EN ÜNLÜ ESERİ olan Türlerin Kökeni’ninde Darwin, insan evri­minden bahsedişini şu muhteşem dokuz kelimeyle sınırlı tutuyor: “İnsanın kökeni ve insanlığın tarihi üzerine bir ışık tutulacak.” Bu, ki­tabın ilk baskısında kullanılan cümle, ki aksini belirtmediğim sürece ben hep bu baskıya atıfta bulunuyorum. Altıncı (ve sonuncu) baskıya gelindiğindeyse, Darwin kendisine bir istisna yapmak için izin verdi ve bu cümle “İnsanın kökeni ve insanlığın tarihi üzerine güçlü bir ışık tu­tulacak” halini aldı. Bu büyük adamı, kalemi beşinci baskının üzerinde ve “güçlü” kelimesini kullanma lüksüne kendisini bırakıp bırakmaması gerektiğine sağduyululukla kafa yorarken hayal etmek hoşuma gidiyor. Yaptığı bu eklemeye rağmen cümlede tasarlanmış bir hafiflik var.
Darwin insan evrimini anlatmayı bilerek yavaştan almış ve bir baş­ka kitaba ertelemişti: İnsanın Türeyişi. Bu sonraki eserin iki cildi bo­yunca, bir altbaşlık olan Cinsiyet Açısından Seçilim konusuna (ki bu konu çoğunlukla kuşlarda incelenmişti) insanın evriminden daha çok yer ayrılmış olması şaşırtıcı olmasa gerek. Şaşırtıcı değil, çünkü Dar­win bu kitapları yazdığı zamanlarda, maymunlar içindeki en yakın ak­rabalarımızla bizim aramızda bağ kuran hiçbir fosil yoktu. Darwin’in bakabileceği maymunlar sadece yaşayanlardan ibaretti ve o da bunları iyi kullandı. Doğru (ve neredeyse tek bir) argüman ortaya koyarak en yakın akrabalarımızın hepsinin Afrikalı (goriller ve şempanzeler; bonobolar o zamanlar şempanzelerden ayrı bir tür olarak tanınmıyordu, ama onlar da Afrikalıydı) olduğunu söyledi ve eğer insanların atalarının fosilleri bulunacaksa, aranacak yerin Afrika olduğu tahminini yürüttü. Darwin fosillerin azlığından yakındı ama yine de duruma dair kararlı bir iyimserlik gösterdi. Hocası ve aynı zamanda o zamanların büyük taşılbilimcisi olan Lyell’e atıfta bulunarak, “bütün omurgalı sınıfları açısından fosil kalıntılarının keşfinin son derece yavaş ve rastlantısal bir süreç olageldiğine” işaret etti ve ekledi, “Ayrıca, insan ile soyu tüken­miş bir tür maymunsu yaratık arasında bağlantı kuracak kalıntıları bize sağlama potansiyeli yüksek olan bölgelerin henüz taşılbilimciler tara­fından araştırılmamış olduğu da unutulmamalı.” Afrika’yı kastediyordu ve kendisinden hemen sonra gelenlerin onun bu önerisini görmezden gelip Afrika yerine Asya’da arama yapmaları bu arayışa fayda sağlamadı.
Yine de “kayıp halkaların” gitgide daha az kayıp hale gelişleri Asya’da başladı. Fakat ilk bulunan bu fosiller görece daha yakın za­mana aitti, bir milyon yaşının altındalardı, hominidlerin (insansılar) günümüz insanına oldukça yakın oldukları ve Afrika’dan çıkıp Uzak Doğuya göç ettikleri dönemlere aitlerdi. Bu fosillere, keşfedildikleri yer göz önünde bulundurularak “Java Adamı” ve “Pekin Adamı” isim­leri verildi. Java Adamı, Hollandalı insan bilimci (antropolog) Eugene Dubois tarafından 1891’de keşfedilmişti. Hayatının amacına ulaştığına ve “kayıp halkayı” bulduğuna olan inancını ifade etmesi bakımından fosile Pithecanthropus erectus adını verdi. Tepkiler iki farklı kaynaktan geldi, ki bu da sanki onun çıkarımını doğruluyordu: kimileri bunun tamamen insan olduğunu söylediler, kimileri de dev bir şebek oldu­ğunu. Hırçın ve küskün hayatının ileriki yıllarında Dubois, daha yakın zamanda keşfedilen Pekin fosillerinin kendi Java Adamına benzedi­ği yönündeki yorumlara içerledi. Fosilini şiddetle sahiplenen Dubois, Java Adamının tek gerçek kayıp halka olduğuna inanıyordu. Çeşitli Pe­kin Adamı fosilleriyle aradaki farkı vurgulamak için, Pekin fosillerini, modern insana çok daha yakın olarak ve Trinil’den çıkarılan kendi Java Adamını insan ve maymun arasındaki form olarak tanımladı.

Pithecanthropus [Java Adamı] bir insan değildi, şebeklere bağlı büyük bir cinsti, fakat beyninin fazlasıyla büyük boyutlu olması yüzünden şebeklerden üstündür ve iki ayak üzerinde durup yü­rüyebilme becerisiyle şebeklerden ayrılır. Genellikle insansı may­munların iki katı, insanların da yarısı kadar sefalizasyona [beyin hacminin vücudun hacmine oranı] sahipti…

Trinil’in “Maymun Adamı” Java’nın, günümüzde neredeyse ge­nel geçerlik kazanmış olan ilkel bir insan olduğu yönündeki görü­şün doğmasına sebep olan şey, insansı bir maymun için çok çok büyük ve ortalama insan beyniyle karşılaştırıldığında küçük olan beyninin (her ne kadar en küçük insan beyninden daha küçük olmasa da) şaşırtıcı boyutuydu. Bununla birlikte, kalvaryası [ka­fatası kubbesi] insansı maymunlara, özellikle de şebeklerinkine, biçimsel olarak yakından benziyor. . .

Diğerlerinin Dubois’in bu sözünü, Pithecanthropus ‘un sadece ko­caman bir şebek olduğu ve şebeklerle insanlar arasında bir geçiş formu olmadığı şeklinde yorumlamalarının Dubois’in asabiyetine bir faydası olmadığına eminim. Bu yüzden Dubois daha önceki duruşunu tekrar vurgulamak için çok çabaladı: “Trinil’in Pırhecanrhropus’unun gerçek ‘kayıp halka’ olduğuna hala ve eskisinden de güçlü olarak inanıyorum.”
Yaradılışçılar zaman zaman, Pithecanthropus’un ara form olan bir maymun-adam olduğu iddiasından Dubois’in geri adım atışını poli­tik bir silah olarak kullandılar. Bununla birlikte, yaradılışçı bir orga­nizasyon olan Tekvindeki Cevaplar (Answers in Genesis) bu iddiayı, geçersiz hale gelen savlar listesine ekledi ve iddianın artık kullanıl­maması gerektiğini söyledi. Böyle bir liste tuttukları için onlara saygı duymak lazım. Daha önce söylediğim gibi, Pithecanthropus’un hem Java hem de Pekin örneklerinin oldukça genç yani bir milyon yıldan daha genç oldukları gösterilmiş bulunuyor. Artık bizimle birlikte Homo cinsi içinde, fakat Dubois’in koyduğu tür ismi olan erecrus’u koruyarak sınıflandırılıyorlar: Homo erectus.
Dubois azimle başladığı “kayıp halka” macerasına atılmak için dünyanın yanlış yerini seçmişti. Bir Hollandalı olarak ilk önce Hollan­da Doğu Hint Adalarına yönelmesi doğaldı, fakat onun kararlılığında bir adamın Darwin’in nasihatini dinlemesi ve Afrika’ya gitmiş olma­sı gerekirdi: zira, az sonra göreceğimiz gibi, atalarımızın evrildiği yer Afrika’ydı. Peki o zaman bu Homo erectus örnekleri neden Afrika’dan ayrılmışlardı ve Asya’da işleri neydi? “Afrika’dan çıkış” sözü, atalarımı­zın Afrika’dan gerçekleştirdikleri muazzam göçü tanımlamak için Ka­ren Blbcen’den1 alınmıştır. Fakat yapılan iki farklı göç vardı ve bunları birbirine karıştırmamamız çok önemli. Görece daha yakın zaman­da, belki de 100.000 yıldan da az bir süre önce, bize bayağı benzeyen gezgin Homo sapiens grupları Afrika’dan ayrıldı ve bugün dünyanın her yerinde gördüğümüz ırklara ayrıldı: Eskimo, Kızılderili, Aborijin, Çinli, vesaire. İşte “Afrika’dan çıkış” sözü aslında bu yakın zaman göçü için söylenir.

Fakat Afrika’dan bunun öncesinde de bir göç gerçekleş­mişti ve bu erectus öncüler Asya ve Avrupa’da, aralarında Java ve Pekin örneklerinin de olduğu fosiller bıraktılar. Af­rika dışından bildiğimiz en eski fosil orta Asya’da bir ülke olan Gürcistan’da bulunmuş­tu ve kendisine “Gürcü Adam” lakabı verilmişti: (oldukça iyi korunmuş) kafatasının bugünkü modern yöntemlerle 1,8 milyon yıl yaşında olduğu belirle­nen minyon bir yaratıktı bu. Hepsi de Homo erectus olarak sınıflan­dırılan Afrikalı ilk mültecilerden daha ilkel olduğunu belirtmek için (bazı taksonomlar (sınıflandırmacılar) tarafından, zira diğerleri onu ayrı bir tür olarak tanımıyorlar) Homo georgicus olarak isimlendiril­di. Daha yenilerde, Gürcü Adam’dan biraz daha eski bazı taş aletler Malezya’da keşfedildi ve bu keşif bu yarımadada fosil kemiklerin ye­niden aranmaya başlamasını tetikledi. Ama her koşulda, bütün bu erken Asya fosilleri çağdaş insanlara oldukça yakınlar ve bugünler­de Homo cinsinde sınıflandırılıyorlar; çok daha eski atalarımız için Afrika’ya gitmemiz gerekiyor. Fakat ondan önce, bir “kayıp halkadan” neler beklemeliyiz sorusunu sormak için bir duralım.

Bu tartışmanın uğruna, farzedin ki, “kayıp halka” kavramını başlan­gıçtaki allak bullak anlamıyla ciddi­ye alalım ve şempanzelerle (solda) aramızda bir ara form arayalım. Biz doğruca şempanzelerden türemedik, fakat onlarla paylaştığımız ortak ata­nın bizden çok şempanzelere benzi­yor olduğunu söylemek kulağa adil geliyor. Bu atanın, özellikle bizimki    gibi kocaman bir beyni yoktu, büyük ihtimalle dik yürümüyordu, bizden çok daha kıllıydı ve kesinlikle konuşma dili gibi gelişmiş insan özellikleri yoktu. Yani, sık karşılaştığımız bu yanlış anlama karşısında her ne kadar şempanzelerden türemediğimize dair tutumumuzu ko­rumamız gerekse de, biz insanlar ve şempanzeler arasındaki bir form acaba nasıl bir şeye benzerdi diye sormanın bir zararı yok.
Eh, kıl ve konuşulan dil pek iyi fosilleşmiyor, fakat beynin büyük­lüğü hakkında kafatasından, yürüme biçimiyle ilgili olarak da iskele­tin tamamından (iskelette foramen magnum, yani omuriliğin kafata­sının içinden geçtiği delik, iki ayak üzerinde yürüyenlerde aşağı doğ­ru bakarken dört ayak üzerinde yürüyenlerde geriye doğru baktığı için kafatası da dâhil olmak üzere bütün iskeletten) iyi ipuçları elde edebiliriz. Kayıp halka olmaya aday örnekler şu özelliklerden birine sahip olabilir:

1. Orta seviyede beyin büyüklüğü ve orta seviyede yürüme biçimi: belki de başçavuşlar ve hanımefendilerin tercih ettiği gururlu bir dik yürüyüşten ziyade bir çeşit kambur ve badi badi yürüme biçimi.
2. Şempanzeninki büyüklüğünde bir beyin ve insan gibi dik yü­rüme biçimi.
3. Büyük, insanınki gibi bir beyin, şempanze gibi dört ayak üze­rinde yürüme.
Şimdi bu olasılıkları aklımızda tutarak, bizim elimizde olan ama Darwin’in inceleme şansına sahip olmadığı pek çok Afrikalı fosilden bir kısmını inceleyelim.

HAYLAZ BİR RUH HALİ İÇİNDE HALA UMUYORUM Kİ…

10. Bölümde anlatacağım moleküler kanıtlar, şempanzelerle or­tak atamızın yaklaşık altı milyon yıl ya da biraz daha önce yaşamış olduğunu gösteriyor, öyleyse haydi aradaki farkı ikiye bölelim ve yak­laşık üç milyon yıl yaşında olan fosillere bakalım. Bu devrin en ünlüsü olan fosil, kendisini Etiyopya’da keşfeden Donald Johanson tarafın­dan Australopithecus afarensis olarak sınıflandırılan “Lucy’dir”. Ne yazık ki elimizde Lucy’nin kafatasının sadece bazı parçaları var, fakat alt çenesi beklenmedik şekilde iyi korunmuş. Lucy, günümüz stan­dartlarına göre küçük yapılıydı, ama Homo floresiensis kadar değil. Gazeteler, şok edecek kadar yakın bir zaman önce, Endonezya’daki Flores adasında soyu tükenmiş olan bu küçük yaratığa sinir bozu­cu şekilde “Hobit” ismini takmışlardı. Lucy’nin iskeletinin parçaları, onun iki ayak üzerinde yürüdüğüne ama büyük ihtimalle çevik bir şekilde tırmanabildiği ağaçlarda saklandığına işaret edecek bütün­lükte. Lucy e ait olduğu düşünülen kemiklerin hepsinin gerçekten de sadece tek bir bireye ait olduğuna dair iyi kanıtlar var. Öte yandan aynı durum, Lucy’e benzeyen veya hiç olmazsa aynı dönemden olan ve yine Etiyopya’da, bir şekilde birlikte gömülmüş en az on üç bireyin bir yığın kemiklerinden oluşan “İlk Aile” için geçerli değil. Lucy’nin ve İlk Ailenin parçaları Australopithecus afarensis’m nasıl göründüğüne ilişkin iyi bir ilk izlenim yaratıyor, ama pek çok farklı bireyden elde edilen parçalarla güvenilir ve gerçeğe uygun bir canlandırım yapmak çok zor. Neyse ki, 1992’de Etiyopya’nın aynı bölgesinde, AL 444-2 ola-

rak bilinen oldukça eksiksiz bir kafatası bulundu (solda) ve bu keşif daha önce yapılan ama ke­sinleşmeyen canlandırımları da doğrulamış oldu.

Lucy ve benzerleriyle ilgili çalışmaların vardığı sonuç, bun­ların beyinlerinin şempanzele-rinkiyle yaklaşık aynı büyüklükte olduğu fakat şempanzelerin aksine, aynı bizim gibi arka ayakları üzerinde dik yürüdükleridir; yani yukarıda varsaydığımız üç farklı senaryodan ikincisi: “Lucyler” biraz dik yürüyen şempanzeler gibiydi. Onların ikiayaklılık özelliği Mark Leakey’in fosilleşmiş bir volkan kü­lünde bulduğu kuvvetli çağrışımlar yapan bir dizi ayak izi tarafından çarpıcı biçimde doğrulanmıştır. Bunlar daha güneyde, Tanzanya’daki Laetoli’dedir ve Lucy’den de AL 444-2’den de yaşlıdır: yaklaşık 3,6 mil­yon yıl yaşında. Genellikle yanyana yürüyen (belki de el ele?) bir çift Australopithecus afarensis’e ait oldukları düşünülür ama burada asıl önemli olan şudur ki, 3,6 milyon yıl öncesine varılana dek, iki ayağı üzerinde dik duran bir maymun Dünya üzerinde yürüyordu, ayakları bizimkine bayağı benziyordu ve beyni bir şempanzeninki kadardı.
Australopithecus afarensis adını verdiğimiz türün (Lucy’nin türü) üç milyon yıl öncesinden olan atalarımızı içermekte olduğu çok olası görünüyor. Diğer fosiller aynı cins altında farklı türler olarak sınıf­landırıldılar ve bizim atalarımızın bu cinsin üyeleri olduğu neredey­se kesin. Keşfedilen ilk Australopithecus ve bu cinsin ilk numunesi, Taung Çocuğu adı verilen bir fosildi. Taung Çocuğu henüz üç buçuk yaşındayken bir kartal tarafından yenmişti. Kanıtların gösterdiğine göre, fosilin göz yuvalarındaki izler günümüzde yaşayan kartalların yine günümüz maymunlarının gözlerini çıkarırken maymunlarda bıraktıkları izlerin tıpatıp aynısı. Zavallı küçük Taung Çocuğu, gök­lerde kartalların gazabıyla taşınırken, rüzgâra acı bir çığlık bırakı­yorsun, kaderine yazılmış olan kavuşacağın ünü bilmek bile seni rahatlatamaz bu anda, iki buçuk milyon yıl sonra, Australopithecus africanus’un ilk numunesi olacaksın. Zavallı anne Taung, Pliosen’de gözyaşları döküyor.
İlk numune, bir türün isimlendirilen ve bir müze tarafından ken­disine etiket verilen ilk bireyidir. Teorik olarak, daha sonra bulunanörnekler, türe uygunluklarının belirlenmesi için bu ilk numune ile karşılaştırılır. Taung Çocuğu 1924 yılında Güney Afrikalı insan bilimci Raymond Dart tarafından keşfedildi ve Dart ona yeni bir cins ve tür ismi verdi.
Peki “tür” ile “cins” arasındaki fark nedir? Daha ileri gitmeden gelin bu soruyu hızlıca yanıtlayıp önümüzden kaldıralım. Cins daha içerik­li bir bölümdür. Bir tür bir cinse dâhildir ve genellikle bu cinsi başka türlerle paylaşır. Homo sapiens ve Homo erectus, Homo cinsi içindeki iki türdür. Australopithecus africanus ve Australopithecus afarensis, Australopithecus cinsi içindeki iki türdür. Bir hayvanın ya da bitkinin Latince ismi her zaman büyük harfle başlayan bir cins ismini takiben küçük harfle başlayan tür isminden oluşur. Her iki isim de eğik (italik) yazılır. Bazen bunlara ek olarak bir de alt-tür ismi bulunabilir, bu da örneğin Homo sapiens neanderthalensis’te olduğu gibi tür isminden hemen sonra gelir. Sınıflandırmacılar isimler konusunda sık sık anlaş­mazlık yaşarlar. Örneğin çoğu sınıflandırmacı Homo sapiens neandert-halensis yerine Homo neanderthalensis der, böylece Neandertal’leri alt-türden tür statüsüne yükseltmiş olur. Cins isimleri ve tür isimleri genellikle tartışma konusu olur ve bilimsel literatürde sürekli yapı­lan gözden geçirmeler sonucu değişebilir. Zamanında, Paranthropus botsei’nin ismi Zinjanthropus boisei ve Australopithecus boisei1 idi ve hala da gayri resmi olarak (yukarıda sözünü ettiğimiz iki “zayıf” (çe­limsiz) Australopithecus türlerinden değil de) gürbüz bir Australopit­hecus olarak anılır. Bu bölümün ana mesajlarından biri hayvanbilim-sel sınıflandırmanın biraz gelişigüzel olan doğasıyla da ilgili.
Raymond Dart, o zamanlar Taung Çocuğuna, yani cinsin ilk numune­sine Australopithecus ismini vermişti ve atamıza verilen iç karartıcı dere­cede hayal gücünden yoksun bu isim üzerimize yapışıp kaldı. Bu kelime sadece “güneyli maymun” manasına geliyor. “Güney ülkesi” anlamına gelen Avustralya (Australia) ile hiçbir alakası yok. Dart böyle önemli bir cins için çok daha yaratıcı bir isim düşünebilirdi. Hatta, bu cinsin diğer üyelerinin
daha sonraları ekvatorun kuzeyinde keşfedileceğini de düşünebilirdi.

Her ne kadar alt çene­si olmasa da elimizdeki en harika şekilde korunmuş kafataslarından biri, Taung Çocuğundan biraz daha yaşlı olan Bayan Ples. Bayan Ples, ki kendisi aslında irice bir dişiden ziyade ufak bir erkek “Bayan PW de olabilir, ilk başta Plesianthropus cinsi altında sınırlan­dırıldığı için bu takma adı almıştır. Plesianthropus “neredeyse insan” anlamına gelir ki bu “güneyli maymundan” çok daha iyi bir isimdir. İnsan istiyor ki, sınıflandırmacılar daha sonraları Bayan Ples ve ben­zerlerinin aslında Taung Çocuğu ile aynı cinsten olduğuna karar ver­diklerinde Plesianthropus ismi bütün bu türlerin ismi haline gelsin. Ne yazık ki, hayvanbilimsel isimlendirmenin kuralları kölelik derece­sinde katıdır. Hangi ismin daha önce ortaya atıldığı, mana ve uygun­luktan önce gelir. “Güneyli maymun” berbat bir isim olabilir ama ne yapalım: çok daha anlamlı olan Plesianthropus’tan daha önce ortaya atılmış ve başka seçeneğimiz yok, tabi eğer . . . Haylaz bir ruh hali içinde hala umuyorum ki bir gün biri Güney Afrika’daki bir müzenin tozlu bir rafında uzun zaman önce unutulmuş bir fosil bulacak ve bu fosilin Bayan Ples ve Taung Çocuğu ile aynı çeşitten olduğu apaçık olacak, ama fosilin üzerindeki bir etikette kargacık burgacık bir yazı olacak ve o yazı şunu diyecek: “Hemianthropus ilk numune, 1920”. Böylece, bir anda, dünyanın dört bir yanındaki bütün müzeler elle­rindeki Australopithecus örneklerini ve alçılarını yeniden etiketlemek zorunda olacak ve hominid tarihiyle ilgili kitaplarla makaleler de aynı şeyi yapmak zorunda kalacak. Dünyanın her yerinde kelime işlemci­si programlar, metinlerde beliren Ausrra/opırhecusları tek tek bulup Hemianthropus ile değiştirmek için fazla mesai yapacak. Uluslararası kuralların dilde, hem dünya çapında geçerli hem de geçmişe yönelik olan bir değişimi zorunlu kılabileceği başka bir yol aklıma gelmiyor.

Şimdi, sözde kayıp olan halkalarla ve isimlerin gelişigüzelliği ile ilgili söylemek istediğim diğer önemli noktaya gelelim. Bayan Ples’in ismi Plesianthropus’tan Australopithecus’a çevrildiğinde gerçekte hiçbir şeyin değişmediği açık. Yani normalde kimse bu konuda farklı bir şey düşünmeye meyletmez. Yine de, bir fosilin benzer şekilde yeniden incelendiği ve anatomik sebeplerden dolayı bir cinsten diğerine aktarıldığı bir durum varsayalım. Ya da, birbirine rakip insan bilimci­ler arasında fosilin hangi cinse ait olması gerektiğinin tartışma konu­su olduğunu varsayalım ki bu çok sık olan bir şeydir. Ne de olsa, bir cinsten diğerine geçiş noktasında, mesela Australopithecus ve Homo cinslerinin sınırında bulunan bireylerin olması evrimin mantığının temelinde yatıyor. Bayan Ples’in ve günümüz Homo sapiens’mm kafa-tasına bakıp, “evet, bu iki kafatası kesinlikle farklı cinslere ait olmalı” demek kolay. Eğer günümüzdeki insan bilimcilerin hemen hepsinin Homo cinsinin üyelerinin Australopithecus cinsinden atalardan türediğini kabul ettiğini varsayarsak, bu varsayımda, türlerin birbirinden türeyiş zincirinin bir noktasında, sınır çizgisinde oturan en azından bir birey mutlaka olmalıydı. Bu önemli bir nokta, bu yüzden izin ve­rirseniz bu konuyu biraz uzatacağım.

Bayan Ples’in kafatasının şeklini, 2,6 milyon yıl önce yaşamış Austra­lopithecus africanus’un bir temsilcisi olarak aklınızda tutarak KNM ER 1813 adı verilen sağdaki kafatasına bir göz atın. Sonra onun altındaki KNM ER 1470 isimli kafatasına bakın. Her iki­sinin de yaşının yaklaşık 1,9 milyon yıl olduğu düşünülüyor ve her ikisi de yetkililer tarafından Homo cinsi altında sınıflandırılmış. 1813 bugün Homo habilis olarak sınıflandırılmış olsa da, bu her zaman böyle değildi. Yakın zamana dek 1470 de böyle sı­nıflandırılmıştı fakat son zamanlarda onu Homo rudolfensis olarak yeniden sınıflandırmaya yönelik bir hareket­lenme var. İşte yine gördünüz; kul­landığımız isimler ne kadar değişken ve geçici. Ama önemli değil: her ikisi de Homo cinsine demir atmış görünü­yorlar. Onların Bayan Ples’ten ve ben­zerlerinden en belirgin farkı, Bayan Ples’in öne çıkık bir yüzünün ve beynin içinde bulunduğu kafatası boşluğunun daha küçük olmasıydı. 1813 ve 1470 bu özelliklerin her ikisi açısından da insana, daha may­munsu olan Bayan Ples’ten daha yakınlar.

Şimdi solda Twiggy adı veri­len kafatasına bakın. Tvviggy de bugünlerde genellikle Homo ha­bilis olarak sınıflandırılıyor. Fakat Tvviggy’nin ileri çıkık burnu onun, 1470 ve 1813’tense Bayan Ples’i an­dırmasına sebep oluyor. Büyük olasılıkla, Twiggy’nin bazı insan bilimciler tarafından Australopit­hecus cinsine bazıları tarafından ise Homo cinsine dâhil edildiğini duyunca şaşırmayacaksınız. Hatta aslına bakılırsa bu üç fosilin her biri, ayrı ayrı zamanlarda Homo ha-bilis ve Australopithecus habilis olarak sınıflandırıldılar. Daha önce belirttiğim gibi, bazı yetkililer kimi zaman 1470’in ismini habilis’ten rudolfensis’e değiştirmek suretiyle ona farklı tür isimleri vermişlerdi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, tür belirleyici isim olan rudolfensis her iki cins ismine de, yani Australopithecus ve Homo ya, eklenmiştir. Özetle, bu üç fosil, yetkililer tarafından farklı zamanlarda farklı şekil­lerde aşağıda listelenen şu isimlerle anılmıştır:

KNM ER 1813: Australopithecus habilis, Homo habilis KNM ER 1470: Australopithecus habilis, Homo habilis,
Australopithecus rudolfensis, Homo rudolfensis OH 24 (“Twiggy”): Australopithecus habilis, Homo habilis
Peki isimlendirmedeki bu karışıklık bizim evrim bilimine olan güvenimizi sarsmalı mı? Aksine. Bu yaratıkların hepsinin evrimsel ara formlar, yani bir zamanlar kayıp olan fakat artık bulduğumuz bağlantılar olduğu düşünüldüğünde, bu durumun tam da görmeyi beklediğimiz şey olması gerekiyor. Eğer sınıra bu kadar yakın ve sı­nıflandırması bu kadar zor olan ara formlar olmasaydı o zaman ke­sinlikle endişelenmemiz gerekirdi. Nitekim, evrimsel bakış açısından ele alındığında, eğer fosil kayıtları daha eksiksiz olsaydı fosillere ayrı ayrı isimler verilmesinin imkansız hale gelmesi gerekirdi. Fosillerin bu kadar az bulunur olmaları bir bakıma talihli bir durum. Eğer eli­mizde kesintisiz ve aralıksız bir fosil kaydı olsaydı türlere ve cinsle­re birbirinden farklı isimler vermek imkansız, ya da en azından çok problemli olurdu. Taşılbilimciler (paleontologlar) arasındaki, falanca fosilin filanca türe/cinse ait olup olmadığı şeklindeki geçimsizliklerin ana kaynağının ilginçtir ki son derece beyhude olduğu sonucuna va­rırsak haksızlık etmiş olmayız.
Şans eseri, evrimsel değişimin tamamının hiçbir kayıp halkası olmayan kesintisiz bir fosil kaydının bize bahsedildiği varsayımını aklınızda tutun. Şimdi 1470’e verilen dört Latince isme bakın. İlk ba­kışta ismin habiHs’ten rudolfensis’e çevrilmesi, Australopithecus’tan Homo’ya çevrilmesinden daha küçük bir değişim gibi görünebilir. Bir cinse ait iki tür birbirlerine, iki cinsin birbirine olduğundan daha çok benzemeli, değil mi? Sınıflandırma hiyerarşisinde cins seviyesiyle (mesela Afrikalı maymunsuların iki alternatif cinsi olarak Homo ya da Pan) tür seviyesi (mesela şempanzeler içinde troglodytes ya da pa-niscus) arasındaki ayrımın temeli bu değil midir? Eh, evet, evrimsel ağacın dallarının ucu gibi düşünebileceğimiz günümüz hayvanlarını sınıflandırırken bu doğru, çünkü geride kalmış ataları ağacın tepesin­deki, uçların hemen altına doğru bulunan dallarda rahatça yatmakta­dır, ayak altında değildir zira ölüdür bu atalar. Doğal olarak daha geri­de (ağacın içeride kalan kısımlarına doğru) birleşen dallar birbirlerine, birleşme yeri uçlara daha yakın olan (daha yakın zamanda yaşamış or­tak ataları olan) dalların birbirine benzediğinden daha az benzeye­cektir. Ölmüş ataları sınıflandırmaya çalışmadığımız sürece bu sistem güzelce işler. Fakat ne zaman ki az önce varsaydığımız kesintisiz fosil kaydını bu ağaca dâhil etmeye çalışırız, o zaman o güzelim bölümler bozuluverir. Birbirinden ayrı isimler koymak, genel bir kural olarak, imkansızlaşır. Eğer 2. Bölüm’de tavşanlarla yaptığımız gibi zamanda durmadan geriye gidersek bunu rahatlıkla görebiliriz.
Modern Homo sapiens’m atalarının izini geriye doğru sürersek, bu­gün yaşayan insanlarla aradaki farkın yeni bir tür ismini (mesela Homo ergaster’i) gerektirecek kadar çok olduğu bir zaman gelmeli. Yine de yolda atılan her adımda muhtemelen bireyler kendi ebeveynlerine ve kendi çocuklarına, hepbirlikte aynı türün içine yerleştirilmeye ye­tecek kadar çok benziyor olacaktır. Şimdi daha da geriye gidip Homo ergaster’in atalarının izini sürdüğümüzde, başlıca ergasrerlerden fark­lı bir tür ismiyle, mesela Homo habilis olarak adlandırılmayı hakedecek derecede farklı olan bireylere ulaştığımız bir zamana ulaşmalıyız. Bu tartışmanın ana fikrine gelmiş bulunuyoruz. Geri gitmeye devam eder­sek belli bir noktada modern Homo sapiens’ten, kendilerine farklı bir cins ismi verilmesini, diyelim Australopithecus’u, hakedecek derecede farklı bireyleri bulmaya başlamalıyız. Problem şu ki, “Homo sapiens’ten yeterli derecede farklı” demek “en baştaki Homo’dan yeterince farklı” (burada Homo habilis) demekten tamamen farklı bir şeydir. Doğan ilk Homo habilis numunesini düşünün. Anne babası Australopithecus idi. Ebeveynlerinden farklı bir cinse mi dâhildi yani? Ne budalaca! Tabi ki öyleydi. Ama bu budalalık gerçeğin hatası değil, hatalı olan bizim her şeyi isimlendirilmiş bir kategori ile göstermeye yönelik insanca inadı­mız. Gerçekte, ilk Homo habilis diyebileceğimiz bir yaratık filan yoktu. Hiçbir türün ya da cinsin ya da sınıfın ya da şubenin ilk numunesi diye bir şey yoktu. Eğer tarih boyunca ortalıkta her an sınıflandırmayı yapa­bilecek bir hayvanbilimci olsaydı, şimdiye kadar hayata gelmiş olan her yaratık, ebeveynleri ve çocukları ile tamı tamına aynı türe dâhil olacak şekilde sınıflandırılırdı. Buna rağmen, çağdaşlığın getirdiği yavaş kav­rayış ve pek çok halkanın kayıp olması sayesinde (evet, çelişkisel bir anlamda sayesinde) farklı türlere, cinslere, ailelere, takımlara, sınıflara ve şubelere sınıflandırma işi mümkün oldu.
Keşke gerçekten elimizde tastamam ve kesintisiz bir fosil yolumuz, evrimsel değişim gerçekleşirken yapılmış sinematik bir kayıt olsaydı. Bunu istiyorum çünkü aslında biraz da, falanca fosilin filanca türe ya da cinse ait olup olmadığına dair tartışıp birbirleriyle hayat boyu kanlı bıçaklı olan hayvan bilimcilerin ve insan bilimcilerin yüzlerinin utançtan kızardığını görmek çok hoşuma giderdi. Beyler (bu tartış­maları bayanlar neden yapmıyor acaba) kelimeleri tartışıyorsunuz, gerçeği değil. Darwin’in de İnsanın Türeyişi kitabında dediği gibi, “Maymunsu bir yaratıktan insanın bugün olduğu yaratığa bilinçsizce yol alan formların oluşturduğu bir dizide ‘insan’ kelimesinin kullanıl­ması gereken kesin bir nokta belirlemek imkânsızdır.”
Fosillerden bahsetmeye devam edelim ve daha yakın zamana ait olan, her ne kadar Darwin’in zamanında kayıp olsalar da artık kayıp olmayan halkalara bakalım. Kendimizle, kimi zaman Homo kimi za­man Australopithecus olarak adlandırılan 1470 ve Tvviggy gibi çeşitli yaratıklar arasında hangi ara formları bulabiliriz? Aslında bazılarıyla çoktan tanıştık, Java Adamı ve Pekin Adamı normalde Homo erectus olarak sınıflandırılır. Ama bu ikisi Asya’da yaşamışlardı ve elimizde insan evriminin Afrika’da gerçekleştiğine dair iyi kanıtlar var. Java Adamı ve Pekin Adamı ve benzerleri ana kıta Afrika’dan göçmüşlerdi. Onların Afrika’da kalmış eşlenikleri ise, her ne kadar bir zaman­lar hepsine Homo erectus adı verilmiş olsa da, bugünlerde genel olarak Homo ergaster olarak sınıflandırılıyor ki bu da isimlendirme yöntemlerimizin kaypaklığını gösteren bir başka örnek. Şimdiye kadar bulunan insan öncesi Homo erectusfosillerin en eksiksiz olanlarından biri ve Homo ergaster’m en ünlü örneği, Richard Leakey’in taşılbilimci takımının yıldız fosil kâşifi Kamoya Kimeu tarafından keşfedilen Tur-kana Oğlanı, ya da Nariokotome Oğlanı’dır.
Turkana Oğlanı yaklaşık 1,6 milyon yıl önce yaşamıştı ve 11 yaşında ölmüştü. Eğeryetişkinlikyıllarınadekyaşayabilseydi 1 metre 80 santim boy atabileceğine dair işaretler var. Yetişkin beyninin hacmi yaklaşık 900 santimetre küp (cc) olurdu. Bu da beyinleri ıooo cc civarında olan Homo ergasterIerectus için tipiktir. Bu, hacmi 1300 ile 1400 cc arasında değişen çağdaş insanın beyninden ciddi miktarda küçük, ama Homo kabilisin beyninden (yaklaşık 600 cc) büyük; Homo habilis’in beyni de Ausrra/opirheciis’tan (yaklaşık 400 cc) ve şempanzelerden (yakla­şık aynı) büyük. Üç milyon yıl öncesindeki atamızın şempanzeninki gibi bir beyne sahip olduğu ve arka ayakları üzerinde dik yürüdüğü sonucuna vardığımızı hatırlarsınız. Buradan hareketle, öykünün ikin­ci yarısının, yani 3 milyon yıldan bugüne geçen sürenin, artan beyin büyüklüğünün öyküsü olduğunu farzedebiliriz. Ve zaten de öyle.
Pek çok fosil örneğine sahip olduğumuz Homo ergaster/erectus, bugünkü Homo sapiensle iki milyon yıl önceki Homo habilis arasın­daki yolun yarısını simgeleyen ve artık kayıp olmayan çok ikna edi­ci bir halka. Homo habilis de, yukarıda bahsettiğimiz gibi kendisini dik yürüyen bir şempanze olarak tanımlayabileceğimiz üç milyon yıl önceki Australopithecus’tan sonraki muhteşem halka. Artık “kayıp” olmadıklarını kabul etmek için daha kaç tane daha halkaya ihtiyaç var? Ve ayrıca, Homo ergaster ile modern Homo sapiens arasında köprü kurabilir miyiz? Evet: bu ikisi arasında geçiş formu olan son birkaç bin yıla ait zengin fosil yataklarımız var. Bunlardan bazılarına tür ismi verildi, mesela Homo heidelbergensis, Homo rhodesiensis ve Homo neanderthalensis gibi. Diğerlerine (kimi zaman da bu saydıkla­rımıza) “arkaik” yani eski Homo sapiens deniyor. Ama sürekli söyle­diğim gibi, isimlerin önemi yok. Önemli olan, halkaların artık kayıp olmadığı. Ortalık ara form kaynıyor.

SADECE GİDİP BİR BAKIN

O halde, aşamalı değişimin, ta üç milyon yıl önceki “dik yürüyen şempanze” Lucy’den biz modern insanlara dek çok güzel bir fosil bel­gesi var. Tarih inkarcıları bu kanıtlarla nasıl başa çıkıyor? Kimisi lâfzî inkârla. Buna 2008’de Charles Darwin’in Dehası isimli bir Kanal Dört (Channel Four – Bir İngiliz TV kanalı) belgeseli için yaptığım bir rö­portaj sırasında rastladım. “Amerika’nın Endişeli Kadınları” oluşumu­nun başkanı Wendy Wright’la röportaj yapıyordum. Kendisinin “Ertesi gün hapı1, bir çocuk sapığının en yakın dostudur” şeklindeki yorumları nasıl bir mantığa sahip olduğu hakkında iyi bir fikir veriyor ve nitekim söyleşimiz sırasında beni bu konuda hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Televizyondaki belgesel için bu söyleşinin çok küçük bir bölümü kul­lanıldı. Şimdi okuyacağınız ise söyleşinin daha uzun yazılı bir nüshası, fakat bu bölümün amacına yönelik olarak kendimi Wright’la insanın atalarının fosil kayıtlarını konuştuğumuz kısımla sınırlandırdım.

Wendy: Geri dönmek istediğim konu evrimcilerin hala evrimi destekleyecek bilime sahip olmamaları. Onun yerine, evrimi des­teklemeyen bilim sansürleniyor. Mesela evrimin, bir türden diğe­rine gidildiğini gösteren hiçbir kanıtı yok. Eğer olsaydı, eğer evrim gerçekleşmiş olsaydı o zaman mutlaka, ister kuşlardan memeli­lere ya da, ya da daha ötesine gitsin, mutlaka en azından bir tane kanıt olurdu.

Richard: Ama inanılmaz miktarda kanıt var zaten. Özür dile­rim ama sizin gibiler bunu adeta bir mantra gibi tekrarlayıp du­ruyorsunuz çünkü, siz, siz sadece birbirinizi dinliyorsunuz. Yani, eğer gözlerinizi açıp da kanıtlara bir bakabilseydiniz …

Wencfy: Tamam bana gösterin, bana şeyi gösterin, kemikleri gösterin, bir vücut gösterin, bana bir türden diğerine geçişin aşa­malarının kanıtını gösterin.

Richard: Ne zaman iki tür arasında olan bir fosil bulunsa siz hep “Aaa işte bakın, şimdi bir yerine iki boşluk daha oluştu” diyor­sunuz. Yani, bulunan fosillerin hemen hepsi zaten bir şeyle başka bir şey arasındaki bir geçiş formu.

Wendy [gülüyor]: Eğer dediğiniz doğru olsaydı, Smithsonian Doğa Tarihi Müzesi bütün bu örneklerle dolup taşıyor olurdu, ama öyle değil.

Richard: Hayır öyle, tabi ki öyle . . . insanlar açısından, Darvvin’den bu yana, insan fosillerindeki ara formlara ilişkin ar­tık muazzam miktarda kanıt ve mesela Australopithecus’un da bir sürü türü var, ve . . . sonra, Homo habilis var – bunlar daha yaşlı bir tür olan Australopithecus ile daha genç olan Homo sapiens ara­sındaki formlar. Yani, peki neden bunları ara form olarak kabul etmiyorsunuz?
Wendy: . . . eğer evrimin gerçek kanıtları olsaydı bunlar müze­lerde gösteriliyor olurdu, sadece çizimlerle değil.
Richard: Size az önce Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus, Homo sapiens – arkaik Homo sapiens ve nihayet modern Homo sapiens’ten bahsettim – bunlar güzel bir dizi ara formdur.
Wendy: Ama hala cismen bir kanıtınız yok, bu yüzden …

Richard: Kanıt cismen orada. Müzeye gidin ve görün . . . Yani herhalde onları buraya getirmiş değilim, ama istediğiniz herhangi bir müzeye gidebilir ve bir Australopithecus, bir Homo habilis, bir Homo erectus, bir arkaik Homo sapiens ve bir de modern Homo sapiens görebilirsiniz. Harika bir dizi ara form. Niçin sürekli size kanıt gösterdiğim halde “Bana kanıt göster” deyip duruyorsunuz? Müzeye gidin ve kendi gözlerinizle görün.

Wendy: E gittim zaten. Müzelere gittim ve buna rağmen hala benim gibi ikna olmamış bir sürü insan var…

Richard: Peki, peki Homo erectus ü gördünüz mü?

Wendy: Ve bana kalırsa, bizi inanmaya zorlamak ve sansürle-mek yönünde bir çaba var, biraz da saldırgan bir çaba bu. Bu sanki pek çok insanın hala evrime inanmamasının hüsranından kaynak­lanıyor. Şimdi eğer evrimciler inançlarında kendilerine güvenli ol­salardı bilgiyi sansürleme gibi bir çaba olmazdı. Bu evrimin hala eksik ve kuşkulu olduğunu gösteriyor.

Richard: Ben . . . Hüsrana uğramış olduğumu itiraf ediyorum.

Bu hüsran söylediğiniz sebepten değil, size dört beş fosilden bah­setmiş olduğum halde… [ Wendy gülüyor] … sizin hala benim ne söylediğimi kulakardı etmenizden kaynaklanıyor… Niçin gidip o fosillere bakmıyorsunuz?

Wendy:… Eğer müzede olsalardı, ki müzelere defalarca gittim, onlara objektif olarak bakardım, ama benim dönmek istediğim konu…

Richard: İyi de müzedeler zaten.

Wendy: Asıl gelmek istediğim konu evrim felsefesinin insan ırkını yıkıma uğratabilecek ideolojilere yol açabilecek olması…

Richard: Evet ama Darvinciliğin politik olarak iğrenç bir şe­kilde kullanılmış olan yanlış yorumlanışlarına işaret edip durmak yerine, Darwinciliği anlayıp sonra bu korkunç yanlış anlamaların üstesinden gelebileceğiniz bir pozisyonda olmak daha iyi bir fikir olmaz mıydı?

Wendy: Eh zaten evrim yandaşı olanlar tarafından buna o ka­dar sık itiliyoruz ki. Sürekli önümüze sürdüğünüz bu bilgiden sak­lanıyor değiliz ki. Sanki bu bilginin orada olduğunu bilmiyoruz sanmayın, çünkü ondan uzaklaşamıyoruz bile. Habire kafamıza sokulmaya çalışılıyor. Ama bana kalırsa sizin hüsranınız, pek ço­ğumuzun, satmaya çalıştığınız bilgileri yutmadığımız ve ideoloji­nizi hala kabul etmediğimiz gerçeğinden kaynaklanıyor.

Richard: Homo erectus’u gördünüz mü? Homo habilis’i gördü­nüz mü? Australopithecus u gördünüz mü? Size bunu soruyorum.

Wendy: Benim müzelerde ve ders kitaplarında gördüğüm, ne zaman bir türden diğerine evrimsel farklılaşma olduğunu iddia etseler, bu iddianın çizimlere ve resimlere dayandığı . . . gerçekte cismen var olan bir kanıta değil.

Richard: Eh, o zaman Nairobi Müzesine gidip oradaki orjinal fosilleri görmeniz gerekiyor belki de. Ama isterseniz bu fosillerin tıpatıp kopyası olan alçı fosilleri de herhangi büyük bir müzede görebilirsiniz.

Wendy: Hmm, peki o zaman izin ver de sana neden bu kadar saldırgan olduğunu sorayım. Neden senin inandığın şeye herkesin inanması senin için bu kadar önemli?

Richard: Ben inançtan bahsetmiyorum, ben gerçeklerden bah­sediyorum. Size belli başlı fosillerden bahsettim ve size bu konu hakkında ne zaman soru sorsam soruyu geçiştirip başka bir konu­ya atlıyorsunuz.

Wendy: . . . Sadece izole olmuş bir şeye dair bir kanıtın değil, insanı şaşkına çeviren tonlarca kanıtın olması gerekir, ama yine söylüyorum, hiç kanıt yok.

Richard: Sırf onlar daha çok ilginizi çeker diye düşündüğüm için insansı fosillerini örnek olarak seçmiştim, ama herhangi bir omur­galı grubunda benzer fosilleri bulabilirsiniz, adını siz koyun …

Wendy: Ama sanırım herkesin evrime inanması senin için ne­den bu kadar önemli, bu konuya döneceğim .. .

Richard: İnanç kelimesini sevmiyorum. Ben insanlardan kanıt­lara bakmalarını istemeyi tercih ediyorum ve sizden de kanıtlara bakmanızı rica ediyorum . . . Müzelere gitmenizi ve sağlam ger­çeklere bakmanızı ve size kanıt olmadığını söyleyenlere inanma­manızı istiyorum. Sadece gidin ve kanıtlara bir bakın.

Wertdy [gülüyor]: Ve evet, ben de diyorum ki. . .

Richard: Bu gülünecek bir şaka değil. Yani cidden, gidin, gidin. Size insansı fosillerinden bahsettim ve siz de gidip atın evrimini görebilirsiniz, gidip ilk memelilerin evrimine bakabilirsiniz, gidip balıkların evrimine bakabilirsiniz, gidip balıklardan karada yaşa­yan ikiyaşamlılara ve sürüngenlere geçişe bakabilirsiniz. Bunların herhangi birini herhangi iyi bir müzede bulabilirsiniz. Sadece gözlerinizi açın ve kanıtlara bakın.

Wendy: Ben de diyorum ki gözlerinizi açın ve bizi seven ve her birimizi yaratmış olan Tanrı tarafından meydana getirilmiş toplu­lukları görün diyorum …

Bu fikir alışverişinde ben, gereksiz bir inatçılıkla Wendy’nin bir müzeye gidip bakması dileğimi onun kafasına zorla sokmaya çalışı-yormuşum gibi görünüyor olabilirim, ama dediklerimde samimiydim. Bu insanlar “Hiç fosil yok ki, bana kanıtları göster, bana bir tek fosil göster . . .” demek üzere yetiştirilmişler ve bunu o kadar sık tekrar edi­yorlar ki nihayet buna inanıyorlar. Ben de bu yüzden bu kadın üze­rinde, ona üç ya da dört tane fosilden bahsetmeye ve bunları görmez­den gelerek benden kaçmasını engellemeye yönelik bir deney yaptım. Sonuç gerçekten iç karartıcı ve tarih inkarcılarının, tarihi kanıtlarla karşı karşıya kaldıklarında en sık kullandığı taktiğe güzel bir örnek yani görmezden gel ve mantrayı tekrar et: “Bana fosilleri göster. Fosil­ler nerede? Hiç fosil yok. Bana ara form olan bir fosil göster, senden bütün istediğim bu . ..”
Diğerlerinin aklı isimlere takılıyor, gerçekte bir bölünme olmasa da isimlerin ister istemez sözde bölümler oluşturma eğilimi var. Ara form olma potansiyeline sahip her fosil eninde sonunda ya Homo ya da Australopithecus olarak sınıflandırılıyor. Hiçbir fosil bunların arasın­da bir form olarak sınıflandırılmıyor. Ama yukarıda açıkladığım gibi bu, hayvanbilimsel isimlendirmenin geleneklerinin bir sonucu, bu bölümler ve sınıflar gerçek dünyanın bir esası değil. Hayalinizde can-landırabileceğiniz en mükemmel ara form bile kendisini ya Homo ya Australopithecuslara sıkıştırılırken bulacaktır. Ama gerçekte, büyük olasılıkla taşılbilimcilerin yarısı tarafından Homo yarısı tarafındansa Australopithecus olarak isimlendirilecektir. Ve ne yazık ki taşılbilim-cilere, bu muğlâk olarak arada kalmış fosillerin evrim kuramı için tam da beklediğimiz şeyler olduğu konusunda birlik olacakları yerde, ter­minolojik anlaşmazlıkları yüzünden saç saça baş başa gelmek üzere oldukları izlenimini verecekleri hakkında bel bağlayabiliriz.
Bu sanki biraz yetişkin ile çocuk arasındaki ayrıma benziyor. Yasal durumlar için ya da genç bir insanın oy verebilecek veya orduya ka­tılabilecek kadar olgun olduğuna karar vermek için kesin bir ayrım yapmak gerekliliği söz konusu. 1969’da Britanya’da yasal oy verme yaşı yirmibirden onsekize düşürülmüştü (aynı değişiklik ABD’de 1971’de yapıldı). Şimdi oy verme yaşını onaltıya düşürme konusu konuşuluyor. Ama yasal oy verme yaşı ne olursa olsun, hiç kimse on sekizinci (ya da yirmi birinci veya on altıncı) yaş gününün insanı bir gecede farklı bir kişiye çevirdiğini ciddi ciddi düşünmüyor. Hiç kimse, insanların haki­katen çocuk ve yetişkin olmak üzere ve “ara form” olmaksızın sadece iki türünün olduğu inancına sahip değil. Haliyle hepimiz, büyümek denilen dönemin, arada kalmışlığın uzun bir antrenmanı olduğunu biliyoruz. Aramızdan bazılarının hiç büyümediğini bile söyleyebili­riz. Buna benzer şekilde insan evrimi, Australopithecus afarensis’ten Homo sapiens’e, çağdaş bir sınıflandırmacı tarafından ebeveynlerin kendileriyle aynı türe dâhil edilecek çocuklar doğurduğu kesintisiz bir dizi oluşturuyor. Öngörü eksikliğine ve kuralcılığa yakın sebeplerden dolayı, çağdaş sınıflandırmacılar her fosile, üzerinde Australopithe­cus ya da Homo benzeri bir şey yazan bir etiket yapıştırmakta ısrar ediyor. Müze etiketlerinde kesinlikle “Australopithecus africanus ve Homo habilis’in tam ortasında bir yerde” yazmasına izin yok. Tarih inkarcıları bu isimlendirme geleneğini, sanki gerçekte ara formların olmadığının bir kanıtıymış gibi hemen benimsiyor. Yani o zaman di­yebilirsiniz ki ergenlik dönemi diye bir şey yoktur çünkü baktığınız insanların her biri ya oy verebilen bir yetişkin (onsekiz yaş ve üstü) ya da oy veremeyen bir çocuktur (onsekiz yaşın altı). Bu adeta, “oy verme yaşı eşiğinin yasal olarak gerekliliği, ergenlerin olmadığını ka­nıtlar” demekle eşdeğer.
Fosillere geri dönelim. Eğer yaradılışçılar haklıysa, Australopithe­cus “sadece bir maymundur”, yani ondan sonra gelenlerin arasından “kayıp halkaları” aramak konu dışıdır. Her şeye rağmen, bu fosillere yine de bir bakalım. Her ne kadar bölük pörçük de olsa birkaç iz var. 4-5 milyon yıl önce yaşamış olan Ardipithecus, çoğunlukla dişleriyle tanınıyor ama ona dikkatle bakan anatomicilerin çoğunun onun dik yürüdüğü sonucuna varmalarına yetecek miktarda kafatası ve ayak kemikleri de bulundu. Çok daha yaşlı olan iki fosilin, Orrorin (“Mi-lenyum Adamı”) ve Sahelanthropus’un (“Toumai”, aşağıda) kâşifleri de aynı sonuca vardılar.

Sahelanthropus, çok yaşlı olması (altı milyon yıl yaşın­da, şempanzelerle olan ortak atanın yaşına yakın) ve Rift Vadisinin batısında (takma adı “Toumai’nin” “yaşam umu­du” anlamına geldiği Çad’da) bulunmuş olması bakımından dikkat çekicidir. Diğer pale-oantropologlar1, Orrorin ve Sahelanthropus un kâşifleri ta­rafından bu fosiller hakkında yapılan iki ayaklılık iddialarına şüpheci yaklaşıyorlar. Ve insanların kötü niyetli olduğuna inanan bi­rinin işaret edebileceği gibi, bu tip problemli fosillere şüpheyle yakla­şanların arasında her zaman başka fosilleri keşfedenler bulunur!

Paleoantropoloji diğer bilim alanlarından daha sık olarak reka­betlerle kirlenir. Ya da renklenir mi demeli? Kabul etmeliyiz ki dik yürüyen Australopithecus’u, şempanzelerle paylaştığımız (olası) dört ayaklı ataya bağlayan fosil kayıtları hala yeterince zengin değil. Ata­larımızın arka ayakları üzerinde nasıl doğrulduklarını bilmiyoruz. Daha çok fosile ihtiyacımız var. Ama en azından, Darwin’in aksine bugün bizim elimizde bulunan ve şempanzeninki kadar büyük bir beyni olan Australopithecus’tan, balon gibi kafatasımız ve kocaman beynimizle biz modern Homo sapiens’e geçişi gösteren iyi bir fosil kaydı olmasına bayram edelim.
Bu bölüm boyunca sizlere kafatası resimleri gösterdim ve bunları karşılaştırmanızı istedim. Mesela bazı fosillerdeki burun boşluğunun ya da kaş sırtının öne çıkıklığını belki de farketmişsinizdir. Bazen ara­da farketmesi zor bir fark bulunur, ki bu da bir fosilden daha sonraki diğer bir fosile olan aşamalı geçişi anlamamıza yardımcı olur. Fakat bu noktada işi güçleştiren bir duruma dikkat çekmek istiyorum, ki bu durum kendince ilginç bir noktaya dönüşecek. Bir bireyin hayatı boyunca, birey büyüdükçe gerçekleşen değişiklikler her koşulda, bir­biri ardından nesiller boyunca gelen yetişkinleri karşılaştırdığımızda gözlemlediğimiz değişikliklerden daha çarpıcıdır.

Aşağıdaki kafatası, doğumdan hemen önceki bir şempanzeye ait. Bunun, 174. sayfada gösterilen yetişkin şempanzenin kafatasından tamamen farklı olduğu ve bir insanınkine (hem yetişkin hem de yeni doğmuş bir insana) çok daha fazla benzediği açık. Ge­nellikle insan evriminde çocuk­luk dönemi özelliklerinin yetiş­kinlikte devam ettiği yönündeki (ya da -aynı şey olmasa da- cinsel açıdan olgunlaştığımız halde vü­cutlarımızın hala çocuk olduğu yönündeki) ilginç bir fikri anlat­mak için pek çokyerde kullanılan bir çocuk ve yetişkin şempanze fotoğrafı vardır. Bu fotoğraf bana gerçek olamayacak kadar iyi gödü ve uzman fikri almak için fotoğrafı meslektaşım Desmond Morris’e gönderdim. Sence bu uydurma olabilir mi, diye sordum ona. Daha önce, bu derecede insana benzeyen bir şempanze yavrusu görmüş müydü? Dr. Morris örneğin sırtı ve omuzları konusunda şüpheli olsa da kafasının görünüşünden tatmin olmuş. “Şempanzeler karakteristik olarak kambur dururlar ama bu şempanzenin insanınki gibi dik duran harika bir boynu var. Ama sadece kafasına bakarsak bu fotoğrafa güvenebiliriz.” Bu kitabın yayımcısının resim seçicisi Sheila Lee, bu ünlü fotoğrafın orjinal kaynağını aradı ve kaynağın Amerikan Doğa Tarihi Müzesinin 1909-15 yılları arasında Kongo’da düzenlediği bir keşif gezisi olduğu bilgisine ulaştı. Hayvanlar fotoğrafları çekildiği sırada ölülerdi ve Sheila fotoğrafçı Herbert Lang’ın aynı zamanda bir tahnitçi1 olduğuna dikkat çekiyor. İnsan, şempanze yavrusunun garip bir şekilde insansı bir duruşunun olmasının nedeni, postun kötü dol­durulmuş olmasından mı kaynaklanıyor diye düşünmeden edemiyor. Ama müzeye göre Lang örneklerin fotoğrafını onları doldurmadan önce çekmişti. Her şeye rağmen, ölü şempanzenin vücudunun du­ruşunu, yaşayan bir şempanzenin yapamayacağı şekilde düzenlemek mümkün. Desmond Morris’in vardığı sonuç doğru gibi görünüyor. Yavru şempanzenin omuzlarının insanınkine benzeyen duruşundan şüphe edebiliriz ama kafasına güvenebiliriz.

Her ne kadar omuzları gerçeğin yükünü taşıyamasalar da, şempan­zenin kafasının dış görünüşüne bakarak yetişkin fosillerini karşılaştır­manın bizi nasıl yanlış yönlendirebileceğini hemen görebilirsiniz.

Ya da daha yapıcı şekilde söyleyecek olursak, yetişkin ile yavrunun kafa­ları arasındaki çarpıcı farkın bize, burun deliğinin öne çıkıklığı gibi bir özelliğin daha çok (ya da daha az) insansı olma yönünde nasıl da değişebileceğini gösteriyor. Şempanze embriyolojisi insana benzeyen bir başı nasıl oluşturabileceğini “biliyor”, çünkü bebeklik ve çocuk­luk döneminden geçerken bunu her şempanze yavrusu için yapıyor. Australopithecus’un pek çok ara form üzerinden, burun boşluğu kısa-larak Homo sapiens’e evrilişini, yavrunun özelliklerine yetişkinlikte de sahip olmaya devam etme yolundan giderek (neoteni adı verilen ve 2. Bölümde bahsettiğimiz bir yöntemle) gerçekleştirdiği düşüncesi akla yakın görünüyor. Her koşulda, evrimsel değişimin büyük çoğunluğu bazı vücut kısımlarının diğerlerine kıyasla büyüme oranlarındaki de­ğişimlerden oluşuyor. Buna heterokronik (“farklı zamanlamalı”) bü­yüme denir. Sanırım söylemek istediğim şey, embriyolojik değişimin gözlenen esaslarını bir kez kabul ettiğinizde evrimsel değişimin adeta çocuk oyuncağı olduğu. Embriyolar farklı büyüme hızı ile şekillendi­rilir yani embriyonun farklı kısımları farklı hızlarda büyür. Bebek bir şempanzenin kafatası, çene kemiği ve burun boşluğunun, diğer kafa­tası kemiklerine kıyasla görece daha hızlı kemik büyümesi gösterme­leri sayesinde bir yetişkinin kafatasına dönüşür. Tekrar etmeliyim ki, her türdeki her hayvan, kendi embriyolojik gelişimi sırasında, tipik bir yetişkin biçimin nesilden nesile coğrafi çağlar boyunca değiştiğinden çok daha çarpıcı biçimde değişir. Ve işte bu da benim, embriyolojiyi ve embriyolojinin evrimle ilgisini anlatan bir sonraki bölüme attığım pas olsun.

Richard Dawkins / Yeryüzündeki En Büyük Gösteri / s.171-192   
Kaynak:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s