KILLI SÜRÜNGEN VE TÜYLÜ DİNAZORU BİLMEMENİN BEDELİ YÜKSEK

Bir zaman makinemizin olduğunu farzedelim… Bu makineye binip, hedef ‘vitesimizi.’Keyfe keder, 290 milyon yıl öncesine ayarlayalım. Makinemiz hedefine vardığında kapıyı açıp inince kendimizi hiç tanıdık olmadığımız bir dünyada bulacağız.
Ormanlar bugün artık olmayan kocaman, ama sporları vasıtasıyla çoğalan ağaçlarla doludur. Bu ormanlarda kanat açıklıkları neredeyse bir metreye varan dev helikopter böcekleri dolaşmaktadır. Ayaklarımızın altında da boyları bir metreye varan azman tespih böcekleri kımıldanmaktadır. Burada birden daha rahat nefes aldığımızı hissederiz: Zira atmosferdeki oksijen oranı bugünkü yüzde yirmi birden çok yüksektir. Elimizde bir aletimiz olsa atmosferdeki oksijen miktarının yüzde otuz beş olduğunu görerek hayrete düşeriz.

Ormandaki bir hışırtı, dikkatimizi ilerlemekte olan garip bir hayvanı çekmiştir: Sanki kocaman bir kertenkele, fakat sırtında bugün hiçbir hayvanda görmediğimiz koca bir yelken (Dimetrodon). Küçük bir timsah boyundaki bu hayvana dikkatle baktığımızda, vücut yapısından sürüngen olduğuna hiç şüphe etmediğimiz bu varlığın dişlerinde aynen kendi ağzımızda görmeye alıştığımız diş farklılıklaşmasını hayretle müşahede ederiz: Azı dişleri, molarlar… Ona doğru birkaç adım atınca, hayvan geldiğimizi görüp yavaşça uzaklaşır. Fakat ortalıkta bir benzerinin iyice çürümüş bir leşi vardır. Dişleri dikkatimizi çektiği için leşin kafatasına yaklaşıp incelemeye başlarız. Etleri neredeyse tamamen dökülmüş olan yanak ve şakak kısımlarına baktığımızda hayretimiz bir kat daha artar. Hayvanın kafatası kemikleri aynen bir memelininkine benzemektedir. Vücudu, ayakları ve yürüyüşüyle tam bir sürüngen olan bir hayvanın dişleri ve kafatası nasıl memeli olsun? Ya sırtındaki kertenkele derisine benzer bir dokudan yapılmış o koca yelken? O neyin nesi?

YELKEN ŞEKLİNDE ISI PİLLERİ

Ormanın biraz açıldığı bir yere yelkenli hayvanların bir grup halinde güneşlendikleri dikkatimizi çeker. Ama ne hikmetse hepsi aynı yönde uzanmışlardır. Bu garipliği anlamaya çalışırken birden bulutların ardından sıyrılan güneş yelkenlere vurur ve hepsinin kocaman gölgelerinden, bu garip varlıkların yelkenlerini en çok güneş alabilecek yöne çevirmiş olduklarını fark ederiz. Hayvanların sırtındaki bir yelken değil, bir güneş pili gibi çalışan bir ısı organıdır. Birden aklımıza memelilerin sıcakkanlı oldukları, yani ısılarını kontrol edebildikleri gelir. Sürüngenler ise bunu yapamazlar. Belli ki bu hayvan da vücut ısısını kontrol edememektedir, ama ısınmak için diğer sürüngenlerden daha verimli bir yol bulmuştur. Ve bu diğer sürüngenlerden biraz farklı olan hayvanın bazı özellikleri bize benzemektedir; Kafası, dişleri… Şaşırmış bir halde makinemize geri dönüp, zamanda biraz ileri giderek belki bu hayvanın ne olabileceği sorununu çözebileceğimizi hayal ederiz.Makineye doğru yürürken ayağımızın altında bugünkü kertenkelelere çok benzeyen minik hayvanların da dolaştığını fark ederiz. ‘Acaba bunların da garip organları var mı?’ diye durup baktığımızda, tüm dikkatimize rağmen, hayvanın cinsini tayin edememekle beraber, onu bildiğimiz normal bir sürüngenden ayıracak herhangi bir özelliği göremeyiz. Makinemize kurulup, kafamızı hayretle sallarken, bu sefer ‘vitesimizi’ yuvarlak hesapla 260 milyon yıla ayarlayarak yeni bir seyahate çıkarız

Geldiğimiz dünyada artık o dev eğreltiotlarının yerini yüksek yerleri işgal eden çam benzeri kozalaklı ağaçlar almıştır. Ancak bir önceki durağımızda gördüğümüz orman bolluğu yoktur artık. Etrafta kafası yelkenli hayvanınkine benzeyen, ondan biraz daha büyükçe, kılıç gibi koca azı dişeri olan hayvanlar dolanmaktadır(Viatkogorgon). Önce bunları bir nevi kaplan sanarak saklanacak bir yer aramak üzereyken birden gözümüz hayvanın ayaklarına takılır. Ayaklar ve yürüyüş tarzı bir sürüngene benzemektedir.
Ama bu nasıl mümkündür? Sürüngen ayaklı, kaplan dişli hayvan olur mu? Sonunda merakımız, emniyet hissimize galebe çalar ve tüm cesaretimizi toplayarak güneşlenmekte olan garip varlığa yaklaşırız. Ama o ne? Sürüngen kılıklı bu hayvanın vücudu seyrek, kıl benzeri, bir dokuyla kaplıdır, ama yanındaki yumurtalardan yumurtlayarak ürediği belli olmaktadır.
Lisede öğrendiğimiz biyoloji bilgimizin tamamen dışına çıktığımızı fark etmeye başlamışızdır. Nedir bu sınıflayamadığımız garip varlıklar?
Göklerde ise böcekten başka uçan hiçbir hayvana rast gelmememiz dikkatimizi çekmiştir. Ama bunlar bir önceki seyahatimizde karşımıza çıkan dev böcekler değildir. Boyları günümüzdekilere benzemektedir. Ancak bu dünya kuşların, yarasaların olmadığı bir dünyadır.

Çaresiz bir seyahat daha yapmaya karar veririz. Ama daha az bir zaman sıçraması yaparak bu sefer daha az değişim göstereceğini umduğumuz bir dünya seçmeye karar vermişizdir. Gene yuvarlak hesap vitesi 250 milyon yıla ayarlayarak harekete geçeriz. Bıraktığımıza benzer bir dünya bulacağımızdan emin, zamanda yolculuğumuzun bitmesini beklemeye başlarız. Makinenin göstergesi varlığımızı gösterip de kapıyı açıp karşımızda bulacağımız dünyaya adım atmaya hazırlanırken, birden aracımızın alarmı çalmaya başlar. Dışarı çıkmamamızı ihtar etmektedir!
Şok, sürpriz, hayret! Dünyanın atmosferi ne zaman zehirlemiştir? Nasıl? Peki yaşayan hayvan ve bitkilere ne olmuştur? Süratli bir helikopter özelliği de olan aracımızı havalandırıp geldiğimiz dünyayı aracın penceresinde seyretmeye karar veririz. Açtığımız pencereden gördüklerimiz insanı dehşete düşürecek şeylerdir. Altımızda göz alabildiğine uzanan bir çöl, öbek öbek ölü ormanlar ve etraflarında çürümüş hayvan leşleri vardır. Her taraf sanki mantarlarla kaplıdır.

OKSİJENE GÖRE GELİŞEN HAYVANLAR

Helikopterimiz hareket ettikçe gösterge dışarıdaki havada atmosfer bileşiminin değiştiğini gösterir. Aracı oksijenin arttığı yönde hareket ettirmeye karar verdiğimizde güneye doğru gittiğimizi fark ederiz. Saatlerce yaptığımız yolculuk sonunda tek tük yerde hareket eden canlılar belirlemeye başlar: Bunlar koyun büyüklüğünde, tembel tembel yürüyen hayvancıklardır (Lystrosaurus). Aracımızın göstergesi artık dışarıda havanın nefes alabileceğimiz düzeyde oksijenlendiğini işaret etmektedir. Aracı yere indirip, hemen gördüğümüz garip hayvanlardan birinin yanına koşarız. Bunlar vücutları bir silindire benzeyeni kısa kuyruklu sürüngenlerdir. Göğüs kafesleri, küçük vücutlarına nazaran çok geniş olan bu hayvanların ortamda az olan oksijene göre geliştikleri dikkatimizi çekmiştir.

Dünyaya ne olmuştur böyle? Helikopterimizle saatlerce, günlerce dolaştığımız halde manzara büyük bir değişikliğe uğramaz. Gördüğümüz hayvanların neredeyse yüzde doksanı daha önce karşılaştığımız, koyun boyutlu, tembelimsi hayvandır. Bitkiler de çok azalmıştır. Sanki dünya bir çevre felaketinden sonra çölleşmiştir.
Daha önceki seyahatlerimizde gördüğümüz hayvanlarınsa izi bile yoktur.


140 MİLYON YIL ÖNCE DİŞLİ KUŞLAR

Bu afet ortamı hem canımızı sıkmış, hem de bizi korkutmuştur. Aracımıza binip, tekrar yola çıkarız. Uzağa gitmek isteriz zamanda. Bu felaket dünyasından uzaklara. Bu sefer elimiz tesadüfen 140 milyon yıla gider ‘vites’ üzerinde.

Şimdi geldiğimiz dünya gene tamamen değişiktir. Her şeyden önce zengin ormanlar vardır gene. İlk defa ortalıkta çiçekler dikkatimizi çeker. Dünya sanki daha renkli olmuştur. Çiçeklerin keyfini çıkaralım derken, tepemizde kuşların uçuştuğunu görerek mutlu oluruz. Onlara bakayım derken birden ilerdeki sık ağaçlıkta dev bir devekuşunun kafası belirir ağaçlar arasından. (Dinozor: Falcarius utahensis). Hayretimizi henüz yenememişken, hayvanın ağzını açmasıyla kendimizi Çin ejderhalarının dolandığı bir masal âleminde sanırız: Bu tüylü hayvanın kanatları yerine kocaman pençeleri vardır ve üstelik ağzı sıra sıra korkunç dişlerle doludur. Renkli tüylerle kaplı bu dev hayvan bizce şüphesiz bir kuştur (başka kimin tüyü olur?), ama kanat yerine pençeleri, gaga yerine kocaman dişli faraş gibi ağzı olan bir kuş. Böyle şey olur mu? Hayretimiz ve hayvanın tüylerinin renk cümbüşünün güzelliği bizi o derece büyülemiştir ki, aslında bir canavar olan bu varlıktan kaçmak aklımıza bile gelmemiştir.

Kuş mu başka bir şey mi bu hayvan derken, tepemizden süzülerek gelen uzun kuyruklu bir cennet kuşu (Dinozor: Microraptor gui), garip, dev, kuşumsu hayvan ile aramızdaki açık alana bir balerin zarafetiyle konuverir. Rengârenk olan bu güzel kuşun beklendiği gibi gagası vardır. Gerçek bir kuş görmenin verdiği emniyetle tam rahatlamışken… Ama o ne? O gaga içindeki küçük testere şekilli şeyle? Onlar ne öyle? Diş! Gerçek dişler! Bu kuş dişlidir! Hem kanatlarında pençeleri de vardır. Şimdi bir önceki seyahatlerimizdeki gibi bir sürprizle karşı karşıya olduğumuzu artık anlamaya başlamışızdır. Buradaki hayvanlar da lisede öğrendiğimiz biyolojik sınıflamanın hiçbir yerine oturmamaktadır. Hayvanları tanıyamadığımız gibi hangi sınıfa ait olduklarını bile bilememekteyiz.


Tüylü dev bizi görmeden çekip gittikten sonra geçirdiğimiz tehlikenin farkına varmışızdır. Kalbimiz birden hızla atmaya başlamıştır. Bir taşın üzerine oturup nefeslenmeye çalışırken ayağımızın altında dolaşan sansar ve fare benzeri hayvancıklara (Morganucodont sp.) bakıp onların da yumurtlayan memeliler olduğunu, ama ne kendimiz gibi plessental, ne ördeksi hayvan gibi bir monotrem (tek delikli) ne de kanguru gibi bir marsupial (keseli) olduğunu görürüz. Hayvancıklar bizim çıkardığımız gürültü ile meraklarını yenemeyip kafalarını yuva yaptıkları belli olan toprak deliklerinden çıkarıp bize bakmaktadırlar. Bu gri/kahverengi kürklü hayvancıkların memeleri vardır ve belli ki yuvadan sesleri gelen minicik yavrularını emzirmektedirler


RÜYA MI YOKSA!

Kafamız karmakarışık olmuştur. Bir rüyada sanırız kendimizi. Nereden çıkmıştır bu içindeki hayvanları hatta sınıflamaktan bile âciz olduğumuz dünyalar? B unları düşünürken birden gökyüzünde bir filo gözükür. Bunlar boyları neredeyse ufak bir yolcu uçağınınkine yakın uçan varlıklardır (Pteranodon). Kanat ve gövdeleri bembeyaz olup, yansıyan ışık bu gövdelerin kıl veya tüy benzeri bir dokuyla kaplı olduğuna işaret etmektedir. Bir yarasa gibi ‘deri kanatlı’ olan bu canlı uçakların dişsiz olan dev gagaları ve kanatlarının ortasından gözüken ön ve arka ayaklarındaki pençeleri sürüngen yapısını andırmaktadır. Ama ya o kıl veya tüy benzeri bembeyaz doku?
Dört kısa yolculuğun bizi uğrattığı şaşkınlıkla bezgin, markası yabancı olan, ancak borsadaki son vurgunumuz sayesinde satın alabildiğimiz mekinemize kurulup vitesi 2008’e ayarladıktan sonra, koltuğumuza oturup düşünmeye başlarız:

Kafamızı zorlayıp aklımıza lisede bize sunulan o kötü kağıda basılmış zevksiz biyoloji kitaplarımızın içindekileri getirmeye çalışırız. Nafile; o kitaplarda kıllı sürüngenlerden, tüylü sürüngenlerden ve dişli kuşlardan, vücudu kıllarla veya tüylerle kaplı uçan dev canlılardan bahis yoktur. Çocukken büyüklerimizin bizlere okuduğu dinî kitaplara anlatılan masallarda Âdem peygamberin bilgi ağacının meyvesini yemeğe cüret ettiği için cennetten kovulmasından önce Tanrının emriyle tüm yaratıklara isim verdiğini hatırlarız. Ancak onlar arasında da bu canlılar yoktur.

BİLİM DÜNYASI NEREDE BİZ NEREDEYİZ?

Halbuki modern bir ülkede büyümüş olsaydık ve paleontoloji biliminin son otuz yılda kazandığı zaferler bize lisede öğretilseydi! Sokak başlarında zır cahillerin, kaynağı belirsiz paralarla hazırladığı evrim karşıtı zırvalık abideleri olmasaydı. Modern evrim teorisinin beklediği tüm ara türlerin birbiri ardına bulunduğunu, bunlar yüzünden eskiden bildiğimiz balık, çift yaşamlı, sürüngen, kuş ve memeli sınıflarının artık tarih olduğunu öğrenebilecektik, adam gibi lise biyoloji eğitimimiz olaydı. Bilim dünyası nerede, biz nerede kaldık! İnsan evrimini anlatan bir televizyon dizisini sunan bir jeolog kendisine genç bir hanımın attığı bir elektronik postada bu zavallı kadıncağızın evrim kuramının ‘çürütüldüğünü’ sandığını öğrenerek dehşete düşmüştür. Nerede yaşamıştır o bedbaht hanımefendi? Hangi karanlık , hangi zır cahil, hangi zavallı ortamın ürünüdür? Modern dünyada bir ilkokul öğrencisini bile güldürecek o sözleri ona hangi akılsız veya kötü niyetli kişi öğretmiştir? Yoksa bedava dağıtılan, enfes baskılı o zırvalık ve yalan dolu gösterişli atlasları mı görmüştür?

LİSELER VE JEOLOJİ DERSLERİ

Hele, düşününüz, bir de annemizin babamızın veya dedemizin okuduğu gibi, bir jeoloji dersimiz de olaydı liselrimizde. Yalnız, yukarıda anlatılanları değil, depremler ve heyelanlar ülkesi memleketimizde emniyet içersinde yaşamayı da belki öğrenebilirdik. Kuraklık bizi bu kadar dehşete düşürmez, maliye bakanımız, doğal bir tabiat hadisesini bizlere ‘takdiri ilahi’ diye satıp, kendi hükümetinin yaptıklarını örtbas etmeye teşebbüs edemezdi.
Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki üniversite(!) mezunu bir iktidar partisi milletvekili bir jeoloji profesörünü arayarak ‘Ama evrim teorisi ispat edilmedi ki. Değil mi?’ diye modern dünyada biraz lise mürekkebi yalamış hiçbir kimsenin sormayacağı kadar deli saçması, zırva, zır cahilâne bir soruyu sorup, sonra kendisinin ciddiye alınmasını bekleyebiliyor. Bu cehalet düzeyiyle yönetilen bir ülkede, işte bu nedenle bilimin insanlara bahşettiği, şaşırma, merak etme, hayran olma ve haz duyma duyularından tamamen yoksun olarak, iğrenç televizyonlarla pespaye gazetelerin ittifakı neticesi hapsolduğumuz seks, şiddet ve sık sık mahkemelik olan rezil bir futbol üçgeninden çıkamaz bir haldeyiz. Tek ilgimiz cebimize girmesini istediğimiz para ve onu kullanarak ağzımıza bir şeyler tıkmak ve cinsel organımızdan çıkartmak istediklerimiz. Bu sınırlar arasında yaşayana ‘insan’ denilebilir mi?

CEHALET EN ETKİLİ SİLAHTAN DAHA YOK EDİCİDİR

İşte bu yüzden insanlığın en cahil dönemlerinin ürünlerini kafamıza tıkıştırmak ve cebimizdekileri hortumlamak için tarikatler var, cemaatler var, onların mensup ve meczupları var, şıhları, şeyhleri var; onun bunun fişteklemesiyle kültürel hak talebi diye ortalığa dökülüp, modern kültürün ne olduğundan bile habersiz güruhlar var; küçücük öğrencilere, minicik bebelere , küçücük çocuğunu okuldan almaya gelen günahsız anne ve babaya kıyabilecek kadar vahşileşebilen terör var, rüşvet var, hırsızlık var, başka bir şey yapamayacak kadar aciz bırakıldığı için kendini satanlar var…Ama refah yok, karşılıklı anlayış ve hoşgörüye dayalı toplum yok, dürüst yönetim yok, geleceğe güven yok, bu muhteşem tabiattan zevk alarak, mutlu bir şekilde yaşama şansı yok!

Ve tüm bu dehşetin ortak isimleri: Demokrasi, insan hakları, söz, düşünce ve ibader hürriyeti, liberal yaşam!
Kıllı sürüngen veya tüylü dinozor deyip geçmeyin: Bilemezseniz, hesapta onun bunun cahil bir uşağı olmak veya orada burada bir eroin iğnesine veya bir maganda kurşununa hedef olup fosilleşme ümidi bile olmadan gitmek var. Ve siz giderken birilerinin ardınızdan yaşadığınız yaşamın en ideal yaşam olduğunu yazıp çizeceğinden emin olacağınız bir dünya var!!!
Cehalet, en korkunç silahtan daha etkin bir yok edicidir.
Ve bir de kendini âlim addedip, 10 Kasım’da başka zamanlarda kıymetli (!) fikirlerini serdettiği köşeciğini bir futbol maçına ayırmayı marifet sanabilecek düşünce düzeyine sahip büyük entellektüellerimizin (!) bar ve kokteyl köşelerinde Atatürk’ün sözlerini ve düşüncelerini ‘passe’ (vakti geçmiş) olarak takdim ettikleri fikir incileri var. Bakalım neymiş o modası geçmiş addettikleri sözler:
‘Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.’
‘Müterakki (ileri), mütemeddin (uygar) bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferdi milletin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.’
‘İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyettir. Medeniyetin emir ve ta talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.’
‘Ben, mânevi miras olarak hiç bir ayet, hiç bir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.’
Bu sözleri ‘vakti ve modası geçmiş’ addeden zevat, acaba onların yerine ne tavsiye etmektedir? Şunları da futbol maçı anlatmaktan vakit buldukları zaman bir lutfediverseler de aydınlansak. Yoksa anlar da gelen karanlığı müjdeleyen bir tür Amerikan yarasası gibi, gözlerini kullanamaz hale geldikleri için yalnızca kulaklarıyla ve kan emerek yaşamak üzere bir evrim mi geçirmişlerdir?

Prof. Dr. Celal Şengör

Kaynak:

http://gezintiler.blogspot.com/2008/02/dinazorlar-bilmek-celal-engr.html

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s