Darwin'in Tanrısını AramakEvrim bir Yaratıcının varlığını kural dışı bırakıyor mu?  Bir biyolog, “hiç de değil!” diye savunuyor.  İleri sürdüğüne göre evrim, ilâhî olarak yaratılmış ve insan özgürlüğünün kuluçka odacığı olan bir dünya için sağlam bir mantık sunmaktadır.

 

Bilimden, Tanrıya ilişkin anlaşmazlığın bir karara bağlanacağı bir sonul kanıt, bu yolda bir sarsılamaz tutum bekleyenler hep hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bir bilimci olarak size yeni kanıtlarımın, devrimcil verilerimin, doğaya yönelik dengeyi şu ya da bu yöne doğru bozacak nefes kesici bir sezgimin olduğunu söyleyemem. Ama inançlı bir kimseye söyleyeceğim şeyler var: en geleneksel anlamda bile evrim biyolojisi çoğunlukla inanıldığı gibi inancın önünde bir engel değildir. Evrim pek çok bakımdan Tanrı’yla olan ilişkimizi anlamanın bir anahtarıdır. Her zaman beni dersten sonra sıkıştırmak isteyen birkaç öğrenci çıkar ve dosdoğru sorar: “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” Ben de her birine “Evet!” derim, “Ben Darwin’in Tanrısına inanırım!”

Boston’daki Hynes Kongre Merkezindeki büyük salonun kiliseye benzer hiç bir yanı yok. Ama gene de dinleyen biliminsanları arasında oturduğum yerde, uzun zaman önce bir kilisede dinleyicileri çocuk olan bir başka konuşmayı hatırlayıp kendi kendime gülümseyerek başımı sallıyordum. Bir ânı, geçmişin dağınık anılarına hiç bir uyarı olmadan bağlayan deneyimlerden birini yaşıyordum. Psikologlar böyle şeylerin her zaman olabileceğini söylüyor. Görünürde hiç bir sebep olmadığı halde, herhangi bir şey belleğimizi “tazelediğinde” beşbin günlük çocukluk, kronolojik sırayla değil de kelimelere, seslere hattâ kokularla bağlanarak sıralanıp bir şeyleri aklımıza getiriyor. İşte tıpkı böyle, simpozyumda gelişim biyolojisi üzerine edilen birkaç söz beni eskiye, ilk komünyonumun bir gün öncesine götürdü. Sekiz yaşındaydım. Ben küçük kilisemizin sağ tarafında erkek çocuklarla (kızlar soldaydı) birlikte otururken, papazımız konuşuyordu.

Kutsama töreni için yapmış olduğu bir yıllık hazırlığa yaptığı son rötuşlarla Peder Murphy bize Tanrı’nın dünya üzerindeki gücünün gerçekliğini vurgulamayı amaçlamaktaydı. Minberin parmaklıklarına, cilâlı mermerinin güneş ışığından gelen pırıltılarına işaret ederek bunların Tanrı’nın kendisi tarafından biçimlendirildiğine güvenmemizi sıkıca sağlıyordu. “Yok yahu!” diye fısıldadı, yanımdaki çocuk. Saygıdeğer Peder, herhalde, kilisedeki çocuklar arasında bir taş yontucunun oğlu ya da kızı bulunması olasılığından kaygılanarak sözlerini biraz geri aldı. “Şimdi, tabii ki parmaklıkları O oymadı ya da buraya getirmedi veya yerine yerleştirmedi” dedi ; “… ama mermeri Tanrı yaptı ve birisi onu bulup da kilisenin bir parçası yapması için bir yerlere bıraktı.”

Tanrı’yı bir zanaatkâr olarak betimlemesinin bir kuşku havası uyandırmış olabileceğini Papazımızın duyumsayıp duyumsamadığını bilemeyeceğim, ama farketmez. Bir numarası daha vardı. Hiç kaçmayacak, öylesine keskin bir sav ki onu kuşkusuz hiç yanıltmamıştı: minbere doğru yürüdü ve vazodan bir çiçek çekti aldı.

“Şu çiçeğin güzelliğine bir bakın” diye başladı. “Kutsal Kitap bize Hazreti Süleyman’ın giyim-kuşamının bile tüm görkemine rağmen bunlarla karşılaştırılamayacağın&# 305; söylüyor. Biliyor musunuz neden? Dünyada hiç bir kimse bize bir çiçeğin nasıl açtığını söyleyemez. Fen bilimcileri atomu parçalayıp, jet uçaklarını ve televizyonları yapabilirler ama hiç birisi size bir bitkinin çiçeğini nasıl yaptığını söyleyemez.” Niçin söyleyebilsinlerdi ki? “Çiçekler, tıpkı sizler gibi Tanrı’nın marifetidir.”

Etkilenmiştim. Kimse itiraz etmedi, kimse dalga geçmedi. Cici küçük çocuklar olarak kiliseden sırayla çıktık gittik; ertesi günkü ilk komünyonumuz için hazırdık. Bir daha da bu hiç aklıma gelmedi; tâ ki bu, gelişim biyolojisi simpozyumuna kadar. Caltech’ten bitkibilimci Elliot M. Meyerowitz, hayvanların gelişimi gibi daha moda konulara ilişkin başka iki konuşma arasında tıpkı sandöviç gibi sıkıştırılmış bir konuşma yapacaktı. Meslekdaşlarımın bir kısmı bitkilere ilişkin araştırmalarla ilgilenmediklerinden son konuşma öncesi hava almak için dışarı çıktılar. Oysa ben ağzım kulaklarımda oturuyordum. Telâşla notlar alıyor, ekrana yansıyan şekilleri çiziktiriyor ve kenarlara kendi spekülasyonlarımı yazıyordum. Anlayacağınız, Meyerowitz bitkilerin çiçekleri nasıl yaptıklarını anlatıyordu.

Çiçeklerin dört ana kısmı olan, çanak yaprakları, taç yaprakları, erkek organları ve dişi organları aslında hep evirilmiş yapraklardır. Bu, bitkilerin üreme hücrelerini neden hemen her yerde üretebildiğinin sebeplerinden birisidir. Oysa hayvanlar çok özgül bir takım üreme organlarıyla kısıtlanmıştır. Küçük parmağınız çok yakın bir zamanda üreme hücreleri saçmaya pek başlamayacaktır. Ama bahar geldiğinde bir elma ağacının herhangi bir dalının ucu çiçek açarak çiçektozu saçabilir. Bitkiler yeni yaprak açabildikleri her yerde çiçek de açabilirler. Ne var ki bitkiler; sıradan bir yaprak kümesine, bir çiçeğin kısımlarına dönüşmelerini bir şekilde “söyleyebilmelidir”. İşte Meyerowitz’in laboratuarı işi buradan ele alıyor.

Yıllarca süren sabırlı bir genetik araştırması, anılan dört kısımdan yanlızca iki ya da üçünü yapabilen başkalaşık türler soyutabilmiş; bu başkalaşıkları çaprazlaştırarak da normal bir çiçeği yapmak için belli bir sıralamayla etkinleştirilmeleri ya da etkisizleştirilmeleri gereken dört tane geni belirleyebilmiştir. Bu genlerin her biri yeni filizlerin hücrelerine birer dizi im salarak bunların ne zaman sıradan bir yaprak yerine bir çanak ya da taç yaprağına dönüşeceğini “söylüyor”. Ayrıntılar dikkate değer; genler arasındaki etkileşmeler ise hayranlık verici. Benim için ise bu bilimsel ayrıntılar ilk komünyonumdan otuzyedi yıl sonra pastanın üzerindeki krema gibiydi. Asıl mesaj ise “Peder Murphy, yanılıyordun!” diyordu, “Çiçekleri Tanrı değil çiçek indükleyici genler yapıyor”. Bizim papazın hatâsı, herkesin her zaman yaptığı gibi Tanrıyı, bilimin henüz açıklayamadıklarında bulmaya uğraşmaktı. O, Tanrının en iyi bulunacağı yerin, bilinmeyen yöreler, anlaşılmış olmanın aydınlığını henüz görmemiş karanlık köşeler olduğunu varsayıyordu. Öyle anlaşılıyor ki buraları bakmak için tam da en yanlış yerler.

GÖLGELERİ ARAŞTIRMAK

Peder Murphy, bir çiçeğin yapılma sürecini Tanrı’nın gerçekliğinin kanıtı olarak gösterirken, Tanrı’nın doğayı sakatlamayı gerekli bulduğu fikrini benimsemekteydi. Ona göre bir nergisin açması, kendi kendine yeten maddesel bir evrenin varlığını değil, Tanrı’nın doğrudan işe karışmasını gerektiriyor. Dolayısıyla da Tanrı’yı çevremizdeki, maddesel ve bilimsel açıklamaları bulunmayan şeylerde aramalıydık. Doğada, ele gelmeyen ve araştırılamamış yerlerde Yaratıcı iş başındadır.

Evrimin yaratılışçı karşıtları da benzeri savlar ileri sürüyorlar. Onlar, hayatın varlığını, yeni türlerin ortaya çıkışının özellikle de insanın kökenlerinin, evrimle de bir diğer doğal süreçle de açıklanabilemediğini ve de açıklanabilemeyeceğini savlıyorlar. Tanrı’yı (ya da hiç olmazsa bir “tasarımlayıcı”yı), doğanın kendi kendine yeterliliğini yadsıyarak, bilimin eksiklerinde arıyorlar. Sıkıntı şu ki, yeterli zaman tanındığında bilim, genellikle en zorlayıcı şeyleri bile genellikle açıklayabilmekte. Yaratılışçılara, bir strateji ögesi olarak, fencilere neyi hiç bir zaman bulamayacaklarını söylemekten kaçınmaları kuvvetle salık verilmelidir. Çünkü tarih onlara karşı. Çünkü doğanın nasıl işlediğini artık genel çizgileriyle tam olarak anlıyoruz.

Evrim ise bu anlamanın kritik bir parçasını oluşturmakta. Evrim tamı tamına, onu eleştirenlerin açıklayamaz dediği şeyleri açıklamakta. Dünyanın yaşını, fosil birikiminin ve de evrim mekanizmalarının yeterliliklerini reddeden iddialar, yakından incelendiklerinde yok oluyorlar. Desen, en sıkı evrim karşıtları için bile apaçık olmalı: en gözde “açıkları” kapatılmakta ve evrimin moleküler mekanizmaları artık iyice anlaşılırken evrimin tarihsel kayıtları her geçen mevsim daha da zorunlu görünmektedir. Bu, bilimin onların evrimi zorlayışlarına hep apaçık yanıtlar bulması demektir: Tarihsel kayıtları gösterin, verileri sağlayın, mekanizmayı ortaya koyun ve kuramla gerçekliğin yakınlaşmasını vurgulayın.

Ne var ki evrim karşıtlarının sebep olduğu daha derin bir sorun, dine ilişkin bir sorun var. Onlar da arayışlarını bizim papaz gibi doğanın kendi kendine yeterli olmayışı düşüncesinden hareketle Tanrı’ya dayandırmaktalar. Böylesine bir mantığa göre türleri yalnız Tanrı yaratabilir; tıpkı Peder Murphy’nin yanlız Tanrı’nın çiçek yapabildiğine inanışı gibi. Her iki sav da Tanrı’nın varlığını yalnızca bu savlar gerçeklendiği takdirde kanıtlayabilir. Ama, bunların yanlışlığı gösterildiğinde ise din için ciddi sorunlar ortaya çıkar.

Eğer bilimsel açıklama bulunmamasını Tanrı’nın varlığı için bir kanıt olarak kabul edersek, basit bir mantık başarılı bir bilimsel açıklamayı da Tanrı’ya karşı bir sav olarak görmemizin gerekliliğini öngörür. İşte bu yüzden yaratılışçı usavurmaların zararı, önünde sonunda bilimden çok daha fazla dine dokunacaktır. Elliot Meyerowitz’in, çiçek indüklenmesi üzerindeki güzel çalışması, sağ duyu böyle bir şey olamayacağını söylese de ilâhi oluşa birden bire bir tehdit haline geldi. Yaratılışçılar, doğanın yeni türlerin oluşumunda kendine yeterli olamayacağını savlayarak, biyolojik değişimi sağlayacak doğal süreçlerin erimleriyle bir tasarımcının (Tanrı) varlığı arasında zorlama mantıkla bir bağlantı oluştururlar. Başka deyişle tanrıtanımazlara Tanrı’nın varlığını tam nasıl kanıtsızlaştıracaklarını gösteriyorlar, yani evrimin işe yaradığını gösterip tapınağı yıkma zamanı geldiğini söylüyorlar. Bu tüm din karşıtlarının seve seve kabullenecekleri bir teklif.

Açıkça söylemek gerekirse yaratılışçılar Tanrıyı hep karanlıklarda arayageldiler. Biz neyi bulamamışsak ve de neyi iyice anlamamışsak bu onların ilahi inançları için en iyi, hattâ yegâne kanıtları olmakta. Bir Hristiyan olarak, bu mantıktaki kusuru özellikle sıkıntı verici buluyorum. Bu bize yalnızca bilgi edinmeden korkmayı öğretmekle kalmıyor, aynı zamanda da Tanrı’nın yalnızca anlamanın gölgeliklerinde yerleşik olduğunu öneriyor. Ben diyorum ki eğer Tanrı gerçekse, onu başka bir yerde bulabilmeliyiz; insanlığın sahip olduğu, tinsel ya da bilimsel bilgilerin aydınlığında!

İNANÇ VE AKIL

Tektanrılı dinsel geleneklerin her biri Tanrı’yı doğruluk, sevgi ve bilgi olarak görür. Bunun anlamına göre doğal âlemi anlayışımızdaki her bir artış, pek çok kimsenin sandığı gibi Tanrı’dan öteye değil, Tanrı’ya doğru bir adımdır. Eğer inanç ve akıl Tanrı’nın armağanlarıysa bunlar çevremizdeki âlemi anlamak için zıt değil tamamlayıcı roller oynamalıdır. Bir biliminsanı ve bir Hristiyan olarak benim inandığım da tam bu. Gerçek bilgi yalnızca inanç ve aklın bir bileşiminden gelebilir.

İnançlı olmayan birisi doğal olarak tüm güvencini bilime bırakıp, inanca değer vermez. Ben ise bilimin; doğal alemi, hem inançlıların hem de inançsızların, ortak bir gözlem, deney ve kuram merceğinden incelemelerine izin verdiğini tabii ki teslim ediyorum. Bilimin kültürel, siyasal ve hattâ dinsel farklılıkların ötesinde olma yeteneği onun kısmen dehasında kısmen de bir bilme yolu olmasındaki değerinde bulunur. Bilimin yapabilemedikleri ise araştırdığı âleme ne bir anlam ne de bir amaç özgüleyebilmesidir. Bu da kimilerinin bilim gözüyle bakılan dünyanın anlamdan yoksun ve amaçsız olduğu sonucunu çıkarmalarına yol açar. Öyle değil. Ben bunun için, “insanların amaç ve anlam özgüleme eğiliminin, bilimin ötesine geçmek ve önünde sonunda onun dışından gelmek zorunda kalması” anlamını öneriyorum. Sonuçta ortaya çıkacak olan bilim; inancın değer ve ilkeleriyle temas etmekle zenginleşebilecektir. Hz. İbrahim’in Tanrı’sı bize hangi proteinlerin hücre çevrimlerini denetleyeceğini söylemez. Ama bize, bu anladıklarımızı korumak için ve bunları sevecenlikle kucaklamak için ve de hepsinden çok bilginin ışığını cehaletin karanlığına tercih etmemiz için bir sebep sağlar.

Birden çok biliminsanının da dediği gibi, evrenin gerçekten hayret uyandıran yanı ona bir anlam verilebilmesidir. Parçalar birbirine uyuyor, moleküller etkileşiyor, . . . mübarek sahiden işliyor! Evrimin inançlılar için söylediği doğanın tamamlanmış olduğudur. Onların Tanrı’sı öyle bir maddesel âlem yaratmıştır ki içinde sahiden özgür ve bağımsız nesneler evrilebiliyor. Daha ilk denemede herşeyi dosdoğru oturtmuş.

Kimilerine göre insan doğasının canice gerçekliği, Tanrı’nın yokluğuna ya da ölmüş olduğuna bir kanıttır. Aynı usavurma, Tanrı’nın bir evrim ağacının önsöyülemez dallanmalarında bulunmadığı sonucuna da varır. Ama doğrular daha derinde. Her hâl-ü kârda bir ilâh, kendi kaprislerinden gerçekten bağımsız, içindeki akıllı yaratıkların iyi ile kötü arasında seçim yapmak durumunda kalacakları ve belirgin, maddesel bir gerçeklik şekillendirecekleri bir alem kurup bu yaratısını kendi başına bırakmaya karar vermiş. Doğanın kendi kendisine yeterliliği de dünyada kötünün varlığı da Tanrı’nın yokluğu anlamına gelmez. Dindar bir kimse için her ikisi de çok farklı anlamlara gelirler: Tanrı’nın sevgisinin kuvvetinin yanı sıra onun yaratıkları olarak özgürlüğümüzün gerçekliği.

İNANMAMANIN SİLAHLARI

Kendimizi türlerin en iyisi ve en parlağı olarak görmek isteriz. Biz yaradılışın amaçlanmış, özel ve birincil yaratıklarıyız. Biz evrim ağacının tepesinde doğanın, ötesi olmayan ürünleri halinde oturuyoruz, kerametimiz kendisinden menkul ve kendimizden emin olarak. Evrimin hedefinde bizim üretilmemiz olduğunu düşünmek istiyoruz.

Doğadaki konumumuzun bu rahatlatıcı görünüşü sırf biyolojik açıdan yanlış olup, hayatı göstermesi için diktiğimiz mükemmel olmayan aynaların etkisiyle uyanan ve kendimizi büyüten çarpık bir görüntünün ürünüdür. Evet, nesnel olarak biz doğanın en karmaşık hayvanları arasında bulunuyoruz ama her bakımdan değil. Vücut sistemleri arasında fizyolojik karmaşıklık bakımından yalnızca bir hususta, sinir sisteminde açıkça öndeyiz ya, orada bile bir omurgalı (yunuslar) bize rakip olabileceğini öne sürebilir.

Gene bunu desteklemek üzere, evrim süreci sağlıklı olarak her gözden geçirildiğinde bir hayat biçiminin bir diğerine göre daha ileri evrildiği kavramının doğru olmadığı görülür. Her bir organizma, yaşayan her bir hücre uzun bir galipler, atalar silsilesinden gelir. Bu atalar, başarılı evrim süreçlerinden tekrar tekrar yararlanarak bize bunları anlatacak kadar yaşadılar, ya da hiç olmazsa ürediler. Kahve fincanımın ağzında oturan bir bakteri evrimden benim kadar çok geçmiştir. Benim cüsse ve evrim üzerine yazmamı sağlamakta etkili olan bilinçlilik avantajım var ama bakterinin de sayı, esneklik ve en özelinde üreme hızı avantajı var. Bu bir tek bakteri doğru koşullar sağlandığında dünyayı tam anlamıyla bir iki gün içinde bakterilerle doldurabilir. Hiç bir insan, hiç bir omurgalı, hiç bir hayvan bu denli etkileyici hiç bir şeyi, bununla uzaktan bile kıyaslanabilecek ölçülerde yapamaz.

Evrimin bize söylediği şu ki hayat, herhangi bir başlangıç noktasından çıkıp giderek dallanan sayısız yollar boyunca yayılmakta. Bunlar arasındaki minicik dallardan birisinin ucu bize getiriyor. Bunu dikkate değer görüp nasıl olabildiğine şaşırabiliriz ama hayat ağacının herhangi bir adil değerlendirmesi diğerlerinin binlerce farklı yöne uzanan kalabalığı arasında bizim minicik dal önemsiz görünecektir. Kendi türümüz, Homo sapiensin, evrim çabalamasında bir sincap, bir papatya ya da sivrisinekten daha “muzaffer” olduğu söylenemez. Hepimiz buradayız! Önemli olan da bu. Kendimizi bu noktada bulmak için hepimiz farklı yolları izledik. Doğal seçilim oyununda hepimiz galibiz. Bu sıralardaki galipler dememiz daha doğru olur.

İşte, pek çok kimsenin aklındaki problem de tam bu. Dallanan binlerce yol varken bunlardan birisinin tarihsel ve kaçınılmaz olarak kesinlikle bize dek gelecek olmasından nasıl emin olabiliriz? Şunu bir düşünün: biz memeliler çoğu ekosistemde iri, başat kara hayvanlar durumundayız. Ama tarihlerinin büyük bir kısmında memeliler, yalnızca küçük hayvanların neslini sürdürebileceği habitatlara kısıtlanmıştı. Neden? Çünkü o ara bir diğer omurgalı grubu dünyaya egemendi; taa ki Stephen Jay Gould’un işaret ettiği biçimde bir asteroid ya da kuyruklu yıldız dünyaya feci şekilde çarparak bu devleri yokolmaya götürene dek. Gould, “Tamamen, kelimesi kelimesine” diye yazıyor, “bir iri ve us kullanan hayvan olarak varlığımızı, talih yıldızlarımıza borçluyuz.”

Peki, ya kuyruklu yıldız ıskalasaydı? Ya dinozorlar değil de atalarımız yokoluşa sürüklenseydi? Ya devon döneminde ripsidian olarak bilinen küçük bir balık obası yokolsaydı? Bunlarla birlikte ilk dört ayaklıların da varolabilme olanağı yokolacaktı. Omurgalılar karaya çıkma savaşımı vermeyebilecekler ve orası ebediyen, Stephen Jay Gould’un sözleriyle “böcekler ve çiçeklerin meydan okunmayan yöresi” olarak kalacaktı.

Bunlar tabii ki bu gezegende insanın ortaya çıkışının önceden tasarlanmış olmaması demektir. Yani burada oluşumuz, evrimsel başarının kaçınılmaz bir dizilişinin ürünü değil; ama sonradan düşününce, ufak bir ayrıntının, tarihte belki bizi dışarıda bile bırakabilecek olan bir kazanın sonucudur. Bunun götürdüğü, hem kuşkucular hem de inançlılar için mantığı pek yadsınamayacak ortak vargı ise şudur: hiç bir Tanrı, özendiği yaratısını ortaya koymak için böyle bir süreç kullanmazdı. İşi evrime bırakmanın herşeyi “doğru” yola sokacağından nasıl emin olabilirdi? Eğer bizi oluşturmak Tanrı’nın istenciyse, evrimin ürünü olduğumuzu göstermekle Tanrı’yı Yaratıcı olarak vaz ederiz. Evrimin değeri ya da tehlikesi bundadır.

O kadar da hızlı gitmeyelim. Bu gezegen üzerinde ortaya çıkışımıza götüren şanslı tarihsel olayların biyolojik açıklamaları muhakkak sağlıklı; uyumsuz olan ise şu: kaçınılmaz olmadığı algılananlar, bir ilahî iradeyle bağdaşmazlık olarak düşünmemiz gereken bir şeye dönüşüyor. Bunun ciddiye alınması ise Tanrı’nın (bu Tanrı Batı-Ortadoğu dinlerinin en konvansiyonel olanının anladığı şekliyle alınsa bile) küçümsenmesidir.

Evet, bu gezegende canlıların muazzam çeşitliliği önsöyülemez bir süreçti; ama Batı uygarlığının doğuşu da, Roma İmparatorluğunun çöküşü de, en son lotoda kazanan numaralar da öyledir. İnsanlık tarihindeki bu gibi olayların hiç birisindeki belirsizlik niteliğini bir Yaratan oluşunun antitezi olarak görmüyoruz da, doğa tarihindeki benzer olaylara neden farklı bakalım? Bunun için hiç bir sebep olmadığını teslim etmek isterim. Tek tek hayatlarımızı doğuran ailelerdeki ardışık olguları bir Yaratıcıyla tutarlı görebiliyorsak türümüzü üreten olgular zinciri için de aynı şeyi yapabilmeliyiz.

Bunun almaşığı, her olayın önsöyülebilir sonuçlarının bulunduğu ve geleceğin ne şansa ne de insanın bağımsız eylemlerine açık olduğu bir dünyadır. Hep evrildiğimiz bir dünyada hiç özgür olmayız. Bize kadar getiren özel tarih, inançlı bir kimseye bizim ne denli dikkate değer, bilinçlilik yeteneğinin ne denli nadir ve anlayabilme şansının de denli değerli olduğunu gösterir.

KESİNLİK VE İNANÇ

Evrim dahil tüm bilimsel fikirlerin sırf tanıtlara dayanarak ilerlediği düşünülebilir. Bu doğru olsaydı evrim çoktan herkesin zihninde şimdiki zıtlaşmalı konumu yerine sağduyunun parçası haline gelmiş olurdu (bilim çevrelerinde olan tam budur). Ne yazık ki durum böyle değil. Evrim hâlâ ABD kamu oyunun pek çoğunda tehlikeli bir fikir ve biyoloji öğretmenleri için de tükenmeyen bir sıkıntı kaynağı olmayı sürdürüyor.

Bana göre bunda kusurun çoğu evrim biyolojisinin bulgularını rutin olarak kendi felsefî söylemlerini desteklemekte kullanan bilim çevrelerindedir. Bunlar kimi zaman yaşamın anlamsızlığına ilişkin sert ve kuru söylemler olup kimi zaman da bu gezegende varlığımızın herhangi bir insan amacının anlamını geçersiz kıldığını anlatırlar. Ayrıca sık sık da doğanın çıplak gerçekliğinin, herhangi bir insanî ahlâk sisteminin otoritesini sıyırıp attığını dinleriz.

Yaratıklar evrimle şekillendirdikçe, bizler de biyolog E. O. Wilson’un dediğine göre genlerimizin süregitmesi için önemli olan içgüdüsel tavırlarla yükleniyoruz. Bu davranışlardan kimileri, doğal seçim onları benimsese bile başımıza iş açabilir. Yiyecek, su, üreme ve statü arzularımız, kavgaya istekli oluşumuz ve sosyal gruplar halinde toplanma eğilimimiz hep evrimsel başarıyı sağlama bağlayacak davranışlar olarak görülebilir. Toplumsal davranışların biyolojik temelleri üzerinde çalışan sosyobiyoloji, belli durumlarda doğal seçilimin işbirliği ve bakım içgüdülerini (birarada olmamıza yardım eden “iyi” genleri) önde tuttuğunu söylüyor. Öte yandan ise kimi durumlar, dostça rekabetten düpedüz cinayete kadar uzanan, saldırgan, özmerkezli davranışları önde tutar. Böylesine Darwincil acımasızlık seven bir Tanrı’nın yaptığı planın parçası olabilir mi?

Evet, olabilir. Bu gezegende yaşamı sürdürmek için atalarımızın genleri, tıpkı diğer organizmalarınkiler gibi koruyan, bakan, savunan ve kendilerini taşıyan bireylerin üreme başarılarını güvenceye alan davranışlar yarattılar. Bu gibi tutkuları içimizde taşımamız şaşırtıcı gelmemelidir; Darwincil biyoloji bunların varlığına biyolojik açıklama getirdiği için kınananamaz. Gerçekten de İncilin kendisi de kibir, bencillik, şehvet, saldırganlık ve cinayet gibi insan eğilimlerine bol bol örnek vermektedir.

Darwin’i, bu güdülerin biyolojik kökenlerini saptadığı için kınamak doğru değildir. Evrimin, kendi türümüzün böylesi “temel günahları”ımızın kaynaklarını bulurken gösterdiği bu eğilimleri gösterme sebeplerini saptarken sık sık insan doğasının en kötü yanları için bir tür tevil getirdiği yanılgısına düşülmektedir. Bu, en iyimser tarafından sosyobiyolojinin verdiği bilimsel derslerin yanlış algılanması; en kötüsü de biyolojiyi, her anlamlı ahlâk sistemini lağvetmek amacıyla kullanma girişimidir. Evrim en temel biyolojik güdü ve arzularımızın varlıklarını açıklayabilir ama bu bizim hep onlara uyarak davranmamızın doğru olacağı anlamına gelmez. Evrim bize biyolojimizin açıklamasını verebilir ama neyin iyi, neyin doğru ya da ahlâkî olduğunu söylemez. Biyolojiyi ne denli iyi bilirsek bilelim bunların yanıtları için başka yerlere bakmalıyız.

NE TÜRLÜ BİR DÜNYA

Beğenseniz de beğenmeseniz de günlük yaşamımızda herhangi birimizin uyduğu değerler Charles Darwin’in yaptıklarından etkilendi. Dindarların ise Down Binası’nın bu çekingen doğabilimcisine özel bir sorusu var. Yaptıkları önünde sonunda Tanrının görkemini mi artırdı yoksa insanın doğasını ve yazgısını, dine derinden derine karşı olan profesyonel bilim kişilerine mi emanet etti? Darwin’in çalışmaları Tanrı fikrini pekiştirir mi zayıflatır mı?

Yaygın kanaat şu ki bilimine ilişkin ne düşünülürse düşünülsün Bay Darwin’in çevrede oluşunun dine pek yararlı olmadı. Genel düşünüşe göre, din, Darwincilikle zayıflatıldı ve Yaratıcıya bakışını evirmeye zorladı ki öğretilerini eğip bükerek evrimin isterleriyle uyuşabilsin. Stephen Jay Gould, besbelli ki keyif alarak şöyle ifade ediyor: “Şimdi, bilimin vargıları peşinen kabullenilmeli, dinsel yorumlar ise doğal bilginin yerinden oynatılamayacak sonuçlarına uymak üzere ince ince elenip ayarlanmalıdır!” Bilim ezgiyi seslendirirken din de buna uyup dansedecek.

Bu zayıflatılıp kenara itilmiş Tanrı’nın hüzünlü görünümü evrime karşıtlığının süregiden itici gücü olmakta. İşte bu yüzden yaratılışçıların Tanrı’sı, evrimin her şeyden önce geçmişte bir işlevi olmadığının ve bu gün de işe yaramadığının gösterilmesini ister. Dini Darwinciliğin baskısından kurtarmak için yaratılışçılar doğanın eksikliğini gösterecek bir bilime, olguları yalnızca doğaüstü süreçlerle açıklanabilecek bir hayat tarihine gereksiniyorlar. Açıkça söylenmek gerekirse yaratılışçılar kendilerini doğada kalıcı ve izi bulunamayacak bir gizem bulmaya adamışlar. Böyle kafalara göre, hayal edebileceğimiz en mükemmel varlık bile hayatın doğup kendi başına evrilebileceği bir yaratılışı tasarlayamaz. Doğa kusurlu, duruk ve sonsuza dek yetersiz olmalıdır.

Genelde fen bilimleri, özelde ise evrim bilimi bize çok farklı bir şey veriyor. Bu, karşımıza dirik, esnek ve mantıksal olarak tam olan bir evren çıkararak gezegen boyunca sonsuz çeşidi ve girift güzellikleriyle yayılan bir hayat görünümü sergiler. Bize, içinde maddesel varlığımızın sihirle ortaya çıkan imkânsız bir yanılsama değil, sahici bir nesne, içindeki şeylerin tamı tamına göründükleri gibi olduğu bir alem sunar. Öyle bir alem ki, içinde bizler Yaratıcının da bir zamanlar söylediği gibi yerin tozlarından oluşmuşuz.

Çoğu kez Darwincil bir evrenin, rastgeleliğinden ötürü bir anlam taşıyamayacağı söylenir. Katılmıyorum. Gerçekten anlamsız bir alem, içinde bir tanrısalın her bir kukla insanın, hatta her bir taneciğin iplerinden çektiği bir alemdir. Böylesi bir alemde fiziksel ve yaşamsal olgular dikkatle denetlenir, kötülükler ve azap en aza indirilebilir ve tarihsel süreçlerin çıktıları kesinlikle düzen altına alınır. Her şey Yaratıcının açık seçik, belirgin ve belirlenmiş amaçlarına doğru gider. Ancak, böylesi denetim ve önsöyülebilirlik yalnızca bağımsızlık pahasına olur. Hep kontrol başında olan böylesine bir Yaratıcı, yaratıklarından onu bilmeleri ve ona tapınmaları için gerçek fırsatları esirger. Sahici sevgi, manipülasyon değil özgürlük gerektirir. Böylesine özgürlük ise en iyi şekilde evrime açık oluşla sağlanabilir.

Yüzelli yıl önce Darwin’i abus ve amaçsız bir belirlenimcilikle bağlaştırmamak olanaksız görülebilirdi, ama bugün her şey farklı görünüyor. Darwin’in bakışı yepyeni bir biyoloji alemini kapsayacak şekilde genişledi. Bu alemde bağlantılar moleküllerden hücrelere, hücrelerden organizmalara dek gittikçe belirginleşiyor. Evrim galebe çalmakta ama bunu ilk öne süren kuramcıları şaşırtacak ve hiç bir şekilde öngöremeyecekleri bir zenginlik ve incelikle yapmakta.

Örneğin evrenin bir başlangıcı olduğunu astronomiden, geleceğin hem açık hem de önsöyülemez olduğunu fizikten, hayatın bütününün bir değişim ve dönüşüm süreci olduğunu ise jeoloji ve paleantolojiden biliyoruz. Biyolojiden, dokularımızın nüfûz edilemez bir hayat sihiri deposu olmayıp, hayret verici bir karmaşık harikalar tablosu olduğunu ve önünde sonunda biyokimya ve moleküler biyoloji ile açıklanabildiğini öğreniyoruz. Böyle bir bilgiyle, belki de ilk kez olarak neden bir Yaratıcının kendi türümüzün evrim süreciyle kılık edinmesine izin verdiğini görebiliriz.

Çoğu Batı ve Ortadoğu dinlerinin varlığını öğrettiği Tanrı, eğer istemiş olsa kendimiz dahil her şeyi gaipten, sırf kendi arzusundan oluşturabilirdi. Bu, bir tür olarak çocukluğumuzu geçirirken, ilâhi iradenin gerçekleşmesini hayal edebilmenin tek yolu olabilirdi. Ama artık büyüdük ve çok hayranlık verici bir şey oldu: hayatın fiziksel temelinin kendisini anlamaya başladık. Hücre çevriminin her döngüsünde ya da bir tekhücreli kamçısının her çırpışında sürekli bir mucizeler zinciri olacaksa Tanrı’nın eli her canlıya doğrudan değiyor demektir; yani Onun insanın yaşama çevresindeki varlığından kuşku duyulmaz. Bu gibi vargılar belki inancımızı onaylayabilir, ama bunlar aynı zamanda da bağımsızlığımızın altını oyar. Tanrı’yla insan arasındaki seçimi, ilâhînin varlığı ve gücü bu denli ortadayken ve O her nefesimizi resmen denetlerken adil olarak nasıl yapabiliriz ki? Onun yaratıkları olarak özgürlüğümüz biraz yer ve biraz bütünlük gerektiriyor. Bu ise, maddesel dünyada kendine yeterli oluşu ve doğa yasalarıyla tutarlılı olmayı gerektirir.

Evrim fiziksel dünyanın zaman içindeki gerçekliği ve tutarlılığına saygı göstermenin bir sonucu olmaktan ne daha çok ne de daha azdır. Maddesel yaratıkları bağımsız bir fiziksel varlık olarak yaratmak için her Yaratan bizim zaman içindeki evrimimizin beklenen bir olabilirlik olduğu bağımsız bir maddesel evren yaratabilmeliydi. İlâhî varlığa inançlı olanlar Tanrı’nın sevgi ve armağan ettiği özgürlüğün sahici olduğunu –o denli ki kendimizi özgürce cehenneme göndermek isteyecek, kötülüğü seçme gücünü de içeriyor– kabullenir. Tüm inançlılar bu pazarlığın böylesi keskin koşullarını kabullenmeyip, davranma özgürlüğümüzün fiziksel ve biyolojik bir temeli olduğunu kabul ederler. Bu temeli de evrim ve kardeşi bilimler olan genetik ve moleküler biyoloji sağlıyor. Biyoloji bakımından evrim, bir Yaratanın bizleri olduğumuz –gerçek ve anlamlı ahlâkî ve manevi tercihleri olan sahici bir dünyada özgür varlıklar– gibi birer yaratık olarak yapabilmesi için tek yoldu.

Fen biliminden, Tanrıya ilişkin anlaşmazlığın bir karara bağlanacağı bir son kanıt, bir sarsılamaz konum bekleyenler hep hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bir fen bilimci olarak size yeni kanıtlarımın, devrimcil verilerimin, dengeyi şu ya da bu yöne doğru bozacak, doğaya yönelik nefes kesici bir sezgimin olduğunu söyleyemem; ama inançlı bir kimseye söyleyeceğim şeyler var: evrim biyolojisi en geleneksel anlamda bile çoğunlukla inanıldığı gibi bir engel değildir. Evrim pek çok bakımdan Tanrı’yla olan ilişkimizi anlamanın bir anahtarıdır.

Üniversite birinci sınıf öğrencilerine bir dizi evrim biyolojisi dersi verme ayrıcalığım olduğunda dersleri genellikle evrim kuramının ekonomiden dine kadar diğer alanlara olan etkisi üzerine birkaç sözle bitiririm. Bu sırada da gerektiği gibi anlaşıldığında evrimin ne dine ne de maneviyata karşı olduğunu anlatmanın bir yolunu bulurum. Öğrencilerin çoğu bu duygularımdan etkilenmiş görünürler. Belki de Profesör Miller’in hoş görünmeye çalışan bir agnostik olduğunu ve kimseyi kırmamak için evrimi herkese hoş gösterecek şekilde yansız olmaya uğraştığını sanırlar.

Her zaman birkaç öğrenci beni dersten sonra sıkıştırmak isteyerek dosdoğru sorar: “Tanrı’ya inanıyor musunuz?”

Ben de hepsine “Evet!” derim.

Şaşırırlar: “Peki, nasıl bir Tanrı’ya?”

Yıllar içinde bu soruya tam bir yanıt bulmak için çok çabaladım. Ama en sonunda buldum: “Darwin’in Tanrısına!”

Kenneth Miller, Biyoloji Profesörü, Brown Univ. (ABD)

BROWN Alumni Magazine, Nov/Dec 1999  [Bu yazı, kendi yazdığı Finding Darwin’s God: A Scientist’s Search for Common Ground Between God and Evolution, Cliff Street Books, 1999 adlı kitabından yazar tarafından özetlenmiştir.]

Çevirenin notu: Yazar her ne kadar doğa bilimlerinin dinle bağlantılı vargılara üstünlüğünü çok güzel ifade ediyorsa da, Tanrı’ya ilişkin düşüncelerini ilke bakımından benimsemiyorum. Çünkü, duygusal davranışlarımızın bile bir tür fiziksel temellerinin bulunacağına olan kanım bir yana, Tanrı’nın var olduğuna ve hele nasıl varolabildiğine ilişkin, “iman-inanç” dışında bir dayanak; hele hiç bir nesnel kanıt göremiyorum. Bu kanımı R. P. Feynman’ın –Nobel 1964– aşağıdaki sözleri çok güzel ifade ediyor:

“Benim fene ilgim sadece aleme ilişkin birşeyler bulmaktır. . . . Bunları araştırmaya girişirken ne yapmaya uğraştığımızı, yanlızca daha çok şey bulmaktan öte önceden kararlaştırmamalıyız. . . . Hasılı, evrenin bütünüyle olan ilişkilerimize dair kurulan özel öykülere inanamıyorum, çünkü bunlar bana fazla basit, fazla ilişkilenmiş, fazla yerel, fazla taşralı görünüyor. . . . Kuşku ve belirsizlikle yaşayabilirim. Bana öyle geliyor ki bilmeden yaşamak yanlış olabilecek yanıtlardan çok daha ilginç.” [Richard Paul Feynman, The Pleasure of Finding Things Out, J. Robbins, ed., Perseus Books, Cambridge Mass., 1999]

Çeviren : R. Ömür Akyüz,

Yeditepe ve Boğaziçi Üniv.

Bilim ve Gelecek, Sayı 72

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s