Bugüne kadar bildiğimiz tek gerçek şuydu: Yeryüzüne bir göktaşı (asteroit) çarptığında, yoluna çıkan hiçbir şey canlı kalmaz. Gelgelelim, bazı bilim adamları böylesine ölümcül çarpışmaların, bazı canlıları yok etmekle birlikte, öncelikle başka yaşamları tetiklediğine ilişkin kanıtlar giderek artıyor.

Dünyadaki göktaşı kraterlerini inceleyen bilim insanları şöyle diyor: Bir çarpışmanın meydana geldiği noktada tüm bitki ve hayvanlar, kayalar ve toprak buharlaşıp yok oluyor. Ancak, çarpışmadan birkaç bin yıl sonra bölge yeniden canlı türleriyle dolup taşıyor.

Nedeni: Çarpışmanın yarattığı sıcaklık yeryüzündeki suların ısınmasına yol açarak, bakteri ve deniz yosunları gibi toplu halde yaşayan gözüpek organizmaların barınmasına son derece elverişli olan hidrotermal sistemlerin oluşmasına neden oldu.

Biz hep uzaydan gelerek dünyamıza çarpacak bir göktaşının herşeyi mahvedeceğini biliriz. Bilimsel araştırmalar, çekilen filmler, yazılan romanlar öncelikle büyük çarpışmanın mahvedici yönlerini sergiler. Bu çok doğrudur da.

Ama bazen çarpışmaların dünyamızda yeni hayatları tetikleyebileceğini de düşündünüz mü? Bilimin üzerinde durduğu bir başka olgu da, örneğin hayatın yeryüzüne uzaydan geldiğidir. Şimdi sizi Kanada’nın kuzey bölgesinde bir göktaşı çarpmasının çok ilginç öyküsünü sunuyoruz…

Burası, yani Kanada’nın Kuzey Kutup bölgesindeki Devon Adası, günümüzde üzerinde hemen hemen hiç bir canlı türünün barınmadığı bir kutup çölü niteliğini taşıyor.

Ne var ki, 23 milyon yıl önce burası hiç de çöl değildi, gür ormanlarla kaplı, dev tavşanların cirit atıp minik gergedanların otladığı tümden farklı bir görünüme sahipti.

Bu görüntü, eni bir kilometrenin üzerinde bir kuyrukluyıldız ya da asteroidin ormanı yarıp geçmesiyle birlikte tepeden tırnağa değişti.

Mahveden çarpışma

Çarpışma sonucunda 70-100 milyar tonluk kayalar yerinden oynayarak, 24 kilometre eninde bir kraterin oluşmasına yol açtı. İskoçya’dan biraz küçük bir alan üzerindeki tüm canlı türleri bir çırpıda yeryüzünden siliniverdiler.

Çarpışmanın meydana geldiği noktada tüm bitki ve hayvanlar, kayalar ve toprak buharlaşıp yok oldular. Kraterin uzağında çarpışmanın yarattığı şok dalgası, şiddetli rüzgar ve kavurucu sıcaklık öteki canlı türlerinin de büyük bir bölümünü yok etti.

Gelgelelim, bu yok oluş sonsuza dek sürmedi. Çarpışmadan birkaç binyıl sonra Haughton kraterinin bulunduğu bölge yeniden canlı türleriyle dolup taştı.

Çarpışmanın yarattığı sıcaklık yeryüzündeki suların ısınmasına yol açarak, bakteri ve deniz yosunları gibi toplu halde yaşayan gözüpek organizmaların barınmasına son derece elverişli olan hidrotermal sistemlerin oluşmasına neden oldu.

Krater soğudukça bir göl oluştu ve dibine çökeltiler birikmeye başladı. Bu çökeltilerden elde edilen fosiller sayesinde Haughton’un yeniden bugün tanık olduğumuz çöle dönüşmesine neden olan şeyin, asteroit çarpması değil, zamanla meydana gelen iklim değişimi olduğu artık biliniyor.

Öyküler benzer

Yerbilimciler başka bölgelerle ilgili olarak da benzer öykülere dikkat çekiyorlar. Asteroit çarpmasıyla oluşan kraterler bir yıkıma sahne olsalar da, soğudukça yaşamın yeniden soluk kazanabileceği elverişli alanlara dönüşüyorlar.

Bu durum, kimi çevrelerde yeryüzünün ilk evrelerinde bu tür kraterlerin yaşamın ortaya çıkmasında öncelikle etkili olabileceği görüşüne yol açtı.

Yeryüzünde yaşamın ‘soy ağacı’ ile ilgili araştırmalar Eukarya, Bacteria ve Archaea’dan oluşan üç biyolojik kırallıktan Archaea’nın en eski yaşam biçimlerini temsil ettiğini ortaya koyuyor.

Sıcağı seven bu organizmalar yalnızca 60-80 dereceye ulaşan sıcak ortamlarda barınabiliyor. Öyle ki, yeryüzünde ilk canlı türlerinin yeraltındaki sıcak kayalarla ısınan göl ya da sistemlerde ortaya çıkmış olmaları gerekiyor.

Günümüzde etkin olan, Yellowstone Ulusal Parkı (ABD) gibi, hidrotermal sistemler, volkanik bir özellik taşıyor. Ne var ki çarpışma sonucunda oluşan kraterlerin hidrotermal sistemlerin can damarını oluşturan sıcaklığı ve suyu sağladığı düşünüldüğünde, volkanların yaşamı barındıran tek yer olmadığı gibi bir izlenim edinmek işten değil.

Sıcak sular ve yaşam

Yerbilimciler çarpışma sonucunda eriyip soğuyan kayalıkları inceledi. New Mexico Üniversitesi’nden Horton Newsom, çarpışma sonucu meydana gelen kraterlerde hidrotermal sistemler oluşumunun kaçınılmaz olduğu görüşünü öne sürdü.

Gelgelelim, bu sistemlerin neye benzediği ancak kısa bir süre önce aydınlığa kavuştu. SETI (uzayda canlı yaratıklar arayan) Enstitüsü’nden bilim insanları Pascal Lee, New Brunswick Üniversitesi’nden John Spray ve Gordon Osinski, 2000 yılında yaptıkları incelemeler sonucunda kraterin sıcak ve nemli geçmişinin kanıtlarını gördü.

Kraterde saptanan fosilleşmiş hidrotermal yarıklarda kızgın kayaların içinde dolanan kaynar yeraltı suları ya da buhar, ansızın yüzeye sızmaktaydı. Yellowstone Ulusal Parkı yaşamı barındırdığına göre, 23 milyon yıl önce Haughton kraterindeki sıcak su kaynaklarında da yaşamın yeşermiş olması işten değildi.

Haughton’daki hidrotermal sistemin temel ısı kaynağı, çarpışma sırasında kraterin ortasını dolduran 200-300 metre kalınlığındaki erimiş kaya katmanı olmalıydı.

Bu kızgın kütlenin altındaki su kaynayıp kayanın içinde yükselirken, zaman zaman dışarıya sızmaktaydı.

Cehennemi Dünya

Asteroit bağlantılı bu tür hidrotermal etkinliklere yakından incelenen hemen hemen tüm kraterlerde tanık olundu. Su içeren gezegenlerde meydana gelen her çarpışma, bir hidrotermal sistemin oluşmasına neden oluyorsa, o zaman yeryüzünün de bu sistemlerle dolup taşıyor olması gerekirdi.

İlk yaşam belirtilerinin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı konusunda farklı görüşler öne sürülmekle birlikte, yerbilimcilerin birçoğu ilk kimyasal belirtilerin yaklaşık 3,8 milyar yıl öncesine dayandığı görüşünde birleşiyor.

Ayın üzerindeki kraterlerin incelenmesi sonucunda, asteroit ya da kuyrukluyıldız çarpmalarının günümüze kıyasla 15 kat daha sık yaşandığını ve bu nedenle de söz konusu döneme ‘Cehennemi Dünya’ adının verildiğini biliyoruz.

Bu da, yaşamın neden yeryüzü tarihinin en zorlu, en elverişsiz döneminde ortaya çıktığı sorusunu gündeme getiriyor.

Ne var ki çarpışma sonucu oluşan kraterlerle ilgili yeni yaklaşım doğru ise, yıkıcı çarpmaların sıklığına karşın verimli hidrotermal sistemlere de sıklıkla tanık olunduğu görülüyor. Bu sistemlerin bir olasılıkla volkanik etkinlikler sonucunda ortaya çıkan sistemlerden sayıca daha fazla oldukları, bu nedenle de yaşamın ortaya çıkışı ve evriminde daha etkili oldukları düşünülebilir.

Ancak, Cambridge Britanya Antarktik Araştırma’dan Lee ve Charles Cockell’in de dikkat çektikleri gibi, çarpışma sonucunda oluşan kraterlerdeki hidrotermal sistemlerin ne kadar süre etkin oldukları bilinmiyor. Bunların etkilerini hızla yitirmeleri durumunda yaşamın ortaya çıkışında pek de etkili olacakları sanılmıyor.

Estonya’nın 7 kilometre enindeki Kardla kraterinde, hidrotermal etkinliğinin ortalama soğuma süresi hesaplamaları gösterdi ki, hidrotermal koşullar, çarpışmayı izleyen binlerce yıl boyunca etkili oluyor. Daha büyük kraterlerde bu sürecin daha uzun olması gerekiyor.

Bu da bizi yaşamın ortaya çıkması için gerekli zaman ölçeğine biraz daha yaklaştırmış oluyor. Yaşamın, soğumakta olan bir kraterden daha sıcak, bir yenisine geçişi, yeraltı suları ve kaynaklar aracılığıyla sağladığı düşünülebilir.

Çarpışma sonucunda oluşan kraterlerin yaşamın ortaya çıkışı açısından elverişli olduğunu düşünmemiz için başka nedenler de var.

Çarpışmalar, kayalardaki oyuk ya da deliklerin hem sayıca hem boyut olarak artmasına yol açar. Haughton kraterindeki çarpışmadan etkilenen kayalıklarda yaşayan siyanobakteriler görüldü. Bu canlılar, genelde kayaların bir milimetre kadar derinindeki minik gözeneklerde barınıyor. Ancak çarpışmadan etkilenmeyen benzer kayalarda bu tür bakterilere rastlanmıyor.

Kanıt aranıyor

Araştırmacılar şimdi çarpışma sonucunda oluşan eski bir yapıda yaşam kanıtları içeren fosiller bulmaya çalışıyor. Ancak, çarpışma sonucu oluşan kraterlerin yaşamın kökenini oluşturduğu yönündeki savın kanıtlanması ne yazık ki olanaksız. Çünkü 2 milyar yıldan daha eski kraterlerin hem aşınma hem de levha tektoniği süreçleri içinde yok oldukları belirtiliyor.

Gelgelelim, Mars üzerinde herhangi bir levha tektoniğinin söz konusu olmadığına ve bu gezegenin de çok sayıda çarpışmaya tanık olduğuna dikkat çekiliyor. Uydulardan elde edilen veriler, gezegenin kabuğunda buz tutmuş su olduğunu, yüzeyinin altında bugün bile bu buzlara rastlanabileceğini ortaya koyuyor.

Gerçekten öyle ise, çarpışmayla ilintili hidrotermal sistemlerin Mars üzerinde çok yaygın olmaları ve bu sıcak su kaynaklarıyla endolitik sığınmacıların Kızıl Gezegen üzerinde yaşamın ortaya çıkması için en iyi olanakları sağlamış olması gerekiyor.

Dünya üzerinde yaşamın kökenleriyle ilgili sorulara yanıt getirmenin bir yolu, Mars üzerinde geçmiş yaşam izlerinin bulunması olabilir.

New Scientist (13 eylül) dergisinde yer alan araştırmaya göre, en azından şimdilik, çarpışma sonucunda oluşan kraterlerin yaşamı tetiklediğine ilişkin en çarpıcı örnek, Meksika’daki Chicxulub krateri. Çaprışma, gezegenin üzerindeki canlıların dörtte üçünü yok ederken, görünüşe bakılırsa, küresel ekosistemin dengesini de bozarak zamanla memelilerin ortaya çıkmasına olanak tanıdı.

Araştırmacılar felaket ve olanaktan oluşan bu tür iki kutuplu süreçlere, yaşamın ilk ortaya çıktığı günden beri tanık olunduğuna parmak basıyorlar.

Kaynak:

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=190271

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s