Evrim kuramının okullarda öğretilmemesi ve bilinçli tasarım adı altında bir yığın bilim dışı hurafelerin önemli parasal ve siyasi desteklerle toplumda yaygınlaştırılma çabaları hem doğanın ve hem de canlılığın gelişim sürecinin anlaşılmasında önemli sorunlar oluşturmaktadır.

.
Oysa evrimi anlamadan bilimi anlayabilmek ve dolayısıyla çevremizde olan bitenleri neden sonuç ilişkisi içinde değerlendirebilmek mümkün değildir. Çünkü evrim, her şeyden önce, evrende değişmeyen tek şeyin değişim olduğu ilkesinin genel bir doğrulamasıdır. Bir anlamda doğayı anlayabilmek evrimi anlayabilmekten geçmektedir.

Biyolojik evrim en genel tanımıyla değişerek türemedir. Bu tanımlama hem küçük ölçekte ve hem de büyük ölçekte evrimi kapsamaktadır. Küçük ölçüde evrimle popülasyondaki genetik farklılıkların nesilden nesile geçmesini, büyük ölçekli evrimle de aradan bir çok nesil geçtikten sonra ortak bir atadan farklı türlerin ortaya çıkmasını anlamaktayız. Biyolojik değişim bu şekilde ortaya konduğunda ise, bundan, canlının süreç içinde dönüştüğü ve karmaşıklaştığı anlamı çıkmaktadır. Doğrudur, fakat bir yanıyla eksiktir. Süreci sadece, herhangi bir türün zaman içinde farklı türlere evrilmesi olarak gördüğümüzde gerçekleşen olayı bütün yönleriyle anlamış olmayız. Çünkü zaman içinde canlılık ne kadar çeşitlenip daha karmaşık bir hale geliyorsa, aynı şekilde pek çok tür de çeşitli nedenlere bağlı olarak yok olmaktadır. Bilim insanları bugün yeryüzünde yedi yüz bin civarında bitki ve bir buçuk milyon civarında hayvan türü bulunduğunu ve bütün bu canlılığın bugüne kadar yaşamış olan türlerin sadece yüzde biri olduğuna dikkat çekiyorlar. Buradan çıkarılacak sonuç, çeşitlenmenin türsel yok oluşla kıyaslandığında çok daha minimal düzeyde kaldığı ve türlerin yeryüzünde varlıklarını koruma potansiyellerinin sadece yüzde bir oranında olduğudur.

Kitlesel yok oluşlar
Yeryüzünde yaşam izlerinin görüldüğü yaklaşık 3,8 milyar yıl öncesinden bu yana çeşitli nedenlere bağlı olarak pek çok tür kaybı yaşanmakla birlikte, özellikle etkisi bakımından oldukça önemli beş kitlesel yok oluş yaşanmıştır.

1-İlk kitlesel yok oluş günümüzden yaklaşık 440 milyon yıl önce gerçekleşmiştir. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte iklim değişikliğine bağlı bir soğumanın etkili olduğu konusunda bulgular vardır. Ordovisyen döneminin sonlarına rastlayan bu kitlesel yok oluşta denizlerde yaşayan canlılığın yüzde seksen beşi yok olmaktan kurtulamamıştır. Karalar bu dönemde hemen hemen ıssızdır.

2-İkinci kitlesel yok oluş günümüzden 370 milyon yıl önce Devoniyen döneminde gerçekleşmiştir. Nedenleri tam olarak bilinmese de, sığ habitatlardaki canlı türlerinin yok oluşları soğumaya bağlı bir buzullaşma kaynaklı olabileceği görüşü yaygındır. Bir başka görüş, dünyaya çarpan bir göktaşının iklim ve deniz seviyesi değişikliklerine yol açması şeklindedir. Karasal canlılığın yeni yeni gelişmeye başladığı bu dönemde, denizlerdeki canlılığın yüzde seksen ikisi yok olmuştur.

3-Üçüncü kitlesel yok oluş Paleozoik zamanın son dönemi olan Permiyen’de gerçekleşmiştir ve gelmiş geçmiş en büyük kitlesel yok oluştur. Nedenleri arasında pek çok görüş ileri sürülmektedir. En önemlisi bu dönemde kıtaların birleşerek tek bir kıta haline gelmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan iklim değişiklikleri gösterilmektedir. Bunun yanında dünyaya çarpan bir göktaşının bu kitlesel yok oluşa neden olabileceği de ileri sürülmektedir. Bu dönemde karasal yaşam daha az etkilenmesine rağmen dünyadaki canlılığın yüzde doksan altısı yok olmaktan kurtulamamıştır.

4-Dördüncü kitlesel yok oluş 210 milyon yıl önce Trias sonlarında olmuştur. Nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Memelilerin ve dinozorların ortaya çıkışından kısa bir süre sonra gerçekleşen ve ilk dinozorların da etkilendiği bu süreçte türlerin yüzde yetmiş altısı yok olmuştur.

5-Beşinci yok oluş 65 milyon yıl önce gerçekleşmiştir. Meksika’nın Yucatan yarımadasına düşen 10-15 km. çapındaki bir meteorun bu kitlesel yok oluşun nedeni olduğu yolunda bir görüş birliği hakimdir. Bu olayın önemli özelliği dinozorların 150 milyon yıl süren egemenliğine son vererek yeryüzü egemenliğinin memelilere geçmesine neden olması ve insana doğru gelişecek olan bir süreci başlatmasıdır. Bu kitlesel yok oluşla türlerin yüzde yetmiş altısı tarih sahnesinden çekilmiştir.

Ve insan
Doğal nedenlere bağlı yok oluşlar insanın tarih sahnesine çıkması ve giderek doğa üzerinde egemenlik kurmasıyla birlikte nitelik değiştirmiştir. İnsan bugün yeryüzünde ekolojik yıkımlara yol açabilecek kadar etkin olabilmektedir. Özellikle kapitalizmin küreselleşmesiyle dizginlenemeyen kar hırsı ve plansız programsız sanayileşme çevreyi bir daha onarılmayacak şekilde talan etmektedir. Atmosfere salınan sera gazları iklimsel değişimlere yol açmakta ve bunun sonucunda ortaya çıkan küresel ısınma ve kuraklık insanlığı tehdit edecek boyutlara varmaktadır. Aşırı nüfus artışı sonucu yeni yerleşim yerlerinin kurulması, kentleri birbirine bağlayan yol çalışmaları, sulak alanların tarım arazilerine dönüştürülmesi, ormanların yok edilmesi ve aşırı avlanma gibi pek çok etkeni de buna eklediğimizde dünyamızın nasıl hızla tüketildiğini anlayabilmek hiç zor olmasa gerek.

Yeryüzünde hiçbir canlı türü yaşam alanını böylesine genişleterek diğer canlı türlerinin gelişimine engel oluşturacak bir potansiyel kazanmamıştır. İnsanın doğaya karşı mutlak egemenliği ile birlikte karada, denizde ve havada olan değişim diğer canlı türlerinin aleyhine işleyen bir süreç yaratmaktadır. Yeryüzünde en az bizim kadar yaşama hakkına sahip olan diğer canlılar bu süreçten olumsuz etkilenmekte, genetik çeşitlilik giderek azalmakta ve türler, evrimsel potansiyellerini yitirmektedir. Bilim insanları sürecin bu şekilde gitmesi durumunda yeryüzünde bu güne kadar olanların içinde en olumsuzunun yaşanacağını, insanın kendi evini yaşanmaz bir hale getirmesi bir yana, var olan türlerin çok önemli bir oranda yeryüzünden silineceğini söylemektedir.

Dünyanın akciğerleri olan tropikal yağmur ormanlarının kapitalist duyarsızlık içinde ortadan kaldırılmasıyla birlikte her yıl yaklaşık 27 bin tür yok olmaktadır. Yeryüzündeki tür çeşitliliğinin yaklaşık yüzde yirmi beşini barındıran bu bölgelerde var olan türlerin yüzde yirmisinin otuz yıl içinde yok olabileceği gerçeği, karşı karşıya bulunduğumuz sorunun en dramatik yanıdır. Bir başka örnek vermek gerekirse, bizim de içinde bulunduğumuz memeliler grubunun yeryüzünde yaşamsal kalış süresi 1milyon yıl ile 10 milyon yıl arasında değişmektedir. Dünyada beş bine yakın memeli türü olduğunu varsayarsak ortalama tür ömrü 200 yıldır. Buradan anlaşılması gereken ortalama 200 yılda bir ancak tek bir memeli türünün yok olabileceğidir. Oysa bilimsel çalışmalar bu sürecin çok hızlandığını ve 400 yıl içinde 89 memeli türünün yok olmaktan kurtulamadığını göstermektedir. Yok oluş süreci 45 kat artmıştır.

Özellikle iç sular olmak üzere deniz ve okyanuslarda da durum farklı değildir. Uluslar arası Doğal Hayatı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından hazırlanan raporlara göre sadece Kuzey Amerika’da iç su balıklarının yüzde yirmi dokuzu yok olmuştur ve Avrupa’da tehdit altında bulunan iç su balıklarının oranı yüzde yetmiş yedidir. Aynı şekilde Uluslararası Kuş Konseyi’nin çalışmaları dünyadaki kuş türlerinin yüzde onunun tehlike altında olduğunu göstermektedir.

Doğanın kirlenmesi, doğal ortamın bozulması ve doğal yaşamın yıkımı ciddi biyolojik etkilere neden olmaktadır. Canlı türlerinin yaşam döngüleri, dağılımları ve evrim süreçleri değişmekte, türlerin giderek yoksullaşması bir yandan tür çeşitliliğinin azalmasına yol açarken diğer yandan da zararlı denilebilecek fırsatçı ve işgalci türlerin artışına da neden olmaktadır. Çeşitli sinek ve böcek türleri, fareler ve sıçanlar, çeşitli bakteri ve virüsler ve ayrıca çeşitli mantarlar bu tür canlılığa verilecek örneklerdir.
İnsanın bu dünyadan başka bir yuvası yoktur ve insan bu dünyayı başka canlılarla birlikte paylaşmaktadır. İnsanın ( dünyada egemen sistemin) doğaya ve dolayısıyla evrime bu kadar hoyratça müdahalesi, yeryüzünde bugüne kadar yaşanmış olan küresel yok oluşların en kapsamlısını gündeme getirmektedir. İnsan kendi evini ve türünü tehlikeye sokan bir sistemin boyunduruğu altındadır. Bu dünyayı giderek daha da yaşanmaz hale getiren egemen sistem, doğanın anlaşılmasını ve doğadaki değişimin temel nedenlerini sürekli olarak hasıraltı etmektedir. Dünya daha bilinçli ve planlı bir şekilde toplumun hizmetine sokulmadıkça kitlesel yok oluş süreci eninde sonunda insana yönelecektir.

Evrim insan aklının oluşturduğu en yetkin düşünme yöntemlerinden biridir. Evrim doğanın nasıl değişip dönüştüğünü anlamlandıran en yetkin kuramdır. İnsan bu anlamda doğanın nasıl dönüşüme uğradığını bilmek durumundadır. Yetmiyor. İnsan hem kendi varlığını tehlikeye düşürmeyecek ve hem de doğal evrim süreçlerini yıkıma uğratmayacak bir toplumsal sistemle mutlaka buluşmak durumundadır. Buna zorunludur. Bu gerçekleşmediği sürece egemen sistem bilimi de sulandıracak ve el altından bilim karşıtı ne kadar hurafe varsa topluma dayatıp toplumu ve doğayı anlama çabamızı sulandıracaktır. Bugün ABD patentli bilinçli tasarım gibi hurafelerin özellikle geri kalmış ülkelere pompalanmasının altında yatan neden de budur.

* Prof.Aykut Kence’nin Nisan 2007 tarihli Bilim ve Ütopya dergisindeki Altıncı Kitlesel Yok Oluş’u Yaşıyor Muyuz? adlı çalışmasından yararlanılmıştır.

Yazıyaz Forum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s