İnsanlığın göç tarihi: DNA Çalışmaları Kıtalar Boyunca İnsanlığın Kökenlerinin İzini Sürüyor.

DNA, Afrika’dan ta Güney Amerika’nın ucuna kadar süren binlerce yıllık yolculuğun gayet net olan resmini biraz daha parlattı.

Yazar: Gary Stix
Çeviri: Murat Tatar

Usame Bin Ladin’in üvey kardeşi tarafından yönetilen bayındırlık şirketi, geçen yıl, Kızıl Deniz’in Hint Okyanusu’na çıkışı olan Babü’l Mendeb boğazı üzerine bir köprü kurmak istediğini açıkladı. Eğer bu iddialı proje gerçekleştirilecek olursa, Mekke’ye gidiş yolculuğunda dünyanın en uzun köprülerinden birini geçen Afrikalı kalabalık hacı toplulukları, insanlık tarihindeki en unutulmaz yolculuğun muhtemel rotasının yüzlerce fit üzerinden geçecekler. Elli veya altmış bin yıl önce, Afrikalı küçük bir topluluk – birkaç yüz, en fazla birkaç bin kişi – aynı boğazı küçük kayıklarla geçti, hem de hiç dönmemek üzere.

Doğu Afrika’daki vatanlarını terk etmelerinin sebebi tam olarak anlaşılamamıştır. Belki iklim değişti, veya bir zamanlar bol olan su kabukluları stokları tükendi. Fakat bazı şeyler gayet belirgin. Afrika’dan ilk çıkanlar, tam anlamıyla modern insanları tanımlayan fiziksel ve davranışsal özellikleri de – büyük beyinler ve dil yeteneği gibi – kendileriyle birlikte getirdiler. Asya kıtasında şimdi Yemen olan yerdeki çadırlarından, kıtalara yayılan ve köprüler kuran ve onca yolu aşıp Güney Amerika’nın en ucundaki Tierra del Fuego’ya kadar ulaşan on binlerce yıllık bir yolculuğa çıktılar.

bilim insanları, elbette, bu gezilere, fosilleşmiş kemikler veya koleksiyonlarda zahmetlice saklanan ve gizlenen mızrak uçları sayesinde bir hayli nüfus ettiler. Fakat antik-elden düşmeler, genelde bu uzak tarihin tam bir resmini veremeyecek kadar azdır. Geçen 20 yıl içinde, toplum genetikçiler, modern insanların ilk göçlerinden kalma bir genetik galeta unu izini şekillendirerek paleoantropolojik kayıtlardaki boşlukları doldurmaya başladılar.

DNA’mızın neredeyse tamamı – insan genomunu oluşturan üç milyar kodun veya nükleotidin yüzde 99.9u – her insanda aynıdır. Fakat son yüzde 0.1deki birleşimler hatırı sayılır farklılıklardır. Güney Afrikalılar ile Amerikan yerlileri arasındaki bir karşılaştırma, mesela, insanlık tarihi ve kıtadan kıtaya kolonizasyonun acımasız bir şekilde gelişimi hakkında son derece önemli ipuçları verebilir. Son yıllara kadar, sadece babadan oğullara veya anneden çocuklarına geçen DNA, genetikçiler için, fosilleşmiş ayak izlerine eşdeğer olarak hizmet edegelmiştir. Son araştırmalar, bütün genoma dağılmış olan yüz binlerce nükleotidi incelemek için ayrılmış birkaç DNA sarmalının arkasındaki görüş alanını genişleterek bilim insanlarının odaklarını ayarlamalarını sağladı.

Geniş taramalar, bazıları henüz geçtiğimiz aylarda yayınlanmış olan, daha önce görülmemiş netlikte küresel göç haritaları üretti. Araştırma modern insanlığın kökeninin Afrika’da olduğu fikrine bir destek sağladı ve bu kıtanın nasıl dünyanın geri kalanına yayılan genetik çeşitliliğin kaynağı olarak kaldığını gösterdi. Kökeninde Afrika’nın San ırkıyla başlayan bir genetik soyağacı, büyüyen en genç dallarında, Güney Amerikalı Kızılderililer ve Pasifik Adalarındaki yerlilerle bitiyor.

İnsan genetik çeşitliliği üzerine araştırmaların geçmişi – tarihsel bir Küresel Konumlama Sistemi (GPS) türü – Yunan şehri Selanik’te çalışan iki doktorun burada konuşlanmış olan askerlerin verilen bir kan grubuna, milliyetlerine bağlı olarak farklı tepkiler verdiğini bulduğu 1. Dünya Savaşı sıralarına kadar uzanır. 1950lerden başlayarak, Luigi Luca Cavalli-Sforza değişik kan grubu proteinlerini inceleyerek ırklar arasındaki genetik farklılıklar araştırmasını şekillendirmeye başladı. Proteinlerdeki çeşitlilikler onları kodlayan genlerdeki farklılığı yansıtır.

Sonra, 1987’de, Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nden Rebecca L. Cann ve Allan C. Wilson ana soyundan geçen ve hücrenin enerji üreten organeli olan mitokondrinin DNS’sının analizine dayanarak çığır açan bir araştırma yayınladılar. Farklı ırklardan insanların yaklaşık 200.000 yıl önce yaşamış olan, Afrika’daki bir kadının soyundan geldiğini söylediler – mitokondriyal Havva’nın keşfini ilan eden manşetleri attıran bulgu. (İncil’deki imanın aksine, bu Havva ilk kadın değildi: hayatta kalanların hepsi onun soyu olmasına rağmen)

Havva Hakkında Herşey

“Doğal” mitokondriyal mutasyonların – ne yararlı ne de zararlı olanlar – hızlı ve nazaran tahmin edilebilir oranı organellerin moleküler saatler gibi işlemesini sağlar. İki grup veya soy arasındaki mutasyonların sayısındaki farklılıkları (saatin tik-takları) saymak, araştırmacının ortak ataya – mitokondriyal Havva veya yeni bir soy kuran başka bir kadın – kadar giden bir genetik ağaç kurmasını sağlar. Farklı bölgelerden soyların yaşlarının karşılaştırılması insan göçlerinin bir zaman çizelgesinin çizilmesine izin verir. 1987’den beri insan çeşitliliği üzerine bilgi hazinesi sadece erkekten oğluna geçen cinsiyet kromozomu olan Y kromozomunu da kapsayacak kadar genişledi. Erkekten erkeğe iletilen DNA mitokondriyal DNA’nın taşıdığından daha fazla nükleotid taşır (16000 ile karşılaştırıldığında on milyonlarca) ve bu da araştırmacının bir ırkı diğerinden ayırt edebilme yeteneğini arttırır. İnsan ırklarından mitokondriyal ve Y kromozom DNA’larını analiz etmek yüzlerce genetik işaretler çıkardı (belli ırklara özel, tanımlanabilen mutasyonlara sahip DNA alanları).

On binlerce yıl boyunca Afrika’dan Amerika’ya insanların izlediği yol, şimdi, her ne kadar aşırı derecede yavaş olsa da, birbirine bağlı birçok süper otoyolda gezginler hareket ediyorlarmış gibi, harita üzerinde izlenebilir. I-95 gibi alfanümerik yol işaretleri, alfanümerik genetik işaretler olarak yeniden düzenlenebilir. Örneğin Y kromozomunun rotasında olduğu gibi, Arap Yarımadası boyunca Kuzeye yönelirken M89 olan, M168 otoyolunun üzerinde Babü’l Mendeb boğazını geçin. M9la sağa dönün ve Mezopotamya ve ötesine doğru yola koyulun. Hindukuş dağlarının kuzeyindeki bölgeye ulaşınca, sola M45e dönün. Sibirya’da sağa gidin ve sonunda Alaska’ya giden kara köprüsü karşınıza çıkıncaya kadar M242yi takip edin. M3e yönelin ve Güney Amerika’ya ilerleyin.

Mitokondriyal DNA ve Y kromozomu güçlü analitik araçlar olarak kalmaya devam ediyor. National Geographic Cemiyeti, IBM ve The Waitt Family Foundation, esasta bu araçları kullanmaya adanmış, özel olarak finanse edilen – 2010 a kadar 40 milyon dolarlık bir işbirliği – bir araştırmaya katıldılar. 10 tane bölgesel akademik kuruluşun da yardımıyla, sözde Coğrafi Proje, dünya çapında 100.000 e yakın yerlinin DNA örneklerini topluyor. “Üzerine yoğunlaştığımız şey, insanların bu yolculukları nasıl yaptıklarının detayları” diyor, projeye başkanlık yapan Spencer Wells. Projedeki araştırmacılar yeni bir raporda Güney Afrika’daki Khoisan halkının, genetik olarak diğer Afrika’lılardan 100.000 yıldır ayrı durduğunu bulduklarını belirtiyorlar. Başka bir çalışmada, Lübnanlı erkeklerin gen havuzunun bir kısmının Hıristiyan Haçlılara ve Arap yarımadasından Müslümanlara kadar götürülebileceğini gösterdiler.

Güç Aletleri

Genetik araştırmacıları, keşfettikleri göç yolları üzerinde yaşayan birçok insanın DNA örneklerini aldılar. Fakat bilgilerin görünürdeki kesinliği bazen yanıltıyor. İnsan kökenleri üzerine çalışan bilim adamları, yine de, ellerinde tuttukları ve bir soyağacına ait olan bir fosili tercih edeceklerdir. DNA, fosilleri tarihlendirmek için kullanılan radyoaktif izotoplardan dolayı da farklılık gösterebiliyor. Mutasyon oranı bir DNA sarmalından diğerine değişebiliyor.

Fakat paleoantropologların işi çok zor. Fosil kalıntıları çok nadir bulunuyor ve sıklıkla eksik oluyor. Afrika’dan Avustralya’ya en erken göç, mitokondriyal ve Y genetik maddede (diğerlerine nazaran, Andaman Adası yerlileri sağolsun) kendini gösteriyor, fakat yol boyunca fiziksel kalıntılar çok büyük oranda kayıp.

Taşların ve kemiklerin yokluğuna çözüm: nereden olursa olsun daha çok DNA. Genetikçilere örnek çoğaltmak için, araştırmacılar insanlar üzerinde yolculuğa katılan mikroplara baktılar, göçün benzer öğelerini aramak için genlerini incelediler. Kaçak yolcular, bakterileri, virüsleri ve hatta bitleri dahi içeriyor. Mikroorganizmaların yanı sıra, İnsan Genomu Projesi ve bütün genomun büyük bilinmez boşluğunu araştıran diğer çabalar genetik yöntemlerdeki eksiklikleri telafi etmeye yardımcı olan birçok güç aletleri üretti. “Farklı hipotezleri test ederken daha fazla istatistiksel güç elde etmek için birçok bireyin ve birçok ırkın genomunda çok farklı yerlere bakabilirsiniz.” diyor Tim Weaver, Davis Kaliforniya Üniversitesi’nden bir antropoloji profesörü.

Son on yıl boyunca, araştırmacılar bir yığın değişken veya çok biçimli, genomun üç milyar nükleotidinin arasına serpişmiş alanı eşzamanlı karşılaştırarak inanılmaz keşifler yaptılar. Son on yıldaki ilk bütün-genom çalışmaları mikrouydular olarak bilinen kısa tekrarlı DNA sarmallarının ırklar arasındaki farklılıklarını araştırdılar. Yakın zamanda, bütün-genom çalışmalarının vesilesiyle çalışma alanı ilerilere genişledi. Şubat ayında iki araştırma, biri Science dergisinde, diğeri Nature dergisinde, insan çeşitliliğini tarihlendirmek için yapılan en geniş tetkikleri bildirdi. Her ikisi de İnsan Genomu Çeşitliliği Paneli’nden 500.000 den fazla tek nükleotid çok biçimliliğini (SNP’ler) – DNA’da özel bir alanda bir nükleotidin diğerine değişimi – incelediler. Bu hücre hatları dünya çapında 51 ırktan yaklaşık 1000 bireyden çekilmişti ve Paris’teki İnsan Çeşitliliği Araştırma Merkezi’nde korunmuştu.

İki araştırma ekibi biriken bilgiyi farklı yollarla analiz ettiler. Direk olarak uzak ırklar arasında SNP’leri karşılaştırdılar. Ayrıca haplotipleri de (bozulmadan nesiller boyunca aktarılan ve birçok SNP içeren DNA blokları) incelediler. Nature dergisindeki araştırmaları yazan grup ayrıca bir kişinin genomu boyunca 1.000.000 nükleotid uzunluğuna (kopya sayısı çeşitlilikleri) kadar DNA sarmallarının tekrarlarını veya silinmelerini karşılaştırarak insan çeşitliliğini tetkik etmenin yeni bir tekniğini keşfetti. Ann Arbor’daki Michigan üniversitesinden ve aynı zamanda Nature dergisinin de baş yazarı olan Noah A. Rosenberg, “genomun herhangi bir parçası, bir bütün olarak genomun atasını yansıtması gerekmeyen bir tarih taşır” diyor. Fakat aynı anda birçok alana bakmanın problemi çözeceğini açıklıyor: “binlerce işaretle, insan göçlerinin genel tarihini belirlemek mümkündür.”

Yüzbinlerce SNP’ye bakmak, araştırmacıların ırkların kimliklerini çözebilmelerini sağladı ve genetik olarak yakın ilişkilerin genişleyerek ve uzaklara nasıl yayıldıklarını görebilmelerini. Güney Amerika yerlilerinin soyları Sibiryalılarda ve diğer Asyalılarda bulundu. Çin’in öz etnik grubu olan Han halkının, ayrı güneyli ve kuzeyli ırkları vardır. Bedeviler Ortadoğu’dan olduğu kadar Avrupa’dan ve Pakistan’dan gruplarla da ilişkilidir.

Antropoloji, arkeoloji, dilbilim ve biyolojiden (önceki mitokondriyal ve Y DNA çalışmaları da dâhil) geçmiş araştırmalarla örtüşen bulgular, ayrıca, insanların küçük bir nüfusunun kıtadan dışarı çıktığı, sonra diğer bir “kurucu” alt grup kopup ayrılana kadar yeni bir yurtta çoğaldığı – bütün dünyaya yerleşilene kadar böyle kendini tekrar eden bir süreç – fikrini destekleyen Afrika’dan Dışarı tezi için daha geniş bir istatistiksel temel sağladı. Bu yolcular antik insan ırklarına yanaştı – Homo Neanderthalensis ve Homo Erectus – karşılaştıklarında iç üreme çok azdı veya hiç yoktu. Yeni DNA çalışmaları, daha küçük bir grubun her ayrılışında, Afrika ırklarında orijinal olarak var olan genetik çeşitliliğin sadece küçük bir alt grubunu taşıdığını belirtiyor. Böylece Afrika’dan mesafe (ve zaman) uzadıkça, ırk hareketlerinin takip edilmesini kolaylaştıran bir araç sağlayarak, çeşitlilik azalır. Amerikan yerlileri, son büyük kıtasal göçlerin konukları, genomlarında Afrikalıların sahip olduklarından daha az çeşitliliğe sahiptir.

Birçok bilim insanı Science ve Nature dergilerindeki gibi geniş istatistiksel analizlerle desteklenen kanıtların ağırlılığının, insanın kökeni üzerine uzun koşu bu tartışmada Afrika’dan Dışarı tezinin savunucularına kesin bir sınır çizdiğine inanıyor. Multiregional hipotezi – Afrika’dan Dışarı tezine bir rakip – H. Erectus gibi arkaiklerden türeyen ırkların son 1.8 milyon yıl boyunca Afrika, Asya ve Avrupa’da evrim geçirdiğini ve derece derece Homo Sapiens’e ulaştığını savunur. Rastgele iç üremeler grupların ayrı ırklara bölünmediğini kanıtlıyor.

Birkaç bilim adamı hala multiregionalism teorisinin titizlikle yorumlanması gerektiğini savunuyor. Fakat çoğunluğu Homo Sapienlerin hominid kuzenlerimizle karşılaşmalarımızın genetik izlerini taşıyıp taşımadıklarını tespit etmek için verilen çabalar olmak üzere, farklı versiyonlar da konuşuluyor. Hint Teknoloji Enstitüsü’nden Vinayak Eswaran, Utah Üniversitesi’nden Henry C. Harpending ve Alan R. Rogers’ın da yardımıyla son yıllarda, insanların Afrika’dan göçtükten sonra Homo Erectus gibi arkaik türlerle yoğun olarak iç-üreme yaptığını öne süren bir simülasyonlar teorisi ortaya attı. Eswaran’ın modeli modern insan genomunun yüzden seksen kadarının bu tür iç üremelerin etkilerine maruz kalmış olabileceğini iddia ediyor.

Genetik etkiler iç üreme olduğunda umulan kadar görünür değil, fakat Harpending bir açıklama sunuyor.Afrikalı göçmenler tarafından taşınan yararlı bir takım gen, belki de çocuk yetiştirmede yardımcı olanlar, en sonunda bazı arkaik genlerin izini ortadan kaldıran seçici bir avantaj getirdi. Harpending, “Sonuç, ırkın istenen genlerin (Afrikalı) kaynak ırkına gerçekte olduğundan daha yakın görünmesidir.” diyor.

Biz de bir miktar Neandertal miyiz?

Eswaran ve Harpending türler arası randevuları savunan tek isimler değiller. Homo Sapienlerin fosilleşmiş kalıntılarından bazıları, önceki hominidleri andıran özellikler taşıyor ve çağımız insanlarının genetik kayıtları tartışmaya malzeme sağlıyor.

Genetik soyları belgeleyen ağaç şemalarına göre bazı gen değişkenleri çok daha kadim atalara tanıklık ediyor – insanların 200.000 yıldan daha önce var olmamış olan tek bir homojen gruptan evrimleşmiş olabileceğinden çok daha yaşlılar: muhtemel iç üremeye bir ipucu. 2006’da dikkat çeken bir araştırmada Chicago Üniversitesi’nden Bruce T. Lahn ve meslektaşları, beyin boyutunu düzenlemede görev alan Mikrosefalin geninin bir versiyonunun 40000 yıl önce Neandertallerle bir karşılaşma sırasında geçmiş olabilecek bir haplotip içerdiğini bildirdiler.

Daha kesin bir cevap önümüzdeki 12 ay içinde gelebilir. Neandertal Genomu Projesi – Almanya Leipzig’deki Evrimsel Antropoloji için Max Planck Enstitüsü ile Connecticut merkezli bir sıralama şirketi 454 Life Sciences’ın işbirliği – Hırvatistan’da bir mağarada bulunan 40000 yıllık Neandertal kemiklerinden yaklaşık yüzde 70lik kısmının taslağını bitirmek üzere bu yılın sonuna programlandı. Sonuçlarının altı ay kadar sonra yayınlanması bekleniyor.

Şimdiye kadar proje, iki hominid soyu arasında DNA transferini kanıtlayabilecek herhangi bir genetik modelin izine rastlamadı. Projeyi yürüten Max Planck profesörü Svante Paabo “Bu konuda hiçbir kanıt görmüyoruz, fakat bunu hariç tutamayız.” Diyor. Onun grubunun, bütün genomun önemsiz bir parçası olan bir milyon nükleotidi tetkik eden önceki bir yayını bazı gen değişimlerinin oluşmuş olabileceğini öneriyor, fakat daha sonra örneğin defosundan dolayı yanlış bir iz olduğu bulundu. Araştırmacılar Lahn’ın bahsettiği mikrosefalin değişkenine henüz rastlamadılar.

Bir örneği elle tutmak ve hatta üzerinde nefes alıp vermek, antik DNA’nın üzerinde çalışılmasına engel olur: bazı antropolojistler kendilerini temiz odalarda mikroçip fabrikalarında kullanılan takımlara sararlar. O ilk araştırmadan beri, Paabo’nun laboratuarı Max Plank’taki temiz odalarda kullanılan yöntemleri değiştirdi. Araştırmacılar her Neandertal genetik malzeme lifinin başlangıcına sentetik DNA’nın dört nükleotidinden yapılma etiketler yerleştiriyorlar. Sıralama makinesini geçen her lif moleküler kimlik kontrolünden geçiyor.

İnsan çizgisindeki en yakın kuzenlerin genetik makyajını anlamak – daha önceki çalışmalarda da görüldüğü gibi genomların yüzde 99,5 oranında benzer olduğundan hareketle – insan genomunda iç üremelerin meydana geldiği ve doğal seçilimin belli yolları tercih ettiği alanların kimliklendirilebilmesini sağlayarak karşılaştırılan genomlarda tarihlendirme için en kesin ön çalışmayı sağlayabilirdi. “Bence, eğer insan evrimiyle ilgileniyorsanız, Neandertaller eşsizlerdir.” diyor Paabo. “Bizim en yakın akrabalarımızlar. Teknik olarak zor olmasına rağmen, genomlarına erişebilirsiniz. Fakat diğer antik insan gruplarının çoğu için, bu mümkün olmayacaktır.”

Yeni ve hala yayınlanmamış bir çalışma Neandertallerin Y kromozomunun insanlarınkinden farklı olduğunu açıklıyor. İnsan ve Neandertal mitokondriyal DNAlarının bariz bir şekilde ayırt edilebilir olduğunu gösteren çalışmaları yansıtarak “Hiçbir insanın bir Neandertalinki gibi bir Y kromozomu yoktur.” diye gözlemliyor Paabo. Geçen Kasım ayında Paabo ve ekibi iki hominid arasında bir benzerliği bildirdi. İspanyadan Neandertal kalıntıları FOXP2 diye bilinen bir genin bir versiyonunu taşıyordu ki bu gen insanlarda konuşma ve dil gelişimi ile ilgili bir gene özdeştir. Yine, Nisan’da farklı bir grup tarafından yayınlanan bir araştırmada, kirlenme riskinin göze alınmamasına rağmen genin iç üremenin sonucu olduğuna dair spekülasyonlar baş gösterdi.

Biz Nasıl Uyum Gösterdik

Araştırmacıların bir kısmı insanların Homo geninin diğer türleriyle ilişkiye girip girmediğini keşfetmek için eski kemik kalıntılarından DNAları sıralamaya devam ederken, diğer araştırmacılar göçmenler yeni evlerine uyum sağlarken, genetik yolculuk (rastgele mutasyonlar) ve doğal seçilim boyunca hangi genetik izlerin değiştiğini görmek için DNA’nın genom genişliğindeki analizlerini uyguluyorlar.

Nature dergisinde Şubat ayında yayınlanan bir çalışma insanlar Afrika’yı terk ettikçe genetik çeşitlilikteki azalmanın sonuçlarını gösterdi. Proje 20 Avrupa-Amerikalı ve 15 Afrika-Amerikalı gruptan 40000 SNP yi karşılaştırdı. Avrupa-Amerikalılarda daha yüksek oranda zararlı genetik değişiklik olduğunu buldu. Yazarlar sağlık hakkında spekülasyon oluşturmaktan çekiniyor olmalarına rağmen, bunlar hastalıklara potansiyel olarak Afrika-Amerikalılardan daha yatkın. Araştırma bilim adamı Carlos D. Bustamante’yi Avrupa’nın kuruluşuna “nüfus genetik ekosu” demesine neyin ittiğini gösteriyor. Avrupa’nın başlangıçtaki küçük nüfusunun genetik çeşitlilik azlığı bir takım zararlı mutasyonların genişçe yayılmasına ve insanların sayısı arttıkça yeni zararlı mutasyonların oluşmasına olanak sağladı. Doğal seçilimin zararlı değişimleri yok edecek kadar zamanı olmamıştı.

Genom çapında araştırma ayrıca doğal seçilimin göçmenlerin yeni çevrelere uyum sağlamasında nasıl yardımcı olduğunun panoramik resmini parlatmaya başlıyor. Geçen iki yılda birçok araştırma insanlar Afrika’yı terk ettikten veya tarımı keşfettikten sonra oluşan ve zor koşullarda hayatta kalmak için faydalı olduğu görülen genetik değişimleri aradı. Genetik altın avcıları, bir haplotipler kataloğu olan ve Japonya, Çin ve Nijerya’daki bireylerden elde edilenler ile ataları kuzeybatı Avrupa’dan olan Kuzey Amerikalılardan elde edilmiş 3,9 milyon SNP yi barındıran Uluslararası HapMap’i kazdılar.

Harpending’in yardımcı yazarlık yaptığı bir çalışma DNA’nın değişme oranının ve böylece evrimin ilerleme hızının son 40.000 yıl boyunca arttığını gösterdi. Cambridge, Massachusetts’teki Broad Institute’den Pardis C. Sabeti ve meslektaşlarının yaptığı bir diğer çalışma, hastalıklara gösterilen direnci ve cilt rengi ile teri düzenleyen saç foliküllerini yöneten alanlar dahil genomun yüzlerce bölgesinin hala seçilim geçirdiğine işaret ediyor. Bu bulgular insan popülasyonlarının güneşe maruz kalmadaki bölgesel farklılıklara ve Afrika’yı terk ettikten sonra karşılaştıkları yiyecek ve patojenlere uyum sağlamaya devam ettiğini ima ediyor. Ve ayrıca Afrikalıların da çevreleri değiştikçe evrildiğini.

Paris’teki Pasteur Institute’ten Lluis Quintana-Murci’nin yönettiği en yakın çalışmalardan biri, diabet, obezite ve yüksek tansiyonda rol oynayan birkaç tanesi dahil 580 genin HapMap popülasyonları arasında farklı olarak seçilime uğradığını gösterdi, bu beklide hastalık türlerindeki coğrafi farklılıkları açıklıyor ve geliştirilen ilaçlara yeni hedefler için ipuçları sağlıyor.

İnsan çeşitliliğinin altında yatan süreçlerin düşünülmesi bazen saç foliküllerinin çapının ve sütü sindirebilme kabiliyetinin ötesine gider. Irkları ve etnik kökenler neyin teşkil ettiği tartışması hemen resme girer. Eğer bilinçle alakalı bir gen değişkeni Avrupalılarda Afrikalılardan daha çok bulunursa bu ne anlama gelir? Genetiğin insanlar tarafından daha iyi anlaşılması – tek bir genin zekilik ile aptallığı ayıran bir anahtar gibi rol alamayacağı – yanlış yönlendirilen spekülasyonların önüne geçebilir.

Genetik literatür, Asyalı veya Çinli gibi bir terimin, Çin’in güneyli ve kuzeyli Han grupları arasındaki farklılıklar gibi yakın zamanlarda yapılan genom çapındaki araştırmalarla bulunan atalara ait genetik donanım farklılıklarına dayanan daha zarif sınıflandırmalarla yer değiştirmesini sağlayacaktır. Quintana-Murci “Hiçbir ırk yoktur” der. “Genetiğin bakış noktasından gördüğümüz coğrafi eğimlerdir. Avrupalılar ile Asyalılar arasında keskin farklılıklar yoktur. İrlanda’dan Japonya’ya bir şeylerin tamamen değiştiği keskin bir sınır yoktur.”

Karşılaştırmalı genbilimin ortaya koyduğu evrimsel tarih boyunca yolculuk hala devam ediyor. Bu sırada, daha fazla bilgi, daha güçlü bilgisayarlar ve algoritmalara olan açlık sınır tanımıyor. Yığılan daha büyük veritabanları – ocakta uluslar arası bir konsorsiyum farklı bölgesel popülasyonlardan 1000 genomu sıralamayı niyet ettiğini açıkladı – araştırmacıların insan evriminin alternatif modellerinin çok daha gerçekçi simülasyonlarını çalıştırmalarına ve her birinin ihtimallerini ölçmelerine izin verecek ve kim olduğumuz ve nereden geldiğimize dair şimdiye kadarki en iyi resmi gösterecek.

Not: Bu makale orijinal olarak “Uzak Bir Geçmişin İzleri” başlığıyla yayınlanmıştır.

Kaynak: http://www.sciam.com/article.cfm?id=the-migration-history-of-humans

Dipnotlar:

1Türkçe adını bulamadım

2Türkçe adının bu olduğunu tahmin ediyorum. Kontrol ediniz: İngilizcesi organelle

3Hem harf hem rakam içeren anlamında Türkçe başka bir terim varsa o kullanılmalı. Bulabildiğim en mantıklı terim buydu.

4Türkçe adı bu. Değiştirmenize gerek yok.

5Türkçe bir ad bulamadım. Afrikadaki bir halk. Varsa değiştiriniz.

6Birçok bölgede insan kökeninin aynı anda ortaya çıkıp geliştiğini savunan teori. Türkçe bir adı olması lazım. O yüzden ben bir isim vermedim. Ayrıca birkaç yerde Afrika’dan Dışarı tezi diye bir tez geçiyor. O da konuyla ilgili alanlardan araştırılmalı. Türkçede farklı bir adı olabilir. Eğer varsa yazılmaması çok yanlış olur.

7Diğer köken tezi de bu.

http://www.turandursun.com/forumlar/archive/index.php/t-6834.html

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s