Bir canlının öldükten sonra fosilleşebilmesi için bazı temel şartlar vardır. Bunları, önemliden göreceli olarak önemsize doğru sıralayalım. En önemli fosilleşme basamakları şunlardır:

  • 1) Cesedin ve kemiklerin; alüvyon, kil ya da mil içerisine gömülü vaziyette kalması
  • 2) Cesedin, yırtıcı hayvanlarca dağıtılmaması, parçalanmaması
  • 3) Rüzgar, kum gibi aşındırıcılar tarafından aşındırılmaması


Daha geniş bir kapsamla bakacak olursak 5 önemli fosilleşme basamakları şunlardır:

  • 1) Bir canlının ölmesi
  • 2) Ölen canlının çürümeye başlaması
  • 3) Çökelerek tortullaşması ya da sedimantasyona uğraması
  • 4) Minarelleşmesi
  • 5) Açığa çıkıp ekstraksiyona uğraması

Organizmalar fosil olma yolunda belirli aşamalardan geçer: [3] 

Basamak Tanım
Ölüm Genellikle bu fosilleşmenin ilk aşamasıdır. Ölüm, bir defin veya toprağa gömülme sonucu olarak ortaya çıkabilir ve bu durumda biyo-katmanlaşma süreçleri görülmez.
Biyo katmanlaşma süreçleri Yeniden yönlenme, dezartikülasyon gibi ifade değişimi, parçalanma ve korozyon aşınması gibi süreçleri kapsar ve bu süreçler fosil kalıntılarda değişikliklere sabep olur. Bu tür süreçlerde bilgiler kaybolduğu için arzu edilmezler.
Tortul birikimi Kalıntıların toprak içindeki sediment katmanlarında gömülü kalması sonucu fosillerde daha az bozulmalar oluşur.
Diyajenetik süreçler  Permineralizasyon (minarelleşme) gibi kimyasal veya fiziksel değişimler olup bu süreçler fosilleşme için gereklidir.

Birincisi, organizma sediment içinde saklı kalmalıdır. Ölüm ile canlının öldükten sonra yavaş yavaş toprağa karışmaya başladığı zaman arasında,  biyostratinomik süreçler, yani biyo katmanlaşma süreçleri bu kalıntıları bozup değiştirebilir. Toprağa gömülmeye başlamadan önce  organizmanın iskeleti organik olduğu için normalde değişimlere, dezartikülasyon (ifade değişimi), parçalanma ve korozyon gibi aşınma süreçlerine tabi kalır.  Ölen organizma bir kere toprağa gömülmeye başlamışsa bu sefer diyajenetik süreçlere, yani tortulardan kaya oluşumuna maruz kalır. Tortulardan kaya oluşumu süreci, yani minarelleşme anlamına gelen Diyajenez, toprak altına gömülen organizmada oluşan kimyasal veya fiziksel herhangi bir değişikliktir. [3]  Bu tür süreçler ve değişiklikler, organik maddelerin çabuk bozulduğundan ve uzun süre hayatta kalamadıkları için, onların korunması için gerekli olup hatta sert kısımları, kemikler, dişler, kireçlenmiş kabuklar da normalde minarelleşme olmadığı durumlarda tümüyle yok olma eğilimindedirler. Diyajenetik sürece tipik bir örnek minarelleşme süreci olup pirit, fosfat ya da silisyum kumları gibi çeşitli mineraller ile oluşabilir. [3]

Güney Afrika'da Sterkfontein mağarasında bulunmuş Australopithecus türüne ait bir insansı fosili

Şimdi bunlara kısaca bir göz atalım: İlki, fosil oluşumu için en önemli etmendir. Çünkü kil, alüvyon ve mil yapıları sadece sulak alanlarda görülür: Nehir kenaları, göl kenarları, deniz kenarları, boğazlar, vb. Bu yapıların özelliği, doğal birer “ceset koruyucu” olmalarıdır. Tıpkı Mısırlıların firavunların cesetlerini korumak için mumyalamaları gibi, bu doğal maddeler de cesedin kemiklerini “mumyalar”. Ve bu yapıyla kuşatılmamış bir kemiğin birkaç yüz yıldan fazla var olması imkansızdır. İkinci olarak, bir birey doğada ölür ölmez, yırtıcılar cesedi dağıtacak, kopardıkları parçaları farklı yerlere taşıyacak ve ilk maddenin gerçekleşmesine engel olacaktır. Bu, doğada çok çok büyük bir oranda, hatta hemen hemen her zaman görülür. Bu sebeple ceset hemen hemen hiçbir zaman alüvyon, kil veya mil içerisinde kalmaz, kalamaz. Üçüncü olarak ise, hayvanlar tarafından parçalanıp dağıtılmayan bir cesetin etleri, zaten bakterilerce yok edilecektir. Kemikler ise, hiç dokunulmadığı takdirde, rüzgar ve kum hareketleri gibi çevresel etmenlerle yer değiştirebilir ya da daha kötüsü, yıllar içinde aşınıp yok olabilir. İşte bu sebeplerle, bir fosilin oluşması gerçekten çok zordur.

Kendimiz üzerinden düşünelim. İnsan oğlu, doğada hayatta kalmak konusunda en başarılı hayvandır. Bu yüzden günümüzün “dominant türü” insanoğludur. Ancak insanoğlunun geleceğe bırakacağı fosil mirası, malesef yok denecek kadar azdır. Muhtemelen birkaç milyon yıl sonra yok olacak olan (hatta buna insan faktörünü katarsak birkaç yüz hatta on yıl bile diyebiliriz) insan türü, cesetlerini vahşi hayvanlar gibi doğada bırakmadığı için, asla fosilleşme olmayacaktır (bazı tesadüfi durumlar haricinde). Bu da, bizden milyonlarca yıl sonra yaşayabilecek olan canlıların (zeki olduklarını varsayarsak) bize dair teknolojik kayıtlarımız, yapılarımız ve atıklarımız haricinde hiçbir şey bulamayacak olmaları üzücüdür.

Vahşi doğada ise, durum farklıdır ancak “çok da” farklı değildir. Bir milyon bireyi olan bir türün (ki insanoğlu bile 6 milyar bireye sahiptir) , hemen hemen sadece 1 adet (çoğu zaman o bile değil) bireyi yukarıdaki 3 önemli basamağı aşarak fosilleşebilir. Her bir milyonda sadece 1! Bu, inanılmaz düşük bir rakamdır ve fosil kayıtlarının bulunmasını hemen hemen imkansız kılar. Aslında bu kadar çok sayıda fosilin bulunabilmesi bile, bilimin muhteşem başarısıdır ve bu konuda ne kadar şanslı olduğumuzu gösterir! Bir de, bu kadar fosilden bahsetmişken, o muhteşem insanlardan bahsetmemek olmaz!

Arkeologlar ve paleontologlar, inanılmaz ince ve hummalı bir uğraş sonucunda bir adet parmak kemiğinin fosilini kayadan ayırabilmekteler. Çünkü fosiller çok narindir ve diş fırçası, mikron inceliğinde uçlara sahip aletler, vb. aracılığıyla ancak kayalardan ayrılabilmektedir. Bir gün deneyin, elinize bir kaya parçası alın ve diş fırçasıyla, adım adım aşındırarak, merkezinden ufacık bir taş parçası ayırmaya çalışın (küresel bir taşın içerisindeki merkezinden). Bunun yakaşık 1 ayınızı alacağını göreceksiniz.

Bunu gözlemlemek üzere, Amerika Birleşik Devletleri’nin Pennsylvania eyaletinde bulunan, Pittsburgh şehrindeki “Natural History Museum” binasına gittim ki kendisi, Amerika2nın en büyük doğal tarih müzesidir, en çok fosile ev sahipliği yapmaktadır (Pennsylvania, ilk dinozor fosillerinin bulunduğu bölgedir Dünya’da). Burada bulunan “PaleoLAB”, ziyaretçilere fosil çıkarmanın ne kadar zor olduğunu göstermek için kapılarını ziyaretçilere açmakta ve bilim adamlarının hummalı çalışmalarını camlar arkasından (hatta eskiden yanlarına da girebiliyormuşsunuz ama işleri aksattığı için vazgeçmişler) izleyebiliyorsunuz. Ben de bir video çektim ve kullandıkları aletleri ve nasıl incelikle çalıştıklarını gözler önüne serdim. :) İnternete yükler yüklemez sizlerle de paylaşacağım. Aslında pek çok belgesel de mevcut tabii ki bu konuda ama izlemek ve anlamak isteyene tabii.

Paleontologlar ve arkeologlar, Dünya’nın milyonlarca yıl önce bu görüntüde (kıtalar ve denizlerin konumu açısından) olmadığını bilerek ve bunu da hesaba katarak, “doğru yerlerde” kazı çalışmaları yapmaya çalışırlar. Fakat bu bilimsel metotlarla bile, bir fosil bulabilmenizi sağlayan hemen hemen tek bir faktör vardır: Şans! Aradığınız fosil, sizin kazdığınız yerin 100 metre doğusunda olabilir mesela ya da 50 metre kuzeyinizde. Bu bile, işlerin aylarca aksamasına ve boşu boşuna (çoğu zaman yerin altında çok ilginç kalıntılar bulunduğundan medeniyetlere ya da başka canlılara rastlanabilir ama genellikle faydalı bulgular elde edilmez) haftalarca kazı yapmanıza sebep olur.

Yer katmanlarına baktığımızda, derine indikçe tarihte geçmişe gideriz. Atıyorum, 200 milyon yıl önce, dinozorlar ilk defa “yükselirken” fosilleşen kalıntıları bulmak için yerin 600 metre altında kazı yapmanız gerekiyorsa, 65 milyon yıl önce, dinozorlar “düşerken” fosilleşen kalıntıları bulmanız için 400 metre kazı yapmanız gerekir. Çünkü kronolojik olarak geç var olmuş olan, yeryüzünde daha üst tabakalarda fosilleşmiş olmalıdır.

Bir türün, herhangi bir bireyinin, Dünya’nın herhangi bir yerinde fosilleşmiş olabileceğini göz önüne alırsak ve Dünya üzerindeki kara parçalarının Kuzey ve Güney kutbundakiler hariç (ki “kara” sayılmazlar) toplamda yaklaşık 150.000.000 km2 olduğunu düşünürsek ve bir milyon bireyden ortalama olarak sadece 1 tanesinin fosilleştiğini de hesaba katarsak, spesifik bir türün, spesifik bir bireyini bulmanın ne kadar akıl almaz derecede zor olduğunu görebiliriz.

İşte bu sebeplerle, çoğu fosil kaydına ulaşamamaktayız. Ancak bazı incelemeler ve araştırmalar sonucu, doğru yerlere bakmayı bilen arkeolog ve paleontologlar, muhteşem sonuçlar elde edebilmektedir. Örneğin denizden karaya çıkışın yaklaşık olarak hangi bölgede olduğunu bildiklerinden (yanılmıyorsam günümüzün Portekiz-Fransa sahillerinden), o bölgede yaptıkları kazılar sonucu, muhteşem bir geçiş zinciri yakalamış ve 7 basamaklı bir denizden karaya geçişin tüm fosillerini bulmuşlardır (aynı müzede 2 sene önce sergideydi ve gözlerimle gerçek fosilleri gördüm).

Ancak malesef hala insan ile maymunların ortak atasına dair bir fosil bulamadık. Ancak dikkatinizi çekerim: Bu sadece insan ile maymun için geçerlidir. Pek çok farklı cinsin ortak atalarına ait fosil kaydımız vardır. Yani bizimkinin henüz bulunamamış olması, Evrim’in geçersiz olduğuna değil, tıpkı yukarıda açıkladığım gibi, insanoğlunun fosilleşme konusunda sıkıntıları olmasındandrı. Bu çok mantıklıdır çünkü atalarımız da bizler kadar olmasa da rahat hareket edebilmekteydi ve cesetlerini ortada bırakmama gibi bir alışkanlığı kolayca edinmiş olmaları da hiç mantıksız değildir. Hem, şu aşağıda bilgisayar modellemesi yapılıp ona göre çizilmiş atamızın (ki bulunan en eski fosile dayanarak, Orrorin tugenensis fosiline göre çizilmiştir) maymun ya da insan olduğunu iddia edebilecek birinin ellerinden öperim. :) Zira zaten ortak atayı sorgulayan birinin hala “ara tür” ve “türün” aynı şey olduğunu anlamadıkları açıktır. Resmi de verelim:


Ve yine farkındaysanız, denizden karaya çıkışın harika basamakları bulunmuştur ancak insan ile maymunun ortak atası bulunamamaktadır! Neden? Çünkü yukarıda saydığımız ilk maddeye göre, denizden karaya yeni çıkan canlıların, alüvyonlu topraklarda ölme ihtimalleri ve fosilleşme şansları çok daha yüksektir. Bunun yanısıra tarihi didikleyen arkeolog ve paleontologlar, bu “karaya çıkış” konusunda nereye bakmaları gerektiğini bilirler ancak insan ile maymunun ortak atası için nereye bakmamız gerektiği konusunda sadece tahminlerde bulunabiliriz. İşte bu da, çok önceden bana sorulmuş bir sorunun cevabıdır.

Oturduğumuz yerden bilim adamlarını eleştirmek yerine, onlara destek olmamız ve zorlu çabalarına ortak olmamız çok daha faydalı olacaktır. Şu evrensel gerçeği unutmamız gerekir: Bizim aklımıza günlük hayatta gelebilecek sorular, bilim adamları tarafından onlarca yıl önce cevaplanmış ve aşılmıştır. Biz, oturduğumuz yerden, araştırmadan, sorgulamadan ve sadece hissiyata dayalı bazı bilgi türlerinin iddialarından yola çıkarak, bilim gibi güçlü, objektif ve ispatları olan bir bilgi türünü çürütmek bir yana, eleştiremeyiz bile. Tabii bunun günümüzde anlaşılamaması, o mühiş insan kibrinden kaynaklanmaktadır.

Umarım faydalı olmuştur ve bundan sonra “X fosili hala yok, aahhaa bulamadılar kii, bulamadılar kiii!” gibi 3 yaşındaki bebek zeka yaşındaki tepkiler vermek yerine, saygı duyup susarız.

Sevgilerimle.

Çağrı Mert Bakırcı

Probablynogod, Citizendium

3 responses »

  1. melek diyor ki:

    süüüüüpeeeeeeeerrrrrrrr

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s