(Filogenetik/Soyoluşçu bir Bakış)

Ahmet AÇAN

Sosyoloji/Toplumbilimin en büyük kusuru ya da zaafı insanı olmuş bitmiş bir tür olarak ele almasıdır. Psikoloji de aynı zaafı taşır. İnsanı kendi dışındaki tüm canlılardan yalıtarak ele almak. Bu zaaf onları kelimenin tam anlamıyla “teori” yapmalarında engeldir. Teori eski Yunan’da Tanrı’nın gözüyle bakmak anlamına gelir. Yani en tepeden olayları görüyor olmak. Bunun için çok daha geniş bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Biososyoloji, Evrimsel Psikoloji ya da soyoluşçu bakış bu görüşü bize sağlıyor. Sosyoloji, Arkeoloji, Psikoloji vb tüm bilim dallarının tek başına göremediğini görebilen bir bakış açısıdır bu. İşte tam da bugün felsefenin görevi, tüm bilim dallarının verilerini bir sistem teorisi içerisinde KURAM’a dönüştürmektir.

Evrimciler özellikle genetik biliminin de ortaya çıkmasıyla olup biten her şeyi neredeyse açıklamayı başardılar. Ama yine de az da olsa açıklayamadıkları bazı konular vardı. Belki de çok fazla önemsemedikleri ya da ciddiye almadıkları için. Bunlardan birine Richard Dawkins “Gen Bencildir” de eşey savaşları bölümünde dikkat çeker. Bu tuhaflık homo sapiens dişisinin süslenmesidir. Sosyoloji ya da psikoloji için bunu bir sorun olarak görmek düpedüz tuhaflıktır. Ama tüm diğer canlıları ele aldığımızda sorunun ne kadar yerinde olduğu ortaya çıkar. (Bu yazıda insaymunların en son türü olan homosapiens dişisini bir istisna olarak göstermekle birlikte, kuyruksuz ve çoğu iki ayağı üzerinde yürüyebilen ve en eskisi 4,5 milyar yıl önceye kadar giden, şu an nesli tükenmiş diğer insaymun türlerinin dişilerini de kastediyorum. Bugün modern insan dediğimiz “Homo” cinsinin geçtiğimiz yıllarda Endonezya’da bulunan ve “cüce insan” ya da “Hobbit” olarak isimlendirilen Homo florensies dahil altı farklı türünün varlığı bilinmektir. Bunların arasında henüz yaşamını sürdüren tek tür biziz.) Bu bize ilk bakışta çok tuhaf bir soru olarak gelmektedir. Günlük hayatımızdan bu çok doğal bir olgudur çünkü. Ancak hayvan davranışbilimcileri –etologlar- bizimle aynı fikirde değil. Çünkü dünyadaki canlı türü içinde dişisi süslenen tek tür bizim bugün bitmiş, tamamlanmış olarak gördüğümüz ve de kendisine “insan” dediğimiz insaymun türlerinden şimdilik sonucusu olan homosapienstir.

Dünyada yaşayan milyarlarca canlı türü içinde dişisi süslenen bir başka tür yok. Tam tersi süslenen erkekler. Çünkü cinsel partner seçimini dişiler yapıyor ve erkekler kendilerini beğendirmek zorunda. Peki evrim ya da doğal seçilim nasıl bir süreç geçirdi de, insaymunlara geldiğinde her şey tersine döndü?

Aslında araştırıldığında bizim türümüzde başka pek çok istisnalarında olduğunu görüyoruz. “Evrimin Döv Emri” yazımda dişisinin erkek tarafından dayak yemesini engellemeyen tek türün de –birkaç istisna dışında- homosapiens olduğunu ve bunun olası nedenlerini tartışmıştım. Ama başka bazı ilklerde var. Örneğin şu an yaşayan canlı türünden nüfusu hiç durmadan sürekli artan başka bir türde yok. Onca savaşlara, hastalıklara rağmen üstelik! Peki evrim diğer canlılarda türün nüfusunun artmamasını ve hep belli bir seviye de kalmasını nasıl denetliyordu?

Hayvanları inceleyen etologlar bununla ilgili pek çok yanıt buldular. Hayvanlar resmen kendi doğum hızlarını ayarlayabiliyorlardı. Bunun en önemli nedenlerinden biri seçimi dişilerin yapması ve erkek cinslerin çok ciddi bir çoğunluğunun dişilerle cinsel ilişkiye girememesidir. Dişiler bu seçimi belli bir “bölgeye” hakim olan erkekleri seçerek yapıyorlardı.

“Bu olgu hayvanlar aleminde çok yaygın; yalnızca kuşlar, memeliler ve balıklarda değil, böceklerde ve hatta deniz lalelerinde bile yaygın. (…) Eldeki bölgelerin sayısı sınırlı olduğundan, bu durum belirli sayıda izin verilmesine benzer. Bireyler (erkekler) bu izinleri kimin alacağı konusunda dövüşebilirler, ancak tüm popülasyonda doğabilecek toplam bebek sayısı var olan bebek sayısı ile sınırlıdır.” Gen bencildir, sf: 190

Yine örneğin karıncalarda asker karıncalar da çiftleşemezler çünkü kısırdırlar. Kuşlarda belli bir hiyerarşik konuma ulaşamayan hiçbir erkek kuş dişilerle çiftleşemez. Bu aynı zamanda bir doğum kontrol yöntemi gibi işler ancak evrim ya da doğal seçilim eşitsiz ve “zayıf” erkeklerin aleyhine işlemektedir.

“Ayı balıklarıyla yapılan bir çalışmada, gözlenen tüm çiftleşmelerin yüzde 88’i erkeklerin yüzde 4’ü tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu örnekte ve bir çok başka örnekte de, büyük olasılıkla tüm yaşamları boyunca çiftleşme şansları olmayacak büyük bir bekar erkek fazlası vardır.” Gen Bencildir. Sf:238

Homosapiens türü, cinsel partner seçimini dişinin elinden alıp bunu erkeğe vererek en başta tüm erkeklerin çiftleşmelerini garanti altına almış oldu. Belki de normal şartlarda asla çiftleşemeyecek ya da dişiler tarafından seçilmeyecek pek çok erkek görücü usulü gibi yöntemlerle bir dişiye ve bunun sonucunda da en az bir çocuğa sahip oldu. Bu modern dediğimiz toplumlarda onbinlerce yıl sonra değişmiş bile olsa çok uzun yıllar devam etmiş bir kuraldı. Burada asıl ilginç olan kadının cinsel seçici bağımsızlığını kazanmasıyla süslenmeye başlaması ya da bunu iyice estetik bir düzeye getirmesi sürecidir. Çünkü erkek egemen toplum kadını bir çerçeve içine aldığı gibi süslenmesini de denetliyordu. Ama önce burada bir duraksayalım ve bir parantez açalım.

Düşünce kavramlarla ilerler. Son yüzyılda postyapısalcılar dilin –özellikle de kavramların- ne kadar keyfi olduğunu gösterdiler. Bunu belki edebiyatta savunmak daha kolaydı peki ya bilimde? Canlı cansız ayrımının bile yapay olduğu – bkz. Hoimar Von Ditfurt “Başlangıçta Hidrojen Vardı”- öne sürülmüşken erkek ve dişi kavramlarının gerçekte ifade ettiği neydi?

Örneğin erkekliğin özü ne? Eğer bir penise sahip olmasıysa örneğin kurbağalarda her iki eşeyde de penis yoktur. Memelilerde bu tanım çok işe yararken bitkilerde durum iyice karmaşıklaşır. Peki bu tanımlar neye göre verildi?

Başlangıçta dişi ve erkek cinsleri yoktu. Gametler vardı. Gamet erkek ve dişi üreme hücresinin genel adıdır. Bu gametler zamanla değişime uğradı; Küçük ve sayıları fazla olana erkek adı verildi. Büyük olanlarına ise dişi. Ancak yapı ve büyüklük bakımından aynı olan gametlerde var. Bunlara izogami deniyor. İzogami ile üreyen eşey hücrelerine ise izogamet adı verilmiş. Örneğin mantarlar böyle. Bireyler dişi ve erkek diye iki eşeye ayrılamıyor. Herkes herkesle çiftleşebilir!

“İki izogamet birleştiğinde, yeni bireye her ikisi de eşit sayıda gen ve eşit miktarda yedek besin verir. Sperm ve yumurta da eşit sayıda genle katkıda bulunur, ancak yedek besin sağlama açısından yumurtanın katkısı daha fazladır. Aslında bu açıdan spermlerin hemen hemen hiç katkısı yoktur ve yalnızca genlerini mümkün olduğunca uzağa götürebilmeyi düşünürler. Bu yüzden de, cinsel birleşme sırasında baba payına düşenden (yani yüzde 50) daha az kaynak yatırımı yapar. Her sperm çok küçük olduğundan, bir erkek her gün bunlardan milyonlarcasını üretebilir. Bu, değişik dişiler kullanarak, kısa bir zamanda oldukça fazla sayıda çocuk sahibi olma potansiyeli taşıdığı anlamına gelir. (…) Böylelikle, bir dişinin sahip olabileceği çocuk sayısı kısıtlı, ancak bir erkeğin sahip olabileceği çocuk sayısı sınırsız olur. Dişinin kullanılması burada başlıyor.” Gen Bencildir, sf: 235-236

Dünyanın ilk koşullarında henüz bir açlık krizi ve buna bağlı bir seçilim baskısı yokken, canlılar kendi kendilerine bölünerek (eşeysiz) çoğalıyordu ve bu bir sorun yaratmıyordu. Ancak çevre koşullarının değişmesi, canlılığın devamı ve çevreye uyum için daha karmaşık türlerin gerekliliği ilk eşeyli hücreleri ortaya çıkardı. Başlangıçta tüm eşey hücrelerinin kabaca aynı büyüklükte ve karşılıklı değişebilir olduğu tahmin ediliyor. Yani herkes herkesle hücrelerini değiş tokuş ederek üreyebiliyordu. Öte yandan mutlaka bunlardan bir kısmı diğerlerine göre birazcık daha büyük olmalıydı. Büyük olanların diğerlerine göre bir avantajı olacaktı çünkü dölütüne daha büyük miktarda yiyecek verecekti. Canlılarda hem başlangıçta hem de halen pek çok yerde “dişi yatırımı” daha verimli sonuçlar doğurduğundan, sadece dişilik ile bile hayat devam edebilir ve etmektedir de. Böylelikle doğal seçilim büyük gametler (yani dişiler) lehine gelişti, onlar çoğaldı. Ancak bir bit yeniği ortaya çıktı. Ortalamadan daha küçük gamet üreten bireyler (erkekler) küçük ve hızlı hareket edebildikleri için kolayca büyük gametlerle (dişilerle) birleşebildiler ve doğal seçilim aynı zamanda küçük olan ve birleşmek için etkin bir biçimde büyük hücreleri arayan eşey hücreleri lehine de gelişmiş oldu. Böylece iki ayrı cinsel strateji evrimleşmişti.

“Birincisi büyük yatırım stratejisi, yani “dürüst” stratejiydi. Bu, otomatik olarak, sömürgen küçük yatırım stratejisine, yani “sinsi” stratejiye kapı araladı. Bir kez iki strateji arasında farklılaşma başladıktan sonra, ara hızla açılmaya başladı. Orta boy eşey hücreleri cezalandırılmış olmalıydı, çünkü daha aşırı olan bu iki stratejinin nimetlerinden yararlanamıyorlardı. Sinsiler gittikçe daha küçüldü ve hızlandılar. Dürüstler ise yatırımlarını gittikçe azaltan sinsilerin bıraktığı boşluğu kapatmak için gittikçe daha büyüdüler ve hareketsizleştiler, çünkü sinsiler onları zaten etkin bir biçimde kovalayacaktı. Dürüstler başka bir dürüstle birleşmeyi “tercih” ederlerdi elbet. Ancak, sinsileri oyundan çıkartmaya yönelik seçilim basıncı sinsileri başarılı olmaya iten basınçtan daha zayıf olmalıydı: Sinsilerin kaybedecek daha çok şeyleri vardı ve bu yüzden de evrim savaşını kazandılar. Dürüstler yumurta oldular, sinsilerde sperm…” aynı sf:237

Erkek ve dişi işte böyle oluştu ama Dawkins’in burada kaçırdığı çok önemli bir nokta var. Genler kendilerine yaşam kalım makineleri yaptığı zaman –yani bedenler- sperm düzeyinde az yatırım yapan erkek dişiyi besleyerek, gebeliği sırasında ona yiyecek getirerek bu açığı kapatmıştır. Çünkü dişinin hem bebeğini karnında taşıyıp hem de yiyecek bulması çok mümkün değildir.

Yeniden asıl konumuza geldiğimizde başlangıçta homosapiens türünün anaerkil olduğuna dair bir takım kanıtlar var. Henüz yazının bulunmadığı zamanlardı. Cinselliği kadının erkeğe manastırlarda öğrettiği, ana Tanrının değil ana Tanrıçanın egemen olduğu Tapınak Rahibeliğinin olduğu bir dönem. Ve fahişe sözcüğünün henüz bilinmediği bir dönem. Yazı yok ama konuşma muhtemelen vardı. Buraya da bir parantez açalım. Kuşkusuz ki konuşma yazının bulunmasından çok çok daha önce vardı. Bazı uzmanların dediğine göre beynin konuşma bölgeleri iki milyon yıl öncesinde zaten genişlemişti. (Yani homosapiens tür olarak ortaya çıkmadan çok çok önce) Öte yandan konuşma için tek başına bu yeterli değildir.

“Bildiğimiz en tam Homo ergaster (Homo erectus), Kenya’da Turkana gölü yakınlarında yaklaşık 1,5 milyon yıl önce ölen Turkana Çocuğu’dur. Kaburgaları ve omurgada içinde sinirlerin geçtiği deliklerin küçüklüğü, konuşmayla ilişkili görünen nefes kontrolünden yoksun olduğunu gösterir. Kafatası tabanını inceleyen bazı bilim insanları, daha yakın zamanda, 60 000 yıl önce yaşayan Neanderthallerin bile konuşamadıkları sonucuna vardılar. Gırtlak şekillerinin, bizim kullandığımız seslileri tam olarak çıkarmaya izin vermediği kanıt olarak gösteriliyor. Diğer yanda, dilbilimci ve evrimsel psikolog Steven Pinker’in belirttiği gibi, ‘sasli sayisi az bir dilda aldikça ifada adici alabilir.’ Yazılı İbranice, sesliler olmadan anlaşılabiliyorsa; konuşan Neander’in, hatta Ergaster’in anlaşılmaması için hiçbir neden görmüyorum. Güney Afrikalı emektar antropolog Philip Tobias, dilin Homo ergaster’den de önce olabileceğinden kuşkulanır ve haklı da olabilir.” (Ataların Hikayesi, sf:79-80)

Parantezi kapatıp kadınların süslenmesine giden durakta sormamız gereken ilk soruyu soralım: Nasıl bir doğal seçilim baskısı oluştu da anaerkil dönemden ataerkil döneme geçildi?

“Evrimin Döv Emri” başlıklı yazımda bunun çok güçlü ipuçları aslında vardı. Öyküyü tersine çevirelim. Tıpkı ayı balıkları gibi insan dişisinin de istediği erkekle beraber olduğunu varsayalım. Bu durumda çocuğun hangi babadan olduğu bilinemeyecektir. Bilinse bile erkeğin pek çok kadından olan pek çok çocuğa bakması çok olanaklı görünmemektedir. Tür kendini kopyalamada pek fazla sorun yaşamayacak ama hayatta kalmada büyük sorunlar yaşayacaktır çünkü;

“Homo sapiens türünde hamilelik süresi uzamış olmasına rağmen her doğum bir erken doğumdur. Çünkü homo sapiens beyni doğumdan sonra diğer hiçbir türde görülmeyen oranda büyümeye devam eder. Bu durum, (…) başka hiçbir türle karşılaştırılamayacak kadar uzamış bir çocukluk, yani bağımlılık dönemi anlamına gelir. (…) Bu durum dişi homo sapiens’in gerek uzun hamilelik gerek uzun annelik döneminde ciddi yardım almasını gerektirir. Bu evrimsel gereklilik yüksek bir toplumsal dayanışmayla çözülebilirdi.” (“Haz İlkesinin Ötesinde”ye önsöz, Saffet Murat Tura, sf. 15-16)

Yüksek toplumsal dayanışma ise öncelikle babanın sonra da her iki tarafın ailelerinin –özellikle anneannenin/babannenin- çocuğa yardımını gerektirir. Çocuğun babasının belli olmaması tüm yükü annenin üzerine yıkacaktır ki bu çocuğun hayatta kalma şansını epey düşürecektir. Bu noktada doğal seçilimin gelecekteki tür lehine anneyi baskına altına aldığı ve erkek egemen bir toplum yarattığı öne sürülebilir.

Öte yandan öykünün diğer tarafı yani erkeğin birden fazla kadınla olan evliliklerine izin verilmesi muhtemelen savaşlarla vb erkek sayısının azalması ve kadınların boşta kalmaması ile açıklanabilir. Temel nokta yardım alabilmesi, hayatta kalabilmesi için bebeğin babasının bilinmesidir. Genler, kendilerinin hayatta kalmalarını garanti altına alabilmek için içinde bulundukları yaşam kalım makinelerini harcamaktan çekinmezler. Bu bir gen stratejisidir.

Şu ana kadar sorunun etrafında dolandık durduk. Elimizde pek çok veri var ve bunlar bize pek çok şey anlatıyor gibi. “Homo” türünü diğer tüm canlı türlerinden ayıran bir başka şey de kendinin bilincinde olmasıdır. İlk kez kendinin farkına varan, “ben” diyen türdür o. Belki de asıl ipucumuz buradadır. Dişi o ana dek bilinçsiz bir gen üretim ve çoğaltma makinesiyken ilk kez kendinin farkına varır ve “güzel” olduğunu görür. Süslenme bu farkındalığın, artık bir “özne” olmanın, tüm bedeniyle kendisinin bir göstergesi olamaz mı?

Arkeolojik kazılar kadın süslenmesinin tarihini neredeyse anaerkil döneme kadar götürdüğü için kadın süslenmesini ataerkil baskıya karşı bir tepki şeklinde yorumlamamız zorlaşıyor. Yine de modern kadının “çocuk makinesinden” bir özne olmaya, bir birey olmaya geçişinde süslenmesini artırması bu sefer kelimenin tam anlamıyla özne olmaya doğru attığı adımın bir başkaldırısı olabilir.

Tüm bu yazılanlardan sonra sizce Kadınlar neden süslenir?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s