ABD Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bir grup bilim insanının Science’da sonuçlarını yayınladıkları bir araştırmaya göre, insanın evrimi en fazla Türkiye’de reddedilmiş (yüzde 51). Türkiye’yi ABD izliyor (yüzde 39). Türkiye ve ABD aynı zamanda, evrim / yaradılış tartışmasının en yoğun yaşandığı iki ülke durumundalar. Bu yüzden evrim karşıtlığının neden bu kadar yüksek olduğunu irdelemeden önce, sözünü ettiğimiz evrim/yaradılış tartışmasının nasıl ortaya çıkıp geliştiğine/geliştirildiğine bakalım.

Bilim dünyasının etki faktörü en yüksek, bu yüzden de en prestijli dergilerinden, ABD’de yayınlanan ünlü Science dergisinin 11. Ağustos. 2006 tarihli 5788. sayısında (313. cilt), evrim kuramının değişik ülkelerde halk arasındaki kabulünü ele alan bir yazı yayınlandı. Yazıda, ABD ve Japonya’nın yanı sıra Türkiye dahil 32 Avrupa ülkesinde, 2002-2005 yılları arasında evrimle ilgili yapılan kamuoyu araştırmalarının sonuçları irdeleniyor. Araştırmalarda insanlara, evrimle ilgili değişik ifadeler verilip bunların doğru olup olmadıkları sorulmuş. ABD Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Prof. Jon D. Miller ve arkadaşlarının Science’da sonuçlarını yayınladıkları araştırmaya göre, insanın evrimi en fazla Türkiye’de reddedilmiş (yüzde 51). Türkiye’yi ABD izliyor (yüzde 39). Buna bağlı olarak, evrimi doğru kabul edenlerin oranının en az olduğu ülke yine doğal olarak Türkiye (yüzde 27) çıkmış. Türkiye’nin ardından yine hemen ABD geliyor (yüzde 40). Araştırmaya göre, evrimi en fazla kabul eden ülkeler İzlanda ve Japonya ile başta İskandinavya ülkeleri olmak üzere daha çok Kuzey Avrupa ülkeleri. Oran buralarda yüzde 80’ler civarında.

Science’da yayınlanan araştırmaya göre örneğin, “bugün bildiğimiz insan daha önceki hayvan türlerinden evrimleşerek gelişmiştir” ifadesini ABD’deki deneklerin (1484 kişi) yüzde 40’ı “doğru”, yüzde 39’u “yanlış”, yüzde 21’i de “emin değilim” diye yanıtlamış (Türkiye’deki oran sırasıyla, yüzde 27, 22 ve 51). Soru farklı bir biçimde sorulduğunda evrimin reddi daha da artmış. Amerikalılar, “İnsanlar Tanrı tarafından bugünkü haliyle yaratıldılar, yaşamın daha önceki biçimlerinden evrilmediler” ifadesini yüzde 62 oranında “doğru”, yüzde 36 oranında da “yanlış” diye yanıtlamışlar. Emin olmayanların oranı ise yüzde 2’de kalmış. Bu soruya Türkiye’de nasıl yanıt verildiği yayınlanan yazıda belirtilmiyor ancak, söz konusu ifadeye Türkiye’de doğru diyenlerin oranının ABD’den çok daha yüksek olduğunu sanıyoruz.

ABD’liler insanın evrimine karşı çıkarken, hayvan ve bitkilerin evrimine gelince kabul ediyorlar. “Bazı bitki ve hayvan türleri, milyonlarca yıllık süre içinde uyum sağlayıp hayatta kalırken, diğer türler öldüler ve nesilleri tükendi” ifadesini doğru kabul edenlerin oranı yüzde 78 iken yanlış diyenlerin oranı sadece yüzde 6.

Profesör Miller ve arkadaşları Science’daki yazılarında, Japonya ve bütün Avrupa ülkelerinde evrim halk tarafından kabul edilirken neden ABD’de reddedildiğini uzun uzun irdeliyorlar. Miller ve arkadaşları, evrimin ABD’de reddedilmesini iki ana nedene bağlıyorlar: Yazarlara göre bunun birinci nedeni, Hıristiyan inanç sistemi ve yapısının Avrupa ve ABD’de farklı olması. ABD’deki Evangelist-Protestan fundemantalizmi İncil’deki insanın yaradılışı olayını doğru kabul edip, bu anlatıyı bilimin bulgularıyla çelişir bulurken; Avrupa’daki Protestanlık ve Katolikliğin İncil’de anlatılan yaradılışı daha çok bir metafor olarak görüp bilimin söyledikleriyle arasında fazla bir çelişki bulamaması. Yazarlara göre, ikinci neden de, ABD yönetimlerinin, özellikle de muhafazakâr Cumhuriyetçi Parti’nin, politik çıkarları adına dini kullanıp bilimi politikleştirmesi. Yazarlar yazılarında ayrıca, Cumhuriyetçi Parti’nin muhafazakâr kanadının özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında, ABD’nin güney ve orta batı eyaletlerinde politik gündemlerinin merkezine yaradılış konusunu alıp evrim aleyhine çalışma yürüttüklerini ve bunun sonucunda, 1990’larda yedi cumhuriyetçi eyalette okullarda yaradılış kuramının okutulması kararını geçirdiklerini belirtiyorlar. Yine yazarların belirttiğine göre, oysa Avrupa’da ana partilerin hiçbirinin politik gündeminde evrim/yaradılış tartışması yok.

Gerçekten de dünyada, 100 yıldır, evrim/yaradılış tartışmasının (son yıllarda yaradılışın yerini onun yeni versiyonu olan “zeki” ya da “akıllı tasarım” aldı) en şiddetli ve esas olarak yaşandığı yer ABD. Üstelik ABD, tartışmayı sadece kendisiyle sınırlı tutmuyor, dünyanın öteki yerlerine de yaymaya çalışıyor. Bu yüzden, Türkiye dahil diğer ülkelerdeki tartışmalar esas olarak ABD’den yönlendiriliyor. Dünyanın öteki yerlerindeki tartışmanın yaradılışçı tarafının kullandığı ideolojik -politik- “bilimsel” materyalin ana kısmı ABD’deki merkezlerde üretiliyor, oradan öteki yerlere ihraç ediliyor. Ülkemizde, Bilim Araştırma Vakfı-Harun Yahya imzalı yazılı ve görsel materyallerin büyük kısmı böyle ABD ithali materyallerdir.

Science’da yayınlanan araştırmanın da gösterdiği gibi dünyada evrim karşıtlığının en yüksek olduğu ülkelerin başında Türkiye ve ABD geliyor. Türkiye ve ABD aynı zamanda, evrim/yaradılış tartışmasının en yoğun yaşandığı iki ülke durumundalar. Bu yüzden evrim karşıtlığının neden bu kadar yüksek olduğunu irdelemeden önce, sözünü ettiğimiz evrim/yaradılış tartışmasının nasıl ortaya çıkıp geliştiğine/geliştirildiğine bakalım.

 

Büyük tartışma: evrim/yaradılış tartışması

Charles Darwin, 1859’da Türlerin Kökeni adlı kitabını yayınlamasıyla bir anlamda bugüne dek sürecek ünlü tartışmayı da başlatmış oldu. Darwin kitabında, çok sayıda örnek göstererek, öz olarak, doğadaki ve canlılar dünyasındaki değişim ve çeşitliliğin nedenlerini ve bunların oluş mekanizmalarını açıklıyordu. Darwin’e göre, doğadaki canlıların tümü önceki daha basit türlerden, ortak bir atadan evrimleşerek gelişmişlerdi ve doğadaki bu değişim ve çeşitlilikte, en fazla uyum sağlayanın hayatta kalması ilkesinin ifadesi olan doğal seçilim yasası ve hayatta kalma yani var olma mücadelesi rol oynamıştı. Bu da kutsal kitaplarda anlatılan yaradılış olayıyla çelişiyordu. Bu yüzden de kurama tepki başlarda esas olarak dini çevrelerden geldi. Buna rağmen, o dönemin sosyal, politik, ideolojik, kültürel ve bilimsel atmosferi; günün egemen düşünce sistematiği ve iktidardaki serbest rekabetçi kapitalizmin iktisadi gereksinimleri gereği; kısacası dönemin koşulları gereği politik iktidarlar Darwin’e ve kuramına karşı çıkmadılar, aksine sahiplendiler. Bunun sonucunda Darwin ve kuramı fazla bir yara bere almadan bilimdeki yerine yerleşip kök saldı. Darwin’e ve kuramına karşı çıkış daha çok kilise çevrelerinin evrim kuramını savunanlarla giriştiği münazara benzeri tartışmalarla sınırlı kaldı. Bunlardan, özellikle Darwin’in kişisel arkadaşı da olan dönemin önde gelen bilginlerinden evrim yanlısı Thomas Huxley ile yaradılış yanlısı Oxford piskoposu arasında yıllar süren tartışma ünlüdür.

Evrim ve yaradılış yanlıları arasında başlayan tartışma yer yer alevlenip sönerek ama çok da şiddetlenmeyerek 1800’lü yılların sonlarına dek varlığını İngiltere’de sürdürdü. 1900’lerle birlikte tartışma İngiltere’den ABD’ye geçti ve o günden sonra da esas olarak orada kaldı.

20. yüzyılla birlikte koşullar giderek değişti ve evrim kuramına karşı çıkışın bayraktarlığı, değişen bu politik, ideolojik, iktisadi koşul ve iktidarların ihtiyaçları gereği giderek el değiştirdi. Bugün, kurama karşı çıkışın bayraktarlığını bu yüzden dini çevrelerden ziyade, dini kullanan belli politik çevreler sürdürüyor. Bu durum bugün ABD’de de böyle, Türkiye’de de…

Tartışma ABD’de, belli dönemlerde şiddetlenip belli dönemlerde sönükleşti. Tartışmanın, ABD politikaları doğrultusunda özellikle şiddetlendirildiği üç dönem var: 1900’lerin ilk çeyreğini içeren dönem, Vietnam Savaşı karşıtı hareketin yükseldiği dönem ve şimdiki dönem.

 

Politik bir hareket olarak “yaradılış hareketi”

20. yüzyılla birlikte kapitalizm, serbest rekabetçi döneminden tekelci dönemine geçmiş ve gerici eğilimleri öne çıkmaya başlamıştı. Daha önce kilise ve dinle arasına kısmen de olsa soğuk bir sınır koyan kapitalizm, tekelci dönemine girip gericileşmesiyle sınırı kaldırıp kilise ve dinle ilişkilerini sıkılaştırdı, giderek iç içe geçti, dini, politikalarında daha sık kullanmaya başladı. Buna ek olarak, ABD özelinde 20. yüzyılın başları, hızlı bir toplumsal ve teknolojik değişime sahne oluyordu. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında aldığı hızlı göçlerle ABD nüfusu oldukça değişmişti. Yeni göçmenleri Amerikan fikirleri ve değerlerine adapte etmek gerekiyordu. Amerikalılık ve Amerikan değerleri yüceltiliyor, bu yönde radyo ve sinemada, medyada sürekli propaganda yapılarak Amerikan geleneğine vurgu yapılıyordu. Amerikan geleneğinin temel önemdeki parçası Evangelist-Protestan diniydi ve Amerikalılık ve Amerikan değerlerini yüceltmek adına dini duygular güçlendiriliyordu. Bu doğrultuda evrim karşıtı bir hareket geliştirildi ve bunun sonucunda, 1920’lerde, yirmi eyalette birden, evrim kuramının devlet okullarında okutulmasını yasaklayan 36 yasa kabul edildi. Evrim kuramı, Amerikalılık ve Amerikan değerlerini yüceltme adına yasaklanmıştı. Yasaklar yalnızca kağıt üzerinde kalmadı. Giderek etkinleştirilip tüm ülke çapında yaygınlaştırıldı. 1925 yılında, evrim kuramını öğrettiği gerekçesiyle John Scopes adındaki öğretmen yargılandı. “Scopes, Maymun Davası” da denilen ABD tarihinin bu ünlü davası, bir hukuk mahkemesinden çok evrim yanlılarıyla, yaradılış yanlılarının günler süren tartışmalarına sahne oldu. Mahkeme ve dolayısıyla tartışma radyo aracılığıyla tüm ülkede naklen yayınlandı. Sonunda John Scopes ve evrim tarafı davayı kaybetti fakat tartışma daha da şiddetlenip tüm ülkeye yayıldı. Ondan sonra, evrim ve yaradılışçıları karşı karşıya getirecek mahkemeler deyim yerindeyse bir gelenek haline geldi ve 1925 Scopes Davası’na benzer böyle onlarca mahkeme görüldü. Son mahkeme, 2005 ayında Pennsylvania Eyaleti’nin Dover Kasabası’nda sonlanan davaydı. Bu davada bilindiği gibi akıllı tasarımcı tezlerin okullarda evrimle birlikte okutulmasına itiraz eden aileler kazandı.

Her ne kadar yer yer mahkemeler sürse de, 1920’lerin sonlarından 1960’lara dek yaradılışçıların sesleri uzun bir süre duyulmaz oldu. 1960’lı yıllarda, ABD’de, Vietnam Savaşı’na karşı çıkışla belirginleşen bir muhalif hareket gelişmeye başladı. Bireysel özgürlük ve daha fazla hak talepleri, savaş karşıtı eylemler giderek artıyor, hareket radikalleşme eğilimi gösteriyordu. Bu muhalif hareketi başka yönlere kanalize etmek için, uzun süredir sessiz kalmış olan yaradılışçı harekete yeni bir giysi giydirilip makyaj yapılarak yeniden piyasaya sürüldü. Radikalleşme eğilimi göstererek gelişen hareket karşında eski klasik yaradılışçı biçimler etkili olamazdı. Bu yüzden, o güne dek hep bilimi karşılarına almış olan yaradılışçılar bundan sonra argümanlarında bilimin kavramlarını kullanmaya başladılar. Bu amaçla Henry M. Morris adında bir mühendis görevlendirildi. Morris’in bir İncil uzmanıyla birlikte 1961’de yazdıkları Yaradılış Tufanı adlı kitap öne çıkarıldı. Morris 1963 yılında “Yaradılış Araştırma Topluluğu”nu, 1970’de de “Yaradılış Araştırma Enstitüsü” (ICR) adlı enstitüyü kurdu.

O güne kadar, evrim ve yaradılış kuramlarını savunanlar ya da bilimle kilise arasında, bir anlamda yazıya dökülmemiş gizli veya sessiz bir anlaşma hüküm sürüyordu. Bu anlaşmaya göre bilim dine, din de bilime karışmayacak, kimse kimsenin alanına girmeyecekti. Yaradılış olayı dini kurum ve alanlarda, dini okullar ve din derslerinde; evrim kuramı da laik kurum ve alanlarda, devlet okullarında, fen ve biyoloji derslerinde okutulacaktı. Uzun süre iki taraf da bu anlaşmaya sadık kaldı. Ancak 1970’lerde “yaradılış bilimi” denilen hareketle birlikte yaradılış tarafı bu sessiz anlaşmayı bozup bilim alanına girdi. Yaradılış kuramını eğitim müfredatlarına sokmak için harekete geçti.

Açılan güçlü kampanyalar sonucu “Yaradılış Araştırma Enstitüsü”ne (ICR) büyük paralar toplanmaya, birçok yerden para yağmaya başladı. Evrim kuramını bilimsel yollardan çürütecek, Tanrının varlığını bilimin kavramlarıyla kanıtlayacak yazarlara büyük paralar verileceği duyuruldu. Paralar gelince kitaplar, makaleler de geldi. Sonunda kendisini “yaradılış bilimi” diye adlandıran hareket doğdu.

“Yaradılış bilimi” denilen hareket, isminde “bilim” olmasına rağmen genel olarak bilimle değil sadece bilimin evrim konusuyla ilgilendi, bilimin diğer alanları hiçbir zaman gündemine girmedi. Tek ilgi alanı ve uğraşı Darwin ve evrim kuramı oldu. Darwin ve evrim kuramı aleyhine ders kitapları yazıyor, popüler kitaplar yayınlıyor, TV programları ve video kasetleri hazırlıyor, yeni yeni araştırma enstitüsü ve kurumları kurup işletiyor, evrimi savunan bilim insanlarıyla bıkkınlık veren sert tartışmalara giriyor, evrim yanlılarını soru yağmuruna tutuyorlardı.

ABD’deki muhafazakâr hareket tarafından yakından desteklenip, üstelik de büyük paralar aktarılınca çok sayıda kitap, makale, propaganda materyali hazırladılar. Kendilerine “yaradılış bilimi” deyip bilimi kendilerinden ibaret sayınca, ayrıca evrim kuramını kendilerince mahkûm ettiklerini sanınca bunu “bilim, evrim kuramını reddetti” olarak lanse ettiler. Aslında burada kastettikleri bilim, kendilerinin “yaradılış bilimi” idi. Bu Göbelsvari propaganda yöntemini zenginleştirerek bugün de sürdürüyorlar. O günden beri, sürekli “bilim, evrim kuramını reddetti”, “evrim kuramı çöktü” deyip duruyorlar.

 

Akıllı tasarım

Üçüncü ve son dönem, 1990’larda gelişmeye başlayan “akıllı tasarım” dönemidir. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte ABD boşalan bölgelerde hegemonya kurmak için yeni bir strateji geliştirdi. Bu bölgelerde İslamiyet’in etkisi güçlü olduğu için, Müslüman kesimler üzerinde işlem yapmaya girişti. Bu kesimlerin ehlileştirip kendine bağlayabileceklerini “ılımlı İslam” adı altında kendi çıkarlarına eklemlemek, ehlileştirip kontrol altına alamadıklarını da terörist deyip yok etmeyi planladı. Birinci Körfez Savaşı ve ardından Afganistan, Irak, Lübnan Savaşları bu stratejinin uygulamalarıdır. “Akıllı tasarım” işte bu stratejinin bir parçası olarak doğup gelişti.

Yaradılışçılar her ne kadar “yaradılış bilimi” adı altında bilimin kavramlarını kullanıyorlardıysa da, yine de doğrudan kutsal kitaplarda anlatılan yaradılış olayına vurgu yapıyor, dünya ve canlıların Tanrı tarafından yaratıldığını söylüyorlardı. Sonuçta ne kadar saklamaya çalışırlarsa çalışsınlar yine de dini görüntülerini gizleyemiyorlardı. Bu da kendileri için bir handikap oluşturuyordu.

Bunun üzerine, 1988’den itibaren yaradılış kavramını “akıllı tasarım” kavramıyla değiştirdiler. 1990 yılında Washington Eyaleti’nin Seatle Kenti’nde, Discovery Institüte (Keşif Enstitüsü) adlı bir düşünce kuruluşu (think tank) kurdular. O günden bu yana, bu düşünce kuruluşu, daha önceleri “yaradılış bilimi” adı altında yapılan her şeyi bu kez bilinçli, akıllı ya da zeki tasarım anlamına gelen “Intelligent Design” (ID) adı altında gerçekleştirmeye başladılar. Bu yeni dönemde, Tanrı ve yaradılış kavramlarını kullanmamaya özellikle dikkat ediyorlar. Tanrı kavramı yerine, zeki ya da akıllı bir tasarımcı, yaradılış kavramı yerine de “akıllı tasarım” kavramını kullanıyorlar.

“Akıllı tasarım hareketinin” ana tezine göre, doğadaki her şey çok mükemmeldir, çok düzenli, olağanüstü bir yapıdadır. Böylesine mükemmellikte olan bir yapı evrim gibi, doğal seçilim gibi ya da tesadüfi mutasyonlar gibi yöntemlerle oluşturulmuş olamaz. Bu mükemmel yapı ancak üstün bir zekâ, olağanüstü bir akıl tarafından tasarımlanmış olmalıdır.

Akıllı tasarımcılar sürekli soru soruyorlar. Ama bu soruların yöneldiği tek yer evrim kuramı ve Darwin’dir. Bunun dışında, bilimin hiçbir alanındaki hiçbir soruyla ilgilenmiyorlar. Aslında evrim konusunda da gerçeği araştırmak, insan doğasının bilgisine erişmek gibi bir amaçları yok. Çünkü bütün çabaları evrim kuramı ve savunucularını mat etmek, kuramı çökertmiş gibi görünmek üzerinedir. Bu yüzden akıllı tasarımcıların tez ve sorularının bilimle ilgileri yoktur, bugünkü tartışma bu yüzden bilimsel bir tartışma değildir. “Akıllı tasarımcı hareket” tümüyle politik bir hareket, tartışma ideolojik bir tartışmadır. Çünkü “akıllı tasarım hareketi”nin arkasında, ABD’nin Bushcu, neo-muhafazakâr, Evangelist-Protestan politik güçleri vardır.

 

“Yaradılışçı hareket”in Türkiye ayağı

Son 10-15 yıl öncesine kadar Türkiye’de hiçbir zaman yaygın bir evrim/yaradılış tartışması olmadı. Son yıllarda gelişen “yaradılışçı hareket” de Türkiye’deki tartışmaların gelişmesiyle değil ABD’nin çabalarıyla oluştu. ABD’deki yaradılışçı hareket ne kadar çabalasa da Avrupa’da kök salamadı. Bunun üzerine, daha çok da ABD’nin yeni hegemonya savaşı sürecinde, “ılımlı İslam” adı verilen ABD’nin çıkarlarına bağlanmış bir ehlileştirilmiş İslam hareketi yaratma projesinin parçası olarak, “yaradılış hareketi” İslam ülkelerine ihraç edildi. Bunun için de en uygun koşulların bulunduğu yer olarak Türkiye seçildi.

ODTÜ’den Prof. Dr. Aykut Kence’nin Mart 2002’de Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde belirtildiğine göre, ABD ve Türkiye’deki “yaradılışçı hareket” 1985’lerde o zamanki Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in doğrudan devreye girmesi ve ICR’den resmen yardım istemesiyle kuruldu. ICR’deki Evangelist-Hıristiyan misyonerler bu çağrıyı kabul edip Türkiye’de bir yaradılışçı hareketin kurulmasına ön ayak oldular. Bu doğrultuda, Amerikan yaradılışçı ideologlar Türkiye’ye gelip seminerler verdi, Türkiye’den yaradılışçılar ABD Discovery (Keşif) Enstitüsü’ne gidip eğitim gördüler. ABD’li ICR tarafının bizzat kendi yazılarında itiraf ettiklerine göre bu doğrudan destek, ABD- Bilim Araştırma Vakfı ilişkisi yıllardır kesintisiz sürüyor.

İşte bu desteğin ve “yaradılışçı hareket” ihracının doğrudan yansıması olarak, Türkiye’de 1990 yılında Bilim Araştırma Vakfı (BAV) adında bir vakıf kuruldu. O günden bu yana, daha önce “Yaradılış Araştırma Enstitüsü” (ICR) bünyesi altında “yaradılış bilimi” adıyla, sonra da, “Keşif Enstitüsü” bünyesinde “Akıllı Tasarım” adı altında yapılan çalışmalar, bu enstitülerin yazılı ve görsel materyalleri Türkçeye çevrilip içine islam çeşnisi katılarak Türkiye’de de BAV bünyesinde ve Harun Yahya imzasıyla yayınlanıyor. ICR ve Keşif Enstitüsü’nün 1970’den bu yana ABD’de uyguladığı yöntemlerin neredeyse aynısı Türkiye’de uygulanıyor. Bedava kitaplar basılıp dağıtılıyor, video kasetleri yapılıyor, sergiler açılıyor, konferanslar düzenleniyor.

Türkiye’deki “yaradılış hareketi” elbette sadece BAV ve Harun Yahya’yla sınırlı değil. Bizzat iktidardaki AKP Hükümeti de bu tartışmanın ayağını oluşturuyor. Milli Eğitim Bakanlığı eliyle yaradılışçı ve akıllı tasarımcı tezlerin okullarda okutulmasına çalışılıyor. Geçtiğimiz yakın dönemde, bizzat Milli Eğitim Bakanı, akıllı tasarımın müfredata alınmasını önermiş ve bu tartışmalara yol açmıştı. Bununla da kalmadı, basında, evrim okutan öğretmenlerin sürgün edildiği haberleri yer aldı.

 

Evrim neden az benimseniyor?

Yazımızın başında aktardığımız araştırmaya göre, çoğu Avrupalı 34 ülke içinde evrim kuramının en az benimsendiği ülke Türkiye. Özellikle Türkiye’de evrimin az benimsenmesinin tek nedeni evrim/yaradılış tartışmasının son yıllarda şiddetlenmesi ve bunun içinde Türkiye’deki “yaradılışçı hareket”in rolü değil. Bunun dışında Türkiye’nin kendine özgü sorunları da var.

Her şeyden önce, Türkiye’de, Avrupa’nın geçtiği ve akılcı düşünmeyi getiren Aydınlanma gibi bir dönemden geçilmemesi; bilimsel düşünce ve bilimsel üretim geleneğinin bulunmaması; üniversiteler dahil, araştırıcı ve sorgulayıcı bir eğitim yerine ezberci eğitimde ısrar edilmesi; düşünsel hayatın bütün alanlarında egemen kılınması gerekirken neredeyse hemen hiçbir alanda bilimsel bakış ve yaklaşımın egemen olmaması; başta bilim insanları olmak üzere aydınların halktan kopuk olmaları ve bilimin halka yabancılaştırılarak (Türkiye’de bilim hiçbir zaman halka yakınlaştırılmadı) sadece bazı laboratuvarların kapalı kapıları ardına saklanması; başka ülkelerde de olduğu gibi bizde de, bilim diye sunulanın bilimsel bilgi ve düşünce yerine esas olarak teknoloji olması; dinin etkisi; hurafeler, fallar, medyumlar, safsatalar, akıldışı, bilimdışı hemen her şeyin neredeyse hemen her gün her gazete ve TV’de yayınlanması (bu satırlar yazıldığı sırada, İzmir Efes’teki orman yangınlarının Meryem Ana Kilisesi’ne yaklaşırken sönmesinin ardında ilahi güçler arayan haberler en çok satan gazetelerde büyük puntolarla veriliyordu) gibi pek çok etkenin oluşturduğu sosyal atmosfer ve düşünce sistematiği doğal olarak evrim kuramının hak ettiği biçimde benimsenmemesini sağlıyor. Elbetteki, geçmişten bugüne gelen düşünce sistematiği, yerleşik algılama biçimi ve bunun oluşturduğu atmosfer tek başına belirleyici olamaz. Bunların etkisinin hâlâ sürüyor olması için bu fikirleri besleyen bir siyasi ortamın da olması gerekir. Bugünkü sorun da budur. Küreselleşme sürecinde dünyaya hakim olan siyasal gericilik kapsamında “ortaçağa dönüş” çabaları evrim kuramının hak ettiği ilgiyi görmesini engelliyor.

Hatırlayanlar olacaktır; bundan 5 yıl önce, Ekim 2001’de Bilim ve Ütopya dergisinde “Safsata Anketi” adında bir anket yayınlanmıştı. Ankette, İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve ODTÜ gibi ülkenin en köklü üniversitelerinin, tıp, biyoloji, fizik, kimya, astronomi, jeoloji gibi doğa bilimleriyle doğrudan ilintili alanlarında okuyan birinci ve son sınıf öğrencilerine, UFO’lara, türbe ve yatırlara, melek ve cinlere, muskaya, nazara, kadere, öldükten sonra dirilmeye, Adem ve Havva’ya, Nuh’un gemisine inanıp inanmadıkları gibi pek çok soru sorulmuştu.

Örneğin, insan soyunun Havva ve Adem’den geldiği görüşüne inanıp inanmadıkları sorusuna verilen yanıtlar şöyleydi:

İÜ Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü

1. sınıf öğrencileri İnanıyorum: Yüzde 73.13 Olabilir: Yüzde 16.42 İnanmıyorum: Yüzde 10.45

İÜ Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü

4. sınıf öğrencileri İnanıyorum: Yüzde: 75.00 Olabilir: Yüzde 18.75 İnanmıyorum: Yüzde 6.25

İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

1. sınıf öğrencileri İnanıyorum: Yüzde 66.67 Olabilir: Yüzde 16.67 İnanmıyorum: Yüzde 16.67

İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

4. sınıf öğrencileri İnanıyorum: Yüzde 74.71 Olabilir: Yüzde 9.20 İnanmıyorum: Yüzde 16.09

İÜ İstanbul Tıp Fakültesi

1. sınıf öğrencileri İnanıyorum: Yüzde 67.86 Olabilir: Yüzde 21.43 İnanmıyorum: Yüzde 10.71

İÜ İstanbul Tıp Fakültesi

4. sınıf öğrencileri İnanıyorum: Yüzde 80.00 Olabilir: Yüzde 20.00 İnanmıyorum: Yüzde 0.00 (Dikkat edilsin, Adem ve Havva metaforuna inanmayan, yani diğer bir ifadeyle evrim kuramına inanan İst. Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencilerinin oranı yüzde 0, yani 4. sınıf tıp öğrencilerinden kimse evrime inanmıyor).

Öteki üniversitelerin öğrencilerinin oranları da benzer. Yazıyı rakamlarla doldurmamak için örnekleri bu kadarla sınırlayalım. Ülkenin en parlak öğrencilerinin okuduğu Türkiye’nin en eski ve en köklü üniversitesinin iki tıp fakültesinin 1. ve 4. sınıf öğrencileri böyle düşünüyorsa ve üstelik öğrenciler 4. sınıfa geldiklerinde düşünceleri değişecek yerde daha da akıldışı bir hal alıyorsa, burada sorgulanacak çok şey var demektir. En iyi üniversitelerde bilim okuyan öğrencilerin böyle düşündüğü koşul ve ortamda, sokaktaki insanın evrimi fazla benimsememesi bu yüzden de sürpriz değil. Ülkenin bu koşullarında, belirttiğimiz siyasal, toplumsal ortam içinde asıl aksi durum olsaydı sürpriz olurdu.

 Kenan Ateş

Kaynak:

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=190

2 responses »

  1. adem türkan diyor ki:

    bu türden komplo teorilerini hep daha az aydın gözüyle bakılan yaratılışçıların ortaya attığını sanırdım. ama iş saldırmaya gelince kimse ahlak veya ilke dinlemiyor.
    keşke daha farklı yaklaşsaydık olaya. abd gibi ülkeyi (ki en çok bilim orada üretiliyor. en çok deney ve araştırma orda yapılıyor. en çok bilgiye yatırım orda yapılıyor) evrimi gölgede bırakmaya çalışmakla suçlamak saçmalık. harun yahyanın kitaplarının hangi fırında pişirildiğini söylüyoırsunuz ama bütün yaptığınız alıntılar ve şu sağ tarafta verdiğiniz linklerdeki haberler hep de aynı fırından geliyor. pişir pişir servis et.

    siz de inanan gibi davranıyorsunuz. sizin de inançlılardan bir farkınız kalmıyor.

  2. Doğru bir tespit yapmışsınız sayın Adem Türkan. Ben de ABD’nin yönetim olarak çıkarları gereği Ilımlı bir İslam oluşturma adına yaratılışçılık görüşünü özellikle Türkiye ve diğer Müslüman ülkelere yaymaya çalıştığı düşüncesine katılmıyorum. Bu düşünceyi daha ziyade yazarın kişisel ve siyasi bir fikri olarak tahmin ediyorum.

    Amerikalı Yaratılışçılık akımının ise Türkiye’de etkin olduğu doğru bir bilgi olsa da Türkiye’deki insanlar da daha ziyade Yaratılışçılık akımına meyilli gibi görünüyor. Yani Amerikalı Yaratılışçıların veya Akıllı Tasarımcıların bunda da özel bir katkısı yok. Onlar olmamış olsaydı da evrim olgu olarak ülkemizde muhtemelen daha az benimsenecekti.

    Bunun nedenleri de daha ziyade ülkemizdeki genel yaygın olan dinsel görüşler ve toplumsal bakış açıcı ile evrimde elde edilen verilerin bunlarla bağdaşlaştırılamaması. Bunun yanında toplumun kendisini Müslüman olarak tanımladıkları halde din hakkında yeterli bilgi sahibi de olmayışı. Bu durumda kendi dinleri hakkında bile sadece yüzeysel bilgilere sahip olan insanların evrim konusu hakkında kişisel araştırma yapmaları ya da ilgi göstermelerini beklemek pek gerçekçi olmayacaktır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s