Dünyamızın en eski insanları hakkında jeoloji, paleontoloji ve tarihin yaptığı araştırmalardan edinilen müşterek kanaate göre bu insanlar iptidai idiler. Bırakabildikleri eserler bunların bilgi ve zekâlarını maymunların bilgi ve zekâlarından ancak güçlükle ve pek ufak bir mesafe ile üstün gösterebilecek mahiyettedir. Tabiatiyle zamanı geçtikçe maymun hemen hemen yerinde saymış, insan ise ilerlemiş, ve bugünkü zekâ ve düşünce eserlerini verebilecek seviyeye, ulaşmıştır.

.
Diğer taraftan insanların hepsinin de aynı ruhî ve aklî seviyede olmadıkları görülmektedir. Sosyoloji ve psikolojinin Avustralya ve Afrikadaki iptidaî insan toplulukları üzerinde müşahede ettiği bugünkü seviye de tamamiyle tarih ve paleontolojinin tasvir ettiği eski iptidaî insanlara uygun düşmektedir. O halde en eski insanın seviyesini temsil ve idame ettiren insanlar bugün de dünyamızda ve ilmin müşahedesi altında mevcut bulunmaktadır. Bu çok enteresan bir neticedir. Demek ki, nasıl en ilk biyolojik organizmaların seviyelerini temsil ve idame ettirenler bugün mevcut ise aynı şekilde ilk insanların aklî seviyelerinin ve medeniyetlerinin sahibi olabilen insanlar da mevcuttur.

Netice itibariyle gerek tarih ve paleontolojinin ilk insanı, gerek sosyoloji ve psikolojinin iptidaî topluluklardaki iptidaî insanı aynı seviyeyi taşımaktadır. Bu her ikisinin durumu biyolojik nazarında da maymunlara çok yakındır.

Biyolojinin sahasındaki ilmî manzara insanların hayvanlarla yakın akrabalığını ve bilhassa maymunlarla çok sıkı ilgisini gösterirken yer yüzündeki ilk insanın ve bugünkü en iptidaî insanın da maymunlara yakın görünmesi elbette ehemmiyetle üzerinde durulması gereken bir keyfiyettir. Hayvan nevilerinin birbirinden meydana gelmiş olacağı kanaati, insanın da bir hayvan nev’inden meydana geldiğini kabul edince daha mükemmel ve daha tam olur.

O halde paleontoloji ve tarihin ilk insanı ile sosyoloji ve psikolojinin iptidaî insanının yanma bir de biyolojinin «Maymun – İnsan» mı koymak ve her üçünü bir arada incelemek lâzımdır. Bu mukayese insana kendi tabiî mazisini bildirecek bir kaynaktır.

Biz bu bahiste kıymetli hocamız Prof. Âkil Muhtar Özden’in mesa­isinden faydalanmak, onun bin bir emekle toplamış ve taşımış olduğu kanaatleri okuyucularımızla birlikte onun kendi ifadesinden dinlemek istiyoruz.

«Maymunlar ile insanları birbirine bağlıyan zincirin bir halkası Dr. Dubois’nın Java’da Solo nehri etrafındaki çok eski toprak tabakaları içinde, yalnız kafa kemiği ile femürünü (uyluk kemiği) keşfetmiş olduğu, Maymun – adam (Pithecanthropus) dır. Bunun hakkındaki malûmatımız çok noksandır. Yalnız beyninin maymun beyninden büyük olduğunu biliyoruz. Filhakika kafa kemiğinin içi maymun – adam dimağının 940 cm’ kadar bir hacımda olduğunu gösteriyor. Goril’in beyni ise vasati olarak 475 cm3 tür.»

«Bu kafa tasının iç yüzünde beynin bıraktığı izler vardır. Bunların tetkiki Pitekantrop beyninin alın kısmındaki üçüncü jirüsün, maymunlarınkine nispetle iki defa daha büyük olduğunu göstermiştir. Burası insanlarda konuşmağa yarıyan bir kısmıdır. Bunun büyüklüğü

maymun-adam’ın sözle meramını ifadeye muktedir olduğunu gösterir. Bacak kemiğinin yapılışı maymun-adam’ın iki ayak üzerinde yürüdüğüne delâlet ediyor. O halde iki elleri serbest kalır ki, bu da bazı aletler yapmış olabileceğini gösterir. Tahminen beş yüz bin seneden daha evvel yaşadığı anlaşılan maymun adamlara ait hiç bir alet bulunamamıştır. Ateş yaktıklarını gösteren emareler de keşfedilmemiştir.

1929 da Cinde Dr. M. W. C. Pei ve Dr. Davidson Black tarafından iskeletleri keşf olunan Sinantropus (Sinanthropus) denilen Pekin adamları maymun-adam’dan daha üstün iptidaî insaniarmış. Bunların kafa kemiklerinin alın kısmı daha yüksektir. Ateş yakmış olduklarını gösteren bakiyeler ve alet gibi kullandıkları bazı yontulmuş taşlar ve kemikler bulunmuştur. Ateşin keşfi bunların zekâsının mühim bir derecede yükselmiş olduğunu gösterir. Ateş yakmak dikkate ve onu idame etmek de istikbali düşünmeğe bağlıdır. Pekin adamları ateşi belki taşları kırarken çıkan kıvılcımlara dikkat ederek keşfetmiş ve yakmışlardır. Bu, insanların ilk fennî tecrübeleri olabilir. Kendilerinde endüksiyon (induction) yani münferit hâdiselere bakarak hakikate doğru gitmek kabiliyeti olduğunu gösterir. Bu da dikkat ve düşünmek sayesinde kabildir. Zaten yüksek maymunlarda bazı hâdiselere karşı tecessüs kabiliyeti vardır.»

(Aynı eser, sayfa: 60) «Pekin civarındaki Şu-Kutien (Chou-Kou-Tien) mağarası yakınında bir çok iskeletlerin bakiyeleri bulunduğuna göre, bu tip insanların grup halinde yaşadıklarını kabul etmek lâzımdır. Çocukların uzun müddet ebeveynin muavenetine muhtaç bulunması da bunu mecburi kılan sebeplerdendir.»

«Avrupada Pekin adamlarından belki birkaç yüz bin sene sonra, daha yüksek insan tiplerinin yaşadıklarına, yaptıkları taş aletlere bakarak, hükmediyoruz. Bu insanların iskeletlerinden pek az şey keşfedilebilmiştir. Mauer’de bulunan bir alt çene kemiği ile İngilterede fena bir halde bulunan Piltdovn (Piltdown) kafa kemiği bunlardandır. Yaptıkları taş aletler çok kaba yontulmuştur.

Daha sonra Neandertal (Neanderthal) tipi insanlar zuhur ediyor. Bunlara Homo primigenus ismi de verilmiştir. Bu adamların iskeletlerine muhtelif ülkelerde tesadüf edildi. Evolüsyonun bunları şimdiki insanlara daha yaklaştırmış olduğunu, kafalarının büyüklükleri gösteriyor. Rodesia (Rhodesia) da bulunan kafa kemiğinin boşluğu 1280 cm olduğu halde, Neandertal’de bulunan boşluğu 1400 cm3, Şapel – O – sen (Chapel – aux – saints) de çıkanlarınla 1620 cm3 tür. Şimdiki insanlarda bu hacım 1800 – 1900 cm3 tür. Homo primigenus’lerin alınları basıktır, alın açıları 58 derece ile 67 derece arasındadır. Bacak kemikleri şimdiki insanlar gibi ayakta dosdoğru duramadıklarını ve dizleri biraz bükük olarak yürüdüklerini gösteriyor. Kafaları öne doğru iğiktir; yüzleri biraz aşağı bakar; kolları uzundur. Bu hususiyetler bu tip insan» ları ağaçlarda yaşıyan maymunlara yaklaştırır.»

(Sayfa 61) «Homo primigenus’lerîn sileks’i , toprağı kazıp çıkarmaları, işe yaramıyan dış kısımlarını kaldırmaları ve nükleüs’İeri (sileks – çekirdeği) bîr usul ile kırarak, yontarak, alet haline getirmeleri, “birlikte çalıştıklarını ve usullerini birbirine öğrettiklerini gösterir. Bu da kendilerinin grup halinde yaşadıklarına ve bîr takım kaidelere tâbi bulunduklarına delâlet eder.

Bu adamlar mağaralarda yaşamışlardır… Buralarda birçok kömür ve kül kümeleri bulunmuştur ki ateş kullandıklarına delâlet eder.

Bunlar gıdalarına ormanlardan topladıkları nebatlar, ve; avladıkları hâyvanlar ile”temin ederlerdi. Yaşadıkları devre glasiyeler arasına tesadüf eden oldukça sıcak bir zamandır. Bunların ölülerine hürmet ettikleri anlaşılıyor. Mağaralarda, mezarlar bulunmuştur. Ferrasie’de aynı bir mezardan bir erkek, bir kadın “ve birkaç “çocuk iskeleti çıkarılmıştır. Bu da aile hayatının teessüs etmiş olduğunu “gösterdiğinden ehemmiyetlidir..

(Sayfa 62) «Binlerce sène yaşadıktan sonra Avrupada homo primigenus’un; büyük bîr ihtimalle hiç nesil bırakmadan, mahvolup gittiği anlaşılıyor. Bu hâdisenin husulünde, kendilerine nispetle daha çok akıllı ve daha yüksek bir tekâmüle varmış insan nevilerinin Afrikadan veya Àsyàdan Avrupaya’ hicret etmeleri belki büyük bîr rol oynamıştır.

E. Pittard taş ve yen taş devirleri medeniyetinin, tekâmüllerini Afrikada daha, ileri götürebilmiş ve sonra Avrupaya hicret etmiş, insanlar tarafından kurulduğu, gitgide daha ziyade tebeyyün etmektedir, der.

Bu yeni gelenlerin kafaları ve neticede beyinleri daha büyük ve ze­kâları daha yüksek olduğundan, pek iptidaî insanlar olan homo primlgenus’e galip gelmişler ve ‘onları ifna etmişler gibi görünüyor»’ Bu insanlarda tekâmül hızının azalmış olması da ihtimal dahilindedir. 30 bin sene kadar evvel, Avrupada zuhur eden bu yeni insan tiplerinden biri Grimaldi Négroid’leri ‘(Negroide ‘de Grimaldi)’dir. – Bunlar Mamot – filleri devrinin nihayetlerine doğru gelmişler, Ren geyikleri devrinin ilk kısımlarında Avrupada yaşamışlar ve Orinyasien'(Aurignacien) zamanı medeniyetini yapmışlardır. Bunların taştan yaptıkları aletler daha çoktur ve daha iyi yapılmıştır. İlk olarak kemikler üzerine, resimler hakketmişler, sırf güzellik arzusu ile yani sanat için sanat eserleri meydana getirmişlerdir. Aynı sanat zevkini, bazı deniz hayvanlarının kabuklariyle yaptıkları, ziynet eşyaları da gösteriyor. İptidai insanlarda güzel sanat hissinin sırf dimağı bir tekâmülle meydana geldiğini kabul etmek icabeder. Bunlar bazı küçük statüetler de bırakmışlardır.

(Sayfa: 63) «Negroid’lerden biraz daha üstün bir kavim paleontoloji’de “Solutréen, devri denilen zamanda yaşamıştır. Başlıca işleri av avlamak imiş. Zamanlarında çok at varmış. Bunları korkutarak uçurumlardan aşağı atlatırlar, öldürürlermiş. Bir uçurumun altında yüz binden ziyade ata ait iskelet parçaları bulunmuştur. Sanat bunlarda biraz daha ilerlemişti. Bu devre ait aletlerden bazılarının şekilleri ve hususî süslü işlemeleri hasebiyle, şeflere ait kumanda vasıtaları elması ihtimali düşünülmüştür. Böyle ise içtimaî teşkilâtın mühim bir derecede ilerlemiş olduğuna hükmedilebilir.

İlk taş devrinin en parlak medeniyeti Magdalénien (Magdaléni­enne) zamanında görülüyor .Bu devir zamanımızdan belki 28 bin sene kadar evveldir. Havalar çok soğuk ve glasiyeler pek ilerlemiş bulunuyordu. Bu devrin en mühim ırkı Âsyadan veya Afrikadan Meret suretiyle gelmiş KroManyon (Crô – Magnon) insanlarıdır. Bunların başları ve dimağları daha büyük, alın açıları daha geniş idi. Zekâlarının da daha yüksek olduğunu bıraktıkları aletler, resimler ve statüetler ispat etmektedir. Sileks taşından yaptıkları aletler daha incedir ve daha maharetle yontulmuştur. Kemikten kargı, ok uçları, bastonlar, dikiş dikmek için delikli iğneler, deri elbiseleri İliştirmek için hususî parçalar yapmışlardır. Uzaklara kargı atmak usulünü bulmuşlar, bunun için mahsus atma değnekleri (propulseurs) icat etmişlerdir. Yemek için kaşık gibi şeyler ve belki avda kullanmağa mahsus davullar yapmışlardır.

Bunların cemiyetleri şüphesiz daha mükemmel bir şekle girmişti. Hayatlarının mühim bir kısmını mağaralarda geçirdiklerinden îş tezgâhları oralarda bulundu. Ehli hayvan yetiştirdiklerine ve ziraatle meşgul olduklarına dair hiç bir emare elde edilememiştir. Lâkin birçok ziynet eşyası yapmışlar, mağaralarının duvarlarını, sanatla yapılmış resimler ve kabartmalarla süslemişlerdir.

(Sayfa: 66) «Bıraktıkları eserlere bakarak bu zamanın insanlarında hâdiselerin sebeplerini araştırmak ihtiyacının çoğalmış olduğuna hükmolunabilir: İnsanlar daima, nedir? Nasıl oluyor?… Niçin?… suallerini sormuşlar ve bunlara kendi kabiliyetleri ve bilgilerine göre cevaplar bulmuşlardır. İptidaî insanlar için fennin keşifleri, nesillerin tecrübeleri mahsulü olarak bildiğimiz hakikatler tamamiyle meçhul idi. Dimağın bu sualler karşısında çektiği zahmeti bir takım hayalî cevaplar bulmak, hikâyeler uydurmak suretiyle teskin edebilmiş oldukları ve majı gibi çarelerle, korktukları hâdiselere karşı koymağa çalıştıkları anlaşılıyor.»

(Sayfa: 68) «Bundan tahminen 12 15 bin sene evvel Avrupada cilâlı taş medeniyeti (civilisation néolithique) başlıyor. Bu medeniyeti kuran iptidaî insanlar başka kıtalarda evolüsyonlarını ilerletmiş, sonra Avrupaya hicret etmişlerdir. Bunların belki bir kısmı Afrikadan, diğer bir kısmı da şüphesiz Asyadan gelmiştir.

Bunlar bâzı hayvanları ehlileştirmişler ve ekin ekmeyi keşfetmişlerdi. Ektikleri nebat, keten gibi iplik yapmağa yarıyan otlar, hububat, meyva ağaçları idi. Bunların yaptıkları taş aletler üstün birer sanat eseridir.

(Sayfa: 69) «Sileks taşından yaptıkları aletlerle, tedavi için bazı hastaların kafa kemiklerini kazıyarak deldikleri bile tahakkuk etmiş gibidir. Bunlar insan psikolojisinin gitgide tekâmül ettiğini gösterir. Bu insanlarda, içtimaî bağlar ve ahlâkî hisler yükselmişti, demeğe hakkımız vardır. Artık insanlar şimdiki adamların sırasına girmeğe başlamışlardı.»

«Avrupada madenî aletler ve eşya yapan insanların devri (L’âge des métaux) takriben 6-7 bin sene kadar evvel başlamışa benziyor. Lâkin başka kıtalarda daha evvel maden kullanılmış olması çok muhtemeldir.»

«Zekâsı yüksek birkaç insan, eritilmiş bakıra kalay karıştırarak, halita yapmak usulünü buldu. Side edilen tunç daha sert ve birçok eşyanın imaline daha müsait çıktı, çabuk yayıldı. Bu buluş daha yüksek bir evolüsyonu gösterir.»

«Tunç devrinden sonra demir aletler devri gelir. İlk kullanılan demir çok muhtemeldir ki, meteorlarla arzımıza düşen demirdir. Şimdiki Eskimo’ların ve Afrikada bazı kavimlerin, buldukları meteorlardan, bıçaklar ve ok uçları yaptıklarını biliyoruz. Muhtelif kavimlerin mitolojilerinde demirin havadan geldiği naklediliyor. İptidada demiri eritme den döverek istenilen şekle koyarlarmış. Lâkin asıl demir devri bu madeni topraktan çıkararak eritmeğe muvaffak oldukları zamandan başlamıştır.»

(Sayfa: 70) «İnsanlar, medeniyette ilerledikçe zamanlarını tâyin etmek ihtiyacını duymuşlar ve ilk olarak ayın tahavvüllerine dikkat ederek bir takvim meydana getirmişlerdir.

Milâttan 4288 sene evvel Mısırlılar Nil nehrinin feyezan zamanlarını gösteren bir takvim yapmışlar, ay hesabından vazgeçmişlerdir. Bu takvimde sene başı Sirius yıldızının ufukta ilk göründüğü gündür. Bu takvimin icadı insan zekâsının yüksek, bir dereceye vardığını gösterir. Aynı tarihlerde Asyada Sümerlilerin, Bâbillilerin, İranlı ve Hintlilerin çok mühim medeniyetleri olduğunu son zamanların hafriyatı meydana çıkardı. Bunlardan sonra tarihî devre başlar.

Gözden geçirdiğimiz paleontolojiye ait malûmat, insan beyninin ilk adamlardan beri gitgide büyümüş, zekâ ve psikolojik kabiliyetlerinin de aynı suretle tekâmül etmiş olduğunu anlatıyor.

Bu evolüsyon her ırkta aynı suret ve süratle husule gelmemiştir. Şimdi yaşıyan bazı vahşi kavimler el’ân ilk insanların seviyesinde kalmıştır.

Meselâ Avustralya yerlilerinin bir kısmının kafaları pek basık ve alın açıları küçüktür.’Kaş çıkıntıları öne doğru çok fırlaktır. Bunlara Huxley, Neandertaloid’ler ismini vermişti. Bu siyahilerin medeniyetleri yontulmuş taş devrinin medeniyetini geçememiştir. Sahilden uzaklarda yaşıyanlar çıplak dolaşırlar, yalnız tenasül yerlerini örterler. Dallardan basit kulübeler yaparlar. Silâhları odun ve taştandır. Kargılarının sivri uçları kemiktendir. Boomerang dedikleri bir nevi aletleri vardır. Bunlar, verilen şekil sayesinde, ustalıkla” atıldığı zaman, ava vurduktan sonra, geri döner, atanın yakınma düşer. Bu adamlar kabileler halinde yaşarlar. Yedikleri av etleri, ormanlarda bulunan kökler ve meyvalardır. Kadınlar çok çalışır. Ehli hayvanları yoktur, ekin ekmeyi bilmezler.»

(Sayfa: 71) «Cenubî Amerikadan Mageilan boğaziyle ayrılan ve Portekizli büyük kâşifin, üstünde birçok noktalarda yerliler tarafından yakılmış ateşler görüldüğünden dolayı «Ateşler toprağı» ismini verdiği, Terre de Feu (Terra del Fuego) adasında Eskimolara benziyen Fuejiyen’ler ile Patagon’lara mensup oldukları kabul edilen Ona’lar yaşarlar. Her iki kavim de çok iptidaî bir halde kalmışlardır. Çıplak gezerler. Yalnız iffet için önlük ve arkalıkları vardır. Çakmak taşiyle ateş yakıyorlar. Toprak kablar yapamamışlardır. Su kaynatmayı bilmezler. Anneleri çocuklarına suyu ağızlarında ısıttıktan sonra verirmiş.»

(Sayfa: 75) «Kanaatimce, bazı insan ırklarının ilerlemesine mâni olan sebepler, hayvan şubelerinde, bir kısmının evolüsyondan kalmasını mucip olanların aynıdır. Hâdiselerin mütalâası gösteriyor ki, yalnız haricî şartların tahavvülü ile tekâmülün durmasını izah mümkün değildir. O şubede değişiklikleri temin eden iç saik, evolüsyon hızı da azalmış veya durmuştur.»

(Sayfa: 76) «Bir millette mütasyon ile yüksek zekâlı birkaç şahsiyetin zuhuru, yeni fikirlerin, kanaatlerin ve keşiflerin menbai olabilir. Bunlar da o milletin terakkisi üzerine çok mühim bir tesir yapabilir. Şimdiki cemiyetlerin yakından tetkiki, bu müstesna insanların ne kadar ehemmiyetli değiştirme âmilleri olduğunu gösterir, İnsaniyet mâlik olduğu ilmî hakikatlerin büyük bir kısmını bu kabiliyetlere borçludur.

İlk insanlar için de vaziyetin aynı olması çok muhtemeldir. Mit’lerin, Tabuların, Totemlerin ve birçok itiyatların esasını, insan zihniyetinin tecessüsü, yani hâdiselerin, ne ve neden? olduklarını anlama ihtiyacı teşkil eder. Nedir? Nasıl oluyor? sualini her devrede hiç olmazsa bir kısım insanlar kendi kendilerine sormuşlardır. Filhakika bu tecessüs kabiliyetini biraz olsun maymunlarda bile buluyoruz. Bir insan, zihninden geçen bu suallere zekâsının derecesine ve bilgisine göre cevap verir. Bu bilgiler çok noksan olduğu zaman, Mânalar, Majiler, bütün bâtıl itikatlar meydana gelir, nesilden nesile naklolunur; düşüncelere tesiri çoğalır, zihin inkişafını bozar.»

(Sayfa: 77) «Bu bahsi bırakırken bir noktaya daha dikkati celbetmek istiyorum. Birbirinden uzak yerlerdeki birçok vahşilerde bazı müşterek ahlâkî hisler bulunuyor. Meselâ tenasül azalarının örtülmesi, pek yakın akrabarlarla evlenmemek, umumiyetle iptidaî insanların itiyatlarıdır. Bunlar ahlâkî hislerin husulünde, diğer sebeplerden ziyade, dimağ evolüsyonunun tesirini gösterirler. Bütün müşterek âdetlerin daima kavimlerin birbiriyle temasları mahsulü olamıyacağı şüphesizdir. Bununla beraber haricî şartların tesiriyle, aynı kemal derecesine gelmiş dimağlarda başka kanaatler husulü mümkündür. Bu fikri tekit eden bir husus da konuşulan lisanların bir çoğu arasında hiç bir münasebetin mevcut olmamasıdır. Muhtelif grup insanlar, dimağlarında konuşma kabiliyeti hâsıl olunca, kendilerine mahsus, şüphesiz başlangıçta çok basit ayrı ayrı diller icat etmişlerdir.»

Prof. Âkil Muhtar Özdenin yukarıdaki sözleri ilk insan, bugün yaşıyan iptidaî insan ve filogenezde insanın menşeini teşkil etmiş olan maymun insan mefhumlarını birleştirebilmek ve bu mevzuda mâkul bir neticeye varabilmek için biyoloji namına söylenebilecek olanın güzel bir hülâsasıdır.

Bu noktada bir hususu, daha ziyade tasrih etmek maksadiyle diyebiliriz ki: Evolüsyon bahsinde biyolojinin tasavvur ettiği «Maymun – İnsan» bugünkü maymun nevilerinin de atası olan bir varlıktır. Yani müşterek bir ana neviden hem maymunlar hem insanlar neş’et etmişlerdir. Hem insanların hem de bugünkü maymun nevilerinin ceddi olan o nevi, «Primat» adiyle anılmaktadır. Primatlar sonradan ortadan kalkmış ve onlardan gelen kollardan biri daima ilerliyerek insanları vücude getirirken, diğer kol çok yavaş olan bir evolüsyona tâbi olarak insan kardeşlerinden çok geri kalmış ve müşterek ceddimizin seviyesini daha ziyade temsil edebilen maymunları meydana getirmiştir.

Demek ki insan nevi filogenez esnasında daha aşağı seviyelerde skolesid’leri, annelid’leri, artropod’ları, balıklar, kuşlar ve diğer memelileri geride bıraktığı gibi en sonunda en yakın akraba durumundaki maymunları da tekâmül yarışında geçmiş ve çok geride bırakmıştır.

İnsan biyolojik tekâmül merdiveninin muhtelif basamaklarını filogenezi esnasında birer birer ve tedricen çıkmıştır. Bugünkü kazanç on binlerce, yüz binlerce senenin mahsulüdür. Şimdiki insanlar bu yüz binlerce yıllık filogenezin hazırladığı neticeye çok kısa bir yoldan ontogenez yolundan vâsıl olmaktadırlar. Fakat yine «Ontogenez filogenezin bir tekrarıdır.»

Dr. Muammer Bilge

Spiritualizm.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s