“Bir insanın ömür uzunluğunu göz önüne alırsak, canlıların evrimsel değişimini incelemek olanaksızdır. Bu nedenle canlılığın ortaya çıkmasından bugüne kadar meydana gelen değişimleri incelemede biyoloji ve diğer doğa bilim dallarından yararlanılır. Evrim konusunda bilgisi az olanları aydınlatabilmek ve onları bir evrim kavramına inandırabilmek için en çok kullanılan yöntem bu kanıtlardır.

Paleontolojik Kanıtlar

Eski devirlerde yaşayan canlıların kalıntılarının bulunması, sınıflandırılması, dağılımı, yoğunluğu ve yaşantılarına ilişkin yorumlarıyla uğraşan bilim dalına paleontoloji denir. kalıntılara da latince kazmak anlamına gelen fosil kelimesi kullanılır. darwin’e evrim fikrini veren ilk kanıtlar fosillerin gözlenmesiyle ortaya çıkmıştır. fosiller bugünkü canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerini ortaya çıkarması ve gelişimin hangi yönde olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. fosiller canlıların sadece ser kısımlarını (kemik, diş, kabuk vs) değil, aynı zamanda çeşitli organları ve yaşantıları ile ilgili izleri taşıyan kalıpları da kapsamı içine alır. genellikle bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak olanaksızdır. örneğin çenenin yapısından hayvanın nasıl beslendiğini, ayaklarının yapısından haraket biçimini öğrenebiliriz.

En gözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklerin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından hayvanın nasıl durduğu ve nasıl haraket ettiği anlaşılabilir.

Fosil oluşumunda en önemli ve en çok fosil bulunan ortam, özellikle ince partiküllerden oluşmuş, killi ve çamurlu ortamlardır. bu çamurun içine herhangi bir şekilde düşmüş (otokton fosil) ya da sürüklenmiş (allokton fosil) canlının etrafındaki elementler sertleşince, gerçek bir kalıp çıkar. daha sonra canlı, çok defa çürümeyle ortadan kalkar; fakat kalıbı olduğu gibi kalır. bu kalıbın içerisine daha sonra mineraller dolarsa tekrar bir kalıp alınarak, canlının genel hatlarını verecek bir mülaj ortaya çıkar. vücut parçaları değişik mineralli sularla veya sadece minerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. demir, kalsiyum ve silis en belirli taşlaştırıcı minerallerdir. bu taşlaşma bazen o kadar mükemmel olur ki, anatomik incelemeler dahi yapılabilir. örneğin 300 milyon yıl önce taşlaşmış bir köpekbalığının kas lifleri ve kaslarındaki bantlar dahi görülebilir. bu taşlaşmaya en iyi örnek arizona’daki taşlaşmış ormandır. taşlaşmanın ve fosilleşmenin en iyi örneklerini kemikli hayvanlarda ve kabuklu canlılarda görmekteyiz. yürüyüş ve yaşam tarzını açıklayan ayak izlerinin, aldığı besinin kalitesini veren boşaltım artıklarının ve çoğalması konusunda bilgi veren yumurtalarının, ki bir yumurtanın içinde dinazor yavrusunun fosili dahi bulunmuştur, bizim için önem kazanır.

Lavlar da fosil yapıcı iyi bir kaynaktır. yanardağların patlamasıyla ortaya çıkan zehirli gazlar birçok canlıyı ördürürken, lavlar da (kısmen soğumuş olanları) bunların üzerini örterek fosilleştirir. canlıların içerisindeki su, lavların kısmen soğuyarak bir kalıp oluşturmasını sağlar. ayrıca belirli derinliklerde, toprak içerisinde bulunanları da bir çeşit fırınlayarak pişirir. vezüv yanardağının meydana getirdiği lavlar içerisinde, bu tip fosillere rastlanmıştır. keza volkanik tozlar da çok iyi bir saklayıcıdır.

Özellikle iğne yapraklı ağaçların çıkardığı reçine, kehribar ve diğer bitkilerin meydana getirdiği amber gibi birçok konserve edici maddelerin içerisine düşen organizmalar, özellikle de böcekler, çok iyi saklanmıştır.

Sibirya’da ve alaska’da tarih öncesinde yaşayan 50’den fazla mamut fosili bulunmuştur. buzların içerisinde bulunan bu tüylü mamutların (en az 25.000 yıl önce yaşamışlar) etleri dahi korunmuştur.

Fosiller genellikle jeolojik katmanlar (sedimanlar) içerisinde bulunur ve bu nedenle alttaki katmanda bulunan fosiller, üsttekilerden daha yaşlıdır.bu yaş saptama yöntemleri ile de doğrulanmıştır. bunlar, radyoaktif maddelerle,sedimanlarla, çağlayanlarla ve dendrokronoloji ile yaş saptama yöntemleridir

İşte bu yöntemler sayesinde değişik çağlarda değişik canlıların yaşadığı bilimsel olarak ka-nıt-lan-mış-tır.

Bu dönemleri merak edenler, inanmamakta direnenler, paleontoloji kitapları sayesinde her dönemde yaşayan canlıları görebilirler.

Morfolojiden elde edilen kanıtlar

canlıların homolog (aynı kökenden gelme) organları arasında yapılan karşılaştırmalardan elde edilen kanıtlardır. örneğin, balıktan insana kadar bütün omurgalılar, sırtta bir omur dizisi; onun karın tarafında sindirim kanalı; birçoğunda metamarik dizilmiş kas ve sinir sistemi; yerleri ve bir noktada yapıları aynı olan böbrek, pankreas, dalak, kalp, beyin vs gibi organları taşırlar.

sürüngenlerdeki ve balıklardaki pullar, kuşlardaki tüyler, insandaki dişler embriyonik olarak aynı kökten gelmelerine karşın, gelişimlerini tamamladıklarında anatomik olarak farklılılık gösterirler.

omurgalılarda bir çok organın yanısıra, özellikle üyeleri, şekil değiştirip farklı görev yapmalarına karşın, kökenleri ve yapı planları tamamen benzerliğini korumaktadır. örneğin, ön üye, insanda kol, köpekte, koyunda, atta, kertenkelede ön bacak, fok balığı ve balinada ön yüzgeç, kuşta ve yarasada kanat, gerek damar, gerek kas ve gerekse iskelet sistemi ve kemik sayısı bakımından büyük benzerlik göstermektedir. fakat farklı ortamlara uyduğundan dolayı doğal olarak bazı değişiklikler meydana gelmiştir, kullanılış durumuna göre bu organlardaki bazı kısımlar körelmiş, bazı kısımlar ise gelişmiştir. fosillerden elde ettiğimiz bulgularda, bugün tek ve çift tırnak olarak bildiğimiz hayvanların atalarının beş parmaklı olduğunu göstermektedir. örneğin atta 2 ve 4 numaralı parmaklar körelmiştir ve 3 numaralı parmak vücudu taşıma görevini üstlenmiştir. aynı şekilde beyin yapısı incelendiğinde de, örneğin koku alma merkezinin aynı oluşu dikkat çekici bir kanıttır.

körelen organlar da evrimin en önemli kanıtlarındandır. insanda 100’den fazla körelmiş yapı tespit edilmiştir. örneğin kör bağırsak (apandiks), insan besininin farklı olduğu dönemde işlevsel bir organken,bugün körelmiş durumdadır. kuşlarda körelmiş olmasına karşın,farklı beslenen tavuklarda, kazlarda ve devekuşlarında bir çift oldukça büyük ve sindirimde rol oynayan yapılar olarak gözlenebilmektedir. aynı şekilde selülozu sindirme gereksinimi duyan hayvanlarda bu organ dikkat çekici büyüklükte bulunmaktadır. benzer şekilde kulak kası’da insanların büyük çoğunluğunda tamamen körelmiş, birçok hayvanda ise varlığını sürdürmektedir. özellikle baş bölgesine dadanan sinek ve benzeri canlıları kovalamakta bu kaslar iş görmektedir. benzer şekilde deriye bağlı bulunan kaslarda, alın bölgesi hariç olarak insanda işlevini yitirerek körelen yapılardandır. yirmi yaş dişlerinin de artık hiç çıkmadığı veya körelme aşaması nedeniyle güçsüz şekilde varlığını sürdürmesi de, eski fosillerle karşılaştırıldığında günümüz insanının farklılaşmasını gözler önüne sermektedir. plica semilunaris dediğimiz, gözün iç kısmında yarım ay şeklindeki kas ve zar kalıntısı, balıklardan memelilerin çeşitli gruplarına kadar bulunan ve gözü kapatan üçüncü bir göz kapağına homologdur. uçarken ve eşelenirken kuşların gözlerine giren tozları silmeye yarar. insanlarda ise küçülerek gözün bir yanında çıkıntı şeklinde kalmıştır. benzer şekilde kuyruk, insanlarda kuyruk sokumundaki kemiklerin körelmesi ile ortadan kalkmış bir yapıdır. çok nadir olmakla birlikte, seyrek genlerin bir araya gelmesi ile 10-15 cm uzunluğunda kuyrukla doğan insanlar vardır. bu kuyruklar hastanede kesilmeltedir. bizdeki kuyruk sokumu omurları da bu yapının kalıntılarıdır. vücut kılları da gelişmişliğe gidildikçe azalan bir yapıdır. metabolizmamızın daha yavaş olduğu çağlarda ısınma için bir gereksinimkleni metabolizmanın hızlanması ve insanın hızlı haraketini sınırlaması nedeniyle zamanla bu yapı da azalma göstermiştir. afrika’da yaşayan dev piton yılanlarının kloakının her iki yanında, deriden dışarıya doğru çıkmış küçük ayak kalıntıları vardır. diğer yılanlarda bu yapı gözle görünemez ancak incelendiğinde kemik yapısı ile anlaşılabilmektedir.

canlıların embriyolojik gelişimleri gözlendiğinde, ilk aşamalarda birbirine benzer gelişimler gösterirken, daha sonraki aşamalarda birbirlerinde ayrıldıkları gözlenmektedir. örneğin ilk embriyolojik safhalarında insan’ı bir balık’tan ya da tavuktan ayırabilmek mümkün değildir. çıplak sümüklüböcekler ile kabuklu sümüklüböcekler aynı embriyolojik gelişimi gösterirken son safhada kabuksuz sümüklüböceğin kabuğu derinin içine gömülmüş çok küçük şekilde kalır. bu da kabuksuz sümüklüböceklerin kabuklu bir atadan geldiğini bize göstermektedir. benzer bulgular metamorfoz öncesi ve sonrası deniz yıldızının embriyolojik incelemesinde gözlenmektedir. birçok böcek larvasının halkalı solucanlara benzemesi de bu canlıların yakın akrabalığını ispatlamaktadır.

benzer şekilde organların gelişimi incelendiğinde de körelen ve gelişen yapılar dikkat çekicidir. öte yandan gelişen genetik bilimi de çeşitli canlılarda ortak bulunan gen gruplarını ortaya çıkartarak evrim teoreminde çok önemli kanıtlar sağlamışlardır.insansı maymunlarla genlerimiz karşılaştırıldığında çok benzer yapıda oluşunun gözlenmesi, kanıt değildir de nedir. aynı şekilde karşılaştırmalı biyokimya’da farklı hayvanların kan proteinlerini inceleyip, aynı atadan gelen canlılar arasındaki benzer yapıyı gözlemlemiştir.

sitoloji bilimi de hücreleri incelerken de hücreler arası benzerlikleri gözler önüne sermektedir. örneğin mitokondriler bu anlamda çok önemli bulgulara ulaşılmasını sağlamıştır.

coğrafik olarak da farklı coğrafyalarda yaşayan birbirine yakın hayvanların ortam etkisiyle değiştiğini de göz ardı edemeyiz. örneğin daha soğuk enlemlerde yaşayan penguenler daha büyük vücut yapısına sahiptir. bu sayede soğuğa karşı koyabilmektedir. tüm bu kanıtları detaylı incelemek için biyocoğrafik bölgeleri anlatan kitaplara başvurulabilir.

maymun yavruları, belirli bir süre analarının postuna yapışarak taşınırlar. insan yavrularının doğduktan sonra belirli bir süre, değdikleri her şeyi, örneğin bir parmağı, çok güçlü olarak kavramaları da ağaçlarda yaşayan atalarımızın bir kalıntısıdır. ayrıca birçok insanın uyurken düşme duygusuyla uyanması da, atalarımızın ağaçtan düşmemek için tetikte uyuması sonucu genlerimize yerleşen bir korkudur.

insan ırklarının farklılaşması da aslında gözümüzün önünde duran devasa bir kanıttır.

evcilleştirilmiş hayvanların, aynı atadan gelen ve yabani hayatta kalan akrabalarından yaşam koşulları nedeniyle farklılaşması da önemli bir kanıttır. örneğin uysal olanların seçilip izole edilmesi ve vahşi olanların öldürülmesi nedeniyle, evcil hayvanlar uysaldır. öte yandan besin alma olgusundaki değişim de türdeki bölünmeyi destekleyerek yabani hayvanlarla evcil akrabalarının vücut yapılarının evrimle değişmesine yol açmıştır.

ayrıca ara formların olmadığı antitez olarak söylenir. oysa günümüzde yaşayan sudan karaya geçiş ara formu olan periophthalmus en ciddi kanıtlardandır.

(bkz.http://ki.itigo.jp/marli/mudskipperland/tobihaze03.htm)”

Kaynak: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=5778110

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s