Hominidlerin Evrimi

Yaklaşık 4 milyon yıl süresince Doğu ve Güney Afrika’da yaşamış olan Australopithecuslar önce iki türle temsil edilirken daha sonra dört türle temsil edilmeye başlamıştır.

1. Austrolopithecus africanus (narin yapılı)

2. Austrolopithecus robustus (kaba yapılı)

3. Austrolopithecus boisei (kaba yapılı)

4. Austrolopithecus afarensis (arkaik tür)

Australopithecus türlerini tanımlarken bunlar arasındaki filogenetik ilişkiye değinmek gerekir. Australopithecuslar insan cinsi içerisinde olmayıp; yüz-beyin düzeyinde daha çok goril ve şempanzeyi çağrıştırırlar. Ancak insan ailesinin başlangıcında yer alırlar. (Foley,1997)

Pliyosen sonlarında karşılaşılmaya başlanan Australopithecusların kaç gruba ayrıldıkları hakkında bir çok hipotez vardır. Ancak kaç gruba ayrılırlarsa ayrılsınlar aralarında ki morfolojik benzerlikler bunların ortak bir kökten çıkarak evrimleştiklerini işaret etmektedir. Bunun yanında, eldeki verilerin ışığı altında, Australopithecusların atalarının hiçbir çağdaş hominid ve pongide benzememiş olması gerektiği de vurgulanmaktadır.

Australopithecus anamensis:

Kenya-Kanapoi’de ve Kenya-Allia Bay’da çıkarılan fosillerle temsil edilmişlerdir. 4,2-3,9 milyon yıl ile tarihlendirilirler. Dişleri ve çene yapısı ilkel maymun fosillerine oldukça benzerlik göstermektedir. Bulunan bir tibia parçası onun iki ayak üzerinde durduğunu güçlü bir kanıtıdır. Humerusu ise insanınkine oldukça benzemektedir.

Australopithecus afarensis:

3,9- 3 milyon yılları arasında tarihlendirilir. Düşük alnı, gözün üzerindeki kemik çizgisi, düz burnu ve çenesiz yüzü ile maymuna benzemektedir. Cranial kapasitesi 375-550 cl arasındadır. Çene yapısı maymunların dikdörtgen çenesi ile insanın parabolik çenesi arasında bir form gösterir. Buna bağlı olarak insana benzer dişlere sahip olan afarensisin iskelet yapısı şempanzeyi andırmaktadır. Ancak, leğen ve bacak kemiklerinin insana benzer özellikleri onun iki ayaklı olduğunu kesinleştirmektedir. Fakat, koşmaktan çok yürümeye adapte olmuştur (Leakey ve ark.,1994). Boyları ise 107-152 cm arasındadır. El ve ayak parmaklarında eğim ve oranın bizimkinden büyük olmasına rağmen detaylarının aynı olması afarensisin yaşam koşulunda iki hipotez yaratıyordu. Bazı bilim adamları bu özelliğin afarensisin hala ağaçlara çıktığının kanıtı oluğunu ileri sürürken diğerleri bunun evrimsel bir bagaj olduğu kanısındaydı.

Australopithecus africanus:

3-2 milyon yıl ile tarihlendirilir. Afarensis den çok farklı değildir. Beyin hacmi 420-500 cl arasında olup afarensisden biraz daha büyüktür. Beyni şempanzenin beyninden daha büyük olsa da henüz konuşabilecek kadar gelişmemiştir. Africanusun diş ve çene yapısı maymunlardan çok insana yakınlık gösterir. Çene yapısı artık tam bir paraboldür. Azı dişleri afarensisden daha büyüktür. Australopithecus afarensis ve africanus daha küçük yapıda olduklarından narin Australopithecuslar olarak da anılırlar.

 

Australopithecus aethiopicus:

Tam boyutlu görseli göster

2.6-2.3 milyon yıl ile tarihlendirilirler. Australopithecus robustus ve boiseinin öncülü olduğu öne sürülür. Ancak, ilkel ve gelişmiş özellikleri bir arada taşıması şaşırtıcıdır. Beyin hacmi 410 cl olup oldukça küçüktür ve iskeletinin bazı kısımları çok ilkeldir ve afarensise benzer. Ancak yüzünün iriliği ve bilinen hominidler içerisinde en büyük saggital creste sahip olması onu diğerlerinden ayırır.

Australopithecus robustus:

Günümüzden 2-1,5 milyon yıl önce yaşamıştır. Yüzü oldukça iri ve düzken, alın yok denecek kadar yatıktı ve geniş kas çizgilerine sahipti. Besinleri genelde sert ve çok çiğnemeyi gerektirecek şekilde olduğundan görece küçük ön dişleri ve iri azı dişleri bulunmaktaydı. Ortalama beyin kapasitesi 530 cl civarındaydı. Robustus iskeletlerinin yanında bulunan kemikler, onların bu kemikleri kazıcı alet olarak kullandığını işaret edebilir.

Australopithecus boisei:

Günümüzden 2,1-1,1 milyon yıl önce yaşamışlardır. Robustusa benzemekle birlikte yüzü ve yan dişleri daha iri idi. Beyin hacmi robustusa yakın olup yaklaşık 530cl civarındaydı. Bazı araştırmacılara göre; Australopithecus robustus ile boisei aynı türün varyantlarıydı. Ancak bu görüş oldukça azınlıkta kalan bir görüştü.

Kısaca özelliklerine değindiğimiz Australopithecusları genel olarak karşılaştırırsak evrim çizgisindeki ilerleyişlerini şöyle açıklayabiliriz. İnsanlaşma sürecinde atalarımızın ilk örnekleri hiç kuşkusuz bir dizi davranış modelleriyle içerisinde yaşadıkları doğal ortama uyum sağlamaya çalışıyorlardı. Elbette ki bu davranışsal özellikler morfolojilerine de yansımaktaydı. Örneğin; iki ayak üzerine doğrulan Australopithecuslar da eller tamamiyle hareket sisteminden kurtulmuş oluyordu. Bu özelliğin ne zaman oluştuğunu bilmesek de insanlaşma sürecinde en erken ortaya çıkan anatomik değişme olduğunu bilmekteyiz. Çevrede meydana gelen değişimler bu canlıların iki ayak üzerine kalkmalarında çok etkin olmuştur. Yaşadıkları tropik ormanların zaman içerisinde savvannalara dönüşmesi sonucu bu canlılar gerek yiyecek bulmak gerekse de düşmanlarından korunabilmek için düz bir yer olan savvannada çok uzağı göremiyorlardı. Yüksek bir yerden çevreyi gözetleme imkanı ancak savvannada iki ayak üzerine kalkarak gerçekleştirilebiliyordu. Bu değişimlerin yanı sıra Austalopithecusların el ve ayak morfolojisinin hala ağaca tırmanmaya uygun olduğu da unutulmamalı ve canlıların hem ağaç hem de yer yaşamını bir arada sürdürdüğü göz önünde bulundurulmalıdır.

İnsanlaşma sürecinde ikinci aşama ise beyin korteksindeki gelişmedir. Erişkin Australopithecuslar da bu güne kadar tespit edilen en düşük beyin hacmi 400 cl dir. Kaba yapılılarda ve afarensis de sıkça rastlanan bir özellik de genişlemiş occipital marjinal suturdur. Bu özellik modern insanda da bulunur. Oysa narin yapılı Australopithecuslar da yaygın değildir. Bazı bilim adamlarına göre bu özellik iki ayak üzerinde durma ve yürüme yönünde evrimleşen Australopithecuslar da omurga ve damar ağında daha etkin ve düzenli kan akışını sağlamaya yöneliktir. Australopithecuslar genetik anlamda belki de daha iri bir beyine sahip olmaya yatkındılar. Ne var ki anne Australopithecus un bünyesi özellikle pelvisi daha büyük beyinli bir Australopithecusu dünyaya getirmeye elverişli değildi.

Bazı Australopithecus gurupları yeni davranış örüntüleri geliştirdikçe, günlük yaşamlarında ki doğal organların yerini giderek aletler almış ve vücudun yükünü hafiflettikçe daha iri ve karmaşık bir beyin doğal ayıklanma sürecinde avantajlı konuma geçmiştir. Bu beyinsel düzeyde ki görece karmaşık yapılanma ve değişim sürecinde çevre en belirleyici ve itici güç olmuştur. Aslında tipik insanlaşma sürecini ekoloji ve davranış örüntüsü üzerine temellendirebiliriz.

 

HOMO GENUSU

 

Homo habilis:

Yaklaşık 2,4-1,5 milyon yıl öncesine tarihlendirilir. Doğu ve Güney Afrika kazılarında rastlanılmıştır. Genelde göl kıyısında yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Doğu Afrika’da habilis atalarımızın yaşamış olduğu bölgeler genelde açık alanlardır. Aynı bölgeleri yırtıcı hayvanlar ve ot yiyiciler ile paylaşıyorlardı.

Pek çok morfolojik özellik bakımından Australopithecuslara benzerler. Arka dişleri küçülmüş olmasına rağmen hala modern insanınkinden küçüktür. Ortalama beyin hacimleri 650cl civarındadır. Bu hacim Australopithecusların beyin hacimlerinden oldukça büyüktür. Beyin hacimlerinin varyantları 500-800 cl arasında değişir. Beyinlerinde Broca alanının bulunduğu görülür. Bu yüzden de bu insanların basit cümlelerle konuşabildiği zannedilmektedir.

Homo habilise ait kalıntıların yanında bilinçli olarak işlenmiş taş aletler bulunmuştur. Belirli bir amaç için yontulan bu taşlara ya da aletlere bulunduğu yerden dolayı oldowan endüstrisi denilmiştir. İlk taş alet endüstrisi belli başlı dört aletten ibaretti; çekiç, iki yüzü işlenmiş satır, iki yüzü işlenmiş kıyıcı ve yontulup biçimlendirilmiş yonga. Günlük yaşamlarında kullandıkları bu aletler habilislerin dişlerindeki ve çiğneme kaslarındaki yükü büyük ölçüde hafifletmiştir. Besinlerin; ezme, kırma ve parçalama gibi ön hazırlıklardan geçirilmesi sayesinde diş ve çeneye artık fazla yük binmiyordu. Habilis atalarımız bu taş aletleri yapmak için doğada bulunan her taşı kullanmıyor sadece amacına uygun olan taşları kullanıyordu.

 

Homo erectus:

Homo erectus 1.8 milyon ve 300.000 yılları arasında tarihlendirilmiştir. Habilise benzer, çene prognattır ve büyük molarları vardır. Beyin kapasitesi 750-1225 cl arasında değişir. Erken türlerde 900 cl olan beyin kapasitesi 1100 cl’ye kadar çıkar. Bazı Asya türlerinde saggital creste rastlanır. İskeleti, modern insandan daha kaba ve güçlü bir yapıya sahiptir. Çevresel etmenler, dünya üzerine yayılmayı başarabilmiş bu ilk hominid de bazı lokal farklılıklar yaratmıştır. Örneğin; Turkana çocuğu hemen hemen normal bir modern insan boyunda iken, Pekin adamı oldukça kısa boylu idi. Erectusun kontrollü ateşi ilk kullanan canlı olduğu düşünülmektedir. Bu hominidin geniş dağılım alanı içerisinde Avrupa, Asya, Hindistan bulunmaktadır. Bu geniş dağılıma bağlı olarak çok fazla sayıda yerel morfoloji farklılıkları görülmektedir. Avrupa ve Asya’da yaşayan türleri buzul dönemlerine bağlı olarak soğuk ve sert bir iklim beklerken, Afrika ve Java türleri ise tamamen tropik bir iklim içerisinde yaşamayı sürdürmüşlerdir. Buna bağlı olarak da; Avrupa ve Asya’da ki türler soğuğa uyum sağlayıp vücudunu küçültürken, tropik alanlarda yaşayan Afrika ve Java türleri ise aksine vücut alanını büyütmüşlerdir. Bu iklimsel farklılık sonucu Asya ve Avrupa erectuslarının aşırı özelleşip yok olduğu görüşü yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bunu savunan bilim adamları ise bu görüşe dayanarak erectus türlerini yaşadığı bölgelerde edindiği morfolojiye bağlı kalarak ikiye ayırmayı uygun görmüşlerdir. Asya ve Avrupa’dakilere Homo erectus ismi verilirken, Afrika’da yaşamış olanlara Homo ergaster ismi verilmiştir. Bu iki kültürün taş alet teknolojisi incelendiğinde ise Avrupa ve Asyalı erectusların oldowan kültür özelliklerine sahip eski gelenekli taş alet kültürüne sahip olduğu görülürken, Afrika’da yaşamış olanların ise daha gelişmiş bir kültür olan Aşölyen kültürüne sahip olduğu gözlenir. Yaşadıkları dönemde Avrupa’daki türler Mindel buzulu ile çağdaş iken, Afrika’daki türler ise Kamasien plüviyali ile yaşıttır.

 

Homo sapiens neanderthalensis:

230.000 ile 30.000 yıl arasında tarihlendirilen neanderthallerde çevresel etmenlerden payını almış ve en çok etkilenmiş türlerden birisidir. Yaşadığı dönem Riss buzulu ile çağdaştır. Bu hominidin buluntularına genelde Asya ve Avrupa’da rastlanmıştır. Bu türün çevre etmenleri ve bu etmenlerin içerisinde özellikle soğuk iklimin etkisi ile aşırı özelleştiği görülmektedir. Beyin kapasitesi oldukça artmış 1700 cl civarına çıkmıştır. Vücut oldukça kaba bir yapıya sahip olmuştur. Taş alet kültürü açısından ise dönemin ve çevresinde yaşayan soğuk iklim hayvanlarının yapısına uygun olarak büyümüş ve kaba bir yapı sergilemiştir. Bu aşırı özelleşmeler bu canlıların yok olmasına yol açmıştır. Bilim dünyası bu hominid türünün Homo sapiens evrimine doğrudan katılmadığı görüşündedir.

 

Homo sapiens sapiens:

120.000 yıl öncesinden itibaren görülmeye başlar. Beyin kapasitesi 1350 cl dolaylarındadır. Beyin hacmi Homo sapiens neanderthalensis’den küçük olsa da asıl zeka işlevlerini yerine getiren ön beyin tüm hominidlerden daha gelişkindir. Diğer hominidlere oranla taş ve kemik aletler çok daha çeşitli ve karmaşık yapılıdır.

 

Kaynak:

http://sedaerdinc.8m.com/genelhatlarihomevrimi.htm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s