Hücrelerin içinde dünyamızdaki tüm canlıları oluşturan DNA’lar bulunur. Geçmişimiz ve geleceğimiz de bu DNA’larda saklıdır. Nasıl ki kitaplar bize geçmiş hakkında bilgi veriyor, DNA’da aynı şekilde insanın geçmişi hakkında bilgiler verebilmektedir. DNA’mız aslında bir zaman makinesi gibi bizi geçmişe götürüp geçmişimiz hakkında bilgi verir. Son bulgulara göre, şu anda Avrupa’da, Asya’da, Amerika’da yaşayan tüm insanların kökeni yaklaşık olarak 60-50 bin yıl önce Afrika’dan göç eden küçük bir Afrikalı gruba aittir.

Modern insanın ortaya çıkışı ve göç yolları geçmişte ve günümüzde toplumda büyük merak konusudur. Bu konunun aydınlatılması için antropologlar Afrika’nın savanalarında tüm zor koşullara rağmen kazı çalışmalarını sürdürmekteler ve bu araştırmacıların buldukları fosiller, iskeletler ve arkeolojik bulgular bize en önemli ipuçlarını vermekte. Bu üç veri kaynağı 1980’li yıllara kadar insanın göç yollarıyla ilgili ortaya atılan bütün fikirlerin temelini oluşturur. Fakat bazı çevreler bilinçli ve önyargılı olarak kazılarda elde edilen fosil ve iskeletlere dayanılarak ortaya atılan bu fikirlerin sağlıklı olamayacağını her defasında dile getirmişler. Bu nedenle antropologların insan evrimi ve bu evrimleşme sürecindeki göç yolları üzerindeki hipotezleri her defasında bilim dünyasında tartışma yaratmış. Günümüzde genetik ve moleküler genetik bilimindeki müthiş ilerlemeler sayesinde atalarımızın izini geçmişten günümüze daha güvenilir bir şekilde sürebilmekteyiz. Genetik bulgular geçmişte antropologların ileri sürdükleri fikirleri doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda bize yeni ipuçları da sağlıyor. Sonuç olarak antropologlar farklı topluluklara ait mtDNA ve Y kromozomlarını karşılaştırarak göçler sırasında bu toplulukların yollarının nerede ve ne zaman ayrıldığı konusunda görece fikir sahibi olabiliyor.

Genler ve göçler

İnsanların bireysel merakı soy ve akrabalıkları ile ilgili olsa da antropolog ve genetikçiler için esas merak konusu popülasyonların tarihi, akrabalıkları ve izledikleri göç yollarıdır. Hep merak etmişizdir, acaba genler toplumların göç yolları ve akrabalıkları (ata-torun ilişkisi) hakkında önemli bilgiler verebilirler mi? İnsandaki bir damla kan veya yanak sürüntüsünden elde edilen DNA molekülüyle bu soru işaretlerini nasıl cevaplandırabiliriz?

Farklı popülasyonlarda değişen genetik özellikler bulunabileceğinin gösterildiği ilk çalışma Hirszfield’ler tarafından 1919 yılında yayınlandı. Bu çalışma AB0 kan gruplarının popülâsyonlar arasındaki farklılıklarını ortaya koyan bir makalenin bilim dünyasına sunulması ile tamamlandıktan sonra, devam eden yıllarda bu ayrımı ortaya koyacak diğer belirteçlerin arayışı günümüze dek sürdü. 1980’li yıllarda kimliklendirme amaçlı kullanılmaya başlanan ve DNA’nın enzimler tarafından değişik şekilde kesilmesi prensibine dayanan RFLP (Restriction fragment length polymorphism) yönteminin ardından 1990’larda istenen DNA parçalarının kolay bir şekilde çoğaltılmasına yarayan PCR (Polymerase Chain Reaction) tekniğinin keşfi ile genomun benzerlikleri ya da farklılıklarını ortaya koyan çalışmalarda yeni bir çağ başlamış oldu.

Peki genlerimiz nasıl oluyor da insanlığın geçmişi hakkında güvenilir bilgiler verebiliyor? DNA’mız aslında bir zaman makinesi gibi bizi geçmişe götürüp geçmişimiz hakkında bilgi verir. DNA nesilden nesle aktarılırken bir aşamada ebeveynlerden gelen genetik bilginin çaprazlanması sonucunda her bireyi anne ve babasından farklı kılan bir süreçten geçer. Ancak DNA’nın bazı özel bölümleri bu süreçte hiçbir değişime uğramadan ebeveynlerden direkt çocuklarına aktarılır. Örneğin sadece babadan oğla geçen Y kromozomu erkeklerin babadan kalıtımlarının izini sürmede genetik bir soyad gibi davranırken, sadece annelerden çocuklarına aktarılan mtDNA da (mitokondriyal DNA), anne soyu ile ilgili çalışmalarda takip edilecek belirteçleri sunar. mt-DNA’nın evrim hızı nükleer DNA’ya göre 10-20 kat daha fazladır. Bu durum, mtDNA’nın oksijen radikallerine daha fazla maruz kalması, koruyucu ve tamir sistemlerinin yokluğundan kaynaklanır. Bu yüzden mt-DNA mutasyonlara daha açıktır.

Elbette DNA’nın diğer bölümlerinde olduğu gibi Y kromozomu ve mtDNA da nesiller arasında aktarılabilecek zararsız bazı mutasyonlara maruz kalır. Birkaç jenerasyon geçtiğinde belli bir coğrafik bölgede yaşayan tüm erkek ve kadın bireylerde bu mutasyonların toplamı olan belli bir ortak genetik kimlik oluşur. İnsanlar yaşadıkları bölgeden ayrıldıklarında bu genetik kimliği beraberlerinde götürürler. İşte farklı popülâsyonlarda genler üzerinde çalışma yapıldığında bilim insanları belli bir belirtecin nereden ve ne zaman doğduğunu bu bilgi ışığında değerlendirirler. Her bireyin DNA’sında bulunan bu “marker (işaretler)”lar o bireyin atalarının göç modeli ile ilgili değerli bilgiler verir. Örneğin Orta Asyalı bir erkekten alınan yanak sürüntüsü veya birkaç damla kan yardımıyla DNA’sını elde edip 2 bin nesil öncesine yani yaklaşık olarak 40 bin yıl önceki Amerika yerlilerinin atası olan bir erkeğe ulaşabiliriz.

Günümüzde belli bir türün farklı bireylerine ait DNA diziliminde tek nükleotit farklılıklarını bulmayı amaçlayan SNP (Single Nucleotide Polymorphism) analizleri hastalıklara, kimyasallara, ilaçlara ve diğer ajanlara verilen kişisel cevabı etkiledikleri gerçeği sebebiyle yoğun bir şekilde çalışılmaktadır. Birbiri ile istatistiksel olarak ilişkilendirilebilen SNP’ler belli bir haplotipi ve ortak bir ata tarafından paylaşılan haplotip grupları da haplogrupları oluşturur. İnsanoğlunun Afrika’dan başlayan ve dünyanın diğer kıtalarına yayılan göçü sırasında bu haplogrupların izlerini takip etmek mümkündür. Günümüz popülâsyonları üzerinde yapılan genetik analizler sonucunda mtDNA ile Y kromozomu için dünyanın haplogrup haritaları çıkartılmıştır. Bu haritalar geçmiş toplulukların dağılım modelleri konusunda değerli bilgiler verir. Bu çalışmalara destek olması açısından son derece önemli olan antik DNA çalışmaları, teknik güçlüklerine rağmen, son yıllarda ivme kazanmıştır. Günümüz popülâsyonlarından ve antik topluluklardan elde edilen bilgiler toplanıp bir arada değerlendirildiğinde insan evrimi, popülâsyonların birbirleri ile geçmişte olan ilişkileri, popülâsyonların devamlılıkları ve yaşam standartları hakkında eşsiz bilgiler sunmaktadır.

Unutulmaması gereken, genler yardımıyla insanlığın tarihine yapılan yolculuğun amacının popülâsyonların zamana bağlı olarak gerçekleştirdikleri yer değişimleri ve insanlık tarihinin detaylarını anlamak olduğudur. Popülâsyon genetiği çalışmaları sanılanın aksine etnik grupların izini sürmeyi konu etmez. Etnik köken tamamıyla kültürel bir olgudur. Genetik olarak birbirlerine çok yakın olan bireyler farklı etnik gruplara mensup olabilir. Bu açıdan genetik çalışmalar etnik ayrımcılığı ve ırkçılığı reddeder.

Antik (eski)-DNA

Günümüzde baş döndürücü bir hızla ilerleyen moleküler genetik araştırmalarının sonuçları, antropoloji bilimindeki bazı yanıtsız soruların cevabını bulmamıza yardımcı olmaktadır. Genetik işaretler yardımıyla, yaşayan toplumların tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz gibi, iskelet ve fosillerden de DNA elde ederek geçmişimiz hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Dünyada ve ülkemizde birçok antropolojik ve arkeolojik kazı çalışmaları yapılmaktadır. Bu kazıların temel amacı, insanın biyolojik ve kültürel geçmişini aydınlatmaktır. Antik DNA yardımıyla bu soyu tükenmiş türler ile yaşayan türlerin moleküler filogeni aracılığı ile ilişkilendirilmesi mümkündür. Antik DNA, ölmüş organizmalardan veya eski kemik kalıntılarından elde edilen herhangi bir DNA (hücrelerin bilgi deposudur) kalıntısına denir.

İlk antik DNA çalışması 1984 yılında R. Hugichi ve arkadaşları tarafından müze örneği olan bir Quagga’nın deri kalıntıları kullanılarak gerçekleştirilmiştir. İnsanlar üzerinde ise ilk antik DNA çalışması 1985 yılında yapılmıştır. Max Planck Enstitüsünde çalışan Sventa Pääbo 2 bin 400 yaşındaki bir Mısır mumyasından bir DNA parçasını izole etmiştir.

Bugün artık ülkemizde de antik DNA çalışmalarının önemi yavaş yavaş anlaşılmaya başlandı. Şu anda birçok üniversitede biyoteknoloji laboratuarlarında antik DNA çalışmalarının yürütülebilmesi için ayrı birimler kurulmaktadır. Bu laboratuarlar sayesinde, geçmişte Anadolu’da yaşamış olan uygarlıkların, günümüz Anadolu insanı üzerine olan genetik etkileri de net bir şekilde ortaya konacaktır. Böylece eski Anadolu toplumlarının göç yollarını izleme fırsatımız olabilir. Örneğin şu sıralar İtalya’daki meslektaşlarımızla ortaklaşa yürüttüğümüz Etrüsklerin kökeniyle ilgili proje Anadolu ve İtalya tarihi hakkında önemli ipuçları verecektir. Geçmişte Etrüsklerin kökeniyle ilgili değişik varsayımlar ortaya atılmıştır. Etrüsklerin kökeninin İtalya olduğuna dayanan tez bilim insanlarınca fazla kabul görmemektedir. Bunun nedeni, Etrüsklerin kültürünün İtalya tarihinde bir anda ortaya çıkmış olmasıdır. Bu durum Etrüsklerin başka bir yerden İtalya’ya göç ettiklerini akla getirmektedir. İtalyan bilim insanlarının büyük çoğunluğu, genetik ve antropolojik çalışmaları referans alarak Etrüsklerin Batı Anadolu’dan göç ettiklerini savunmaktadırlar. Ayrıca ünlü tarihçi Heredot da Lidyalıların kıtlıktan kurtulmak için Batı Anadolu’dan İtalya’ya göç etiklerinden söz eder. Bu konu İtalya’da halen büyük bir merak konusudur. Bazı muhafazakâr İtalyanlar, Etrüsklerin Anadolu kökenli olduklarını mevcut politik yaklaşımlarından dolayı tamamen reddetmektedirler.

Etrüsklerin, İtalya’da bu kadar çok bilinmesinin nedeni Roma İmparatorluğu’nda uzunca zaman büyük söz sahibi olmalarıdır. Ayrıca Etrüskler olmasa, belki de Batı uygarlığının gelişmesine öncülük eden Roma İmparatorluğu’nun da ortaya çıkamayacağı birçok batılı tarihçi tarafından dile getirilmektedir. Etrüsklerin MÖ 800-1000 yıllarında İtalya yarım adasına geldikleri ve hatta Anadolu’da öğrendikleri kültürü buraya taşıdıkları konusunda bulgular mevcuttur. Elba adası, İtalya’da demir madenleri bakımından çok zengindir. Etrüskler öğrendikleri demir işçiliğini Elba adasındaki madenleri kullanarak İtalya yarım adasında günlük hayatta kültürel olarak ani değişimlere öncülük etmişlerdir. Etrüsklerin kullandıkları alfabeleri, ölü gömme adetleri, anaerkil yapıları, sanatları, Anadolu’daki çağdaşlarına büyük benzerlik göstermektedir. Sonuçta bu benzerlikleri ne kadar çoğaltsak da Etrüsklerin Anadolu kökenli oldukları konusundaki varsayım hep şüpheyle karşılanacaktır. Bizim hayata geçirdiğimiz projenin amacı, İtalya’da antropolojik ve arkeolojik kazılardan ele geçen insan ve evcil hayvanların iskelet materyallerini ülkemizde özellikle batı Anadolu’daki kazılarda elde edilen aynı döneme ait iskelet materyalleri ile hem genetik hem de morfolojik açıdan karşılaştırarak bilinmeyeni aydınlatmaktır.

Modern insanın ortaya çıkışı

Son buluntular ışığında, insan evrimi konusundaki görüşler oldukça değişmiştir. Özellikle Afrika kıtasında insanın kökenine dair gerçekleştirilen kazılar insan evriminin bilinmeyenlerinin aydınlatılması açısından önemlidir. Bu kazılardan en önemlilerinden biri de Amerikalı araştırmacı Tim White’ın Etiyopya’da Afar bölgesinde gerçekleştirdiği Middle Awash kazı çalışmalarıdır. Tim White’ın araştırmalarına ülkemizden Prof. Dr Eksin Güleç ve ekibinden araştırmacılar katılmaktadır. Bu kazı araştırmalarında ele geçen ve tüm dünyada büyük ilgi uyandıran bir fosil, 4,4 milyon yaşındaki Ardipithecus ramidus fosilidir. Ardipithecus ramidus Etiyopya’da Afar çöküntüsünde Aramis lokalitesinde keşfedilmiştir. Tim White bu tür hakkında, dünyaca ünlü bilim dergisi Science’ın özel olarak yayınladığı sayısında belirttiğine göre, Ardipithecus insan ve şempanzenin ortak atasına bugüne kadar bulunmuş morfolojik ve kronolojik olarak en yakın türdür. Bununla birlikte, ortak atadan ayrılan ve insana giden evrimsel çizgide yer alan atamız bugüne kadar şempanzenin morfolojik özellikleri baz alınarak tanımlanıyordu.

Daha önceki bildiklerimizden farklı olarak Tim White, insanın atasının belirli bir oranda şempanzeye benzese de ondan farklı olduğunu ve insana daha çok benzediğini ileri sürüyor. Dr. White bu durumu, “Ardipithecus ramidus, şempanze değildi, günümüz insanı da değildi, sadece bir zamanlar olduğumuz bir şeydi” şeklinde ironik bir biçimde açıklıyor. Ardipithecus ramidus, insanın şempanze ile olan ortak atasından ayrılan ve ilk kez dik yürümeye başlayan atasıydı. Moleküler çalışmalar şempanze-hominid (insansılar) ayrımının 7 milyon yıl öncesinde başladığını gösterirken, Çad’da bulunan ve 7 milyon yıla tarihlenen Sahelanthropus, bu ayrımın çok daha erken bir dönemde gerçekleşmiş olduğunu işaret etmektedir. Buna göre ilk dik yürüyen atalarımız yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktı. Bu ata türlerden Australopithecuslar evrimleşti ve daha sonra beyin büyüklüğü artması ile beraber alet kullanabilen, ateşi kontrol edebilen ve sofistike bir kültüre sahip olan Homo cinsi ortaya çıktı. Homo cinsinin ortaya çıkışı ve ardından günümüz insanı olarak bildiğimiz modern insanın yaşam sahnesine çıkışı bilim dünyasında hep merak ve tartışma konusu olmuştur. 2,4 ya da 2,5 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Homo cinsinin ilk üyeleri Homo habilis ve Homo rudolfensis ile temsil edilir. Yaklaşık 1,8 milyon yıl önce Homo erectus ortaya çıkana kadar insan evriminde rol alan bütün türler Afrika’da ortaya çıkmışlardır. Afrika dışına göç eden ilk tür Homo erectus olmuştur. Bununla birlikte modern insanın ortaya çıkışı birçok soru işaretini de beraberinde getirmiştir. Modern insanın ortaya çıkışı

ile ilgili yakın zamanda iki temel model ortaya konmuştur. Bunlardan ilki çok merkezli evrim modeli olarak bilinmektedir. İkinci model ise Afrika’dan çıkış modeli olarak bilinir.

Michigan Üniversitesi’nden Milford Wolpoff’un ortaya attığı çok merkezli evrim modeline göre Homo erectus yaklaşık olarak 1 milyon yıl önce Afrika’dan diğer kıtalara göç etmiş ve gittiği tüm bölgelerde yerel türler ile etkileşerek Homo sapiensin atasal potansiyelini oluşturmuştur. Bu modele göre Neanderthaller, Homo erectus ve Modern sapiensler arasındaki geçişi temsil eder. Dolayısıyla Neanderthaller insanların doğrudan atası olarak kabul edilirler. Oysa günümüzde Modern Homo sapiensler ile Neandertal DNA’ları karşılaştırıldığında ortak bir mutasyona rastlanmamıştır. Fakat kazılarda ele geçen fosil diş ve kemiklerden, Neandertallerle Modern Homo sapiensler arasında genetiksel olarak yüzde 99,5’lik bir benzerlik olduğu tespit edilmiştir. Svante Pääbo ve çalışma arkadaşlarının bu bulguları Neandertaller ile Modern Homo sapiensler arasında genetik karışmanın olmadığını, ancak bundan 500 bin yıl önce ortak bir atayı paylaştıklarını gösterir.

Modern insanın ortaya çıkışıyla ilgili olarak Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Christopher Stringer ikinci bir model olarak Afrika’dan çıkış modelini önermiştir. Bu modele göre modern insanlar Afrika’da ortaya çıktılar ve burada modern özellikler kazanarak Afrika dışına yayıldılar. Araştırmalar mtDNA’daki en çok çeşitliliğin (varyasyonun) Afrikalılarda olduğunu gösterdi. Bu bilgi de Afrikalıların yaşayan insan topluluklarının kökenini oluşturduğunu doğrular niteliktedir. Bu durum modern insanın kökenin bir zamanlar sanıldığı kadar eski olmadığını ve günümüz insanının modern morfolojisine 200 bin yıl önce Afrika’da sahip olduğunu ve 60 bin yıl önce ilk göçü Ortadoğu’ya yaptıktan sonra 50-30 binli yıllarda Avrupa ve Asya’ya yayıldığını gösterir. Ayrıca nüfus genetikçileri de Afrika’dan çıkış hipotezinin çok daha akla yatkın olduğunu savunmaktadırlar. Bu bilim insanlarına göre eğer insanlar Homo erectus aşamasında Afrika’dan yeryüzüne yayılmaya başladılarsa bu süreç içerisinde coğrafi izolasyon bu gruplar arasında günümüzdeki toplumlar arasında görülen genetik farklılıklardan çok daha büyük genetik farklılıklar oluşturmalıydı. Arkeolojik buluntular açısından da olaya bakacak olursak eğer çok merkezli evrim modeli doğruysa arkeolojik buluntuların dünyanın her yerinde aynı zamanda evrimleşmesi gereklidir. Fakat alet yapım teknolojileri önce bir bölgede ortaya çıkıp, daha sonra farklı bölgelere aşamalı olarak yayılıyorsa bu durum Afrika’dan çıkış modelini destekler. Bunun yanı sıra daha önce de belirttiğimiz gibi arkeolojik buluntuların, fosil buluntularla da çakışması gereklidir. Arkeolojik buluntular ne yazık ki dünyanın her bölgesinde aynı zamanda ele geçmemektedir.

Anadolu’ya göçler

Anadolu insanlık tarihi açısından önemli bir coğrafyadır. Bu coğrafya geçmişten günümüze önemli göçlere tanıklık etmiş. Anadolu ayrıca birçok uygarlığa da ev sahipliği yapmış ve yapmaktadır. Anadolu’nun insanlık tarihi bilindiği üzere Neolitik dönemden çok öncelere dayanır. Anadolu’da Alt Paleolitik döneme ait başlıca buluntu yerleri Dursunlu, Kaletepe, Dülük, Yarımburgaz ve Karain’dir. Orta Paleolitik buluntu yerleri Yarımburgaz, Karain, Kalatepe, Tıkalı Mağarası ve Merdivenli Mağarası; Üst Paleolitik buluntu yerleri ise Üçağızlı, Karain, Kanal ve İncili Mağaralarıdır. Neolitik dönemden itibaren ise Hatti, Hitit, Urartu, Lidya, Frig, İyonlar vb. gibi birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış ve bunun yanında Akad, Eski Yunan, Roma ve Osmanlı gibi imparatorluklara da mekan olmuş.

Neolitik öncesine bir yolculuk yaptığımızda Anadolu’nun insanlık tarihi açısından önemini daha iyi anlarız. Anadolu’da insana ait ilk izler günümüzden 900.000 yıl öncesine gitmektedir. Gürcistan/Dmanisi fosilleri (1,7 milyon yıl öncesi), Homo erectus’ların Avrasya’ya göçlerinin bilinenden çok eskiye dayandığını gösterir. Bu göç yolları üzerindeki en önemli geçiş merkeziyse Anadolu’dur. Günümüzden yaklaşık olarak 1,7 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Gürcistan Dmanisi buluntusu, Afrika dışına çıkan ilk insanın beyin kutusu uzun, kafatası kemikleri kalın, kaş kemerleri çıkıntılı ve post cranial iskeleti modern insana göre iri olan bir morfolojiyle Homo erectus ve Homo habilis arasında bir türe ait olduğunu düşündürmektedir. Afrika gibi çok elverişli bir iklimden ayrıldıktan sonra Eski Dünyanın diğer kıtalarında çok farklı iklim koşulları altında yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar. Örneğin, Java’da tropik iklim altında yaşarken, Çin’de soğuk tundra iklimine uyum sağlamak zorundaydılar. Aslında, biyo-kültürel evrim sürecimizdeki en belirgin değişimler de bu yeni ekolojik ortamlarda gerçekleşti. Bu insanlar kısa süre içinde Asya ile Avrupa’nın geniş bölgelerine yayılmaya başladılar. Bu göç yolları üzerindeki bilinen en önemli geçiş merkeziyse Anadolu’dur. 1993 yılında Konya/Dursunlu’da bulunan kuvars, çakmaktaşı ve kireçtaşı alet topluluğundan oluşan ve Anadolu’da şimdiye kadar rastlanan en eski insan yapımı materyalleri içeren buluntular Afrika Kıtası’ndan dışarı çıkan ilk insan türü olan Homo erectus’ların yaklaşık 900 bin yıl önce Pleistosen Dönem’de Anadolu’da yaşadıklarını göstermektedir.

Anadolu Alt ve Orta Paleolitiğine ilişkin iskelet kalıntılarından yoksun bulunmakla birlikte günümüzden yaklaşık olarak 500 bin yıl önce yaşamış olan bir Homo erectus fosilinin Denizli traverten işletmelerinin birinde traverten bloklarını kesen işçiler tarafından tesadüfen bulunması bilim dünyasında özellikle antropoloji alanında büyük heyecan yarattı. Homo ergaster’in Nil Nehri boyunca güneye ve Kızıl Deniz’e kadar göç ettiği tahmin edilmekte. Fakat bu yol üzerinde şu ana kadar Alt Pleistosen dönemine ait herhangi bir iskelet veya alet bulunamamıştır. Ayrıca Asya’ya giriş yaptığı sanılan Güney Batı Arabistan çevresinde de bir buluntuya rastlanmamış. Bu nedenle Gürcistan/Dmanisi (1,7 milyon yıl), İsrail/Ubeidiya (1,4-1 milyon yıl) ve Türkiye/Denizli (500 bin yıl) fosilleri Erken Pleistosen’deki insan gelişiminin aydınlatılması açısından büyük öneme sahiptir. Anadolu’da Alt Paleolitik Dursunlu buluntu yerinin dışında Kaletepe, Dülük, Yarımburgaz ve Karain bulunmaktadır. Başlıca Orta Paleolitik buluntu yerleri ise Yarımburgaz, Karain, Kalatepe, Tıkalı ve Merdivenli Mağaraları iken, Üst Paleolitik buluntu yerleri Üçağızlı, Kanal ve İncili Mağaralarıdır.

1946 yılında Prof. Dr. Kılıç Kökten Antalya-Karain Mağarası’nı bulmuştur. Bu mağaradaki kültür katmanları ve buluntular Neandertal evresini de işaret etmektedir. Ülkemizde şu ana kadar Neandertal fosiline rastlanmamıştır. Ancak devam eden olası kazılarda Neandertal fosilinin ele geçme ihtimali hayli yüksek. Bilindiği üzere Neanderthaller buzul döneminde yaşadıkları için kafa ve vücut morfolojisi, soğuğa adaptasyon gösterecek şekilde evrimleşmiştir. Beyin kapasiteleri ortalama 1560 cc ile tüm hominidler arasında en yüksek orana sahiptir. Neandertallere ait fosiller Avrupa, Özbekistan, Irak ve İsrail’de bulunmasına rağmen, Afrika ve Uzak Doğu’da yaşadıklarına ilişkin bir kanıt elde edilememiştir. Neandertallere ait en önemli özelliklerden biri ölülerini gömmeleridir. Bunun en güzel örnekleri Kuzey Irak’ta Zağros Dağları’nda Shanidar mağarasından ele geçirilmiştir.

Alt Paleolitik kültüre ait İstanbul-Küçükçekmece Yarımburgaz Mağarası’nda bulunan kaba yapılı çaytaşı aletler ile Gaziantep Dülük Acheuleen el baltaları Anadolu’da bu dönemde yaşamış insanların varlığına dair önemli buluntulardır.

Anadolu’da Üst Paleolitik döneme ait buluntular arasında en önemlisi Prof. Dr. Erksin Güleç başkanlığında halen devam eden kazılarda ele geçen bol miktarda taş alet ve insan dişleri, üst paleolitik döneme ait gizemi ortadan kaldıracak nitelikte. Bunun nedeni Üçağızlı Mağarası’nın sürdürülen kazılarla birlikte, paleolitik dönem insanlarının biyolojik yapıları, kültürleri, beslenmeleri hakkında çok önemli bilgiler verme potansiyelini taşıması. Mağarada ele geçen süs eşyası olarak kullanıldığı bilinen deniz kabukları ve boncuklar, insan davranışlarının ve düşünsel evriminin kanıtlarını göstermesi açısından önemlidir. Üçağızlı Mağarası’nın ilk sakinlerinin Afrika’dan çıkarak Avrasya’ya yayıldığı varsayılan ilk modern insanların öncüleri olduğu düşünülmekte. Çünkü yaklaşık 40 bin yıl önce bireysel süslenmenin bu kadar yoğun olduğu, “ben (self) kavramının” kendisini gösterdiği ve insanın kendini toplum içinde ayrı bir birey olarak algıladığının anlaşıldığı buluntu yerleri son derecede azdır. Prof. Dr. E.Yaşar Bostancı tarafından Antalya/Beldibi Üst Paleolitik mağarasında ele geçen insana ait fosil parçaları da önemli diğer buluntulardır.

Sonuç olarak Anadolu’da yürütülen kazılarda elde edilen iskelet materyalleri üzerinde yapılan antropolojik incelemeler, Anadolu Neolitiğinde yaşamış toplumların Ortadoğu popülâsyonlarından farklı bir morfolojik yapı sergilediğini göstermektedir, Tunç Devri ile birlikte Anadolu toplumları, Ortadoğu ve Kafkaslardan yoğun bir biçimde etkilenmiştir ve kladistik analizlerde bu etkilenme heterojen bir yapı şeklinde kendini ifade etmektedir. Demir Çağı Anadolu’sunda da bu heterojen yapı devam etmektedir. Anadolu’da gerçekleştirilmiş olan genetik çalışmalar, ülkemizin gerçekten de genetik çeşitlilik bakımından zengin olduğunu göstermiştir. Şu anda Anadolu’da yaşayan insanların tarihin belli zamanlarında farklı coğrafyalarda yaşadıklarını, genetik olarak karıştıklarını, dağıldıklarını, tekrar bir araya geldiklerini ve dolayısıyla yerel düzeyde karmaşık ve zengin kültürel ve sosyal yapılar oluşturduklarını söyleyebiliriz.

COX2 Protein Sequence Differences between Neandertal and Modern Humans in Structural Context

Neandertal genomu tamamlandı

2009 yılının Şubat ayında Science dergisinde çıkan “Neanderthal genomunu sekanslandı” haberi ile insanoğlunun dünyaya yayılımı ve Neandertallerin gizemi ile ilgili büyük bir sis perdesi ortadan kaldırıldı. Bu çalışma Modern Homo sapienslerin 30 bin yıl önce Avrupa’ya yayıldıklarını gösteriyor. Bu bilgi belki de Wollpof ve Stringer arasında uzun zamandır devam eden tartışmanın da galibinin Stringer olduğunu gösteren somut bir kanıt. Böylelikle Neandertallerle Modern Homo sapiensler arasında bir karışmanın olmadığı kesinlikle kanıtlanmış oldu. Neandertal genomunun sekanslanması sonucu ortaya çıkan yeni bilgiler ışığında onların tekrar hayata döndürülme olasılığı da gündeme gelmiş ve hatta bunun olası maliyetinin de 30 milyon dolar olduğu hesaplanmış. Bu konudaki etik hassasiyetleri gidermek için şempanzelerin kullanılması da söz konusu gibi görünüyor. Bu gelişmeler Neandertal ve Modern Homo sapiens arasındaki sosyal ve davranışsal benzerliklerin ve farklılıkların ortaya konulmasını da beraberinde getirebilir. Svante Pääbo ve ekibinin Neandertallerde FOXP2 genini analiz ettikleri çalışma bunun için iyi bir örnek. FOXP2 geni konuşma üzerinde çok büyük etkisi olan bir gen. Bu gene ait amino asit diziliminde diğer canlılar ile insan 715 bölgenin sadece 2 tanesinde farklılık gösteriyor. Bu iki farklılık şempazelerde de bulunmuyor. İşte bu açıdan Neandertallerde bu farklılığın aranması, onların konuşma yetileri ile ilgili önemli bilgileri açığa kavuşturması açısından son derece önemli. (http://www.eurekalert.org/pub_releases/2009-02/mpif-dvo020309.php)

https://i2.wp.com/i32.photobucket.com/albums/d32/Lil_Bookie/aboriginalgirls.jpg

Irk yok, biyolojik çeşitlilik var

Bugün antropolojide ırk teriminin yerine insanda biyolojik çeşitlilik kavramı kullanılmaktadır. Bilindiği gibi insanlar farklı coğrafyalarda yaşamaktadırlar ve yaşadıkları bu coğrafyalara göre özel bazı yapılar kazanmışlardır. Bu nedenle insanlar arasındaki biyolojik ve kültürel farklılıkları politik bir düşünceyle nitelendirmemek gerekir. Fosil ve genetik veriler, modern insanın (Homo sapiens sapiens) yaklaşık olarak 150-200 bin yıl önce Afrika kıtasında ortaya çıktığını ve buradan dünyanın diğer kıtalarına göç ettiğini göstermektedir. Büyük bir olasılıkla küçük bir popülâsyon halinde ortaya çıkan bu grubun, homojen bir yapı göstermediği varsayılmaktadır. Daha iyi yer ve beslenme olanakları bulabilmek için bu küçük topluluklardan dışarıya doğru göçler başlamıştır. Zamanla tüm dünyaya yayılmışlardır. Belirli bir merkezden her tarafa doğru yayılan gruplar gittikleri yerlerin çevre koşullarının etkisi altında kalmaya başlamışlardır. Coğrafik yalıtımlar, farklı çevrelere uyum yapma olanağını vermiş ve böylece farklı özellikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Eskiden ulaşım, nüfus yoğunluğunun az olması ve diğer etmenler nedeniyle popülâsyonlar arasında görünür farklılıkların daha belirgin olduğu bilinmektedir. Fakat hızlı sanayileşme paralelinde gelişen ulaşım araçları yardımıyla insan göçleri artmış ve nüfustaki hızlı artışa paralel olarak insanlar arasındaki gen akışı da hızlanmıştır. Bugün, dünyamızda bir grubun sahip olduğu fiziksel bir özelliği farklı gruplar içerisindeki bireylerde de görmek olasıdır.

Kalabalık bir caddede yürürken, etrafımızdaki insanlara baktığımızda dış görünüş olarak birbirinden çok farklı olduklarını göreceksiniz. Bu insanlar deri rengi, göz rengi, kıvırcık, düz, dalgalı saçlardan tutun da uzun, geniş, dar buruna kadar daha birçok özellik bakımdan birbirlerinden farklıdırlar. Bu insanları bütün özellikleri bakımından sınıflandırmaya kalksak belki de hepsi birer grup oluşturacaklardır. O zaman hemen aklımıza şu sorunun gelmesi beklenir: Bir bireyin belli bir ırkın üyesi olmasını ne sağlar? Aslında sahip olduğumuz fiziksel özelliklerin algılanması kültürden kültüre değişmektedir. Örneğin Amerika da siyah olarak nitelendirilen herhangi biri Brezilya’da beyaz olarak nitelendirilebilir.

Genetik farklılıklardan yola çıkarak dünyaya yayılmış insan popülâsyonlarını karşılaştırarak biyolojik gruplamalar yapılabilir. Bu olay bazı durumlar için geçerli olmakla birlikte çoğu zaman işe yaramaz. Örneğin deri rengi, -doğal seçilimden etkilenen- genellikle insanları ırklara ayırmada kullanılır. Fakat doğal seçim sonucu aynı fiziksel karaktere sahip olan gruplar genetik yapı olarak birbirinden çok farklı olabilirler. Sahara-altı Afrika’da yaşayan bireylerle Avustralya yerlileri aynı deri pigmentine sahip olabilirler. Ancak bunlar genetik yapı olarak birbirleriden çok farklı gruplardır. İnsanın genetik çeşitliliği kıtalara ayrılarak incelendiğinde, çeşitliliğin çok büyük bir kısmının kıtasal gruplar içinde olduğu, ancak çok küçük bir kısmının kıtalar arasında farklılık gösterdiği görülür. Bu bilgi belki de şu anda toplumların çıkmazı olan ayrımcılık konularında bir kılavuz olabilir. Ayrıca genetik olarak insanlar arasında o kadar az fark var ki, bütün etnik ve ırksal kategoriler bu açıdan anlamını yitiriyor. Fakat burada önemli olan bu bilgileri toplumun geneline yayabilmektir. Bu bilgileri kullanacak ve özümseyecek olan toplumlar dünyada var olmaya devam edeceklerdir. Bunun aksine bu bilgileri anlayamayan toplumlar bir müddet sonra çözümsüz çatışmalar neticesinde dünya sahnesinden yok olacaklardır.

Anadolu biyolojik çeşitlik açısından birçok toplumdan daha fazla farklılık gösterir. Bunun başlıca nedenleri arasında 1) Anadolu’nun insanlık açısından çok eski bir yerleşim yeri ve uygarlıkların beşiği olması, 2) Avrupa ve Asya arasında köprü olması, 3) Tarih boyunca kültürel ve ekonomik açıdan dünyanın değişik coğrafyaları ile etkileşim içinde olması gösterilebilir.

 Prof. Dr. Erksin Güleç 

Bilim ve Gelecek, Sayı 73

KAYNAKLAR

1) T. G. Schurr (2004), Peopling of the New World: Perspectives from Molecular Anthropology. Annual Review of Anthropology. 33:551.

2) O. Gökçümen, T. G. Schurr (2008); Genler, Göçler ve Anadolu, Atlas Dergisi, Şubat 2008 Sayısı.

3) T. Gültekin, Ö. Gökçümen (2009); Genetik Bilgi ve Antropoloji, Tübitak Bilim Teknik Dergisi, Sayı: 494.

4) Long and Kittles (2003) Human genetic variation and the nonexistence of human races: Human Biology, V.75, no.4, pp. 449-471.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s