O değil ABD’ye, dünyanın herhangi bir ülkesine, belki elini kolunu sallayamadan, ama el üstünde gidebilen tek Afrikalıdır. Üstelik insanlar onun ülkelerine getirilmesi için, onu görebilmek adına birçok şeyden feragat edebilir. Lucy’dir bu meşhur Afrikalı, bilinen en yaşlı atalarımızdan biri. Bu muhteşem kadının hikâyesi, belki de dünyanın en çok bilinen, en çok anlatılan hikâyelerinden biridir. Olsun, anlatılan bizim hikâyemizdir ne de olsa.

Heval Bozbay Nevşehir Üniversitesi Arkeoloji Bölümü araştırma görevlisi

Herhangi bir Afrika ülkesi vatandaşı olan biri bugün ABD’ye gitmek isterse, karşısına bin türlü engel çıkar. Ekonomik etkenler bir yana, vize alabilmek için kırk takla atması gerekir. Tüm onur kırıcı aşamaları geçse ve vizesini cebine koysa, havaalanlarında bir yığın caydırıcı muameleye maruz kalır: çantasını arama, sorgudan geçirme vs. işlemler. Yılmayıp ABD’ye girse, bu defa başka türlü ırkçı, etnosentrik önyargılara maruz kalır. Ne var ki bunun bir istisnası var. O değil ABD’ye, dünyanın herhangi bir ülkesine, belki elini kolunu sallayamadan, ama el üstünde gidebilir. Üstelik insanlar onun ülkelerine getirilmesi için, onu görebilmek adına birçok şeyden feragat edebilir. Lucy’dir bu meşhur Afrikalı, bilinen en yaşlı atalarımızdan biri. O, sınırlardan, kısıtlamalardan, vizelerden, pasaportlardan bağımsızdır. Lucy’nin, bu muhteşem kadının hikâyesi, belki de dünyanın en çok bilinen, en çok anlatılan hikâyelerinden biridir. Olsun, bu hikâyeyi bir kez daha anlatmaktan ve dinlemekten zarar gelmez. Anlatılan bizim hikâyemizdir ne de olsa.

Lucy gün yüzüne çıkıyor
Donald C. Johanson isimli Amerikalı bir antropolog, 1970’li yıllarda, ekibiyle birlikte Etiyopya’nın doğusundaki Hadar bölgesinde bir araştırma yapmaktadır. Afrika’nın bu bölgesinde insanın evrimindeki çeşitli basamaklara ait fosil kalıntıları bulunmuştur. Onların amacı da bu az sayıdaki verilere, yenilerini eklemektir. Ancak bu o kadar kolay değildir. Fosil kalıntılar, alüvyonların ve volkanik küllerin altında adeta saklanmaktadır. 1974 yılında, yorucu bir günün sonunda artık kamp yerine dönerlerken, ekipten biri, birikintilerin arasında bir kemik parçası olduğunu fark eder. Başta pek önemsemezler, zira bütün gün boyunca bir yığın hayvan kemiği fosiline rastlamışlardır. Yine de bilim insanlarının iflah olmaz kuşkuculuğuyla biraz daha yakından bakmaya karar verirler. Fosil kemikler hiç de düşündükleri gibi bir hayvana ait değildir. Kafatası ve kol kemiğinden oluşan parçaların insana benzeyen bir canlıya ait olduğu hemen anlaşılır. Heyecanla çevreyi araştırmaya koyulurlar. Derken bir başka kemik bulunur, bir başkası ve bir başkası daha… Tesadüfen buldukları yer tam bir fosil yatağıdır.
Johanson ve ekibi bu yatakta sürdürdükleri üç haftalık çalışma sonunda birçok kemik parçası bulurlar. Bunların bir kısmıysa, şaşırtıcı biçimde birbiriyle uyumludur: kaburga kemikleri, sol kalça kemiği ve ayak, kol kemikleri, omurilikten bazı parçalar, kafatasının bir kısmı ve diğerleri… Daha önce başka araştırmacılar, yine aynı bölgede ve Güney Afrika’da fosilleşmiş kemik kalıntıları bulmuşlardır ancak ilk defa tek bir bireye ait bu kadar çok kemik ele geçer. Bu nasıl bir canlı olursa olsun, kemiklerinin yaklaşık yüzde kırkı önlerindedir. Üstelik bu daha önce bilinenlerden farklı ve sonradan kesin olarak anlaşılacağı gibi, evrim sürecinde daha eskiye giden bir türdür. Johanson, yaklaşık 120 cm boyunda, 30 kg ağırlığındaki yetişkin bir kadına ait olan bu iskeletin temsil ettiği türe, yerlilerce Afar adı verilen bölgede bulunduğu için, Australopithecus afarensis adını verir.
Her ne kadar türün ismini Johanson verdiyse de söz konusu tek bireyin isim babası o değil, dünyanın bir başka ucunda, olanlardan habersiz bir müzik grubu olur. O yıllarda tüm dünyada Beatles fırtınası esmektedir. Johanson’un ekibinin üyeleri de bu fırtınaya kapılmışlardır. Dönemin en popüler şarkısı ise “Lucy elmaslarla gökyüzünde” anlamına gelen “Lucy in the sky with diamonds”tır. Ve işte ekiptekiler bu şarkıdan esinlenerek ismi bulmuşlardır, Lucy içerdiği bilgi elmasıyla yeryüzünde, gözlerinin önünde, avuçlarının içindedir.
Lucy bulunduktan sonra bir dizi tartışmanın odağı haline gelir. Onun dışında, yaklaşık 3 milyon yıl boyunca dünyada at koşturan akrabalarından günümüze ulaşan kalıntılar oldukça az sayıdadır. Ya bir çene parçası, ya bir kalça kemiği ya da en iyi ihtimalle bir kafatasının üst kısmı, yırtıcı hayvanların, rüzgârın ya da yağmurun yıpratıcılığından kurtularak fosilleşebilmiş ve günümüze ulaşabilmiştir. Yetersiz kanıtlardan da türlere dair kesin yargılarda bulunmak zordur. Bu nedenle hem türlerin saptanmasında hem de türler arasındaki ilişkilerin belirlenmesinde çok çeşitli bilimsel görüş farklılıkları ve tartışmalar meydana gelir. Bu, “Evrim” başlıklı bir kitabın hangi rafa konulacağına karar vermek gibidir. Kimi biyoloji rafına, kimi arkeoloji rafına, bir başkası da antropoloji rafına koyar kitabı. Hepsi de doğru yere koymuştur aslında, ya da hiçbiri yanlış yere koymamıştır. İnsanlar sınıflandırmayı sever: çoraplar ve tişörtler farklı çekmecelere gider. Şimdi mümkün olduğunca çorapların hangi çekmeceye gideceğiyle ilgilenmeden, Lucy’nin mensubu olduğu Australopithecus’ların genel özelliklerine, ne zaman ve nerede yaşadıklarına, insan evriminin hangi basamağında olduklarına bakalım.

Lucy, insan evriminin neresinde?
İnsanoğlu, Hayvanlar aleminin, Omurgalılar şubesinin, Memeliler sınıfının, Primatlar takımının, Hominid ailesinin, Homo cinsinin, sapiens türüne aittir. Bu uzun ve akılda tutması zor sınıflandırmayı yazmamın sebebi, Australopithecus’ların nerede biz insanoğluyla akraba olduğunu göstermek. Bu dalların her biri, yaşlı bir çınar gibi alt dallara ayrılır ve öğrenilmesi daha da zorlaşır. Örneğin Primat takımı Prosimiler (Yarı-maymunlar) ve Antropoid’ler (İnsansılar) olmak üzere iki alt takıma ayrılır. İşte Australopithecus, Antropoid alt takımından gelişen Hominoid’lerin alt dallarından biri olan Hominid’lerin üyelerinden biridir. Australopithecus’ların bir türü, insanın doğrudan atası olan ve ilk defa Homo (yani insan) ismi layık görülen cinsin habilis türüne evrimleşmiş, diğer türleri ise yok olmuşlardır.
Peki, bu Homo’ya evrimleşen tür hangisiydi, yok olup giden türler hangileriydi? “Çekmece sorunu” burada devreye girer. Bazı uzmanlar Australopithecus’ların, kaba ve narin yapılı olmak üzere ikiye ayrıldığını öne sürer. Narin türleri A. (Australopithecus) anamensis, A. africanus, A. afarensis (Lucy) ve A. bahrelgazali; kaba türleri ise A. robustus, A. crassidens, A. aethiopicus ve A. boisei oluşturur. Bu türler arasında, temelde büyüklük olmak üzere bazı farklılıklar vardır ve uzmanlar bu farklılıklardan yola çıkarak onları farklı çekmecelere koyarlar. Diğer görüştekiler ise, Australopithecus’ların tek bir türü olduğunu ve büyüklük farkının cinsiyetlerden kaynaklandığını, erkeklerin büyük (kaba!), dişilerinse daha küçük (narin!) olduklarını iddia eder. Ancak, hangi çekmeceye girerse girsin, A. afarensis’in kendisinin ya da ondan türeyen A. africanus’un, Homo cinsine evrimleştiği genel kabul gören düşüncedir.

Cinsiyetler arası büyüklük farkının nedeni
Cinsiyetler arası büyüklük farkı ne anlama gelir? İnsana en yakın olan goril, şempanze, orangutan gibi primat türlerinin yaşamını gözlemleyen uzmanlar, cinsiyetler arası büyüklük farkıyla sosyal ve cinsel yaşam arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu belirtirler. Erkeklerin dişilerden daha büyük olduğu gorillerde erkek, çok sayıda dişiyle çiftleştiği bir hareme sahiptir. Erkek ile kadın arasındaki farkın daha küçük olduğu şempanzelerde ise cinsiyetler arasında daha eşit bir ilişki bulunur. Bu evrimin işleyiş biçimidir. Bir sosyal grubun biçimi, gruptaki bireyler için, üreme açısından en iyi sonucu verecek şekilde belirlenir. Eğer Australopithecus’larda da erkeklerin dişilerden daha iri olduğu tek bir tür söz konusu ise, bu, erkeğin bir hareminin olduğu ve çiftleşme ve grup egemenliği için diğer erkeklerle kas gücüne dayanan bir rekabet içerisine girdiğini gösterir. Tabi bu yönde çıkarımlara, başta feministlerden olmak üzere, birçok itiraz gelmiştir. Kadınların, günümüzde olduğu gibi, geçmişte de zayıf, erkeğin korumasına muhtaç ve üremeyi sağlayan, dolayısıyla ele geçirilmesi için diğer erkeklerle rekabet edilmesi gereken bir mal olarak değerlendirildiği itirazını öne sürerler. Yok eğer narin ve kaba olmak üzere iki farklı Australopithecus türü varsa ve bu türlerin erkek ve dişilerinin büyüklüğü birbirine yakınsa, bu da iki cinsin daha eşit ve muhtemelen tek eşli bir ilişki içinde olduğuna işaret eder. Meşrebinize göre dilediğinizi seçebilirsiniz.

Lucy ne yer ne içer, nasıl yaşardı?
Lucy ve akrabalarına ait kemik kalıntılarına şimdilik, Afrika’nın doğusundaki Büyük Rift Vadisi’nde ve Güney Afrika Cumhuriyeti sınırları içindeki bazı mağaralarda rastlanmıştır. Australopithecus’ların yaşadığı dönemde bu bölgeler, savana ya da savanlık adı verilen bir bitki örtüsüyle kaplıdır. Savana, tropikal yağmur ormanları ile kurak çöller arasındaki bölgelerde yer alan, tek tük ağaç topluluklarının bulunduğu geniş çayırlardan oluşan bitki topluluğudur. Australopithecus’ların, böyle bir doğal çevre ortamında çocuklar, yetişkinler ve ihtiyarlardan oluşan, ortalama 20-30 kişilik gruplar halinde yaşadıkları tahmin ediliyor. Gündüzleri yiyecek arıyor, geceleri de yırtıcı hayvanlardan korunabilecekleri ağaçlık alanlarda konaklıyorlardı. Ağız ve diş yapılarından anlaşıldığı kadarıyla, hem bitki hem de et tüketen türler olduğu gibi, A. boisei gibi tamamıyla vejetaryen türler de vardı. Ağaçlardan toplayabilecekleri meyve, kabuklu yemiş ve diğer bitkilerden başka, toprak altındaki kökleri de sökerek yedikleri düşünülmektedir. Et tüketimleri ise taş, kemik veya ağaç parçalarını kullanarak ya da elleriyle avladıkları küçük hayvanlar ve sürüngenlerden ibaretti. Lucy’nin ve akrabalarının alet yaptıklarına ya da herhangi bir nesneye biçim verdiklerine dair bir veri, henüz ele geçmemiştir. Alet yapmayı bilmedikleri, doğada hazır buldukları taş, kemik, ağaç, boynuz gibi nesneleri çeşitli amaçlarla kullanmış oldukları varsayılır. İlk aletler için Lucy’nin torunlarını, yani Homo habilis’i beklememiz gerekir. Australopithecus’ların bir diğer et kaynağı ise etoburların arkalarında bıraktıkları leşlerdi. Şöyle düşünmemizde bir sakınca yoktur: diğer etoburlar bir hayvanı avladıktan sonra, Australoptihecus’lar grup halinde hareket ederek etoburu korkutup kaçırmakta ve avını elinden almaktaydı. Maalesef davranışlar fosilleşip günümüze ulaşamıyor. Bu konuda ancak bu tür spekülasyonlar yapabilir ya da günümüzde yaşayan primat türlerinin yaşamlarını gözlemler, bu gözlemlere dayanarak varsayımlarda bulunabiliriz.

Lucy’den ne kadar farklıyız?
Hangi çekmeceye koyacağımıza kesin karar veremesek de Australopithecus’ların -aşağı yukarı- nasıl göründüğünü ve günümüz insanıyla arasında ne gibi farklılıklar ve benzerlikler olduğunu biliyoruz. Öncelikle, nedir bu “insan” ve onun özellikleri? Bilen beri gelsin! Herhalde “aşk”tan sonra en çok tanımı yapılan kavramlardan biri de “insan”dır. Buna rağmen içeriği en belirsiz olanlar da bu ikisidir. Tanımlara bir yenisini eklemek, suyu daha fazla bulandırmak olacak. Bununla beraber insanı diğer canlılardan ve en yakın kuzenleri olan goril, şempanze ve orangutandan dahi ayıran bazı temel farklılıklar var. Hayır, birbirini kandırmak değil, onu şempanzeler de yapıyor. İki ayak üzerinde dik hareket etme, insanın en belirgin özelliklerinden biridir örneğin. Yine hiçbir canlının elleri insanınki gibi değildir; insan başparmağı diğer canlılarda olmayan bir hareket yeteneğine sahiptir. Beynimiz, şu düşüncelerimizin kaynağı olan organımız hacim ve vücuda oranı bakımından kuzenlerimizinkinden daha büyüktür. Ağız ve diş yapısı, omurganın şekli gibi sayamayacağımız ve ilk bakışta herkesin fark edebileceği daha birçok farkımız vardır kuzenlerimizden ve diğer canlılardan. Konuşmak ve nihayet alet yapmak, anatomik özellikler değilse de yalnızca insana özgüdür. Hiçbir leylek yuvasına şofben takmayı beceremez. Fakat bu özellikler geçmişin belli bir noktasında, hep birden ortaya çıkmış değildir. Hepsi süreç içinde, birbirinden farklı zamanlarda evrimleşmiştir. Bu özelliklerin son modelleri, bizlerin de mensubu olduğumuz Homo sapiens’te bulunur. Gelecekte ne olacağını ise Allah bilir! Bu temel farklılıklardan dik yürümenin, diğerlerinden daha önce geliştiği kabul edilir. Australopithecus’lar bizler kadar dengeli olmasa da iki ayak üzerinde dik yürüme yeteneğine sahiptiler, ancak beyin hacimleri çağdaş insanın beyin hacminin üçte biri kadardı. Ağız ve diş yapıları, elleri, kolları, bacakları ve kafatası ise insanın kuzeni olan, örneğin şempanze ile insan arasında bir görünüme sahipti. Boy ortalaması, türler arasında farklılıklar olmakla birlikte, genel olarak erkeklerde 150, kadınlarda 120 cm civarındaydı. İnsanın konuşmasına imkân veren anatomik özelliklerin ve beyin yapısının da Australopithecus’larda henüz tam olarak gelişmediği bilinmektedir. Lucy’nin yaşadığı zamana gitme olanağımız olsaydı, onunla el kol hareketleri, mimikler ve konuşma diyemeyeceğimiz bir takım seslerle anlaşmaya çabalayacaktık muhtemelen.

Amerikalıların üzerinde titrediği tek Afrikalı
Australopithecus’lar, dünyadaki yolculuklarına, yaklaşık 4 milyon yıl önce başlamışlardı. Zaman içinde evrimin bir gereği olarak çeşitli türlere ayrıldılar ve bu türlerden biri, yaklaşık 2,5 milyon yıl önce, Homo habilis dediğimiz, günümüz insanının doğrudan atası olan türe evrimleşti. Günümüzden 700 bin yıl önce ise, Australopithecus’ların son temsilcisi olan boisei ortadan kalktı. Artık yorulmuşlardı. Australopithecus’ların bir veya birden çok türü ile Homo habilis’ler, aynı zaman diliminde ve coğrafyada, bir süre birlikte yaşadılar. Bunun kardeşçe mi olduğunu, yoksa düşmanlık biçimine mi büründüğünü bilmiyoruz. Lucy, 4 milyon yıl önce başlayıp 700 bin yıl önce sona eren bu uzun yolculuğun, yaklaşık 3,2 milyon yıl öncesine denk gelen bir noktasında dünyaya gelmişti. Büyüyüp yetişkin bir kadın oldu, belki soyunu devam ettirecek çocuklar doğurdu ve bilmediğimiz bir nedenle öldü. Ama hikâyesi orada bitmedi, Johanson ondan arta kalanları bulunca yeniden başladı.
Lucy’nin iskeleti, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’daki Etiyopya Ulusal Müzesi’nin envanterinde yer alıyor. 2007 yılında, bir sergi kapsamında bazı müzelerde sergilenmek üzere, 6 yıllığına ABD’ye götürüldü. Lucy ABD’ye götürüldüğünde bir tartışma kopmuştu. Bazı uzmanlar ve müze yetkilileri, kemiklerin kırılgan olduğunu, yolculuk ve sergi programı boyunca zarar göreceğini öne sürerek sergiye karşı çıkmış ve müzelerinde yer vermeyeceklerini açıklamışlardı. Hayatın cilvelerinden biri olsa gerek, Afrikalılar, zarar getirecekleri, problem yaratacakları endişesiyle ABD’ye sokulmaz, karşılarına bin bir türlü engel çıkarılırken, Lucy, bu yaşlı Afrikalı, yolculuğu boyunca zarar görür düşüncesiyle istenmiyordu. Herhalde ABD hiçbir Afrikalının üzerine bu denli titrememiştir.

Kaynak:

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=1422

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s