Evrim ve tekâmül kelimeleri aynı anlamdadır ve evolution karşılığıdır. Ben, tamamen kişisel bir tercih olarak, her iki terimi de seviyor ve birbirinin eş anlamlısı olarak kullanıyorum. Pozitif bilimsel birikimlerin ışığında, adına ister Büyük Patlama (Big Bang), ister Yaratılış, ister Genesis ister başka şey densin, bir “ilk andan” ve ondan sonra meydana gelen “ilerleyişten” inanarak bahsetmek için elimizde yeterince delil mevcuttur. 

Bu ilk patlamadan sonra her şey dağılıp gideceğine, bir araya gelerek tekâmül sürecini başlatmış, subatomik parçacıklardan galâksilere, cansızlardan canlılara sürekli bir ilerleme olmuştur. Bu tekâmülün, gelişmenin canlılar âleminde de sürmemesi işin hiç bir sebep yoktur ve, nitekim, aynen de öyle olduğuna dâir muazzam sayıda pozitif bilimsel gözlem, araştırma, bulgu mevcuttur. Bu âşikâr gerçeklere rağmen bir kısım din âlimleriyle bilim adamları arasında uzun zamandır süren, göz ardı edilemeyecek bir kavga yaşanmaktadır. Atın ağzında kaç diş olduğunu İncil’i tefsir ederek hesaplamaya çalışan din adamları arasından çıkan genç bir piskoposun, “bir at bulsak da ağzını açıp saysak” dediği işin aforoz edilmesinin benzeri bir ufuk darlığı hâlâ pek çok kişinin zihnini karartmaktadır. Aslında kavganın biri emprik, diğeri psikolojik iki sebebi olduğu söylenebilir:

  • 1) Kendisi esasen bir papaz olan Charles Darwin’in bu işlerin tesâdüfen geliştiğini söyleyerek, her türlü ilâhî müdahale fikrine kapıyı tâ baştan kapamış olması,
  • 2) Özellikle semâvî dilerde yaratılmışların en şereflisi, Tanrı’nın sevgilisi gibi sıfatlarla anılan insanoğlunun antroposentrik veya homosentrik tutumu sebebiyle, amip, ayı, inek ve – hele nedense buna pek bir kızılıyor, belki de gerçekten bize çok benzedikleri için – maymunlarla akraba olduğunu kabûl etmeyi hiç mi hiç içine sindirememesi!

İnsanlarla maymunların arasındaki evrimsel bağlantıyı “insan maymundan gelmektedir” şeklinde ifâde etmek yanlış olacaktır. Evet, bizlerin en yakın akrabaları maymunlar ama sâdece ve sâdece onlarla aynı filumdan geliyoruz ve, pek muhtemelen, yarasaya veya fareye benzeyen ortak bir atamız var; Lumley Woodyear’ın deyişiyle “İnsandaki gelişmeyi maymunlarda da görüyoruz; onlarda da bir evrim ve gelişme var. İnsanın atası maymun değil ama bizlerle akraba, hattâ amcazâde olduklarını söyleyebiliriz.” Gerek Müslüman, gerek Hristiyan gerekse diğer dinlerden pek çok müfessirin, düşünürün, mutasavvıfın ve mistiklerin evrimi kabûl, hattâ ilân eden ifâdelerin kutsal kitaplarda da yer aldığını söylediklerini görüyoruz.

Son zamanlarda, bir dönem için Avrupa insanını inim inim inleten Ortaçağ taassubunun baş mimarı Katolik Kilisesi’nin dahi bu konuda geri adım attığını tebessümle müşahede ettik. Demek ki, hâlâ sekter bir şekilde kutuplaşmayı sürdürenleri bir tarafa bırakacak olursak,dinlerle müspet ilim bu konuda ters düşmüyorlar. Zâten, sırf dinî konular değil, ideolojik, felsefî her şey için söz konusu olan, kendisi gibi düşünmeyeni en azından aşağılayan – mümkünse mahvetmeyi tercih eden -, adına yobazlık denen illet olmasa, bu iki müessese aslâ ters düşmeyecekleri gibi, birbirlerini tamamlayıcı ve teşvik edici bile olabileceklerdir. Tarih, her iki ucun da ibret verici örnekleriyle doludur. Teist bir sinir-bilimci olan büyük bilim adamı Eccles ile, agnostik bir filozof olan ünlü Popper’in unutulmayacak seviye ve kalitedeki tartışmaları bunun en güzel örneklerinden birini oluşturmaktadır; yalnız, iki büyük düşünce adamının da ortak bir yönleri vardı: İkisi de âşikâr bir gerçek olarak karşımızda duran tekâmülü kabûl ediyorlardı.

Hâl böyle olunca, sorunun şekli de, mâhiyeti de değişiyor: “Evrim var olmasına var da, bunu Allah (Tanrı, God, Yahova, Ulu Yaratıcı, veya istediğiniz herhangi başka bir isim de kullanılabilir) dediğimiz ilâhî bir kudret mi yönetiyor, yoksa her şey olacağına varacak şekilde kendiliğinden mi gelişiyor?” Yâni bir finalite (gâiyet), hattâ teleoloji (ereksellik) mi söz konusu yoksa sâdece determinist, materyalist ve kozal (illî) bir perspektifle, kör tesâdüflerin sonucunda mı hep ileriye doğru bir gidiş var? İsteyen istediğine inanabilir! Ama, ortada evrim denen bir vâkıa var ve, bilim adamına düşen görev de, inancı veya ideolojik tercihi ne olursa olsun, bu hâdisenin tabiî mekanizmalarını, işleyiş prensiplerini ve sonuçlarını gene müspet ilimle, ayakları bu dünyanın ölçülüp biçilebilir realitesinden kopmadan incelemek, araştırmaktır.

Büyük Patlama’nın yaklaşık 15 milyar sene kadar önce meydana geldiği hesaplanmaktadır. Bu rakamı 13 ilâ 18 arasında ifâde eden araştırıcılar arasındaki bu ufak (!) hesap farklılıklarının sebebi, evrenin gittikçe genişlediği ve daha uzak gök cisimlerinin daha yüksek hızla birbirlerinden uzaklaştığının yanı sıra, Büyük Patlama’nın en önemli delili kabûl edilen fon görültüsüne (uzayın her tarafından eşit olarak gelen bir parazit) dayanarak Hubble sâbitinin değeri konusunda henüz tam bir fikir birliğine varılamamış olmasıdır. Bu uzaklaşma bizim gözlemleyebildiğimiz evrenin sınırlarında ışık hızına yakındır. Büyük Patlama’nın her yönden eşit olarak algılanan “fosili” olan bu fon paraziti sâdece 2.7 Kelvin sıcaklığındadır. Amo A. PenziasveRobert W Wilson1965’de ilk ölçümleri yaparken önceleri bu “parazitin” âletlerinin üzerine düşen güvencin pisliklerinden kaynaklandığını zannetmişlerdi! İlk patlayan şeyin ne olduğu konusunda muhtelif kozmolojik teoriler mevcuttur; fizik bilgini Alan Guth “bütün evren kararsız bir enerji alanının bir kuantum – mekanik çalkalanması sonucunda meydana gelmiştir” diyerek Big Bang’i izaha çalışmıştır. Bu karmaşık bilimsel ifâdenin günlük lisana tercümesi, maddesiz saf enerjinin bir varoluşa sahip olmadığı hatırlanacak olursa, “her şey hiçlikten meydana geldi” şeklindedir. Bilim tarihinin klâsik cilvelerinden biri olarak kaydedelim, Bir papaz olan George-Henri Lemaitre 1920’lerde ve daha sonraları, 1940’larda ünlü fizikçi George Gamow ilk olarak Big Bang fikrini öne sürdüklerinde bilim dünyası gülüp geçmişti! Bilebildiğimiz evrenin büyüklüğünü dahi zihnimizde canlandırmamız âdeta imkânsız olmakla beraber, bir fikir verebilmek işin şu örneği verelim: Eğer ışık hızıyla giden bir taksiye binseydik, bir uçtan öbürüne ancak otuz milyar senede varabilirdik! Bütün bilimsel bulgular Büyük Patlama’nın lehine olduğu için, bu teori a fortiori bir özellik kazanmıştır. Materyalist yaklaşımı korumak ve Büyük Patlama fikrinin dinlerle bilimin buluşması anlamına gelebileceği kaygısıyla, yaratılış kavramını silmek için ortaya atılmış Durağan Hâl Teorisi (Steady State Theory) ise evrenin ezelden beri böyle olduğunu, birbirlerinden uzaklaşan ve kaybolur gibi görünen maddenin yerine sürekli olarak yeni maddenin “oluştuğunu” iddia etmektedir. Büyük Patlama’nın kalıntısı olan fon gürültüsünün ve mütemâdi genişleme-uzaklaşmanın keşfiyle, bu teorinin pek prestiji kalmamış durumdadır.

Büyük Patlama’dan hemen sonraki ilk anlarda neyin nasıl olduğuna dâir kesin bilgilerimiz yok fakat oldukça güvenilir bilimsel kestirmeler mevcut. Büyük Patlama’dan 10-36 saniye sonra (saniyenin milyonda milyonda milyonda biri) evren bir bezelye cesâmetindeydi ve sıcaklığı 1015 (10 milyar milyon milyon) santigrat dereceydi. 1/100 saniye sonra evrenin sıcaklığı yüz milyar santigrat civarındaydı. Bu sıcaklıkta madde plâzma hâlindeydi ve atomlar oluşmamıştı. 1/10 saniye sonra sıcaklık otuz milyar, 1 saniye sonunda on milyar, 14 saniye sonra da üç milyar dereceye indi. İlk üç dakikanın sonunda ise bu rakam bir milyar dereceydi. Soğumayla beraber elektron, pozitron, nötrino ve foton gibi parçacıkların oranları, yapım ve yıkım süratleri de değişti. Soğuma ve genişleme sürdükçe, birkaç yüz bin sene zarfında elektronlarla çekirdekler birleşerek hidrojen ve helyum meydana geldi. Zamanla daha büyük atomlar, moleküller, uzay cisimleri ve galâksiler, güneşler, gezegenler oluştu. Büyük Patlama’dan sâdece 2 milyar sene sonra dahi galâksilerin oluştuğunu biliyoruz. Evrendeki güçler elektromanyetik güç, zayıf nükleer güç, kuvvetli nükleer güç, çekim gücü gibi tiplere bölündü ama aslında hepsi aynı gücün yansımaları olmalıydı. Kayıp madde, antimadde, karadelikler gibi oluşumların varlığı sonraları keşfedildi. Kaotik gibi görünen bu gelişmelerin müthiş bir kozmik bütünlük içerisinde seyrettiği inkâr edilemez bir manzara arz etmektedir. Gerek cansızlar gerekse canlılar âleminde tekâmülün tipik hususiyetleri şöyle özetlenebilir: a) Evrim, dâima, daha basitten daha karmaşığa doğru olmuştur; b) Evrim, dâima, muhafazası daha kolay olandan daha zor olana doğru olmuştur; c) Evrim, dâima, ihtiyacı kalmayan öğelerini bertaraf edip, gerekli alan öğelerini inkişaf ettirerek cereyan etmiştir d) Sonuç olarak evrim, dâima, daha sofistike ve frajil sistemlerin gelişmesi yönünde gerçekleşmiştir. Halbuki, entropi kanunu muvacehesinde olaya bakarsak, bunun tam aksinin cereyan etmesi, her şeyin dağılıp gitmesi gerekirdi! Neden öyle olmadı?

Güneş sistemi ve dünya yaklaşık 4.6 milyar sene kadar önce oluştu. En eski kayalar 3.8 milyar sene önce teşekkül etti. Prekambrian Çağ jeolojik tarihin ilk 4 milyar senesini (%85′ini) oluşturur. Paleozoik Çağ 600 ilâ 225 milyon yıl öncesine kadar sürmüştür ve jeolojik zamanın %10′unu oluşturur. Mezozoik Çağ 225 ilâ 65 milyon yıl öncesine verilen isimdir ve %4′lük kısmı kapsar. Hâlen içerisinde yaşadığımız Senozoik Çağ ise son 65 milyon seneye verilen isimdir, %1,5’luk kısmı kapsar ve hakkında en çok şey bildiğimiz dönemdir. İlk canlıların 4 milyar sene kadar önce ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. En tipik ve ortak evrim merkezî sinir sisteminde cereyan ettiği için, bu sistemin gelişimi rehber alınacaktır. Canlılar âleminde aynı evrimsel koldan gelen gruplara, benzer genetik özelliklere (DNA yapısına) sâhip olan ve evrimsel açıdan akraba olan türlerin içerisinde bulunduğu evrimsel kollara filum (phylum) denir.

Birkaç tip evrimin iç içe cereyan ettiği yazılır:

1. Filetik evrim: Yeni türlerin ortaya çıkmasına yol açan evrim. Fosillerde doğrudan gözlemlenebilen evrim budur. Bir popülasyon içerisindeki genetik çeşitlilik ne kadar fazlaysa, evrimleşme ihtimali de o kadar artmaktadır çünkü, “hayırlı” mutasyon ve eşleşmelerin gerçekleşmesi ihtimâli, “genetik havuzun” genişlemesiyle, daha da yükselmektedir.

2. Mozaik evrim: Tür içerisinde dış görünüşün değişmesi, mesela bedenin belli bir bölgesinin zamanla adaptif değişimlere uğraması ve bunun sonraki nesillere aktarılması. Kedigillerin muazzam sayıdaki alt-türlerinde bunun örneklerini görmek mümkündür.

3. Fenetik evrim: Türün ortamdaki özelliklere intibak etmesi çabası içerisinde ortaya çıkan veya tabiî etkilerin yarattığı evrim. Mesela, Bergmann Kuralı’na göne politipik sıcakkanlı türlerde alt-türlerin vücut cesâmetleri habitatın soğumasıyla artar (kutup balinalarını düşününüz); kezâ Allen Kuralı’na göre, sıcakkanlı türlerde habitatın ısısı yükseldikçe kulaklar, kuyruk gibi uzantı-organların cesametinde artma olur (filleri düşününüz) çünkü buralardan ısı atımı kolaylaşacaktır.

4. Tedricî ve nokta nokta evrim: Fenetik evrimin daha seçici ve özel şartlar altında oluşanıdır. Bâzı aniden ortaya çıkıp kaybolan türlerin böyle oluş mekanizmalarını ifâde eder. Bazı “yaşayan fosiller” buna istisnâ teşkil etmektedir: Lingula kabuklusu ismindeki bir kafadan bacaklı cinsinin yaklaşık 450 milyon senedir hayatını sürdürdüğü bilinmektedir. Bir sürüngen olan tuatara’nın da (sphenodon punctatus) takriben 200 milyon senedir pek az şekilsel değişikliğe uğrayarak hayatını idâme ettirdiği bilinmektedir. Mavi ve yeşil algler ise dünyanın en eski yaşayan organizmaları olarak ta Prekambrian Çağı’ndan beri denizleri süslemeye devam etmektedir.

MERKEZÎ SİNİR SİSTEMİNİN EVRİMİ

Dünyanın oluşmasından yarım milyar yıl kadar sonra, günümüzden yaklaşık 4 milyar yıl önce, kabuk tabakasındaki ilkel okyanusların tuzlu sularında ilk organik moleküllerin gelişip bir nev’î zarla çevrelenecek şekilde bir araya geldikleri ve, bu suretle oluşturdukları kozervat denen canlılık öncesi oluşumlardan da, ilk tek hücreli canlıların ortaya çıktıkları düşünülmektedir. Bu moleküllerin ortamdaki çeşitli gazları ve diğer kimyasal maddelerin ısı ve ışık enerjisinin etkisiyle oluştuğu fikrinin yanı sıra,panspermi diye adlandırılan, uzaydan bir göktaşı veya benzeri gök cismi üzerinde taşınarak gelmiş olabileceğini de iddia edenler mevcuttur. Eğer böyleyse bile, menşeini aldığı yerde de benzer süreç yaşanmış olsa gerekir. Bunların tek çizgili bir DNA’ya sâhip oldukları ve basit, iptidaî bir fotosentez mekanizması sâyesinde ultravioleden ve diğer dalga boylarındaki ışığın öldürücü etkilerinde kurtuldukları zannediliyor. Bu yarı-geçirgen ve küçük delikçikler ihtiva eden zarın, dış ortamın çok zehirli ve yıpratıcı vasfından dolayı, mikroorganizmanın iç dengesini koruyabilmek için geliştiği, bir yandan da çevredeki diğer organizmalar tarafından salgılanan çeşitli maddelerle seçici bir temas kurulmasını sağladığı, bu sâyede de ilk organik bilgi alışverişinin başladığı tahmin edilmektedir. Zamanla, gerek korunma gâyesiyle, gerekse çeşitli hayatî fonksiyonların sürdürülmesinde işbirliğinin hayatta kalmayı kolaylaştırmasının sonucunda, bu organizmalar kolonileşmeye başladılar; bu gelişmenin 3.5 milyar sene kadar önce gerçekleştiği düşünülmektedir. Çeşitli fosil incelemelerinde, bu tek hücreli organizmaların stromatolitler ismi verilen büyük yığınlar halinde kule gibi tabakalar oluşturdukları tesbit edilmiştir. Hücreler arası bağlantı ve çekimin yürütülmesi ve çevreyle olan alışveriş başlıca üç yolla olmaktaydı: Kimyasal maddeler, vibrasyon ve basınç gibi fiziksel etkileşimler ve radyasyonun (ısı, ışık vs.) algılanması. İşte, zamanla hücrelerin zarlarında bu modaliteleri algılayacak özel yapılar gelişmeye başladı ki, bunlara reseptör denir. Mikroskopik plândaki bu evrim makroskopik olarak da cereyan etti. Denizlerin zarif süslerini oluşturan mercanların adaleyle nöron (sinir hücresi) arasında bir hücre yapılarının ve çetişli reseptörlerinin olmasının yanı sıra, koloni hâlinde yaşamaları, evrimin her bir plânda devamlılık arz ettiğinin muhteşem bir numunesidir.

İlk tek hücreli prokaryositler (çekirdeği bulunmayan ilkel hücreler) basitçe kendi DNA’larının kopyalarını imâl ederek çoğalıyorlardı. Dünya tarihinin ilk 1 milyar senesi boyunca atmosferin metan, amonyak ve karbon dioksidden ibâret olduğuna, oksijenin ya hiç mevcut olmadığına ya da çok az bulunduğuna işâret eden pek çok bulgu mevcuttur. Muhtemelen bu canlılar oksijeni bir artık madde olarak çevreye yayıyorlardı ve benzer canlılar hâlâ denizleri süslemekte, O2 istihsâl etmektedirler. Denizlerde ortaya çıkan bu O2 atmosfere yayıldıkça, güneş kaynaklı radyasyonun etkisi sonucunda meydana gelen fotoşimik reaksiyonlarla ozon (O3) meydana geldi ve günümüzde bâzı kimyasal maddeler sebebiyle zarara uğrayan ve öldürücü ışınlara karşı doğal bir kalkan vazifesi gören ozon tabakası tâ o dönemlerde, yüz milyonlarca yıl zarfında oluştu. Bu sâyede hayat denizlerin daha üst tabakalarına tırmanabildi, sonunda da denizlerden çıkabilip çeşitlenebildi, O2’ye bağlı hayat formuna geçilebildi. Yaklaşık 3 milyar sene içinde, O2 soluyan ve artık madde olarak COsalıveren canlılarla, bunun tam tersini yapanlar arasında dinamik bir denge kuruldu; bu temel biyokimyasal işlemle hayatını sürdüren hayvanlar ve bitkiler gelişip bollaştılar ve gezegenimizin hâkimiyetini ellerine geçirdiler. Ara formlar hâlâ hayatlarını sürdürmektedirler. Tek hücreli bazı canlılar ortamda yeterince besin bulunduğunda hayvan gibi davranarak onları “yemekte”, bulunmadığında ise bitki gibi davranarak fotosentez yoluyla enerji istihsâl etmeye başlamaktadırlar. Kuraklık dönemlerinde akciğerimsi organları, sular bollaştığında süzgeçlerini kullanarak hayatlarını sürdüren akciğerli nehir balıkları da evrimsel ana türlere ve canlıların muazzam adaptasyon kaâbiliyetine basit birer örnek teşkil eder. Bilinen en mütekâmil hücre türü olan nöronun ortaya çıkabilmesi için elzem olan bol oksijenli ve glükozlu ortamıngelişebilmesi için üç milyardan fazla sene gerekti.

700 milyon sene önce süngerler evrimleşti ve 50 milyon sene zarfında (650 milyon sene kadar önce) nöron ortaya çıktı. Düz solucanlarda ilkel fotosesitivite, 600 milyon sene önce de ilkel beyinler gibi fonksiyon gösteren gangliyonlar ve yumuşak vücutlu omurgalılar gelişti. 500 milyon sene önce ilk omurgalılar, zırhlı balıklar ve ilkel beyin lobları gelişti. İlkel beyin diyebileceğimiz talamus da 500 milyon sene önce evrimleşti. 460 milyon sene önce ilk kara hayvanları zuhur etti, 420 milyon sene önce de karalarda bitkiler bollaştı. Evrim ilerledikçe heyecanî, mistik ve artistik her türlü uç yaşantıların âdeta merkezi olacak amigdala denen beyin çekirdeğinin bu dönemde ortaya çıktığını görüyoruz. 175 milyon sene önce dinozorlardan kuşlar evrimleşti (dinozorlar, muhtemelen, 65 milyon sene önce Meksika Körfezi yakınına düşen bir meteorun yol açtığı buz çağı sebebiyle tarih sahnesinde silindiler). 150 milyon sene önce ilk memeliler ortaya çıktı, beraberlerinde beynin en mütekâmil tabakası olan neokorteksi de getirdiler. 100 ilâ 70 milyon sene önce ilk primatlar tekâmül etti. 50 milyon sene önce oksipital ve temporal loblar müthiş gelişme gösterdi. Bizim de atamız olan ilk proto-primatlar 45-50 milyon sene önce zuhur etti ve böcek yiyen, fareye benzer yaratıklardı. 40 milyon sene önce Afrika’da ilk maymunlar ortaya çıktı ve ağaçlardan karalara inip yaşamaya intibak gerçekleşti. 5-10 milyon sene önce hominidler (insanımsılar) tekâmül etti. Afrika’da, yaklaşık 2.5 milyon sene önce dik olarak ayakta duran ve âlet kullanan insanımsıların bulunduğuna delâlet eden kalıntılar bulunmuştur ve bu hominidin 1.5 milyon yıl boyunca Afrika’dan ayrılmamış olduğu tahmin edilmektedir. Gürcistan’da 1.8 milyon, İspanya’da 1 milyon, Almanya’da 600 bin sene öncesine ait insanımsı kalıntıları bulunmuştur. Bunların kemik, kafatası ve çene yapıları da farklıdır. Zamanla insanın kafatasının yapısı beyzbol topuna benzemekten çıkıp futbol topununkine benzemiştir. 3-5 milyon sene önce Australopithecustürleri dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıktılar. 2-3 milyon sene önce homo habilis (elli adam) evrimleşti, homo erektus (ayakta duran adam) ve Cro-Magnon adamlarında başparmak iyice tekâmül etti. Homo erektus Afrika ve Avrasya’da 300 bin sene öncesine kadar yaşamıştır, bu türün tâ 500 bin sene önce ateşi kullanmayı keşfettiği, kozmetik ve artistik amaçlı madde kullanımını gerçekleştirdiği bilinmektedir. 200 bin sene önce homo sapiens (farkında olan adam) evrimleşti, homo sapiens sapiens(farkında olduğunu farkında olan adam) ise 50 ilâ 40 bin sene önce evrimleşti. 34-30 bin sene kadar önce Cro-Magnon ve Neanderthals adamları iyice gelişti, 25 bin sene kadar önce frontal lob (beynin alın kısmı) bu günkü haline doğru tekâmül etti.

Amip gibi tek hücreli, basit canlılarda uyaranlara tepki verme, tehlikeden kaçıp gıdâya yanaşma, bunları yapmak için karar verme yeteneğinin bulunduğunu biliyoruz. Bu bakımdan, bu en iptidaî canlılar da tıpkı bir nöron gibi fonksiyon gösteriyorlar ama bunu canlının tamamı, çok daha elemanter düzeyde yapıyor. Aslında, ileride göreceğimiz gibi, nöronlar da beyindeki ilk imâl edilmeleri ve onu takip eden göçleri esnasında, radial glial rehberlerinin önderliğinde hareket edebilme yeteneği sergilerler ama sonra bu yeteneklerini kaybederler. Eğer başka bir sebeple hayatı sona ermezse, amiplerde bizimki gibi bir ölüm de söz konusu değildir. Kendi DNA’sının bir kopyasını oluşturarak, basitçe ikiye bölünür ve, cesetsiz bir ölümü müteakip, iki yeni “genç” amip ortaya çıkar. Evrim ilerledikçe elemanter fonksiyonların daha karmaşık hâl aldıkları, basit kolonizasyondan çok hücreliler âlemine geçildikten sonra da, bunları yürütmek üzere bir araya gelmiş hücreler, onların birleşmesinden oluşmuş organlar ve organlardan oluşmuş birtakım organizmaların ortaya çıktığı görülür. Bu organizmaların basitçe bölünerek çoğalmaları imkânsız olacağından, zamanla eşeysel (sexual) üreme gelişir. İlkel canlılarda haber alma, değerlendirme, karar verme ve icra fonksiyonlarını canlının bir anlamda bütününün yaptığını anlatmıştık. Evrimleşme ilerledikçe, tıpkı diğer özelleşmiş organ sistemleri gibi bu fonksiyonu üstlenen bir sinir sisteminin geliştiği görülür. Solucanlarda sinir hücrelerinin gangliyonlar hâlinde toplandıkları, bunların da her birinin bağımsız karar verme özelliğine sâhip olduğunu görürüz; nitekim ilkel bir solucanı ikiye bölerseniz, gangliyonları zarar görmemişse, iki yeni canlı solucan bireyi ortaya çıkacaktır. Daha mütekâmil solucanlarda ise kafanın oluşmaya başladığı dikkati çeker. İşte, bütün diğer organların ve sistemlerin yöneticisi, en mütekâmil hücre olan nöronlar da ilkel canlılarda gangliyonlar hâlinde toplanırken, zamanla en üst yönetici kısım baş bölgesinde bir araya gelerek beyni husule getirmiştir (ensefalizasyon). Hemen bütün çok hücreli yaratıkların yeni ortamlara baş bölgelerini sokarak girdikleri bilinir. Çünkü özellikle fotik ve şimik uyaranları algılayacak algılayıcı hücreler veya organlar burada toplanmıştır. Zamanla beynin de tekâmül ettiği görülür ve omurilikte iç kısımda bulunan gri madde en üst tabakayı oluşturarak, bir zar gibi beyni çevirmeye başlar ve ortaya serebral korteks çıkar (kortikalizasyon). Beyin de tekâmül edip erken sürüngen beyni, eski memeli beyni aşamalarından geçilmiştir. Sonunda, en üst primatlarda bulunan yeni memeli beyni gelişmiş, korteksin en mütekâmil hali de insana nasip olmuştur. MacLean en gelişmiş canlılar olan memelilerin beynini üç tane iç içe geçmiş ama fonksiyonel devamlılık ve bütünlük arz eden tek bir beyin gibi telâkki ederek buna “triune” demiş ve evrimdeki ensefalizasyonun aşamalarının en son hâlini tanımlamıştı: En içte ve ilkel olan sürüngen beyni bazal çekirdekleri ve tâ sürüngenlik aşamasından kalma yapıları ihtiva eder; günlük rutinlenn, subrutinlerin ve birtakım prosemantik (pre-linguistik) fonksiyonların icrasından sorumludur. Onun üzerinde eski memeli beyni (limbik veya viseral beyin) bulunur ve memeli hayatı için elzem olan bakım, annelik ihtimamı ve oyun oynama gibi sürüngenlerde bulunmayan davranışları düzenler. En evrimleşmiş olarak dıştaki yeni memeli beyni yer alır ki, hassas duyusal analiz, motor koordinasyon, hâfıza ve çağrışımların düzenlenmesinin yanı sıra, homo sapienste lisan yoluyla iletişimi düzenler.

Gerek toplam beyin hacmi, gerekse frontal ve temporo-pariyetal korteksin kalınlığı insanda en yüksek ölçüdedir. Sıçan beyninden insana doğru incelendiğinde, biyolojik evrim inkâr edilemez delillerini görürsünüz. İnsan beyni, bilinen bütün diğer canlı türlerininkinden daha büyük, daha ağır, beyin/vücut oranı en yüksek ve daha gelişmiştir. Global tekâmülün yanı sıra, insan beyninde bâzı bölgelerin çok daha geliştiği, bâzı bölgelerinin ise gerilediği fark edilir. Zekâ, uzun vâdeli plânlar için gerekli çağrışımların yapılmasından sorumlu prefrontal korteks toplam kedi korteksinin sadece %3.5’unu, maymunlarınkinin %11.5’ini, insanlarınkinin ise %30 kadarını oluşturur. Buna karşılık, primer görme korteksi maymunlarda %17, insanlarda sâdece %1.5’luk kısmı kaplar. Bunun teleolojik izahı çok basittir: Zekâ ve soyut düşünce ile ilgili bölgeler geliştiği oranda, daha basit ve türün hayâtiyetini idâme ettirebilmesi için elzem fonksiyonların önemi azalmaktadır. Maymunun etrafını çok iyi görebilmesi avlanma, eşleşme, korunma gibi pek çok fonksiyon açısından çok önemliyken, insanın telefonla bakkala sipariş vermesi, eşini tanıması ve kendini koruması için bu derecede gelişmiş görme duyusuna ihtiyacı yoktur. Koku duyusu bir köpek için vaz geçilmez önem taşır; hele tabiî şartlar altında, koku alamayan bir köpeğin hayatta kalması mümkün değildir. Bu yüzden de köpeklerin “koku beyni” insana nispetle müthiş gelişmiştir; halbuki, koku almadan yaşayan milyonlarca insan mevcuttur.

İnsan türünde tekâmül kültürel açıdan da devam etmektedir. Sürekli olaraknurtürel ve kültürel girdilerle yüklendiği için, beyinlerimizin organizasyonu değişmektedir. Son senelerde tesbit edilen ve nöral plastisite denen bir olgu var: Sürekli ve tekrarlayıcı uyaranlar, merkezî sinir sisteminin ve onun yönettiği bütün organizmanın yapısal özelliklerini, muhtemelen müteâkip nesillere de geçebilecek şekilde değiştirebilmektedir. İnsan türünde son 250.000 sene zarfında aşikar bir filetik evrim kaydedilmemiştir. Ancak ufak ekotipik ve fenetik varyasyonlar olagelmiştir. Bunun, a) sürenin henüz yeterli olmaması; b) giyinme, barınma gibi asgarî düzeyde davranışlardan başlayarak, medeniyetin getirdiği imkânların çevresel stresörleri azaltması gibi muhtemel sebepleri üzerinde durulmaktadır. Çeşitli ve özellikle de yeni zuhur eden hastalıklar, çevre kirlenmesi, kalabalıklaşma benzeri sosyal ve fizik zorlamalar insan türünü de etkilemektedir. ABO kan gruplarında, orak hücreli aneminin ortaya çıkışında bunlar gözlenmiştir. Bu ve benzeri fenetik ve mozaik zorlanmaların eninde sonunda homo sapiens sapiensin de evrimleşmesine yol açacağına dâir ciddî bilimsel tahminler mevcuttur. Velev ki, çevre kirlenmesine mâni olmak, tabiatın korunmasına önem vermek, çeşitli hastalıklardan kurtulmak yolunda kendini aşmaya başlamış olan insanoğlunun bundan sonraki evrimi, pek muhtemeldir ki, diğer hayvanların mâruz kaldığı banal zorlayıcılardan korunmayı başardığı için, alışılagelenden farklı cereyan edecektir. Tefekkür etmek beyindeki frontal ve temporopariyetal bölgeleri, mistik ve artistik yaşantılar amigdala ve limbik sistemi sürekli olarak tembih etmektedir. Bilimde, her türlü sanatta sürekli ilerleme içerisinde olan insanoğlunun beyni gelişmeye devam edecektir. İcat ettiğimiz ve her geçen gün bizleri teknik açıdan daha da rahat hale getiren âletler sayesinde ellerimize ve kollarımıza daha az ihtiyaç duyar olacağız. Muhtemelen bizden daha da “insancıl” olacak müstakbel torun-türümüzün hem rölatif hem de mutlak anlamda daha büyük beyin (ve kafa) hacmine, daha küçük bir vücuda ve ekstremitelere sahip olacağı kestirilmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Kerem DOKSAT / İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi / Psikiyatri Ana Bilim Dalı / 16.06.2001

Historicalsence 1, 2, 3

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s