Okuyacağınız makale, Evrim Çalışma Grubu ile Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Merkezi’nin düzenlediği Çankaya Evrim Günleri’nde (16-17 Şubat 2007) ODTÜ’de yapılan sunuşun metnidir.

Geçmişte ya da zamanımızda olup bitenlere evrimsel pencereden bakarken, “evrim” sözcüğüne öznellik taşıyan bir “olumluluk” (ya da “olumsuzluk”) yüklememeli, onu (bilimde olduğu, olması gerektiği gibi) nesnel bir anlamda kullanmalıyız. Olanlar, sürekli olup bitenler, bizim açımızdan “iyi” ya da “kötü” olduklarından değil, onları belirleyen koşullarda gerçekleştiklerinden dolayı ortaya çıkmışlardır. Zaman için ya da zaman içinde bir durma söz konusu olmadığına göre, ister insanla ilgili ister genel olarak gerçekleşenler olsun, olgulara ilişkin olarak hep dönüşü olmayan bir akış olmuştur ve diyebiliriz ki olacaktır

Yaman Örs

 

Giriş: “Evrim” terimi, evrim düşüncesi

“Evrim” denince ilk olarak usumuza gelen, kuşkusuz terimin canlılık bilimlerindeki kullanılışı olacaktır; burada da ilk çağrışımımızı, çağımızda da en sık olarak Darwin’in adıyla anılan kuram oluşturacaktır. Ancak akademik açıdan, yeryüzünün, güneş dizgesinin, giderek tüm evrenin zaman içinde gösterdiği değişme ve gelişmenin incelendiği bilimsel alanlar ve ilgili kuramlar da, kaçınılmaz olarak “evrim” terimi aracılığı ile adlandırılmaktadır.

Terimin içerdiği Evrim düşüncesi, büyük bir devimsellik (“dinamizm”) taşımaktadır. Gerçekten de, onun en başta gelen niteliğinin dünyadaki (canlılardaki, yeryüzündeki, gökyüzündeki, evrendeki) değişkenliği / değişebilirliği belirtmesi olduğunu görüyoruz. Onun bizdeki ilk çağrışımı bu değişkenlik olmaktadır. Burada, zaman içinde bir sınırlama olmadan kesintisiz bir gidiş ya da akış söz konusudur. Bu düşünceye egemen olan yön, olup bitenlerin, en başta da (özdeş koşullarda) sürekli yinelenen gerçekler olan tek tek olguların (ortadan kalkmadıkları sürece) zaman içinde sürüp gitmeleridir. Düşüncenin altında yatan en temel nitelik, onun ışığında ele alınan bir konunun içindeki noktaların, bir süreç ya da ardı ardına gelen, dizilen süreçler zinciri olarak görülmesidir. Bu arada, biz, geçmişte ya da zamanımızda olup bitenlere evrimsel pencereden bakarken, “evrim” sözcüğüne öznellik taşıyan bir “olumluluk” (ya da “olumsuzluk”) yüklememeli, onu (bilimde olduğu, olması gerektiği gibi) nesnel bir anlamda kullanmalıyız. Olanlar, sürekli olup bitenler, bizim açımızdan “iyi” ya da “kötü” olduklarından değil, onları belirleyen koşullarda gerçekleştiklerinden dolayı ortaya çıkmışlardır. Zaman için ya da zaman içinde bir durma söz konusu olmadığına göre, ister insanla ilgili ister genel olarak gerçekleşenler olsun, olgulara ilişkin olarak hep dönüşü olmayan bir akış olmuştur ve diyebiliriz ki olacaktır (1).

Buradaki gibi “evrim” teriminin değişik temel anlamlarının gündeme getirildiği bir bağlamda, gerek bilim etkinliği çerçevesinde gerekse genel dilsel açıdan bu terimin en başta belirtilecek anlamı, varlıksal, demek oluyor ki dünyada (sürekli biçimde) olup bitenlerle ilgili olacaktır. Burada, örneğin bir genel sözlükte bulduğumuz tanım gündeme getirilebilir: “Zaman içinde doğal olarak, kendiliğinden evre evre gelişme, dönüşme, niteliksel ve niceliksel gelişme süreci.” (2)

 

Canlıların geçirdiği evrimsel süreç ve evrim kuram(lar)ı

Özellikle temel bilimlerde, onların her birinin ve altdallarının ilgi alanı içinde yer alan olgular, demek oluyor ki, genelde “varlıkbilgisi” ile ilgilenen felsefecilerin belirttiği nesne, nitelik ve ilişkilerle kanımca bunlara eklenmesi gereken durumlar ve süreçler, bu arada dizgeler (“sistemler”), kuşkusuz ancak bilimsel araştırmalarla açıklanabilir ve ortaya konabilir. Bildiğimiz gibi burada açıklama, olgularla ilgili genellemelerin (daha eski anlatımıyla “doğa yasaları”nın, “toplumla / insanla ilgili yasalar”ın) ortaya konmasıyla olanaklıdır. Ancak bunun da gerçekleşebilmesi, bir anlamda bu genellemelerin “üretilebilmeleri”, bir alanda çok sayıda açıklamanın, demek oluyor ki bir bütün olarak bilimsel bilginin ortaya konmasına yol açacak kavramsal yapılar / dizgeler olan Bilimsel Kuramlarla sağlanabilir. Buradaki bağlamımızda, Canlılık Bilimlerinde zaman-yer içinde en kapsamlı kavramsal yapı olan Evrim Kuramının, üretimlerini sağladığı genellemeler yönünden olağanüstü bir bilimsel gelişmeye yol açtığı söylenebilir. Darwin’in zamanından bu yana, canlılık bilimlerindeki belli başlı tüm gelişmeler, hep bu kuramı destekler nitelikte olmuşlardır (3). Bir sonraki bölümde ele alacağımız genel bir ‘evrim’ kavramına da, böyle bir gelişmenin ışığında bakmalıyız (1).

Kuşkusuz genelde biz “evrim” deyince, en başta, yukarda sayılan olgu türlerinin hepsini, daha doğrusu onların hepsinin evrimlerini içine alan ya da kapsayan tek bir dev süreci anlatmak istiyoruz. Buradaki olgular, yeryüzündeki cansız dizgeleri ve canlı varlıkları, insan da içinde olmak üzere ikincilerin oluşturduğu toplulukları, yerine göre de bunlara ek olarak yeryüzünün, güneş dizgesinin, evrenin zamanın akışı içinde gelişmiş ve gelişmekte olan tüm dizge ve yapılarını kapsamaktadır. Canlıların moleküler, hücresel, bireysel vb. her türlü örgütlenme düzeyindeki gelişmesi ile birlikte böyle çok geniş kapsamlı bir evrim düşüncesi, zaman-yer içinde olgular dünyasının tümünü kapsamakta, geride, düşünülebilecek hiçbir varlıkbilgisel / varlıksal yapı, dizge vb. bırakmamaktadır (4).

Kuşkusuz biz böyle bir bağlamda tek bir Evrim Kuramından değil, tek tek ve yerine göre de, birbirinden çok farklı, değişik olgu kümelerine yönelmiş evrim kuramlarından söz açabiliriz: evrenin evrimleşmesine (4), güneş dizgesinin ve yeryüzünün evrimine, canlıların evrimine… yönelik kuramlar. Düşünülebileceği gibi bizim buradaki bağlamımızda “kuram” teriminin kullanılması, en başta, yeryüzünün ve onda barınan canlıların geçirdikleri evreler / süreçler için geçerlidir.

Charles Darwin’in ortaya koyduğu biçimiyle Canlıların (Doğal Seçilim yoluyla) Evrimi Kuramının, ya da Darwin Kuramının kavramsal içeriğine gelince, onun, “yaratıcısının” önerdiği şu dört temel önermeden oluştuğunu görüyoruz: a) Türleri oluşturan bireyler varyasyon gösterirler, demek oluyor ki birbirlerinden farklıdırlar. b) Var olan varyasyonların bazıları gelecek kuşaklara kalıtılır. c) Her kuşakta yaşayabilecek olandan daha fazla döl üretilir; bir başka anlatımla, her türün üretken bireylerinin döllerinden bir bölümü yaşayabilir. d) Türlerin bireylerinin üreme ve yaşamaları rasgele değildir. Yaşamda kalan ve üremeye katılan bireyler, ya da üremeye en çok katkı sağlayanlar, en elverişli varyasyonlara sahip olanlardır; bunlar, doğal olarak seçilmişlerdir. (5) Evrim denen süreç içindeki değişme, yukarıdaki dört önermede belirtilen olgular dizgesinin nedensellik ve belirleyicilik yoluyla gerçekleşen doğal ve mantıksal sonuçlarıdır.

Biz burada, yukarıdaki “teknik” önermelere ek, bir bölümü onların doğrudan bütünleyicisi olarak, (inorganik maddeden organik maddenin oluşum süreci dışında) canlıların evrimi kuramının yine temelinde olan şu noktaları ekleyebiliriz: e) Her tür, kendinden önceki bir türden gelişmiştir. f) Bütün türler ortak bir kökenden çıkmışlardır. g) Evrimin akışı içinde türler, (genel bir kural olarak) gittikçe daha karmaşık bir yapı gösterirler. h) Türden türe geçiş, onların kalıtım yapılarındaki kalıcı değişimler (“mutasyon”lar) yoluyla gerçekleşmektedir. ı) Değişim sonucu ortaya çıkan yeni bireylerden çevreye uyum gösteremeyenler, doğal ayıklanmaya uğrar ve elenirler. i) Az sayıdaki durum ya da karşı örnek dışında, zaman içinde ortaya çıkan (renk, biçim, büyüklük vb.) özellikler düşünülürse, bunların genelde kalıcı, dolayısıyla evrimin de ilkece geriye dönüşü bulunmayan bir süreç olduğu görülmektedir (6).

Bu önermeler / saptamalar, toplu olarak Darwin’den önceki evrim kuramlarından; genelde Darwin’in adıyla bilinenden; kalıtımla ilgili olanları ise düşünülebileceği gibi en başta, Darwin’den sonra ortaya çıkan Mendel kalıtımının katkısından kaynaklanmıştır. Sonuncusunun ortaya konmasından sonra, türlerde görülen değişim olgusu onların kalıtım yapısındaki değişikliğe bağlanmış; kuramın bu biçimine Bireşimsel (“Sentetik”) Evrim Kuramı ya da (daha az kullanılan anlatımıyla) Yeni Darwin Kuramı adı verilmiştir (6). Öte yandan, Darwin, “doğal seçilim yoluyla evrim kuramı”nı 1858 yılında bir bilimsel toplantıda ilk kez sunuşunda, onu Charles Darwin – Alfred Russell Wallace Kuramı olarak tanıtmış; daha sonra da sunuşu, bu toplantının yapıldığı Linnean Society’nin dergisinde yayınlanmıştır (5). Bu iki bilimcinin özdeş zamanda birbirinden bağımsız olarak geliştirdikleri evrim kuramının ilk biçiminin Darwin-Wallace Kuramı olarak bilinmesi (5), kuşkusuz yalnızca tarihsel açıdan değil, bilim etiği yönünden de önemlidir.

Her durumda, evrim kuramının ışığında, canlı varlıklarla ilgili olağanüstü somut bilimsel gelişmelerin, demek oluyor ki yaşam olaylarının açıklanmalarının yanında, kuramsal düzeyde de evrim kuramlarıyla ve evrimsel süreçle ilgili çok önemli başka gelişmeler olmuştur. Kuramsal düzeyde, yirminci yüzyılın ortalarında, Marcel Florkin’in geliştirdiği ve o zamandan bu yana biçimbilimsel (“morfolojik”) evrimle koşut gittiği gösterilmiş olan bir Biyokimyasal ya da Moleküler Evrimin gösterilmesi söz konusu olmuştur (7). Kuşkusuz bu iki süreç birbiriyle yakından bağlantılı, denebilir ki iç içedir. Canlıların evrimi süreciyle ilgili olarak, daha geniş anlamda, onlarda bu sürecin sürekliliğini sağlayan ve doğal seçilimin sonucu olarak bir kez ortaya çıktıktan sonra varlıklarını sürdüren “yerleşmiş özellikler” (8) ya da (evrimde) düzenlilikler / yinelenen olgular (9) kavramı geliştirilmiştir.

Kanımca Çağımızın Bilimsel Felsefesinin en önde gelen adı olan Hans Reichenbach, bilimin bu felsefe akımını yakından ilgilendiren konuları arasındaki ‘evrim’ kuramı konusunda temelden çok doyurucu bir çözümleme yaparak yalın ve açık bir biçimde şu noktayı belirtmektedir. Darwin’in bu alandaki en önemli katkısı, canlı varlıkların görünüşteki “teleolojilerinin” (niçinselliklerinin, amaçsallıklarının ya da erekselliklerinin), cansızlar dünyasındaki pek çok olguyu açıklamamızı sağlayan nedensellik ilkesiyle açıklanabileceğini göstermiş olmasıydı. Belli nedenler belli sonuçları doğurur ve nedenler her zaman sonuçlardan önce gelir. Başka bir anlatımla, yaşanan an aracılığıyla geçmiş, geleceği belirler. Canlılar dünyasında buna ters düşen bir ilkenin işlediği, sonucun zaman içinde nedenden önce gelerek onu belirliyor olması aldatıcıdır; dolayısıyla, terimin alışılagelmiş anlamında “teleoloji” yoluyla yapılacak açıklama, yalancı bir açıklamadır. Örneğin sonunda bir bitkinin ortaya çıkacağını (daha önceki gözlemlerimizden) bilerek tohum ekmemiz durumunda, davranışımızı belirleyen yetişmiş bitkinin kendisi değil, bizim onun belli bir süre sonra gelişecek oluşuyla ilgili beklentimizdir. Yiyeceğini ya da eşini arayan bir canlının durumu da böyledir. Canlıları cansız dünyadan ayıran en temel bir özellik olan bu beklenti durumları onların gerisinde yatan neden-sonuç ilişkisiyle karıştırılmamalıdır; tohum bitkiyi, aç hayvanın durumu avının sindirimini ve doymuşluğa ulaşmayı, cinsel dürtünün etkisi altında kalmak ise eşle birleşmeyi belirleyecek, dolayısıyla açıklayacaktır (1, s. 38-39; 3).

“Teleoloji” terimi bugün canlılık bilimlerinde amaçsallığı nedensellik ilkesiyle ters düşmeyecek bir biçimde anlatmak için kullanılmaktadır (1, s. 37) ki çağımızın önde gelen canlılık bilimcilerinden Jacques Monod buna “Teleonomi” (10) adını vermiştir (1, s. 81). Canlıların geleceğe (kendi geleceklerine) yönelik “tasarımları” ya da “erekleri”, özellikle bu terimle adlandırıldıklarında (ve bu sözcüklere aşkın bir anlam yüklenmediği sürece), bilimsellikle karşı karşıya gelen bir durum söz konusu değildir (1, s. 81).

Yukarıdaki noktaların ışığında evrimsel süreci biz, “Evrim = Değişme + Süreklilik” olarak özetleyebiliriz (1, 66-67). Bu süreçte, Darwin’in saptadığı rastlantıya bağlı değişim ile çevreye uyumun belirlediği doğal ayıklanmanın birlikte işlemesi söz konusudur (3). Herhangi bir türün önünde ise, evrim sürecinde uzunca bir süre neredeyse değişmeden ya da küçük değişmeler göstererek varlığını sürdürmesi, ya da daha büyük değişikliklerle (ya da küçük değişimlerin uzun süreli birikimi ile) bir başka türün kaynağını oluşturması durumlarının dışında, evrimsel açıdan şu olasılık bulunmaktadır: az ya da çok değişen (ve en geniş anlamdaki) çevre koşullarına uyum gösteremeyerek, demek oluyor ki bir başka evrimsel ürün de bırakmayarak, evrim sahnesinden silinmek (1, 64-65).

 

‘Evrim’ kavramı ve anlam(lar)ı

Giriş bölümünde “Evrim” teriminin en önde gelen anlamını kısa bir biçimde de olsa açıklığa kavuşturmaya çalışırken daha sonra bunu, onun altında yatan düşüncenin ilgili kuramla bağlantısını ortaya koymak amacıyla yapmıştık. Başlığında görüldüğü gibi bu bölümde ise, yine kısa olarak, bu düşüncenin bir kavram olarak geliştirilmesi konusunu gündeme getirmek amacındayım. Bunu yapmak birincisine göre bir bakıma daha güç olacaktır: Bir düşünceyle ondan geliştirilecek kavram arasında bulunan uzaklığın, birincisiyle buna dayandırılmış bir bilimsel kuram arasındakine göre oldukça az, yerine göre çok daha az olduğu söylenebilir. Çünkü genelde kavramlara, özel ve daha dar kapsamlı düşünceler olarak bakabiliriz. Oysa bir bilimsel kuram, yerine göre çok farklılaşmış, “teknik” ve çok özel bir düşünce biçiminde ya da, bağlamına bağlı olarak, bir düşünceler bütünü olarak görülmelidir; bu durumda, onun genelde bir kavramdan ya da “salt” düşünceden ayrılığının ortaya konulması daha kolay yapılabilecektir.

Birinci bölümdeki kısa kavramsal çözümlemeyi burada yeniden vurgulamak gerekirse, evrim düşüncesinin, büyük bir devimsellik / değişebilirlik / değişkenlik taşıdığı; zaman içinde bir sınırlama olmadan kesintisiz bir gidiş ya da akışı anlattığı; bu akışta ya da zamanın akışıyla, sürekli yinelenen gerçekler olan olguların (ortadan kalkmadıkları sürece) sürüp gitmelerinin gündeme geldiği; bu düşüncenin altında, onun ışığında ele alınan bir konunun içindeki noktaların, bir süreç ya da ardı ardına gelen / dizilen süreçler zinciri olarak görülmesinin gerektiği; geçmişteki ve zamanımızdaki olup bitenleri evrimsel açıdan görürken, “evrim” sözcüğüne öznellik taşıyan bir “olumluluk” (ya da “olumsuzluk”) yüklemememizin de gerek olduğu; insanla ilgili olarak gerçekleşenler de içinde olmak üzere, olgulara ilişkin olarak, hep dönüşü olmayan bir akışın olduğu ve olacağı…

Dil açısından ya da çeşit ve kapsam yönünden değişik sözlüklere başvurduğumuzda, “evrim” sözcüğünün değişen anlamlarında vurgulanan birtakım temel ortak noktaların bulunduğunu görüyoruz: evrilme, ortaya çıkma; açılma ve ortaya çıkma süreci; saçılma ya da yayılma; aşamalı gelişme; belli bir yönde sürekli ve yavaş değişme süreci; evrime yakın kavramlar olarak da, gelişme, biçim değiştirme…

“Evrim” sözcüğünün bu değişik kavramsal içerikleri dikkate alındığında, onun insanın tarihsel-ekinsel (“-kültürel”) gelişmesinin değişik yönleri bağlamında da kullanılabileceği, ya da söz konusu bağlamlarda anlambilgisel (“semantik”) açıdan işlevsel bir biçimde uygulanabileceği görülecektir. (Bir bütün olarak insanın Biyokültürel Evrimi için bkz. kay. 11.) Bu işlevi, değişik (“akademik”) alanlardaki “evrimler” (12), belki daha doğrusu evrimsel gelişmeler olarak, bu arada örneğin tıbbın gelişmesi bağlamında kullanabiliriz ki böylece Tıp Evrimi olarak adlandırılacak bir alan belirtilmiş olmaktadır (13). Bütün bunlara ek olarak ve onları da kapsayacak biçimde, insanın / insanların / insan türünün tarihi, ya da tarihsel gelişmesi, onun canlılık bilimleri açısından gerçekleşen evriminin, oldukça, yerine göre de çok farklılaşmış bir uzantısı olarak görülebilir (14).

Burada, olağan anlamdaki “evrim” ya da “evrimler”in, canlılık bilimlerinin, yer bilimlerinin, gök bilimlerinin dışında da, birer “alan” oluşmasına yol açtıkları belirtilmelidir. Evrim kuramı / kavramı, örneğin tıp, tarım, makine mühendisliği gibi değişik uygulamalı bilimlerde / alanlarda yaklaşım olarak başarıyla uygulanabilmekte ve bize yeni ufuklar açmaktadır (15).

 

Evrim konusunda “anlamlı”, “anlamsız” yanlış düşünce ve anlatım örnekleri

Buradaki bağlamımızda konumuzla ilgili olarak, evrim kuramının “kanıtlanması”, “Darwin yanıldı mı?”, “Evrim Kuramında sona doğru” gibi anlatımlarda kendisini gösteren yanlış bilimsel / mantıksal anlatımlarla; bunun yanında evrim kuramıyla evrim düşüncesinin karıştırılması biçiminde ortaya çıkan değişik bilimsel ve/veya kavramsal, bütün bunlara bağlı olarak da anlatımsal yanılgılar üzerinde durmak yerinde olacaktır. Burada kuşkusuz ayrıca, bilim ve bilimsellik karşıtı / düşmanı insanların / çevrelerin evrim kavramıyla ilgili “saldırılarındaki” çarpık savları, çok kısa da olsa gündeme getirmek gerekecektir. Ben, evrim kuramı ve düşüncesine ilişkin böyle çok yönlü bir işi daha önce, konumuzla ilgili bir başka toplantıdaki sunuşumun (16) temel noktasını oluşturacak biçimde yapmıştım.

Bu sunuşta vereceğim örneklerin başlıca kaynakları, Cumhuriyet Bilim Teknik (bir süredir Cumhuriyet Bilim Teknoloji) dergisi ve Cumhuriyet gazetesinin kendisi ile NTV kanalının internet sayfasında çıkan haber yazıları oluşturmaktadır. Öte yandan köken olarak bunlar, çoğu kez yabancı (kuşkusuz en başta İngilizce olan) kaynaklardır; ancak bunların çevirilerinin, bizi ilgilendirdiği yönleriyle ve çoğunlukla yanlış olmadığı kanısındayım. Bu haber yazılarda söz konusu olan bilim, felsefe ve düşünce düzeyindeki yanlışların toplumumuza ve Türkçe’ye özgü olmadığını, öteki toplumlarda ve onların dillerinde de söz konusu olabileceğini gözlüyoruz.

Bu bağlamda belki ilk olarak verilmesi gereken örnekler arasında, evrim kuramı ile ilgili olarak “kanıtlanma” ve “kanıt” (“delil”) sözcüğünün / teriminin kullanılması vardır. “Amerikalı bilim adamları, doğanın yeni bir mekanik moleküler parça yaratma sürecini ortaya koydu. Bilim Adamları, moleküler mekaniğin evrimleşme sürecinin Darwin’in teorisiyle tamamen uyum içinde olduğunu belirtti.” (17) “Afrika’da ortaya çıkarılan fosilin, insanın evrim halkalarını bir araya getiren önemli bir bulgu ortaya koyduğu bildirildi… Nature dergisinde yayımlanan makaleyi kaleme alanlardan antropolog Berhane Asfav, “Bu, tek bir yerde zaman içindeki evrimin delili” dedi.” (18) “Kanıtlanma” sözcüğünün evrimle ilgili olarak yanlış ve yersiz kullanılmasının bir başka türü, kuram ya da genel olarak evrim düzeyinde değil, evrimsel süreçle ilgili bir bulgu ya da buluş bağlamındadır. Örneğin: “Dinozorların yüzme bildiği kanıtlandı.” (19) (Burada, “bilmek” sözcüğünün doğru olmayan kullanımına da en azından bir dikkati çekebiliriz; bu bağlamda, “yüzme bildiği” yerine kullanılacak doğru anlatım, “yüzebildiği” ya da “yüzme yetisi bulunduğu” olmalıydı.)

Bilimsel kuramlar için, yalnız gazetelerde, genel bilim dergilerinde ve benzeri kaynaklarda değil, akademik bilimsel dergilerde ve benzeri yayınlarda da, “Kanıtlanma”, “Doğrulanma”, “Yanlışlanma” gibi birtakım niteliklerden, seyrek olmayarak söz edilmektedir. Burada verilen terimlerden birincisinin artık temel ve uygulamalı bilimler, demek oluyor ki algıladığımız dünyaya yönelik alanlar bağlamında kullanılması söz konusu değildir. Çünkü bu etkinlikler sırasında üretilen önermeler olan genellemeler, koşullara bağlıdır ve bu genellemelerin belki hepsi için olmasa da büyük bölümünde kesinlik değil olasılık ve istatistiksellik geçerli olmaktadır. Bugün genel olarak akademik alanların felsefesinde “kanıtlanma” terimi, salt, uygulamanın dışındaki matematikte ve simgesel (“sembolik”) mantıkta üretilen, algıladığımız dünya ile doğrudan ilişkisi bulunmayan “içi boş” önermeler için geçerlidir. Birbirinden ayrılmaz biçimde birlikte düşünülmesi gereken “doğrulanma” ve “yanlışlanma” ise, temel ve uygulamalı bilimlerde toplu olarak bilimsel bilgiyi oluşturan genellemeler için söz konusudur.

“Evrimin kayıp halkası bulundu!” ve “Evrime, moleküler temelde doğrulama!”. Bu iki anlatımın bulunduğu yazının başında şunları okuyoruz: “Son günlerde evrim olgusuna somut kanıt oluşturabilecek iki önemli bilimsel gelişme yaşandı. Bunlardan biri kol ve ayağa benzer yüzgeçleri olan bir balık fosilinin bulunmasıdır. Bu keşif türler arası geçiş süreci konusuna nitelik kazandırırken, yeni moleküler biyoloji teknikleri bir hücrenin içindeki süreçlerin milyonlarca yıl boyunca nasıl evrildiğini gösteriyor.” (20) Bu metinde, “kanıt” sözcüğüne yine yanlış olarak yer verilmesine ek olarak, “kayıp halkası” anlatımının olması gerektiği biçimde çoğul kullanılmadığını görüyoruz; burada doğru anlatım, “kayıp halkalardan birisi” olacaktır. (Evrim bağlamında “(kayıp) halka” teriminin bilimsel geçerliliğinin bulunup bulunmadığı konusunu burada bir yana bırakabiliriz.) Bu bağlamda üçüncü bir nokta da, bulunan “kayıp halkaya” bakılınca ortaya çıkmaktadır: Canlıların sudan çıkıp kara yaşamına uyum sağlamalarında kuşkusuz yalnız “türler arası geçiş” değil, evrim ağacında, canlıların sınıflandırılmasında birçok türü içine alan çok daha geniş kapsamlı canlı topluluklarındaki değişme söz konusu olsa gerektir. Derginin daha sonraki bir sayısında ise, bu kez Batı Avustralya’daki bir balık fosilinin bulunuşuyla ilgili bir haberin veriliş biçimi (21), bir öncekinin burada dile getirilen sakıncasını taşımamaktadır.

Derginin yine yakın tarihli bir sayısının kapak konusu: “Evrim Kuramında Sona Doğru Büyük Adımlar” (22). Bu başlık ister istemez, “Bir Bilimsel Kuram için Sona Doğru Olmak Ne Demektir ya da Ne Anlam Taşıyor?” sorusunu usumuza getirmektedir ki kuşkusuz böyle bir soru, az çok kapsamlı bir tartışmayı ve canlıların evrimi kuramının öteki bilimsel kuramlarla karşılaştırılmasını gündeme taşıyacaktır. Anlaşılacağı gibi bu da, buradaki bağlamımızı oldukça aşan bir konudur. Ancak söz konusu anlatım ilginç ve çarpıcı olduğundan, burada onu yalnızca aktarmakla yetinmek pahasına, ilgili kaynağı vermek uygun olacaktı.

Evrim kuramı konusundaki daha başka yanlışları aktaran haber yazılardan bir örnek, “köpeğin atasının kim olduğu” ile ilgilidir. Darwin’den önce Carl von Linne’ye göre köpeğin akrabaları kurt ve altın çakaldı; Peter Simon Pallas, bu ikisine, köpeğe yakın başka hayvan türlerini de eklemişti. Darwin ise bu bağlamda, kurtları, çakalları, soyları tükenmiş çok sayıda köpekgillere ait türleri; çağdaşı Kondrad Lorenz de altın çakalı düşünüyordu. İlgili yazıda “Hepsi yanıldı” arabaşlığı altında, kalıtımla ilgili son incelemelerin evcil köpeğin kurttan geliştiğini ve bunun insan tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyduğu yazılmaktadır (23). Bugünkü evrimsel biyoloji bilgilerimize göre, bu savların her birinde doğruluk payı bulunmaktadır. Burada bizim açımızdan ilgimizi çekmesi gereken nokta ise, “yanıldı” sözcüğüyle ilgilidir. “Yanılmak” sözcüğünün, genel ve bir bakıma zayıf anlamında böyle bir bağlamda kullanılması yanlış değildir ve anlambilgisel bir sorun yaratmamaktadır. Ancak o, vurgulu ve kuvvetli bir anlamda gündeme getiriliyorsa, o zaman ortada bilimsel açıdan, bilimin evrimi açısından yanlış bir anlayış var demektir. Bize çok daha açıklayıcı bilgiler sunan yeni araştırma alanlarının gelişmesinin ışığındaki buluşların, eski açıklamaların yerini almasından daha doğal bir durum olabilir mi? Bu, hangi bilim dalı için söz konusu değildir? Çok karmaşık ve işleyiş ve değişmelerinde hep olasılıkların bulunduğu dizgelerle (“sistemlerle”) ilgilenen evrim kuramları ve evrimsel yaklaşım söz konusu olduğunda, kuşkusuz bu durum çok daha açık biçimde ortaya çıkacaktır.

Bu arada, zaman zaman “evrimin mekanizmasının bulunmuş olmasından” söz edilmektedir. Belki doğrudan olmasa da buradaki yanlış anlatım, bir bilimsel kuramın ilk ortaya atılışıyla daha sonraki ilgili gelişmelerin dayanaksız ve doğru olmayan değerlendirilmeleri, karşılaştırılmaları açısından bir öncekine benzemektedir: Burada, bir bilim alanındaki kapsayıcı bir kuram aracılığıyla ilk olarak ortaya konan ve o alan için kavramsal yön göstericiliği bulunan temel önermelerle, daha sonraki ve bunları pekiştirici gelişmelerin birbirinin karşısına getirilmesinin yanlışlığını görüyoruz. Oysa bunlar, ilkece birbirinin bütünleyicisidirler. Gerçekte, Darwin’in, canlıların algıladığımız, gözlediğimiz yönleri aracılığı ile ortaya koyduğu “mekanizma” (ya da oluşlar), ya da evrimin rastlantısal değişim ve doğal seçilim yoluyla gerçekleştiğinin belirtilmesi; daha sonra kalıtım alanının gelişmesiyle gözealtı (“hücrealtı”) ve molekül düzeylerinde ortaya konanlarla karşı karşıya gelmemekte, tam tersine, onlar tarafından pekiştirilmektedir.

Darwin ve kuramıyla ilgili olarak “yanılmak” sözcüğünün, yalnızca dar bir olgular çerçevesinde değil, çok daha kapsamlı, genel, kuramsal bir düzeyde de kullanıldığını görüyoruz: “Darwin yanıldı mı?” (24) Burada, ortaya attığı kuramla Darwin’in bilimde çığır açtığı belirtildikten sonra, “Darwin Evrim Kuramı’nda ne kadar haklıydı?” diye sorulmaktadır. Daha sonra, “Bilimsel Kuram Nedir?” başlığı altında “Bilim insanlarının kuram derken kastettiği, kanıtlara uyan, açıklanabilir ve kendi içinde tutarlı bir söylem.” görüşüne yer verilmektedir. Son olarak, “Evrim, En Tartışmalı Kuram” başlığı gündeme gelmekte ve orada şu anlatım yer almaktadır: “… Evrim kuramı… öylesine olağandışı ve kapsamlı bir yaşam görüşü ki, destekleyici kanıt sayısının çokluğuna karşın, bazı insanlar kabul edilemez olduğunu savunuyor.” (24) Bir kuram için belirtilen “yaşam görüşü” anlatımı ile burada da kullanılan “kanıt” sözcüğünü bir yana bırakırsak, burada kuramsal açıdan gerçekten eleştirilecek bir yön bulunmuyor.

Bu yazının ilk bölümünde Evrim Düşüncesinin, üçüncü bölümünün girişinde ise çok kısa olarak, onunla karşılaştırdığımız Evrim Kavramının, ayrıca Evrim Kuramının anlamlarından söz etmiştik. Yazının ikinci bölümünde üzerinde durduğumuz Evrim Kuramları ile ilgili olarak belirttiklerimizi de dikkate alırsak, Evrim Kuramını, Evrim Kavramının ötesinde Evrim Düşüncesi’yle karıştırmanın daha da büyük akademik, bilimsel, felsefi yanlışlığı ortaya çıkar. Bu konuda çarpıcı tek bir örnek vermek, bu durumu açıklamak yönünden buradaki bağlamımızda yeterli olacaktır sanırım; özellikle bununla ilgili kaynak, evrim kuramlarını bilmesi beklenecek ve tanınmış bir yerbilimcinin yazısı ise.

“İstanbul’lu evrim kuramcısı” başlığını taşıyan bu yazıdan, “Daha Darwin’den önce evrimden bahseden” Constantin S. Rafinesque’in (1773-1840), Fransız bir tüccarın oğlu olarak Konstantinopolis’te doğduğunu öğreniyoruz. Rafinesque bir botanikçidir ve 1833’de Amerika’da basılan kitabında, “bitki türlerinin zamanla değişikliğe uğradığını ve yeni türlerin bu şekilde geliştiğini” iddia etmiştir. “1833’de Darwin henüz Beagle ile dünyayı dolanırken, İstanbullu bir botanikçi evrimden bahsetsin!” (25) Biz bu anlatımları okuduktan sonra şöyle sorabiliriz: “Peki, sonra?” Darwin’den kısa denebilecek bir zaman önce bu evrim düşüncesini ileri süren doğa bilimciler bulunduğu (26) gibi, onun zamanından yüzyıllar öncesinde İyonya’nın doğa felsefecileri de bu düşünceden söz ediyorlardı. Söz konusu düşünceler, ya da bunların hepsi, bugünkü anlamda birer bilimsel kuram mıydılar? Evrim olgusunun oluşu (“mekanizması”) için ne öneriyorlardı? Söz konusu düşünürlerin arasında kaçı Doğal Seçilim’i ya da benzeri bir oluşu canlıların evrimi bağlamında gündeme getirmişlerdi? Söz konusu yazar daha sonra, düşünde İstanbullu hemşehrisi Rafinesque’i gördüğünü, uyanıkken de onu düşlediğini yazmaktadır! (Yazarın, “İstanbul”la “Konstantinopolis”i de özdeşleştirdiğinin ve anlam olarak birbiriyle karıştırdığının üzerinde burada ayrıca durmayalım. Konuyla ilgili olarak birtakım “mistik” söylemlerini de bir yana bırakalım.)

Evrim konusunun değişik yönleri olduğu gibi kuşkusuz onun değişik tartışma düzeylerinden de söz edilebilir: olgusal, kavramsal, akademik (27), toplumsal, siyasal… Onun, canlılık bilimleri felsefesinin en başta gelen konusunu oluşturduğu da açıktır. Bunların arasında buradaki bağlamımızda kısaca değinebileceğimiz nokta da, inançları işin içine karıştıran, laiklik ve bilim karşıtı, belki çoğu laiklik ve bilim düşmanı dinci çevrelerin ileri sürdükleri savların ve bunların yanlışlığının, bütün dünyada sorumluluk duyan bilim çevrelerince ortaya konuyor, ancak birtakım bilimciler tarafından yeterince algılanamıyor olmasıdır.

Bir başlık: “Darwin’e alternatif teoriye yasak”. Haberin baş tümcesi ise şöyle:

“ABD’deki bir mahkeme ‘akıllı tasarım’ teorisinin okullarda öğretimini yasakladı.” (28) Burada, başlıktaki “Darwin’e alternatif teori” anlatımında görülen ve kişinin adını “teori” sözcüğüyle doğrudan özdeşleştiren kavram-dil yanlışını bir yana bırakalım. “Akıllı tasarım” denen sav, bir bilimsel kuram olabilir mi? Öte yandan, birtakım yazarların yaptığı gibi (29), bu savla ya da “yaklaşımla”, canlıların dinsel inançlarda olduğu gibi Tanrı tarafından yaratıldığının ileri sürülmesi arasında bir ayrım gözetilmesinin yanlışlığı dikkatimizi çekiyor. Gerçekte, birincisi ikincisinin gizlenmiş, yeni bir kılıfa sokulmuş biçimi, sonuç olarak da yine bir inanç değil midir? Ve de inançların, “kanıtlanma zorunluluğu” olup olmamalarının (29) ötesinde, bilim etkinliğinin dışında gelişmiş olmaları yönünden de bilimsel bağlamlarda tümden red edilmeleri gerekmez mi?

Dinciler, doğrudan ya da dolaylı karşı çıktıkları bilim etkinliğini alt edemeyince, onun “kuram”, “varsayım” gibi temel terimlerini alıp inançları doğrultusunda kullanmakta; böylece etik açısından da karşı çıkılacak bir tutum içine girmektedirler (30).

Öte yandan, inançların da bir bilgi üretebileceği, dolayısıyla bir “dinsel bilgi”nin var olabileceği düşüncesi, bilimselliğe ve ussallığa tümüyle aykırıdır. Bilim felsefesinde, özellikle bilimsel felsefenin yaklaşımına göre bu tür “sözde bilgiler”, olsa olsa, laikliği benimsememiş, benimseyememiş inanç kesimlerince ortaya atılan birer “bilgi savıdırlar”, gerçekten bilgi değil. Ancak ne yazık ki, bilim çevreleri de bu tür temelsiz ve bilim düşmanlığına dolaylı yoldan da olsa destek veren anlatımları, yeterince eleştiri süzgecinden geçirmeden kullanmakta; böylece bilim düşmanlığını, bilim etkinliğiyle özdeş düzeyde tartışılabilecek bir konuma taşımaktadırlar.

 

Teşekkür notu: Metnin eleştirel bir değerlendirmesini yaparak yazıma değişik açılardan önemli katkı sağlayan değerli dostum, Akdeniz Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Battal Çıplak’a, içtenlikle teşekkür ederim.

 

KAYNAKLAR

1) Y. Örs, Süreç, Kuram ve Kavram olarak Evrim; Kaynak Yayınları, İstanbul, 2001; s.145-146. (Bu kitaptaki ve aşağıda kaynak olarak gösterilecek metinler, daha önce yayınlandıkları dergilerin kitapta belirtildiği yazılara dayanmaktadır.)

2) Türkçe Sözlük, Dil Derneği, Ankara, 2005.

3) Hans Reichenbach, The Rise of Scientific Philosophy, University of California Press, Berkeley ve Los Angeles, (1951), 1966; s.191-214. (Türkçe çevirisi: Cemal Yıldırım, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, 2. Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2000; s. 144-160.)

4) Bkz. kay. 1, s.51, 52-53.

5) Battal Çıplak, “Fen Bilimci Gözüyle Teori ve Evrim: Bir Bilimsel Teorinin Alternatifi Ancak Başka Bir Bilimsel Teoridir!”, Biyoloji Eğitiminde Evrim Sempozyumundaki sunuş

metni, İnönü Üniversitesi, Malatya, 3-4 Mayıs 2007.

6) Bkz. kay. 1, s.56.

7) Bkz. kay. 1, s.118-119.

8) Robert Cummins, “Functional Analysis”, The Journal of Philosophy, 72: 741-765, 1975.

9) Y. Örs, Is the “Biological” Reducible to the “Physical”? An overall critical analysis of the

concept of reduction in biology, yayınlanmamış felsefe doktorası tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara, 1991; s.114, 115.

10) Jacque Monod, Chance and Necessity, An essay on the natural philosophy of modern biology, Fransızcasından çev. A. Wainhouse, Alfred A. Knopf, New York, 1971, s.8-10.

11) Hüseyin Türk, Kuramsal Yaklaşımların Işığında İnsanın Biyokültürel Evrimi, Bilim Yayınları, Ankara, 1996.

12) Bkz. kay. 1, s.17, 159-166.

13) Bkz. kay. 1, s.128-139, 140-144, 145-158, 167-173, 174-177.

14) Bkz. kay. 1, s.17, 185-186.

15) Battal Çıplak, “Canlılığın Temel Özelliği: Evrimleşme – Darwin’in Söylemi”, Akdeniz Üniversitesi ile Bilim ve Bilimsel Felsefe Çevresi’nin işbirliğiyle düzenlenen Evrim: Disiplinlerarası Bir Bakış panelinde yapılan sunuşun metni, Antalya, 5 Mayıs 2006.

16) Y. Örs, “Evrim Kuramı ile ilgili Yanlış Dilsel Anlatımlar”, Üniversite Konseyleri Evrim, Bilim ve Eğitim toplantısı, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul, 27 Mayıs 2006.

17) “Evrim Kanıtlandı”, “Evrim Teorisi Kanıtlandı”, Cumhuriyet, 09.04.06, s.1 ve arka s.

18) “Evrimin Kayıp Halkası”, Cumhuriyet, 13.04.06, s.1 ve arka s.

19) “Dinozorların Yüzme Bildiği Kanıtlandı”, NTVMSNBC, 26.05.07.

20) “Evrimde İki Büyük Buluş”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Sa.995, 15 Nisan 2006, s.14-15.

21) “Yüzgeçten Kollara Geçişte Bir Kayıp Halka daha Bulundu”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Sa.1024, 3 Kasım 2006, s.13.

22) “Evrim Kuramında Sona Doğru Büyük Adımlar”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Sa.997, 29 Nisan 2006, Ön s. ve s.12-15.

23) “Köpeğin Atası Kim?”, NTVMSNBC, 12 Ağustos 2006.

24) “Darwin Yanıldı mı?”, NTVMSNBC, 10 Kasım 2004; National Geographic Kasım 2004 sayısından özetlenmiş metin.

25) Celal Şengör, “İstanbullu evrim kuramcısı”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Sa.775, 26 Ocak 2002, s.5.

26) Ayhan Sol, “Darwin Öncesi Evrim Düşüncesinin Durumu”, (Bkz. kay. 15.)

27) Y. Örs, “Evrim konusunun değişik (olgusal, kavramsal, akademik…) düzeyleri”, Bilim ve Ütopya, , Sa.86: 2-3, (Ağustos) 2001.

28) “Darwin’e alternatif teoriye yasak”, NTVMSNBC, 21 Aralık 2005.

29) Mahfi Eğilmez, Tiktaalik Roseae, Radikal, 16 Nisan 2006; İnternetten: /haber.php?haberno=184519.

30) Y. Örs, “Bilinçli Tasarım”ın Bilinçsiz Savunucuları, Bilim ve Gelecek, Sa.20, (Ekim) 2005, s.33.

 

Kaynak:

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=617

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s