Fosiller sizi milyonlarca yıl öncesinin coğrafyasına bir anda götürüverir. Onunla kayaların oluşumunu tarihlendirebilir, coğrafyayı bilebilir, yaşam ortamlarını hayal edebilir, doğanın tarihini yazabilirsiniz. Bu yazıda, fosillere ilişkin bilimsel bilgilerin yanı sıra, fosil keşiflerine, fosil avcılarına, yaşanan ticari savaşlara ve etik dışı davranış öykülerine değineceğiz.

Fosil, gezegenimizin tarihinde yaşamın kendisidir. Bir kaya parçasında milyarlarca yıl öncesinin yaşamından arta kalan taşlaşmış kalıntılardır. 4,5 milyar yıllık geçmişte yaşamın kanıtları fosillerdir. Elektron mikroskobunda bir taşın içindeki bakteri, diğer bir taşın içindeki eklembacaklı, bir dinozorun kafatası veya 15 cm uzunluğundaki dişi ya da bir yaprak fosili sizi milyonlarca yıl öncesinin yaşamına götürebilir. Bu heyecan verici yolculuğun “taşıtı” fosillerdir.

Alman madenci Georgius Agricola (1494-1555) fosili “topraktan çıkartılan her türlü doğal nesne” olarak tanımlar. Kelimenin kökeni Latince’dir. “Fossa” ya da “fogio”dur. Toprağı ya da kayayı kazma anlamına gelir. Diğer deyişle “fosil” toprağı kazarak çıkartılan doğal nesnedir. Fosilin Türkçe karşılığı ise “Taşıl”dır. Ancak kelime dilimize tam anlamıyla yerleşmemiştir.

Fosille ilgili düşüncelerin geçmişi Eski Yunan’a kadar gider. O zamanlarda fosilin ne olduğu konusunda basit bilgiler vardı. Ama en önemlisi neyi düşündürdüğüdür. Örneğin; denizlerde yaşayan bir kabuklunun taşlaşmış kalıntısının bir tepede bulunması, oranın bir zamanlar sular ile kaplı olduğunu çağrıştırır. Bu, klasik doğa bilimcilerinin o zamanlar, basit ama günümüzde de halen geçerli öngörüsüdür. Bugün bir jeolog tepelerde dolaşırken fosile rastladığında, 2500 yıl önceki bu düşünceyi kullanacaktır.

Güncelcilik ve tekdüzecilik doğada zaman kavramını öğreten önemli prensiplerdir. Dağların bir zamanlar okyanuslar olduğu kimin aklına gelir? Binlerce metre yüksekliğindeki Himalayalar’ın ya da Alpler’in zirvelerinde denizlerde yaşayan bir canlının taşlaşmış kalıntısını (fosilini) bulduğunuzda ne düşünürsünüz?

Arazide çalışırken yolda rastladığınız bir çobanla konuşurken o, bir dağa bakar bir de elimizdeki fosile, yüzü değişir. Benle dalga geçme gibilerden hayretle sorar “Bey, yani orası deniz miymiş?” “Evet” cevabını alınca da kafası çok daha fazla karışır. Aslında olay o kadar da karışık değildir.

“Bir zamanlar dedem bu topraklarda yaşamıştı” düşüncesi ile, “Milyonlarca yıl önce burada bir deniz vardı, sonra değişim geçirdi kurudu. İçinde yaşayan canlılar da katılaştı, taşlaştı ve fosilleri meydana geldi. Şimdi biz onları buralarda topluyoruz:” düşüncesi temelde aynıdır. Ancak aralarındaki önemli fark zamandır. Dedemin zamanı 10 yıllar ile ölçülebilir. Fosil ise milyonlarca yıl. Önemli olan insandan önce de bir zamanın olmasıdır. Bu milyonlarca yıldan milyarlarca yıla kadar geri gider. Bu, Dünya’nın, doğanın tarihidir.

Fosil bir gerçektir. Sizi milyonlarca yıl öncesinin coğrafyasına bir anda götürüverir. Onunla kayaların oluşumunu tarihlendirebilir, coğrafyayı bilebilir, yaşam ortamlarını hayal edebilir, doğanın tarihini yazabilirsiniz. Doğanın tarihinde düşünebilmeyi sağlayan tek nesne fosildir.

Fosil nasıl oluşur?

Yaşamın taşlaşmış kalıntıları klasik çağdan beri insanların dikkatini çekmiştir. Tepedeki deniz kabuklusu, deniz kenarındaki başka bir deniz kabuklusu ile karşılaştırıldığında görülen benzerlik karşısında insan hep şaşırıp kalmıştır. Birisi denizde yaşamaktadır, diğeri ise kayanın içindedir. İnsan hep deniz kenarındaki ile karşılaşmıştır. Peki ya diğeri! İşte düşündürücü olan da budur. Deniz kabuğu nasıl olup da o taşın içine girmiştir. Taşın nasıl oluştuğunu anlarsak, fosilin de o taşın içine nasıl girdiğini anlayabiliriz. Canlının milyonlarca yıl önce yaşadığı bir ortamda (denizde) öldükten sonra deniz tabanına gömülmesiyle birlikte fosilleşme başlar. Bu süreç bazen kısa olur, bazen de uzun. Ya da hiç gerçekleşmez ve fosilleşme olmaz. Diyelim ki koşullar oluştu ve canlı fosilleşti. Bu olay deniz tabanındaki çökellerin (çamur, kum, karbonat gibi) katılaşmasının eşliğinde gerçekleşecek, böylece canlının yaşadığı ortamın da fosilleşmesiyle canlının taşlaşmış kalıntısı (fosili) katılaşan taşın içinde yer alacaktır (Steno prensipleri).

Fosilleşme için uygun ortamlar hangileridir? Deniz, göl gibi sucul olanlar en uygunlarıdır. Bunun yanı sıra, buz, reçine, asfalt, bataklık ve çöller kolay fosilleşmeyi sağlayan ortamlar olarak bilinir. Fosilleşmede öncelikli kural, ölen organizmanın mümkün olduğunca çabuk gömülerek dış etkenlerden kurtulmasıdır. Süreç bundan sonra başlayacaktır. Ortam ne kadar sakin olursa canlı o kadar iyi korunacak ve süratle fosilleşecektir.

Fosile ilişkin düşüncelerin gelişimi

Fosil üzerine düşüncelerin en gerçekçi olanları klasik çağ doğa düşünürleri Thales, Anaximander, Pythagoras, ve Xenophanes’lerin yaşadığı MÖ 500’li yıllara aittir. Daha o zamanlarda fosillere bakarak bir zamanlar karaların sular altında kaldığı düşünülmüştür. Bu basit ama doğa tarihi açısından son derece önemli öngörü ne yazık ki yüz yıllar boyu unutulacak, yerini ortaçağın dogma düşünceleri alacaktır.

Bu düşünürlerin sonrasında İslam bilgini İbn-Sina (Avicenna) 11. yüzyılda fosillerin oluşumunu elastiki kuvvetlere bağlayacak, aynı yüzyılda Volga pazarlarında Sibirya fosil mamutların dişleri fildişi olarak satılacaktır.

12. ve 13. yüzyıllardaki düşünceye göre fosiller, doğanın bir oyunu ya da kutsal kitapta bahsedilen tufandan geriye kalan nesnelerdir. 15. yüzyılda Leonardo da Vinci şu görüşü savunur: “Fosiller büyük tufan ile dağlara taşınmamış ya da toprağın içinde kendiliğinden yetişmemiştir.”

17. yüzyılda doğa bilimlerine ilgi gittikçe artmaktadır. Döneme damgalarını vuranlar Kircher, Ray, Hooke, Steno ve ilginç olayların içinde yer alan Beringer’dir.

Özellikle Steno’nun, doğa bilimlerine getirdiği eleştirel düşünce tarzındaki yenilikler gelecekte büyük çığır açacaktır. Bu yüzyılda fosilin önemi ilk kez Steno tarafından belirtilir. Düşünce günümüze kadar bir değişikliğe uğramadan gelecektir. Kayaların içindeki köpekbalığı dişi fosilini, çökel ve yaşam ilişkisi ile bağdaştırması konusundaki görüşü ve bu dişin nasıl olup da katı bir taşın içine girdiği konusundaki makalesi (1669) “De solido intra solidum naturaliter contento dissertationis prodromus” (Katılar içinde doğal olarak bulunan katılar hakkında bir teze medhal) halen değerini kaybetmemiştir. Ayrıca süperpozisyon teorisi, kayalar ve fosiller ile ilgili ilk bağıl yaş tanımı, bu yüzyılın önemli görüşleri arasında yer alacaktır.

Günümüze kadar halen geçerliliğini koruyan Steno prensiplerinin yanı sıra tufancılık görüşleri de dikkati çekmektedir. İsveçli fizikçi ve doğa tarihçisi Scheuchzer, 1725 yılında, kireçtaşı içinde bulduğu büyük bir omurgalı iskeletini “Homo Diluvii Testis” diğer adı ile “Büyük tufanın tanığı olan insan” olarak adlandıracaktır. Daha önce gördüğü hiçbir fosile benzemeyen, ancak kafa ve kemik yapısı ile insanı andıran bu iskelet, Scheuchzer’e göre, büyük tufanda boğulmuş bir insana aittir. Bu görüş o yüzyılda Nuh Tufanı’nın kanıtlarını bulma yönündeki çabaları hızlandırmıştır. Ancak, bir yüzyıl sonra Fransız doğa bilimci ve zoolog Cuvier (1769–1832), bunun bir salamender (iki yaşamlı) fosili olduğunu açıklayacaktır.

19. yüzyıl, doğa bilimleri ve paleontolojinin altın çağıdır. 1834’de Paleontoloji sözcüğü ilk kez kullanılır. Aydınlanma ile başlayan gelişmeler özellikle doğa bilimlerinde kendisini gösterecektir. Doğa bilimlerine damgasını vuran birçok görüş ve hipotez bu yüzyılda ortaya atılmıştır. Bunların başında evrim teorisi gelir. Ayrıca güncelcilik ve tekdüzecilik gibi prensipler de doğa bilimlerinin gelişmesine olanak sağlamış, evrim teorisi ile birlikte düşünce şeklini değiştirerek yaşamı, daha anlamlı kılan eleştirel aklın temelini oluşturmuşlardır.

Bu yüzyılda doğa bilimlerinde iki önemli kişi vardır. Bunlar C. Lyell (1797–1875) ve C. Darwin’dir (1809–1882). Her ikisi de evrim teorisinin temellerini atan 19. yüzyılın ünlü doğa bilimcileridir.

Bu yüzyıldan sonra fosil, doğa bilimlerinin en önemli nesnesi halindedir. Özellikle dev sürüngen (dinozor) fosillerinin keşfi, fosillere karşı olan ilgiyi bir kat daha artırmıştır. Bu dönemde keşif yapan birçok kişi meşhur olmuş, tarihe de fosil avcıları olarak geçmişlerdir.

Şekil 3A: Denizel ortamda yaşayan canlılar öldüklerinde deniz dibindeki tortul katmanlar üzerine çökelirler. Etli kısımları kısa sürede çürüyerek veya başka canlılarca yenilerek yok olur; iskeletleri veya kabukları kalır. Bunların da üzeri yeni tortul katmanlarla örtülerek korunma sağlanmış olur. Milyonlarca yıl içinde üst üste biriken katmanların ağırlığının ve zamanın etkisiyle bu kalıntılar, ve/veya canlıların tortul katmanların üzerinde veya içlerinde bıraktıkları izler fosilleşir. Karalarda canlı kalıntılarının üzeri ya hiç örtülmediğinden veya çok geç örtüldüğünden, aradan geçen zaman içinde kalıntılar çürüyerek ve/veya başka canlılar tarafından yenilerek yok olurlar. Bu nedenle karalarda fosilleşme olasılığı çok daha düşüktür.

Şekil 3B: Milyonlarca yıl içinde denizde biriken katmanlar, dağ oluşumu adını verdiğimiz yerkabuğu hareketleriyle yükselerek kara haline gelir. Örneğin Toroslar, Himalayalar, Kuzey Amerika’da Kayalık Dağlar, Güney Amerika’da And Dağları gibi sıradağlar bu yolla oluşmuşlardır. Dağ oluşumuyla kara haline gelen katmanlar içindeki fosiller, eğer katmanlar yoğun bir başkalaşım (=metamorfizma) geçirmemişlerse, korunmuş olurlar.

Şekil 3C: Dağ haline gelmiş katmanlar taş ocaklarında, yol yarmalarında veya başka benzer çalışmalarda veya jeologların-paleontologların arazi çalışmalarında incelenirken, içlerindeki fosiller de bulunur. Bazen de doğal aşınma olaylarıyla fosiller katmanlardan kopmuş ve çakıllar arasına karışmış olabilir. Bulunan fosiller laboratuarlarda incelendikten sonra fosil koleksiyonlarına eklenir veya fosil müzelerine kaldırılır. Ülkemiz yasalarına göre Türkiye’de bulunan fosillerin izinsiz yurtdışına çıkarılması yasaktır.

Paleontoloji ve paleontolog

Canlı kalıntılarıyla ya da fosiller ile uğraşan bilim dalı paleontolojidir. Eski Yunanca’da kelimenin anlamı “Eski Varlıkların Bilimi”dir. Yerin 4,5 milyar yıllık tarihinde doğada ne yaşamış ise “bitki yaprağından tutun da denizdeki bir balığa, ormanda uçan bir böceğe kadar” hepsinin taşlaşmış kalıntıları yani fosilleri ile ilgilenen bilim dalı paleontolojidir. Tarihsel bilimlerde paleontoloji birinci sıradadır. Paleontolojinin alt disiplinleri hiçbir bilim dalında olamayacak kadar fazladır. Örneğin, eski bitkilerle uğraşan dal paleobotanik, eski hayvanlarla ilgili olanı paleozooloji, mikro canlılar ile uğraşanı mikro paleontolojidir. Eski yaşamla ilgili aklınıza ne gelirse, başına “paleo” ekini getirdiğinizde o paleontolojinin bir alt disiplini olacaktır.

Paleontoloji; genelde paleozooloji (Eski hayvan bilimi) ve paleobotanik (Eski bitki bilimi) olarak da ifade edilebilir. Bu bilim dalı ile uğraşan kişilere Paleontolog denir. Paleontolog jeolojik zamanlarda yaşamış canlıların fosilleri (kalıntıları) ile ilgilenir onun bilimini yapar.

Paleontolojide önemli fosiller

Karakteristik fosiller bu bilim dalının en önemli doğal nesneleridir. Bunlar dünya tarihi içinde belli zaman aralıklarında yaşamış ve nesli tükenmiş canlılardır. Örnek olarak dinozorları, uçan sürüngenleri verebiliriz. Bunun yanı sıra Trilobitler, 1. zamanda yaşamış mercanlar, ahtapotların atası ammonitler, geçiş formlarının fosilleri. Örneğin bir Archaeopterix ve daha birçok canlının fosili gibi… Kayaların içindeki fosilleri temsil eden canlıların yaşadığı süre ne kadar kısa olursa o fosil de o kadar değerli olacak ve kayaya çok daha iyi yaş verebilecektir. Ancak bu yaş mutlak (kesin) bir yaş olamayacaktır.

Paleontolojide fosiller yalnız bilimsel açıdan önemli değildir. Eski yaşamı temsil eden birçok canlının geçirdiği fosilleşme bazen onu, göze güzel gelecek şekilde de oluşturabilir. O zaman fosiller görünümleri nedeniyle değerli olacaktır. Bu fosiller bir de ender bulunuyorsa o zaman çok daha değerli olacaklardır.

Tüm kemikleri tam olan bir dinozor fosili, kıtaların kayması teorisini doğrulayan bir Mesosaurus (su sürüngeni) ya da bir eğrelti otu, güzel bir balık veya piritleşmiş bir ammonit, çok değerli fosillerdir. Bir dinozor ya da bir memeli hayvan fosili, en değerli ve en pahalı olanıdır. Elde edilmesi ve iskeletinin tamamlanması son derece zordur.

Fosilleri her yerde bulamazsınız. Bu konuda tecrübeli bilim insanları, paleontologlar ya da amatörler fosillerin nerelerde aranacağını bilebilir. Örneğin denizel çökeller içinde, karada yaşamış canlıların fosillerini aramazlar.

Keşiflerine 10 yaşında başladı

Fosil keşifleri, fosillerin kökeninin organik olduğunun anlaşılmasından sonra başlar. Genel bir tarih verecek olursak 18. ve 19. yüzyıllar bu keşiflerin arttığı zamanlardır. Büyük keşifler dinozor fosillerinin bulunmasıyla başlamıştır. İlk dinozor fosili İngiltere’de 1824’de W. Buckland tarafından bulunduktan sonra (Önce Iguanadon sonra Megalosaurs olarak tanımlandı) dünyanın birçok yöresinde bu fosiller aranmaya başlandı. Özellikle Kuzey Amerika’da 1870’lerde Colarodo ve Wyoming’de son derece zengin dinozor fosil yataklarına rastlandı. Philadelphialı paleontolog Edward Drinker Cope ve Othniel Charles Marsh, birçok dinozor fosilinin keşfedilmesi ve adlanması için büyük çaba sarf ederek tarihe geçmiştir. Daha sonra Kuzey Amerika kıtası birçok avcı tarafından dinozor fosili bulmak için delik deşik edilecek ve bu çabalar sonucunda 500’e yakın yeni tür tanımlanarak bilim dünyasına kazandırılacaktır.

Tarihte ilk kez fosili ticari amaçla kullanan ve ondan maddi kazanç sağlayan fosil tüccarı İngiliz amatör paleontolog Mary Anning’dir (1799 – 1847). Güney İngiltere sahillerindeki Orta Jura yaşlı denizel çökeller içinde ilk Ichthyosaurus’u keşfettiğinde tarih 1809-1811 yıllarıdır ve Mary 10-12 yaşındadır. Mary gerçek bir fosil avcısıdır. Ichtyosaurus, Plesiosaurus gibi deniz sürüngenlerinden oluşan koleksiyonu günümüzde Londra Doğa Tarihi Müzesi’nin koridorlarında 150 milyon yıl öncesinin okyanus yaşamını ziyaretçilere anlatmaktadır. Koridordaki dev cam kabinler içinde Lyme Regis bölgesinde bulunan Mesozoyik okyanuslarının sürüngen fosilleri müzenin en ihtişamlı koridorlarından biri olarak dikkati çeker.

Archaeopteryx fosilinin öyküsü

Keşfi ile paleontoloji ve evrimin tarihine altın bir sayfa ekleyen “dişli kuş”, “eski kanat” ya da Archaeopterix litographica’nın ilginç bir öyküsü vardır.

Şimdiye kadar bulunmuş sadece 7 adet fosili olan Archaeopteryx lithographica’nın öyküsü 1855 yılında Güney Almanya’da Altmühl Vadisi’ndeki Solnhofen litografya kalkerleri içinde ilk kalıntıların bulunması ile başlar. İlk bulunanlar arka bacak parçaları ve son derece belirsiz tüy izleridir. Banker ve amatör paleontolog Hermann von Meyer (1801-1869) ilk tanımda bu kalıntıların bir kuşa ait olabileceğini düşünememiş, ancak beş yıl sonra, tam bir tüy fosilinin bulunmasıyla bu kalıntıların bir kuşa ait olabileceğini anlamıştır.

Archaeopteryx’in öyküsü bundan sonra daha ilginçleşecektir. 1862’de koleksiyonun ender bir parçası olan dinozor-kuş fosili (Londra örneği), sahibi Karl Haberle tarafından 750 İngiliz Sterlini karşılığında Londra Doğa Tarihi müzesine satılır. Elde edilen gelir kızının çeyizini oluşturacaktır. Ancak fosili bir tehlike beklemektedir. Amerikan müzeleri fosili satın almak istemektedir. Alman bilim adamları buna şiddetle karşı çıkar ve fosilin ülkelerinde kalmasını isterler. Fakat büyük bir sorun vardır, o da devletin fosile ödeyebileceği parası yoktur. Yardım kısa bir süre sonra zengin sanayici Werner von Siemens tarafından gelir. 20.000 Mark Prusya’ya borç olarak verilir ve fosil 1880’de Berlin’deki Humbolt Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi tarafından satın alınır. Böylece bu meşhur fosil (Berlin örneği) ülkede kalmış olur ve halen de bu müzede sergilenmektedir.

Tüccar kaşifler

1990 yılının 12 Ağustos’unda, Black Hills Enstitüsü’nden Sue Hendrickson ve fosil koleksiyonu yapan ekibi Güney Dakota’da kazı çalışmaları sırasında kumtaşı artıkları içinde bazı kemik parçaları bulur. Daha sonra ekip başı Sue, civardaki kayaları incelediğinde burada daha büyük bir kemiğe rastlar. Bu bir dinozora aittir. Yapılan çalışmalar bunun bir Tyrannosaurus rex (etçil dinozorların en ünlüsü ve en değerlisi) olduğunu belirtmektedir. 15 yıl süren zorlu çalışmalar sonrasında 200 kemikten oluşan tam bir T.rex iskeleti ortaya çıkartılmıştır. Buna kendisini keşfeden Sue Hendrickson şerefine “Sue” adı verilir. Aslında işin en heyecanlı ve akçeli yanı bundan sonra başlayacaktır. Tüm kemikleri eksiksiz T.rex iskeleti 8 milyon Dolara Chicaco Field Müzesi’ne satılır. Bu satışa maddi destek veren kuruluşlar McDonald’s ve Walt Disney World’dür.

Sue Hendrickson profesyonel bir dalıcı ve kelime yerindeyse tam anlamıyla bir fosil avcısıdır. Bu konuda bir eğitimi olmamasına rağmen eğitimli kişilerden çok daha deneyimlidir. Yaptığı çalışmalar ve keşifler nedeniyle 2000 yılında Illinoi Üniversitesi tarafından şeref doktoru unvanı ile ödüllendirilecektir.

Önemli keşif yerlerinden biri de Çin’in kuzeyindeki Liaoning eyaletindedir. Burada son yılların en büyük paleontoloji keşiflerinden biri 1996’da gerçekleşir. İlk tüylü dinozor fosilleri lagün çökellerinde bir çoban tarafından bulunur ve bölge birden meşhur olur. Bu önemli keşif sonrası Çin’deki bu lokalite birçok tüccar bilim adamının iştahını kabartacak ve Liaoning eyaleti dünyanın önemli buluntu yerlerinden biri haline gelecektir.

Paleontolojide keşifler günümüzde de durmaksızın devam etmektedir. Her geçen gün yeni ve önemli keşif haberlerinin medyada yer aldığını görmekteyiz. Detaylı çalışmalardan elde edilen veriler bilim dergilerinde yayınlanarak konu bilim dünyası ve insanlık ile paylaşılıyor. Paleontolojinin insanı inceleyen alt disiplini paleoantropolojide de durum böyle. Diğer bir deyişle insanın tarihini inceleyen bilim dalında inanılmaz keşifler insanın tarihini gün yüzüne çıkartıyor. Şüphesiz ki en önemli keşif insanın (Homo) en eski atası Australopithecus afarensisin Doğu Afrika rift vadisinde Etiopya’nın Afar bölgesinde bulunuşudur. Bilim tarihine “Lucy” adıyla geçen bu buluş. Donald Johnson ve Tom Gray tarafından 24 Kasım 1974’de gerçekleşir. Daha sonra yapılan çalışmalar bölgede insan tarihine ait birçok fosilin gün ışığına çıkartılmasını sağlayacaktır.

Fosiller ve etik

Paleontoloji dünyasında zaman zaman hoş olmayan olaylar da ortaya çıkabilmektedir. Hırs, şöhret ve meşhur olma arzusu, çoğu kez insanın insan olmasının önüne geçmekte, insani değerleri ortadan kaldırmakta, sahtekarlıklar yaşanmaktadır. Bu bilim dalında fosillerle oynanan oyunlar o kadar çoktur ki saymakla, yazmakla bitmez. Ancak işin en kötü yanı bunların yapılan ciddi araştırmalara gölge düşürmesidir.

Son teknolojiler, gerçeği ile sahtesini ayırt edemeyecek kadar başarılı fosil yapımına olanak sağlamaktadır. Hatta yepyeni bir canlının fosilini dahi yapmanız ve belli bir süre sonra bunu ender bulunan bir fosil olarak bilim dünyasına sunmanız günümüz teknolojisiyle mümkün olabilmektedir. Örneğin, reçinenin içine sinekleri koyup kehribarların içinde bunlar 50 milyon yıldan beri değişmeyen fosiller diyebilirsiniz. Ya da insan kafatasına maymun çenesi koyup (Piltdawn Adamı) yeni bir kafatası yapabilir ve bunu bilimsel buluş olarak açıklayabilirsiniz. Çok daha güncel bir örnek tüylü dinozorlarla ilgili olanıdır. Başka başka fosil parçalarını bir araya getirerek yeni bir fosil (Archaeraptor) oluşturabilirsiniz. Bu etik dışı davranış ünlü Nature dergisine konu olabilecek kadar da ciddiye alınabilmiştir.

Kafayı nereden tamamlamalı?!

Biraz daha eskilere gidelim.

1870’lerin sonunda Amerikalı iki paleontolog Edward Drinker Cope ve Othniel Charles Marsh Amerika’nın batısında derinlemesine bir dinozor araştırmasına başlar. Bu araştırma daha sonraları tarihe “War of Bones” (Kemikler Savaşı) olarak geçecek ve mücadele 500’e yakın yeni dinozor türünün keşfini de beraberinde getirecektir.

Yale Üniversitesi Profesörü O. C. Marsh’ın Wyoming’de çalışan ekibi bir dinozor bulur. Bu şimdiye kadar bulunanların en büyüğüdür. Neredeyse iskeletindeki tüm kemikler tamdır. Boyutun büyük olması ve kemiklerindeki bazı farklılıkları dikkate alan Marsh bunu yeni bir cins olarak düşünür ve Yunanca’da gök gürültüsü (Brontos: Gök gürültüsü) anlamına gelen Brontosaurs olarak tanımlar. Daha sonra yeni cins dinozoru Yale Üniversitesi Müzesi’ne vermeye karar verir. Ancak küçük bir sorun kafasını kurcalamaktadır. İskeletin kafatası yoktur ve de bazı kemikler de eksiktir. Fosili müzeye vermeden önce bu eksiklikleri gidermelidir. Dinozorun boyutuna bakarak uygun kafatası ve kuyruk kemiklerini başka bir dinozora (Camarasaurs) ait olanlardan tamamlar. Yeni oluşturduğu dinozor iskeletini müzeye hediye eder. Ancak bir hata yapar. Düşüncesine göre dinozor iriyse kafatası da iri olmalıdır. Fakat yanılmaktadır. Otçul dinozorların çoğu iri boyutlu olmalarına rağmen çok küçük kafalara sahiptir. Daha sonra evrimci ve dinozor uzmanı olan Robert Baker bu olayı gündeme taşıyacak ve kısa bir süre sonra da bu konuda yoğun tartışmalar başlayacaktır.

Ancak, Marsh’ın Brontosaurs’u kendi kafası bulununcaya kadar başka bir dinozorun kafasıyla uzun yıllar sergilenecektir.

Alma öğrencinin ahını!

Tarihte bir Beringer örneği vardır ki deyim yerindeyse dudak uçuklatır.

Dr. Johann Bartholomew Adam Beringer (1667-1740) Würzburg’da tıp fakültesi dekanı iken doğaya karşı çok özel ilgisi nedeniyle birçok doğa objesinin koleksiyonunu yapmaktadır. 1725’de başına, kimsenin gelmesini istemediği bir olay gelir. Öğrencileri, son derece kibirli, mağrur ve hırslı bir doğacı olan Beringer’i zor duruma düşürmek için bir oyun oynamak isterler. Taşlardan oyarak hazırladıkları bitki, hayvan ve astronomik objeleri Beringer’e verirler. Beringer’e göre bunlar doğanın oluşturduğu nesnelerdir. Bir süre sonra hazırladığı kitaba bunları anlatan bir bölüm ekler ve yayınlar. Ancak kısa bir süre sonra bunun öğrenciler tarafından yapılan bir şaka olduğu anlaşılacak, zor durumda kalan Beringer hayatının son dönemlerini yazdığı bu makaleleri toplamakla geçirecektir.

Günümüz teknolojisi fosiller üzerinden oynanan oyunlara etik dışı davetiye çıkardığı gibi bu konuda yararlı da olabilmektedir. Aslından ayırt edemeyeceğimiz kadar başarılı kopyalar eğitim için kullanılmakta ya da birçok müzenin koridorlarını süslemektedir. Özellikle tam iskeletlerini bulmanın son derece zor ve pahalı olduğu dinozorların aslından ayırt edilemeyecek kadar gerçeğe yakın kopyaları yapılır ve müzelere ya da eğitim kurumlarına satılır. Örneğin MTA Tabiat Tarihi Müzesi’nde (Uzun zamandır halka kapalı) bulunan Allosaurus böyle bir kopya fosildir. Birçok müzede bu tip örnekler sıkça görülür. Gerçek bir iskelet 8 milyon dolar gibi yüksek paralara satılıyorsa, gerçeğinden ayırt edemeyeceğiniz kadar mükemmel bir kopyayı daha ucuza almanız tabi ki daha mantıklı olacaktır.

Ancak günümüzde de, yukarıda örneklerini verdiğimiz tarihe geçmiş etik dışı davranışlara rastlamak her an için olasıdır. Fosilleri her türlü çıkar için kullanabilirsiniz. Bu bilimsel de olabilir, ticari de olabilir. Örneğin bir fosili (dinozoru) varmış gibi göstermek, bilimi tahrif ettiği gibi kişiye önemli çıkarlar da sağlayabilir. Bu etik dışı davranışlarla, beşeri zaaflarına yenik düşenlerin kurbanları da ne yazık ki bu konu hakkında bilgileri olmayanlar olacaktır.

Yine o meşhur deyişi hatırlayalım: “İnsanlık beşeri zaaflarıyla mualleldir (sakatlanmıştır).”

Türkiye’de fosil

Doğa, ülkemize ne yazık ki bu konuda pek o kadar da bonkör davranmamıştır. Yine de omurgalı hayvan, omurgasız hayvan ve bitki fosillerini Anadolu ve Trakya’da çeşitli jeolojik dönemlere ait kayaların içinde bulabiliriz.

Omurgalı hayvan fosillerinin en önemli bölümü genelde 23 milyon yıldan günümüze kadarki zaman aralığında bu topraklarda yaşamış çeşitli memeli hayvan gruplarına ait fosillerdir. Örneğin İstanbul Küçük Çekmece memeli hayvan fosiller topluluğu 10 milyon yıl öncesinin yaşamını anlatmaktadır. Fosil kayıtları bölgede aslan, zürafa, gergedan gibi günümüz Afrika’sının hayvan topluluklarının varlığını açıklamaktadır. Ayrıca, Paşalar (Bursa), Muğla ve Ankara civarı gibi yerlerde yapılan çalışmalarla birçok fosil bilime kazandırılmaktadır. 2. zaman omurgalı fosilleri neredeyse yok denecek kadar azdır. Bu zamanda Anadolu enlemlerinde okyanuslar egemendir. Örneğin, C. Tunoğlu tarafından bulunan geç Mesozoyik su sürüngeni Mesozor bunu doğrulamaktadır. Kara yaşamına ait canlı kalıntısı ise yok gibidir. Omurgasız hayvanlara ait makro fosiller çoğu jeolojik formasyonların içinde bulunabilir. Ancak şu fosili alayım da odamın bir köşesine koyayım diyecek kadar albenisi olan fosiller enderdir. 1. zamana ait en iyi fosil toplulukları bitkilere aittir. Zonguldak ve civarındaki taşkömürü ocaklarında Karbonifer dönemi bataklık bitkilerinin (eğrelti otları, atkuyrukları, kibrit otları gibi) fosilleri çok iyi korunmuş örneklerdir. Ayrıca Neojen dönemi linyit ocaklarında iyi korunmuş bitki toplulukları dikkati çeker. Örneğin Kızılcahamam, bu döneme ait bitki ve balık topluluğunun gerçekten iyi korunmuş ve koleksiyonu yapılabilecek fosil örneklerini içermesi bakımından önemli lokalitedir.

Ülkemizde doğa kültürü oluşmadığı için bunun tarihini de önemseyecek bir ortam yoktur. Çoğu zaman kömür ocakları, yol çalışmaları gibi büyük hafriyat gerektiren çalışmalarda büyük boyutlu fosiller bulunabilir. Ancak bunlar da bir iş makinasının kepçesinde parçalanmaktan kurtulamaz.

Sonuç

Ülkemizdeki doğa kültürünün ne boyutta olduğuna çocukların sevgilisi dinozorların penceresinden bakalım.

Bu konu çoğu kez istismar edilir. Ne zaman iri bir memeli hayvana ait bir çene ya da bir kemik bulunsa Türkiye’de dinozor var mı yok mu tartışmaları da başlar. Hani çoğu zaman TV spikerleri sokaktaki halkın bazı konular (çoğu kez de medyatik kişilerle ilgili) hakkındaki görüşlerini öğrenmek için mikrofon uzatırlar ya, bir de dinozorlar hakkında ne biliyorsunuz diye sorsalar acaba nasıl bir yanıt alırlar? Olasılıkla sinemalarda ve resimlerde gördükleri kadarıyla “vahşi, korkutucu ve çok büyük hayvanlardır” denilecektir. Ancak, bunlar Türkiye’de yaşadılar mı diye bir soru sorduğunuzda karşınızdakinin çoğu kez sessiz kaldığını göreceksiniz, ya da anlamsız bir yanıtla karşılaşacaksınız.

Peki, bu bilgisizlik nereden kaynaklanmaktadır?

Bu sefer olaya çocukların penceresinden bakalım. Ülkemizin geleceği çocuklarımızın başarıları hayallerinde gizlidir. Onların hayal dünyalarını alabildiğince genişletmek ise eğitimcilerin işidir. Ülkemizde ise eğitim ne yazık ki hurafeler düzeyine kadar inmiştir. Böyle akıldan uzak bir eğitimde, çocuklarımızın hayal dünyalarını ipotek altına alan müfredat uygulandığı sürece çağdaş ve akılcı bir geleceğe ne yazık ki ulaşmamız hemen hemen imkânsız olacaktır.

Bilginin çocuklara, gençlere, topluma süratle ulaşması gerekmektedir. Toplum bilgisiz kaldığı sürece yaşamı, sağlığı ve geleceği ile ilgili konulara karşı duyarsızlaşır. Güncel örnek doğal afetlerdir; depremdir, heyelandır, seldir. Bunlar hakkında bilgisi olmayan ve bilgilendirilmeyen halk çareyi kadercilikde arar. Bunların önüne geçmenin tek yolu toplumu her konuda bilgilendirmektir. Bilim merkezleri, bilim müzeleri çağdaş ülkelerde bilginin topluma aktarılmasında öncü kuruluşlardır. Ülkemizde de bunların bir an önce kurularak toplum eğitiminin bir parçası olarak kullanılmaları gerekir. Görev ve sorumluluk konuyla ilgili her türlü kuruluşa aittir. Ortaçağın karanlıklarına gömülmüş bir ülke ve toplum olmak istemiyorsak bir an önce bilgiyle toplumu buluşturmalıyız.

Mehmet Sakınç


Kaynak:

Bilim ve Gelecek

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s