Çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes şunun farkındadır. Çocuklar doğumu izleyen ilk birkaç ayda, bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan ederler. Bu gaz ya anneden geçer ya da çocuğun sindirim sistemindeki tasarım hatasından kaynaklanır.  Bir evrimciye sorarsanız; ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına yapışarak her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır.

.

Bu nedenle primat yavruları gaz sancıları çekmez. Ne zaman ki doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık bu sorun karşımıza çıktı. Ancak evrimsel yapısal değişim sosyal evrime ayak uyduramadığı için zamanında gerekli önlemler oluşamadı.

Bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin çocuğa bakmadan D vitamini de içeren bir ilaç yazıyor. Bunu muhakkak almalısınız diyor. Burada birisi yanılıyor ya doktor ya da doğaüstü güç. Çünkü akıllı tasarım olsaydı, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmiş olurdu.

Ancak bir evrimciye sorarsanız; insan güneş ışığının çok yoğun olduğu Doğu Afrika’da evrimleştiğinden D vitamininin oluşması için ek bir kaynağa ihtiyaç duyulmamıştı. Ne zaman ki Kuzeye yayıldı, eksiklik ortaya çıktı. Demek ki bir enlemden başka bir enleme geçince akıllı tasarım akılsız tasarım haline dönüşmüş.

Aynı şekilde çocuk (yani hiçbir günah işlememiş bir varlık) doğar doğmaz başlayan neredeyse okula gidinceye kadar her ay tekrarlanan aşı furyasını hiç düşündünüz mü? Hepatit-B, tüberküloz, çiçek, çocuk felci, kabakulak, kızamık, kızıl, zatürree, ishal, boğmaca; daha neler gelecek bilemiyoruz.

Bir evrimciye sorarsanız: Doğa kimseye öncelik ve farklı bir statü tanımamıştır. Her canlı gibi bizim de parazitlerimiz olacaktır. Doğada bulunan canlılar hiçbir canlının gözünün yaşına bakmaz. Hele hele Eşrefi Mahlukat gibi özel bir imtiyazı hiç tanımaz.

Doğanın işletim sisteminde boş bulduğun yere yerleşeceksin, seni sınırlayan bir etken ortaya çıkıncaya kadar da sonuna kadar kullanacaksın. İnsanoğlu bunların bir kısmının çaresini bularak bu fırsatçıları tümüyle yok etti (çiçek hastalığı etmeni gibi) ya da hareket yeteneklerini iyice kısıtladı (bağırsak parazitleri, çocuk felci vb). Bir kısmının da henüz çaresini bulamadı (AIDS gibi).

Böylece evrimci size sonuç olarak şunu söyleyecektir; Hastalık ve kusurları önlemenin yolu yalvarmadan ve dualardan değil bilimsel araştırmalardan geçer.

Hemen hemen hiçbir işleve sahip olmayan 20 yaş dişlerimiz çoğumuzun korkulu rüyası olmuş, birçoğumuza kötü günler yaşatmıştır. Dogmatikler bunun için kem küm bir şeyler söyleseler de hiç kimse inandırıcı bir açıklamasını yapamamaktadır. İnançlara göre insan aynen yaratılmışsa, evrimleşmemişse 20 yaş dişleri de insanın başına bela olarak verilmiştir.

Ancak bir evrimciye sorarsanız; bu dişler otçul dönemde öğütme işinde kullanılıyordu, daha sonra omnivor (yani her şeyi yer) hale geçince, özellikle de yiyeceklerimizi pişirerek daha yumuşak hale getirince gerek kalmadığı için doğal seçilim ile ortadan kaldırma sürecine sokulmuştur. Evrim sabırlı ve sürekli bir işleyişin adı olduğu için de hemen ortadan kaldırılamamış zamana bırakılmıştır.

Elli yaşını geçmiş her erkeğin aklı prostatındadır. Çoğunluk doğru düzgün işeyemez, olur olmaz yerde işemeye kalkışır bu nedenle kana kana bir su bile içemez. Tuvaletin başında dakikalarca bekler. Eşeysel işlevler aksamaya başlar ve daha da vahimi prostat er ya da geç kanserleşmeye başlar.

Bir evrimciye sorarsanız o size der ki; Prostat bezi sahneye çıkarken ozmos yani su geçişlerini düzenlemek gibi bir görev için ortaya çıkmıştı. Ancak zamanla başka görevler de üstlenince aksaklıklar başladı. Eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım yapmış olsaydınız iki paralık bir sfinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. Ancak evrim gelecek için plan kurmaz o anda elde bulunan imkanlar arasında en iyiyi seçmeye çalışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.

Neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı çekmektedir. Diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok gibi. İnsana eziyet niye?

Evrimciye sorarsanız; bir zamanlar dört ayak üzerinde yürüyen atalarımız ağırlığı tüm omurgaya dağıttığı ve onu da dört noktadan toprağa verdiği için böyle bir sorunla karşılaşmadı. Ancak iki ayağı üzerine kalkınca ağırlık merkezi 4.-5. omurların arasına yoğunlaştı. Burası da yeterince kasla desteklenmediği ve evrim mekanizması deneme yanılma yöntemi ile çalıştığı yani çok ağır işlediği için bu kadar kısa süre içinde gerekli önlemi geliştiremedi. Böylece öne uzattığımız bir kiloluk bir yük kaldıraç misali omurlara 20 kiloluk bir baskı oluşturdu.
Hemen hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fıtık ve kasık fıtığı niye insanlarda görülüyor diye düşünebilirsiniz.

Bir evrimciye sorarsanız; bir zamanlar dört ayak üzerinde gezdiğimiz için iç organlar özelikle testislerin vücut dışına çıktığı kanala (inguinal kanala) basınç yapmıyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktık, iç organlar basınç yapmaya başladı. Özellikle belirli bir yaştan sonra bağırsaklar bu kanaldan dışarıya sarkmaya başlar.

Eskiye ait insan fosillerine bakıyoruz, çürük diş hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayı). Ancak ne zaman ki besinlerini öğütüp pişirmeye ve özellikle de tahılla beslenmeye başlıyorlar, o zaman diş çürükleri ortaya çıkıyor. Doğaüstü güç insanı vahşi bir hayvan gibi doğada dolaşsın diye mi tasarladı? Uygarlığa geçeceği ve geçişte yaşayacağı sorunlar tahmin edilemez miydi?

Akıllı tasarımcılara sormanıza gerek yok, çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili insan neslinin atası olarak kabul etmiyorlar. İnsanın zembille gökten indiğine inanıyorlar.

Ancak bir evrimciye sorarsanız; Tahılla beslenme, mayalanmaya bağlı olarak ağızdaki asidik tepkimelerin ve aşınmaların meydana gelmesini tetiklediği için diş çürümeleri meydana gelmiştir.

Akşam sabah hamdolsun verdiğin nimetlere diye dua ediyoruz. Bu kadar çeşitli yiyecek verdiği için. Peki doğada yaklaşık 400.000 bitki türü olmasına karşın niye daha çok çeşitli meyve veya sebze sunmadığını bir türlü aklımıza getirmiyoruz? Çünkü olandan başkasını düşünemiyoruz.

İnsan oluştuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak bugün nimet olarak tanımladığımız sebze veya meyvelerin ve keza hayvanların hiç birini göremeyiz. Doğa elmayı, armudu, kirazı, kayısıyı, portakalı, şeftaliyi, mısırı, domatesi, salatalığı, kabağı, nohudu, şeker pancarını, karnabaharı, lahanayı, marulu, Montofon ineğini, Holstein ineğini, Legorn tavuğunu ve bugün kullandığımız onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimleştirmemiştir.

Ama her devirde evrim mantığına sahip insanlar olduğu için akıllı tasarım ürünü olarak belirtilen verimsiz varlıkları ıslah yoluyla (insani tasarımla) çok daha kullanılabilir ve verimli hale getirdiler. Siz domatesi, şeftaliyi ve yukarıda yazılan bitki ve meyveleri doğaya bırakın bir süre sonra asıllarına döneceklerdir. İnsan olmasaydı mısır bitkisi hiçbir zaman olmayacaktı. Doğa insanı düşünerek bunları evrimleştirmediği için bizim amacımıza en uygun şekli vermedi.

Sonuç olarak bir evrimciye göre: Doğal işletimin hatalarla dolu olmasında dolayı anormallikler örneğin poliployidi dediğimiz kromozom çoğalmaları nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler oluşuyor ya da doğaüstü gücün bizden esirgediği kalıtsal kombinasyonları insanlar ıslah yoluyla kendisi yapıyor.

Sonuç olarak bir anlamda dünya tamamlanmamış bir tasarım olduğu için evrim sürmektedir. Eğer her şey mükemmel tasarlanmış olsaydı evrimleşmeye gerek duyulmayacaktı.

Tanrısal bir tasarımda ilk olarak basitini yapma, daha sonra kullana kullana daha etkilisini geliştirme gibi bir mantık olamaz. Bir taraftan Tanrı’nın her şeye kadir olduğuna ve deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulma gibi bir savurganlığa gerek duymayacağına inanma diğer taraftan da zaman içinde organizasyon bakımından gittikçe daha gelişmiş canlıların dünyada sırasıyla yer aldığını organizasyon bakımından ilkel olanların zamanla ortadan kalkıp yerini daha gelişmiş organizmalara bıraktığını gözlemleyip de evrim fikrine inanmama ancak akıllı tasarımcılara yakışır.

Ancak inanıp inanmama sadece basit bir kabul meselesi değildir. Doğanın bazı şeyleri eksik bıraktığının farkına varma, onu daha mükemmel hale getirme dürtüsü yaratıyor; o da bilimsel merak ve araştırmaları geliştiriyor ve bu duyguyla beslenen toplumlar yaratıcı oluyor; sonuçta da egemen oluyor.

Ah Tanrı dünyayı yeniden yarataydı
Yaratırken de beni yanında tutaydı
Derdim; ‘ Ya benim adımı sil defterinden’
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı

Ömer Hayyam

Daha önce değindiğimiz gibi evrim gelecek için plan kurmaz, tasarım yapmaz, o anda elde bulunan nesneleri ya da özellikleri yine o anda gereksinme duyulan şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.

İşte bu nedenle dünyada bugüne kadar yaşamış canlıların % 96’sı yeni değişimlere çözüm yolu bulamadığı ya da daha önce başarılı bir şekilde geliştirdiği özelikleri ile devam edemediği için yaşam sahnesinden silinmiş, yerlerini daha başarılı olanlara bırakmışlardır.

En çok sevilen ya da değerli şey özene bezene tasarlanır ve dikkatle imal edilir. İnsan Tanrı gözünde en değerli varlık olmasına karşın en çok defekti (bozukluğu) olan tür gibi görünüyor. Şimdilik insan soyunda adı konmuş 9000 çeşit kalıtsal hastalığın olduğu bilinmektedir.

Bir fabrika düşünün ki 9000 çeşit bozukluğu olan bir ürün imal ediyorsunuz ve buna da akıllı tasarım diyorsunuz. Ya akıllılığı bilmiyorsunuz ya da tasarım ne demektir onu bilmiyorsunuz. Sıkıştığınızda takdiri ilahi diyorsunuz.

Bütün bunları görebilmek belirli bir sezinlemeyi, bilgiyi ve en önemlisi yargılamayı gerektirir. İnsan doğası gereği benmerkezli (antroposentrik) olduğu için her şeyi kendi çıkarı açısından değerlendirir.

Ben yaşıyorsam ve özellikle de iyi yaşıyorsam bu çok iyi kurulmuş tanrısal bir düzenin sonucunda olmaktadır. Ancak henüz erginliğe ulaşamadan ölen kardeşlerim için böyle bir yargı geçerli değildir. Benim çocuklarımın eli yüzü düzgün ise bu Tanrısal bir tasarımın sonucudur ancak komşunun bütün aileyi sıkıntıya sokan sakat doğmuş çocuğu ‘ Tanrı’nın benim halime şükretmem için yapmış olduğu bir düzenlemedir’. Tanrısal tasarımda acaba bencillik ve narsislik bir önkoşul mudur?

Pekala bu kadar insan neden doğanın mükemmel bir düzen içinde işlediğine inanıyor? İlk olarak empati yoksunluğundan. Çünkü başkasının kusuru, eksikliği ve derdi onu ilgilendirmiyor.

Bu kadar kusuru görmezlikten geliyor. Ancak en önemlisi normalin ve anormalin ne olduğunu tam bilmiyor. Örneğin deniyor ki; ‘Bak ne güzel yiyecekler verilmiş’. Ne verilseydi aynı şeyi söyleyecektiniz. Başkasını bilmiyorsunuz ki?. Ne güzel renkleri görüyoruz diyorsunuz. Başka renkleri tanımıyorsunuz ki bu yargıya varıyorsunuz. Gördüğümüz renkler ışık bandının yüzde biri bile değil. Akıllı bir tasarım olsaydı biz çok daha zengin renkleri görecektik.

Ancak bir evrimci bizim sadece 3 rengi neden görebildiğimizi biliyor. Görme pigmentlerinin oluştuğu dönemde güneş ışınlarının en yoğun mavi, yeşil, kırmızı bantlarda yeryüzüne ulaştığını bu nedenle böyle bir tasarımla yetindiğini biliyor. Eğer bu dönemde X, alfa, beta ışınlarıyla da karşılaşmış olsaydık onları da tanıyacak sistemi geliştirebilirdik. Bugün çoğu ortamda ortaya çıkan radyasyonu önceden görebilirdik ya da onlara dayanıklı bir kalıtsal molekül geliştirebilirdik.

Akıllı tasarımcılar evrimde basitten karmaşıklığa giden yolu öğrenmediğiniz sürece sizin hiçbir şeyi anlama ve görme şansınız olmayacaktır. Ya öğrenin ya da yoldan çekilin!

Eğer akıllı tasarımla yetinmeye kalkışaydık ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik. Bizim tasarımımız ancak dünyanın yüzeyinde ince bir katmanda yaşamaya izin veriyor. İnsanı değerli bir varlık olarak niteleyen yüce yaratıcı bizi evrensel bir karantinaya neden sokmuş dersiniz? Bütün bu ortamlarda yaşayabilecek bir donanım verebilirdi. Ancak insan bu dünyanın çocuğu olduğu için evrimleşerek oluştuğu için ne bulduysa onunla yetinmiştir.

Akıllı tasarım akımı Amerika’nın eski başkanı Bush’un bağlı olduğu Kalvinist kilisenin öncülüğünde başlatılmıştır ve akıllı tasarım zırvası bizzat Bush tarafından defalarca telaffuz edilmiştir.
Aynı kiliseler birliği Amerika Irak’a saldırırken şöyle bir karar aldı. İsa hem Tanrı’dır hem Tanrı’nın oğludur ve hem de Mesih’tir. Bunu kabul etmeyenler, buna iman etmeyenler biidraktir (anlama yeteneği yoktur). Biidrakler insani sayılmazlar ve bunlar üzerinde operasyon yapma insanlık suçu sayılmaz. Böylece Irak’taki katliam da meşru bir zemine oturtulmuş oluyordu.

Ancak bu yaklaşımdan ‘akıllı tasarımla’ ilgili önemli bir sonuç da çıkarılabilir. Demek ki Kalvinist kilise Tanrı’nın kendi inançlarının dışındakileri (Müslüman, Budist, Ateist vs.) yani dünya nüfusunun yaklaşık beşte dördünün bozuk mal olarak çıkarıldığını kabul ediyor. Bir anlamda akılsız tasarımı, üretim bozukluğunu tescil ediyor. Zaman zaman Müslüman olup da Kalvinistlerin bu fikrine dört elle sarılanları gördüğümde kilisenin biidrak tespitine inanacağım geliyor.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Bilim ve Ütopya dergisi (2009 Sayı: 185 P. 18)

Sivaskaracivan.com

2 responses »

  1. […] Kaynak: Akıllı Tasarım-Evrimsel Tasarım – Ali Demirsoy […]

  2. ceydaalat diyor ki:

    Reblogged this on ceydaalat.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s