Polonyalı astronom Copernicus’un yazdığı “Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine” adlı kitap Avrupa’da, bir bakıma aydınlanma çağının başlangıcı olarak kabul edilir. Bu kitap bugün, hem en büyük zamanların devrimi olarak bilinen “Kopernik Devrimi” gibi bir “fenomenin” doğmasına hem de kilise otoritesinin sonunun geldiğine delalet olan “gonk” sesinin duyulmasına tekabül eden bir dönemde yazılmıştı.

“Copernicus tezi”nin yayımlanmasından beş yıl sonra, 1609’da Hollandalı bir mucidin dünyanın ilk teleskopunu icat ettiği sırada Galileo Galilei, Pisa Üniversitesi’nde Arşimet üzerine çalışıyordu. Padua Üniversitesi’nde babasının tüm ısrarlarına rağmen tıp okuması gerekirken yoluna baş koyduğu matematik dalında profesör olduğunda henüz 25 yaşındaydı.

Heliosentrizmi’ni (Güneş-merkezcilik) ödünç aldığı Copernicus’tan 31 yıl sonra doğup, “kilise ve din, kilise ve dünya” merkezli düşünce yapısına yapılan ikinci aşağılamaya ve bu zihniyete atılan ikinci büyük tokata imzasını atacağı sıralarda Hollanda’dan gelen mektupla gözleri ışıl ışıl parlamıştı: Dünyanın ilk teleskopu icat edilmişti!

Batı’da, Aydınlanma Çağı’nın habercisi sayılan bu olaylar parlarken aynı dönemlerde Doğu’da ise; Ali Kuşçu, Gıyaseddin Cemşid ve Kadızade Rumî gibi bilginlerin halefi olan bir isim ve çalışmaları uç veriyordu. Batı’daki akranı olan Galileo Galilei ile hemen hemen aynı kaynaklardan [1] faydalanan, aynı matematiksel hesapları kullanan, Mısırlı Takiyüddin Efendi…

Galileo Galilei’den 38 yıl evvel, 1526 yılında doğan ve 1571’de Saray’da Mustafa bin Ali el-Muvakkit’in yerine Müneccimbaşılığa atanan astronom Takiyüddin Efendi, dönemin padişahı III. Murat’a, Uluğ Bey’in yaptığı; yıldız kümelerinin ve burçların durumunu gösteren horoskopların dayandığı hesapların eskidiğini ve yeni gözlemler yapılması gerektiğini rapor ediyor. Dört yıl sonra da III. Murat’ın emriyle Sokullu Mehmet Paşa ve ünlü bilgin Sadüddin Efendi ile birlikte Osmanlı’nın ilk rasathanesini/gözlemevini kurmakla görevlendirilir.

İstanbul’da Tophane sırtlarında (bugünkü Fransız Elçilik binasının bulunduğu yerde) 16 kişilik bir kadroyla “Dar elRasad elCedid elSultani” adıyla kurulan olan bu gözlemevinin, döneminin Avrupa’daki hayranlık uyandıran benzerlerinden hiçbir farkı olmamakla birlikte çoğu araç gereç de Takiyüddin Efendi’nin kendi icatlarından oluşuyordu.

“Bu gözlemevinde 16. yüzyılın en mükemmel gözlem araçlarının inşa edildiğini biliyoruz. Yapılan araştırmalar, bu gözlemevinde inşa edilen gözlem araçları ile ünlü astronom Tycho Brahe’nin (1546-1601) Danimarka kralı Frederic II’nin himayesinde Hven’de, 1576 yılında kurduğu gözlemevindeki gözlem araçları arasında tam bir benzerlik olduğunu göstermiştir.”[2]

…Tabi ki Takiyüddin Efendi’nin melekeleri bununla sınırlı değildi. Daha Mısır’da Tennis kadısı -iken kazdırdığı 25 metrelik çukurla Osmanlı tarihinin ilk sismik araştırmalarını yapan Takiyüddin Efendi, aynı zamanda döneminin en ünlü matematikçisi ve astronomu -idi.  Ama o çağdaşları olan Galelie ve Tycho Brahe gibi, yıldızların boylamlarının tespit edilmesinde Ay’ı kullanmak yerine Venüs gezegenini kullandı.

1551 yılında makinelerle ilgili yazılmış olan ilk kitap olan “Turûku’s-seniyye fi’l-âlâti’l-Ruhâniyye“yi yayımladı. Ve bunu izleyen süreçte daha birçok ilke imzasını atacaktı Takiyüddin Efendi. Tabi ki tüm kariyerinin son bulacağı, Semerkant ve Şam’dan sonraki İslam medeniyetinin son gözlemevinin yine III. Murat’ın emri ile Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın gemilerinden yağdırılan toplarla yerle bir edileceği 22 Ocak 1580’e kadar…

11 Kasım 1577’de gökyüzünde görülen bir kuyruklu yıldız ve ardından yaşanan deprem, halkı ve sarayı paniğe düşürür. Uğursuzluk alameti sayılan ve belirli aralıklarla bir ay boyunca seyri izlenen bu kuyruklu yıldız hadisesi ve ardından yaşanan deprem felaketinden tam bir yıl sonra 1578’de bir veba salgını başlar.

Bilindiği gibi cadılara, Yahudi’lere ve gökbilimcilere tarihte ne olmuşsa hep bu veba salgınlarından sonra olmuş; hepsi ya kılıçtan geçirilmiş ya da diri diri yakılmıştır. Tabi ki bu veba salgınlarından birinin başladığı Osmanlı’da da Saray, durmuş durmuş ve düşünüp bu işin tek sorumlusu olarak Takiyüddin Efendi’yi ve rasathanesini görmüş. Bunun en büyük nedenlerinden birisi ise, Şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi ile Sadüddin Efendi’nin arasının bozuk olması -idi.

“Rasathane Saadettin Efendi ile padişahın arzu ve tensipleri semeresi idi. Aleyhinde sarayda çevrilen entrikaya hedef dahi Saadettin Efendi idi. Çünkü bu ağalar ile kalfalar, belki daha büyük harem-i hümayun erkânı Saadettin Hoca’nın padişah üzerinde icra ettiği nüfuzu çekemiyorlardı. Lakin Saadettin Hoca’nın aleyhinde çevrilen bu dolap dahi akibet Sokollu’nun aleyhine döndü. [3]

Ve zamanla siyasi bir çekişmeye dönüşen bu soğukluğun neticesinde Saray’da ve halkta, kadıların da desteği ile Rasathane’de “meleklerin bacaklarının izlendiği” ve “günah olduğu”, günah olması sebebiyle de daha çok belalar getireceği düşüncesi iyice yerleşti.

“Hoca Saadeddin’le vaktin şeyhülislamı olan Ahmet Şemseddin Efendinin arasındaki düşmanlık yüzünden bu şeyhülislam efendi padişaha sunduğu bir arizada (jurnal), gökleri rasat etmenin uğursuz ve her nerede bu işe teşebbüs edildiyse, devletin mahiv ve harap olduğunu söyleyerek ilim düşmanlığını göstermesi üzerine, (…) rasathanenin derhal yıkılması irade olunmuş ve gerçekten bu kurum bir gece içinde yerle bir edilmiştir. Müspet ilimlere karşı Osmanlı İmparatorluğunda görülen ilk düşmanlık eseri olan bu olay, şahsi anlaşmazlıkların ilmi alanlara bile etkisi olduğunu gösterdikten başka, sokağa çıkmak için dahi müneccime danıştığına şüphe olmayan şeyhülislam efendinin gerçek ilme karşı olan ilgisizliğini de belirtir. [3]

Halkın tepkisinden de çekinen Padişah III. Murad, Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi’nin fetvasıyla, dönemin Kaptan-ı Deryası Kılıç Ali Paşa’ya bir emir gönderir ve rasathane yıkılır. Rasathane yıkıldıktan sonra evine ve içine kapanan Takiyüddin Efendi olaydan 5 yıl sonra da kahrından ölür:

“Mühtediler bu rasathaneyi vesile-i tezvir ittihaz ettiler (bahane) her nerede böyle bir rasathane inşa olundu ise, neticede felâket vaki olduğunu güya emsali tarihiye ile isbat etmeye kalkıştılar. Kuyrukla (kuyruklu yıldız) bunun mukaddematı (devamı) olduğunu iddia ettiler. Padişah korktu rasadhânenin yıkılıp mahvedilmesini emretti. (1580 senesinde, Sultan Murat III, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’ya bir hatt-ı hümayun gönderdi. Kılıç Ali Paşa aldığı bu emir üzerine bütün gözlem araçlarıyla birlikte rasathaneyi bir gecede, denizden yağdırdığı toplarla yerle bir etti)” [3]

Tabi bu elem hadisenin bir benzeri de 31 Mart olayları (31 Mart 1909) sırasında Kandilli Rasathanesi’nin başına gelmiş. İsyan eden halkın bir bölümü tarafından yağmalanan Kandilli, bu olaylardan kısa bir süre sonra Maçka’ya taşınmıştır.

Batı’da, Ortaçağ’ın karanlık sayfalarına mahkûm olan skolastik “zihniyetin”, 16. ve 17. yüzyıllarda zindanlara mahkum ettiği astronomi ve jeoloji gibi fen bilimlerinin bugün Doğu’da geldiği nokta, Batı’daki muadillerinin oldukça gerisindedir.

Aynı dönemlerde parlayan bilginlere sahip olunmasına, hatta batıya ilham olan aynı doğulu kaynakların kullanılmasına, etkileşim yoluyla etkilenme gibi aynı yöntemlerin kullanılması ve aynı sarsıcı engellere mahkum olmak ile neredeyse eşit durumda görünen Doğu ve Batı, Rönesans ve Reform hareketleri süresince tam zıt yönlere doğru yol almıştır.

Batı medeniyetine emsal teşkil eden; astronomi, matematik ve fizikte”Uluğ Bey”, felsefede “İbn Rüşd”, mimaride “Mimar Sinan” ve tıpta “İbn-i Sina” gibi bilginleri bağrından çıkaran İslam Medeniyeti’nin bilimsel ilerlemede Batı’dan neden geri kaldığı ayrıca bir soru işareti ve araştırma konusudur.

Konu ile ilgili tartışmaya “Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri” adlı kitabı ile dahil olan John Hobson, kitabında kısaca şu satırları dile getiriyor:

Avrupa’da her bir önemli gelişimsel dönüm noktası, 500-1800 tarihleri arasında Doğu’nun başı çektiği dünya ekonomisine Oryantal Küreselleşme ile dahil olan Doğu’ya ait buluşlarla desteklenmiştir (düşünceler, teknoloji ve kurumlar gibi). 1453 yılından sonra Avrupa kimliğinin oluşturulması Avrupalıların pek çok Doğulu kaynağı (toprak, emek ve Pazar) kendilerine mal etmesiyle emperyalizme yol açmıştır.

İş böyleyken, toplasan bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar rasathanesi ve gözlemevi bulunan Türkiye’de, bu kadar deprem felaketinde binlerce insanın ölmesine ve felaketlerin ülke ekonomisi olarak bizleri en az bir 10 yıl geriye çeken sarsıcı etkilerine rağmen “ana akım medyanın” halen depremlerden edebi illüstrasyonlar ve kareler devşirerek işin duygusal kısmına vurgu yapması tek başına bir sonraki felaketlerde yaşanacakları engellememekle beraber, geçmişten hiç ders alınmadığına da işaret ediyor.

Ayrıca tarihe şöyle bir göz attığımızda, sadece, 10 Eylül 1509 ve 22 Mayıs 1766  İstanbul, 26-27 Aralık 1939 Erzincan, 24 Kasım 1976 Çaldıran17 Ağustos 1999 Gölcük ve son olarak 23 Ekim 2011 Van Depremleri esnasında ölen kişi sayısının 70 Bin’in, yaralananların ise 200 Bin’in üzerinde olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Bizler halen, 23 Ekim’in ve 23 Ekim’den çokça öncelerden bu yana devam eden deprem felaketlerinin yaralarını sararken, aslında bir tarihsel gerçeğinin üstünü ve bu depremlere dair çalışmaların eksikliğini de kapatıyoruz bilerek ya da bilmeyerek!

İletişim araçlarının böylesine küresel bir boyuta ulaşıp kapımıza dayandığı bir çağda, iletişim araçları değişmesine rağmen depremler felaketleri hayatımızdan eksik olmadığı gibi yıkıcı etkileri de değişmiyor.

Hal böyleyken televizyonlarda, artık deprem konusunda ikon haline gelmiş figürlerin malumatfuruşluğu sırasında, halk bilinçlendirilmekten daha çok, pompalanan anlık bir duygusallık ve fikir birliği içinde olma ihtiyacı ile kotarılıyor. Ve bir 10 sene sonra yine aynı manzaraları yaşamak ise kaçınılmaz bir duygu durumuna dönüşmüş durumda…

Bugün, bir ucunda vuku bulan bir facianın, dünyanın tümünü etkisi altına aldığı bir zamanda, artık neredeyse her 10 yılda bir yaşanan deprem felaketleri öncesinde alınması gereken önlemlerin (müteahhitlik, mühendislik, yapı denetim ve erken uyarı) ve sonrasında oluşturulması gereken acil organizasyonların eksikliğinin arkasında da, 31 Mart 1909 olayları sırasında Kandilli Rasathanesi’nin yağmalanmasında ve bundan 433 yıl önce de Takiyüddin Efendi’yi ve onunla birlikte ülkenin tüm bir geleceğini karanlığa mahkum eden “zihniyeti” bulmak fazlasıyla mümkündür.

[1] “Uluğ Bey’in, Zeyç Kürkani veya Zeyç Cedit Sultani adlı eseri, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser olmuştur” (Vikipedia)

[2]  (Yavuz Unat, “Takiyüddin’in İstanbul Gözlemevi”, İstanbul, s. 51, Ekim 2004, İstanbul.)

[3] (Mizancı Murat, “Tarih-i Ebu’l-Faruk / Ebu’l-Faruk b. Muhammed Murad.-İstanbul : Matbaa-i Amire, 1325m. 3c’de 7c”)

Halil Emrah Macit

Radikal Blog

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s