canlılığın tek seferde yaratıldığına ve bu türlerin sabit bir şekilde hiç bir değişme göstermeden günümüze kadar geldiklerine inanılmıştır. Orta Çağda ise “yaratılışçılk” inancına aykırı düşünce geliştirmek engizisyon zihniyeti tarafından yasaklanmıştı. Ancak 18. yüzyılda farklı bilim insanları ve araştırmacılarca bunun doğru olabileceğine dair şüpheler duyulmaya başladı.

Aşağıda değinilecek olan 19. yüzyıl Evrim Kuramlarının yanında “Yaşam Her Zaman Vardı”, “Evrensel Tohum”, “Kutsal Yaratılış”, “Erken Evrim Düşüncesi” gibi diğer hipotezlerin olduğu da bilinmektedir.

19. Yüzyıldaki Evrim Teorileri

> Georges Cuvier’in Doğal Afetler Hipotezi: Cuvier (1769-1832) tarafından ileri sürülen bu hipoteze göre katmanlar arasındaki her bir sınır, zaman olarak, sel baskınları ve kuraklık gibi felaketlere karşılık gelir ve o dönemde yaşayan türlerin çoğunun ortadan kalkmış olduğunu savunur. Buna göre tüm canlılar tek bir tanrısal yaratıktan gelirler ve tümü her devirde yaşamışlardır; ama “yer küredeki köklü değişiklikler” (tufanlar,denizlerin kuruması vb), belirli bölgelerdeki hayvan topluluklarını yok etmiş ve bu hayvanların yerini başka yerlerden gelen hayvanlar almıştır. Yapıtlarında yer alan ve evrimci görüşleri çağrıştıran bazı düşüncelerin, Protestan inancının etkisiyle oluştuğu sanılmaktadır. Doğal Afetler Hipotezi evrimi açıklamada gerçek bir teori değildir.

> Lamarkizm: Diğer bir ismiyle “Edinilmiş özelliklerin kalıtımı”. Jean Baptiste Lamark’a (1744-1829) göre tüm canlılar ortak bir kökenden gelir ve canlının yaşadığı ortamda meydana gelen çevresel bir değişiklik, bu ortama uymaya çalışan canlı türünün tüm (veya çoğu) üyelerinde bir değişikliğe neden olur. Mesela Lamark’a göre kullanılan organlar gelişiyor, kullanılmayan organlar ise köreliyordu. Yeni kazanılan bu özellik ise gelecek nesillere kalıtım ile aktarılabiliyordu. Bu durum da canlıların türleşmesine ve türlerin değişimine yol açıyordu. Bilinen en ünlü örneğe göre zürafaların boyunları yüksek dallardaki yaprakları yiyebilmek için uğraşmaları sonucunda uzamıştır ve bu özellik sonraki nesillere aktarılıp o türün özelliği olmuştur.

> Doğal Seçilim Teorisi veya Darwinizm: Charles R. Darwin (1808-1882) ve Alfred R. Wallace’e (1823-1913) göre tüm canlılar ortak bir kökenden gelirler. Canlı türlerinin değişime uğramasının ve çeşitlenmesinin sebebi ise Lamark’ın öne sürdüğü gibi çevre değişiklikleriyle kazanılan özelliklerin ve becerilerin gelecek nesillere kalıtım yoluyla aktarılması değil, herhangi bir türün bireyleri içinde zaten var olan farklılıklar ve değişkenliklerden, bu bireylerden çevre şartlarına daha iyi uyum gösterebilenlerin diğerlerinden daha elverişli şartlar bulup daha çok üreyip çoğalabilmesiydi. Yani Darwin’e göre çevreye uyum gösterebilme ve adaptasyon seleksiyonun sonucuydu, Lamarck’a göre ise çevreye uyum ihtiyacının sonucuydu. Bir yukarıdaki zürafa örneğimize geri dönecek olursak Darwin’e göre uzun boyunlu zürafaların açıklaması; önce kısa boyunlu zürafaların olduğunu, bunların arasında bazı uzun boyunlu zürafaların (varyasyonları) olduğu ve bu uzun boyunlu zürafaların daha iyi beslenebilmelerinden dolayı daha iyi bir avantaja sahip oldukları ve besin kıtlığı olduğu zamanlarda uzun boyunlu olmalarından dolayı yüksek ağaçlardaki yapraklara ulaşarak hayatta kaldıkları, kısa boyunlu olanların ise doğal seleksiyon sonucu zaman içinde gitgide azalarak yok olduklarını söyler. Bu anlamda Darwin’e göre rastgele varyasyonlar daha önce de vardır ve doğanın düzenleyici etkisi olan doğal seleksiyon sonra devreye girer. Bunun gibi Lamark, mağarada yaşayan ve gözleri kör olan hayvanların o ortama uymak zorunda kaldıkları için böyle olduklarını söylerken, Darwin ise gözleri kör olanların mağarada yaşayabildiklerini ileri sürüyor, fakat kör olmanın sebebini açıklamıyordu.

Darwin, evrime etki eden faktörlerin kabaca, günümüzde olduğu gibi geçmişte de aynı şekilde, eşit oranlarda ve sabit bir şekilde etkili olduğunu düşünüyordu. Bu şekilde daha önce Jeoloji biliminin babası sayılan Charles Lyell’in (1797-1875) yer bilimsel süreçleri açıklamak için kullandığı “Güncellik Prensibi”‘ni de devralmış oldu. Darwin’in doğal seçilim konusunda yazdıkları evrim teorisinin temelinde yatmasına rağmen, Darwin kalıtsal varyasyonlar ile çevrenin etkisi sonucu meydana gelen değişiklikler arasındaki farklılığın ve bu faktörlerden tam olarak hangisinin daha ağırlıklı rol oynadığının tam olarak bilincinde değildi. Evrimin mekanizmasının anlaşılması ancak daha sonraki yıllarda, Mendel’in çalışmalarının başka bilim adamlarınca keşfinden sonra mümkün oldu. Buna rağmen hala günümüzde de evrime etki eden faktörlerden hangilerinin hangi durumlarda daha çok rol oynadığı bilim dünyasında tartışılmaktadır ve her geçen gün bu ilişkilere dair yeni bilgi ve bulgular da ortaya çıkarılmaktadır. En önemlisi 20. yüzyılın ilk yarısında, populasyon genetiğin ortaya çıkardığı sonuçlar, Darwin’in evrim teorisinin gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuş, bunun yanında Modern Evrimsel Sentez Kuramının oluşmasını sağlamıştır. 1950’li yıllardan sonra ise moleküler biyoloji de evrim araştırmalarına dahil olmuş ve 1970’li yıllarda da sosyal-biyoloji çerçevesinde seleksiyon ve seçilim süreçleri hakkında fayda – maliyet analizleri yapma suretiyle daha tutarlı veriler elde edilebilmiştir [Sosyal biyoloji; ağırlıklı olarak biyolojide evrimsel süreçleri inceleyen davranış biyolojisinin bir dalıdır. İnsan da dahil olmak üzere her türlü canlı formların sosyal davranışlarının biyolojik temellerini inceler. Sosyobiyoloji terimi 1975’de Edward Osborne Wilsonn’un “Sociobiology – The New Synthesis“ (Sosyobiyoloji – Yeni Sentez) adlı eserinde kavramlaşmıştır].

Evrim hakkında yukarıda değinilmeyen diğer bazı görüşler ve teorileri isimleriyle sayacak olursak,

  • Modern Evrimsel Sentez Kuramı veya Modern Sentetik Teori (Neo Darwinizm veya Yeni Darwincilik)
  • Ümit Verici Yaratık Teorisi (Hopefull Monster)
  • Sıçramalı Denge Teorisi (Punctuated Equilibrium)
  • Kladistizm (Caldistics)
  • Ortak Yaşam Teorisi (Mitokondri Teorisi)
  • Karmaşıklık Teorisi
  • Panspermia Hipotezi
  • Heteretrof Hipotezi
  • Ototrof Hipotezi
  • Akıllı Tasarım Hipotezi
  • Çeşitli kültürlerin mitlerinde ve söylencelerinde görülen farklı Yaratılış Görüşleri (mesela Aborijinilerde Düş Zamanı ile ilgili hikayeler)

ÇALIŞMA SORULARI:

1) J. LAMARK ve C. DARWİN’in Evrim Kuramlarındaki temel fikirleri ve ana hatları kapsayan bir içerik sunun.
2) C. LYELL’in, evrime etki eden faktörlerin geçmişte olduğu gibi şimdiki zamanda da etki ettiğini söyleyen “Güncellik Prensibi”‘ne göre günümüzde de cansız maddelerden canlılığın oluşabilmesi gerekirdi. Bu varsayıma dair bir konum alın.

ÇÖZÜMLER

@1) Yukarıda değinilmiş olanların yanında “moleküler oluşum (evrim)”, “erken evrim düşüncesi”, “yeni darwincilik” gibi konu ile ilgili teoriler hakkında daha önce yayınlanmış olan makalelerdeki bilgileri de kullanın.
Yaşamın Kökenine İlişkin Kuramlar
Evrim Kuramları
Diğer yardımcı kaynaklar:
“Jean Baptista Lamark” – Wikipedia
“Edinilmiş özelliklerin kalıtımı” – Wikipedia
“Doğal Seçilim” – Evrimi Anlamak.org

@2) Aşağıdaki makalelerden yararlanın,
İnorganikten Organiğe: İlkel Canlılık
Canlılığın Gelişimi – Küçüklerin Dünyası
İlk Hücrenin Oluşumu

.

KAYNAKÇA:

  • “Evolution Mensch” – Rosemarie Benke-Bursian, Gondram Yayınları, Bindlach 2006
  • “Evolution und Biologische Vielfalt” – Prof. Dr. Wilfried Probst, Bibliografisches İnstitut & F.A. Brockhaus, Mannheim 2008
  • “1oo Prüfungsfragen Abitur Biologie” – Prof. Dr. Wilfried Probst, Bibliografisches İnstitut AG, Mannheim 2009
  • “Biologie – Kompaktwissen Oberstufe” – Walter Kleesattel, Cornelsen Verlag, Berlin 2007

.

DİĞER BÖLÜMLER:

Dersimiz Evrim – (Genel Bakış)

Dersimiz Evrim – 1 (Evrimin gerçekliğine dair sorgulama)

Dersimiz Evrim – 2 (Neden ve faktörlere dair sorgulama)

Dersimiz Evrim – 3 (Soy Ağacına Dair Sorgulama)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s