Türlerin Kökenine Yolculuk

Darwin ve kuramı, “Türlerin Kökeni”nin yazıldığı tarihten 140 yıl sonra bile tartışılıyor.

“Binyılın en büyük bilimsel gelişmesi hangisidir” sorusuna, olasılıkla farklı yanıtlar gelecektir: Bir ihtimalle Büyük Patlama, izafiyet, belki de kuvantum kuramı. Ancak, herkes Darwin’in “evrim kuramı”nı bilir… Charles Darwin, getirdiği yeni bilimsel yaklaşımlar nedeniyle, evrim biliminin babası olarak nitelendiriliyor. Hatta, evrim sözcüğü çoğunlukla Darwin’le eşanlamlı kullanılıyor ve bu yüzden de darwincilik diye anılıyor. Darwin ve ona ait terimler, “Türlerin Köke”ni” adlı kitabının yayımından bugüne geçen 140 yılı aşkın bir süreden beri, dünyanın en uzun bilimsel tartışmasını oluşturuyor.
Charles Robert Darwin, 12 Şubat 1809′da, İngiltere’nin Shrewsburg kentinde dünyaya geldi. Çocukluk yıllarında, zamanının büyük bölümünü böcek, bitki, kuş yumurtası ve çakıltaşı toplamakla geçirdi. Bilime meraklıydı, babası doktor olmasını istediğinden, onu Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Ancak, doktorluk Darwin’e göre bir meslek değildi. Bu sefer de, teoloji öğrenimi yapması için Cambridge Üniversitesi’ne yollandı. Okulu yeterli bir dereceyle tamamladı.
İlginç bir biçimde, Darwin’i “Türlerin Kökeni” adlı kitabı yazmaya yönlendiren kişi bir papazdı. Cambridge Üniversitesi botanik profesörü John Stevens Henslow’un bilimsel çalışmaları, Darwin’in zooloji ve botaniğe merak salmasına öncülük etti. Zamanının çoğunu, Henslow’la birlikte araziye çıkıp kınkanatlı böcekleri toplamakla geçiriyordu.
Bu arada, İngiliz gemisi HMS Beagle, bilimsel araştırmalar yapmak üzere, Güney Amerika’yı yakından tanıyan kaptan Robert Fitzroy’un yönetiminde, dünya turu yapmak için sefere hazırlanıyordu. Başta, yolculuğun iki yıl süreceği düşünülüyordu; ama, beş yılda tamamlandı. Kaptan, yanında jeolojik yapıyı gözlemesi için iyi yetişmiş bir doğabilimcisini de götürmek istiyordu. Darwin, babasının itirazına karşın, Henslow’un çabalarıyla bu geziye çıkmayı kabul etti. 27 Aralık 1831′de, 22 yaşındaki Darwin, Devenport limanından denize açıldı.
Yanına pek çok kitap almıştı. Bunlardan biri de, Henslow’un salık verdiği, İskoç bilim adamı Charles Lyell’in yazdığı “Jeolojinin İlkeleri” (Principles of Geology) başlıklı kitabın birinci cildiydi. Kitapta, dünya yüzünün devamlı değişme fikri işleniyordu ve Darwin bundan büyük ölçüde etkilendi. Lyell’in kitabı ona, gününün dünyası ile geçmiş arasında ilişki kurulabileceğini gösterdi. Dahası, dünyanın geçmişi çok eskilere uzanıyordu. İşte bu kavramlar, Darwin’in evrim kuramının kaynağını oluşturdu.
Güney Amerika’daki yolculuğu, bilim adamına birtakım anahtar göstergeler de sundu. Kıyılarda yol alırken, türlerin çevre etkisiyle nasıl değişikliğe uğradığını saptadı. Patagonya’da, Arjantin pampalarındaki büyük devekuşlarının, yerini daha küçük olanlara bıraktığına tanık oldu. O zaman, bu kuşların ortak bir atadan geldiğini ve coğrafi ayrılmalara bağlı olarak birbirinden farklılaştığını varsaydı. Galapagos Adaları’na ulaştığında, ilk bakışta çok ıssız görünen bu adalarda, evrimsel uyuma çok iyi bir örnek oluşturan birçok canlı buldu. Bu hayvanlar, Güney Amerika’dakilere benziyordu, ancak onlardan belirli derecelerde farklılaşmışlardı.
Her adada, diğer adalara uçarak ulaşamayan, bir çeşit ispinoz kuşu yaşıyordu. Her kuş, bulunduğu adaya uyum sağlamıştı. Bu, “uyumsal açılım” adı verilen evrimsel kurala en iyi örneklerden biri. Yine dev kaplumbağaları, iguanaları inceleyerek, her türün birinden diğerine evrimle farklılaştığını kaleme aldı.
1836 yılında İngiltere’ye döndüğünde, elindeki malzemeler bir kitap yazmak için yeterli değildi. Ancak yine de, türlerin standart görünümlerine ilişkin birtakım soruları sormaya başladı. Güvercin yetiştiricilerini ziyaret ederek, onların ayıklanma (seçilim) yoluyla nasıl yeni özellikler elde ettiklerini öğrendi. Örneğin, yapay ayıklanma yöntemiyle birkaç döl sonra büyük kuyruklu güvercinler elde ediliyordu.

Charles Robert Darwin

Darwin, evrimle ilgili açıklayamadığı bir işleyişi, Thomas Malthus’un 1798 yılında yazdığı “Nüfusun Kuralları Üzerine bir Deneme” (An Essay on the Principles of Population) adlı makalesini okurken çözdü. Makale, türlerin sayısını sabit tutacak düzeyden çok, daha fazla üreyebilme yeteneğini savunuyordu ve kavramı insana uygulamıştı. Darwin, bundan hareketle türlerin gerekenden fazla ürediklerini, aralarında başarılı olan varyasyonların uyum sağlayarak ayakta kaldıklarını açıkladı. Bunlar, gelecek için seçeneklerin doğmasını sağlıyordu.
1858′de, doğabilimci Alfred Russel Wallace’tan bir yayın taslağı aldı. Bu kısa makalede de, Darwin’in uzun yıllar sonra ulaştığı sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişme kavramı açıklanıyordu. Sonraları çok sıkı dost olan iki bilim adamı, araştırmalarını yayımlatmaya karar verdiler. 24 Kasım 1859′da, “Doğal Ayıklanma ile Türlerin Kökeni” ya da kısa adıyla “Türlerin Kökeni” (Origin of Species) adlı kitap 1.250 adet basıldı. Bu kitapta, tüm organizmaların gereğinden fazla yavru meydana getirme yeteneğine sahip olduğunu; ancak, elenenlerle nüfusta denge sağlandığını belirtti. İkinci olarak, bir türün içerisindeki bireylerin, kalıtsal özellikler bakımından farklı olduğu gerçeğini anlattı. Bu gerçeklerden hareketle, yavruların hayatta kalması için yaşam kavgası vermek zorunda olduğunu, çevreye uyum sağlayan türlerin yaşamına devam ettiğini, veremeyenlerinse ortadan kalktığını, istenen özelliklerin de kalıtsal olarak gelecek döllere aktarıldığını ve türlerin özelliklerinin seçiminin her bölge ve koşulda farklı olması gerektiğini varsaydı.
Bilimsel çevrelerde büyük yankı uyandıran kitap, saldırılarla da karşılaştı. Aslında kitabında Tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini belirtmişti. Ona göre, tanrı tarafından ruh verilmiş bir ya da pek az basit formdan, dünyada var olan fiziki güçlerle çeşitlenmeler ortaya çıkmış ve çok sayıda mükemmel, güzel yaratıklar oluşmuştu.
Darwin, tüm tepkilere rağmen araştırmalarını sürdürdü ve insan evrimi konusundaki görüşlerini saklamanın gereksiz olduğuna karar vererek, 1867′de, “İnsan Soyunun Türemesi ve Cinsiyetine Bağlı Ayıklanma” (The Descent of Man and Selection in Relation to Sex) kitabını yayımladı. Burada, insanın diğer memelilerden morfolojik, fizyolojik ve psikolojik bakımdan farklı olmadığını savunuyordu. Çünkü insan da evrim yasalarına bağlıydı. Bu kitapta aynı zamanda eşeysel ayıklanma kavramı da açıklanıyordu.
Biyolojideki yeni gelişmeler, genetik bilimi, özellikle kalıtım konusundaki bilgi birikimi, Darwin’in varsayımını özü itibariyle destekliyor. 19 Nisan 1882′de hayata gözlerini yuman Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı eseri, bilim tarihinin en önemli eserlerinden. Darwin’in mezarı, tarihe adını yazdırmış kişilerin gömüldüğü Westminister Manastırı’nda bulunuyor.

Darwin, Galapagos Adaları’ndaki kaplumbağaların hızını ölçüyor

Evrim kuramı, son zamanlarda ciddi eleştirilere hedef oluyor. Hatta bazılarına göre, binyılın en önemli yapıtlarından biri olan “Türlerin Kökeni” çökmek üzere. Bu saldırılara geçmeden önce, ilk basımı 1859 tarihinde yapılan bu bilimsel eserin ana tezlerini bir kez daha hızlı bir biçimde anımsayalım.
Bu eserinde, Darwin’in en büyük fikri, “doğal ayıklanma” kavramıydı. Evrim kuramında “doğal ayıklanma”, türlerin değişimini yönlendiren tek değilse bile, temel etkendi. Darwin, bu görüşe bir çıkarsamadan ve bir gözlemden yola çıkarak ulaşmıştı. Çıkarsamasının temelinde, dönemin havası egemendi. 19. yüzyıl başlarında insanlık “ilerleme” hareketinin peşine düşmüştü. İşte Darwin, pozitivistlerin öncüsü olduğu bu “ilerleme” kavramını, toplumsal ve ekonomik boyuttan alıp doğaya taşımıştı. Ona göre türler, içinde yaşadıkları ortamdan her zaman daha iyi bir ortama uyum sağlama eğilimi içindeydiler.
Darwin’in gözlemi ise, doğadaki olağanüstü çeşitlilikti. O, bunu Beagle adlı tekneyle yaptığı dünya turunda, özellikle de Galapagos Adaları’ndaki ispinoz kuşları üstündeki çalışmalarında edinmişti. Nitekim bu kuşlar, günümüzde Darwin ispinozları olarak adlandırılıyor. Darwin’in dikkatini, bu kuşlardaki beslenme ihtiyacından kaynaklanan çok farklı gaga yapıları çekmişti. Bu arada, çeşitli ihtiyaçlar için yetiştiricilerin geliştirdiği “yapay ayıklanma” ürünü güvercin türlerini de gözlemleyen Darwin, onlardan farklı olarak “doğal ayıklanma” hipotezini geliştirdi: Bu ayıklanma, yetiştiricilerin fantezilerinden değil, ortama uyum sağlama gereksinmesinden kaynaklanıyordu.

Darwin’in yola çıktığı “HMS Beagle” gemisi

Peki bu mekanizma nasıl çalışıyordu? Türler arasındaki mücadele ve fizik koşullar, uygun değişikliklerin korunmasını, ötekilerin de yok olmasını getiriyordu. Başka bir deyişle, ortama en iyi uyum gösteren ayakta kalıyordu. Tabii bu noktada hemen şu sorular gündeme geliyordu: Doğal ayıklanmanın gerçekleştiği değişimlerin doğası neydi? Bunlar nasıl ortaya çıkıyordu ve nasıl aktarılıyordu? Darwin, bu konuda çağdaşları gibi çok açık fikirlere sahip değildi. Hemen hatırlatalım ki, Mendel ünlü yasalarını, “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasından 6 yıl sonra formülleştirmiş; ama çalışmaları, ne yazık ki 1900 yılına kadar tamamen göz ardı edilmişti.
Darwin, bu değişimlerin esas olarak kendiliğinden ve rastlantısal olduğunu düşünüyordu. Ama bu arada, çevrenin kendisinin de yeni uyumları gerektiren değişimleri zorlayabileceğini ve bunların, kullanım ilkesine bağlı olduğunu da kabul ediyordu. Ona göre bir organ, eğer gerekliyse, artan derecede güçlenip gelişecek, ama bir şeye yaramadığı zaman da yok oluncaya kadar da gerileyecekti. Bu konuda, Fransız doğabilimci Lamarck’ın “zürafanın boynu” örneğini esas alıyordu. Bu hayvanın boynu, akasya ağacının yüksek dallarındaki yaprakları yemek için evrim geçirerek bugünkü uzun konumunu almıştı. Her kuşakta kazanılan değişimler, bir sonraki kuşağa iletiliyordu. Bu mekanizmaya Lamarck “kazanılan karakterlerin kalıtımı” adı vermişti. Kalıtım kuramında Darwin, kesin bir biçimde Lamarck’ı izliyordu.
Ne var ki, Darwin’in çağdaş izleyicileri yenidarwinciler, Lamarck’ın “kazanılmış karakterlerin kalıtımı” kuramını kabul etmiyorlar. Onlara göre, Darwin’de değişiklikler kendiliğinden ya da rastlantısaldı; ama, bunların ayıklanmasında ana belirleyici “doğal ayıklanma” kavramıydı. Ancak 80′li yıllarda yapılan bazı deneyler, tamamen olumsuz bir ortamın, çevrenin etkisiyle, normalin üstünde, daha yüksek bir oranda mutasyonlara yol açabileceğini gösterdi. Bunun en somut kanıtı, “Escherichia coli” adlı bakteriydi. Normalde enerji kaynağı olarak süt şekerini (laktoz) kullanamayan bu bakteri, sadece laktoz sağlayan bir ortamda büyümeyi ve çoğalmayı başarabiliyordu. Yine bazı genlerin, anne ve babadan miras kaldığından farklı olduğunu, bugün bilim kanıtlamış durumda. Yani doğada, Lamarck’ın iddia ettiği gibi bir “kazanılmış karakterlerin kalıtımı” söz konusu. Aslında, yenidarwinciler, bu kavrama tümden karşı çıkmıyorlar; ama, olayın yalnız kültürel kalıtımla sınırlı olduğunu söylüyorlar. Ve bunun, sadece “ileri” primatlarda ve insanda görüldüğünü vurguluyorlar.
Son yıllarda Darwin’e yöneltilen eleştirilerden biri de “evrimin ritmi” konusunda. Bu akımın başını, 1972 yılında bir dizi omurgasız fosilini inceleyen ve “amaca yönelik dengeler” (ponctual denge) kuramını geliştiren, iki Amerikalı bilim adamı, Niles Eldredge ile Stephen Jay Gould çekiyor. Darwin’e göre, türlerin dönüşümü aşamalı bir biçimde, küçük dönüşümlerin birikimiyle gerçekleşiyordu. Bu mantıktan hareket edince, belli bir zaman aralığının ayırdığı aynı fosil çizgisindeki iki tür arasında, kaçınılmaz olarak ara serilerin varlığı gerekiyordu. Aktarımın devamlılığı için bu şarttı. Yine Darwincilere göre, eğer bugün bu ara türlerin fosilleri yoksa, nedeni ya fosilleşmemiş olmaları ya da henüz keşfedilmemeleriydi. Yani, zincirin halkalarında boşluklar vardı. Kuşkusuz bu halkalardaki boşlukların en önemlisi, büyük maymunlarla insan arasında kalan türlere ilişkin örneklerdi.
Amerikalı Eldregde ve Gould’a göre “halka boşlukları” diye bir şey söz konusu değil… Onlar için, evrim sürecinde açık bir biçimde var olan bu boşluklar, aslında çok uzun denge dönemlerinden başka bir şey değil. Bu uzun denge dö-nemlerinde, söz konusu olan bir grup tür, anlamlıdeğişiklikler göstermiyor ve yeni türlerin oluşumuna yol açmıyor. Bu uzun denge dönemleri içinde, amaca yönelik, yoğun türleşme dönemleri bulunuyor. Yoğun türleşme döneminin uzunluğu, 5 ile 50 bin yıl arasında değişirken, uzun denge dönemleri birkaç milyon yıla yayılıyor.
Amaca yönelik dengeler kuramı, darwinciliğe “yok oluş kuramı” alanında da bir darbe indiriyor. Eldredge ve Gould’a göre, yok oluş dönemleri de tıpkı tür-leşme dönemleri gibi ani, hızlı ve yoğun bir özellik gösteriyor. Tıpkı dinozorların yok olması gibi… Yenidarwincilere göre ise, yok oluşu belirleyen, türler arasındaki rekabet… En zor uyum gösteren elenirken, iyi uyum sağlayan varlı-ğını koruyor. Chicago Üniversitesi öğretim üyelerinden David Raup, yok oluş ile “doğal ayıklanma” arasında hiçbir ilişki bulunmadığını savunuyor. Ona göre, bazı türler yanlış zamanda yanlış yerde oldukları için, o güne kadar çevrelerine mükemmel bir uyum gösterseler de yok oluyorlar. Ne var ki, bu konuda Darwin’i aşırı eleştirmemek gerekiyor. Çünkü, bir asteroit düşmesinin ya da yanardağ patlamasının Darwin’in kuramıyla tamamen çatıştığı söylenemez. Çünkü, bu olaylar son kertede çevrenin fizik kurallarını etkiliyor ve yeni oluşan koşullar, türlerin bazıları için duruma uyumu olanaksız kılıyor.
Dengeci ponktüalistlerin eleştirisi, bugüne kadar Darwin’e yapılan saldırıların en sert olanı. Onlara göre, “Türlerin Kökeni”, sadece, ama sadece türlerin çevrelerine uyumunu açıklayan bir eser. Yeni türlerin yaratılışı ve yok oluşu konusunda kesinlikle yetersiz. Amerika’daki Santa Fe Enstitüsü’nden kuramsal biyoloji profesörü Stuart Kaufmann ise, eleştiriyi bir başka noktaya taşıyor ve Darwin’in, “doğal ayıklanma, türlerin çevreye uyumunun sürekli bir biçimde ileri gitmesini garanti eder” çıkarmasının doğru olmadığını ileri sürüyor. Özellikle enformatik modeller, günümüzde durumun her zaman böyle gerçekleşmediğini gösteriyor.

“İnsan maymundan geliyor”… Darwin’in bu sözleri, o yıllarda büyük bir skandal yaratmıştı. Bugün, çok az sayıda insan bunun tersini düşünüyor. Ancak mesele bütünüyle açıklığa kavuşmuş değil. Özellikle bir soru hâlâ yanıtını arıyor: Maymundan insana geçiş nasıl gerçekleşti? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: İnsanın evrimi aşamalı bir biçimde mi, yoksa bir anda, aniden mi gerçekleşti? Ya da insan sürekli bir biçimde, çevresindeki değişikliklerin etkisiyle aşamalı bir biçimde mi ayağa kalktı, yoksa bir tramplenden atlar gibi, embriyon gelişimini etkileyen çok ani dönüşümlerin sonucu her şey bir anda mı gerçekleşti?
Gelişme aşamalarıyla (fazlarıyla) ilgili uzunluk ve hız değişmelerinin, yeni türlerin doğmasında çok önemli bir etken olduğu tezi, 70′li yıllarda Harvard Üniversitesi paleontologlarından Stephen Jay Gould tarafından yeniden gündeme getirilmişti. Son günlerde bir başka araştırmacı, Paris’teki Doğal Tarih Ulusal Müzesi paleontologlarından Anne Dambricourt Malasse, insan evriminin mekaniğinin geometrik bir modelini oluşturarak, bu kurama yeni bir soluk kazandırdı. Bazı uzmanlar, Malasse’ın çalışmalarının Yaratılış Kuramına temel oluşturduğunu ileri sürerken, bir başka grup, tamamen bilimsel bir özelliği olduğunu savunuyorlar.

Malasse çalışmalarını, çocuklardaki yüz ve altçene büyüme anormallikleri inceleyen ünlü ağızbilimci (stomatolog) Marie Josephe Deshayes’ın araştırma sonuçlarına dayandırıyor. Yüz ve ağız ortopedisi uzmanları, bu bölgelerin gelişiminde sık sık anormallikler saptıyorlar. Boynu yüze bağlayan altkafatasındaki büyüme sorunlarından kaynaklanan bu anormallikler iki büyük kategoriye ayrılıyor: Altçene gerilediği için, omuriliğin içinden geçtiği artkafa boşluğu yukarıda kalıyor ya da altçene çok öne çıktığı için, boyun ve boğaz çok fazla ön tarafta bir konum alıyor. Birincisinde, yüzün dikey ve yatay büyümesinde yetersizlik söz konusuyken, ikincisinde yüz, çok dikey bir biçimde büyüyor.
Peki ama, embriyon ya da çocuk büyümesiyle insan evrimi arasındaki ilişki ne? Geçen yüzyılda geliştirilen bir ilkeye göre, ontojeni (bireyoluş; embriyonun ve çocuğun yetişkinlik dönemine kadar olan gelişimi) ile filojeni (soyoluş; türler arasındaki akrabalık ilişkileri) arasında bir paralellik var. İşte bu ilkeden hareket eden Malasse, çocuklar üstünde gerçekleştirilen gözlemleri, 1952′de paleontolog Robert Gudin tarafından geliştirilen geometri öğelerini kullanarak, primatlardaki kafatası temelinin evrimine uyarladı. Gudin, profilden görülen kafatası örneğinde, kafatasının tabanıyla yanlarını birer çizgiyle birbirine bağlamıştı. Böylece “pantograf” adı verilen bir geometrik şekil elde etmişti. Embriyonun gelişimi boyunca bu pantograf, kafatası ve yüz kemiklerinin kasılıp açılması sonucu dönüşüme uğruyor ve sonunda, Homo sapiens türüne özgü bir denge durumuna geliyordu. Bu denge durumu, gerçek anlamda bir ontojenik bellekti ve insan, insan olduğundan, yani tam 120.000 yıldan beri bütün insanlarda tekrarlanıyordu. Evrimimiz boyunca sıralanan her tür, kendi karakteristik denge durumuna (pantografına) sahipti.

Malassea göre, çocuklardaki güncel dengesizlikler, söz konusu dengenin şimdiye kadar gözlenen korelasyonlarının kopma noktasına geldiğini gösteriyor. Öte yandan diş ve çene ortopedisi, normal bir gelişimin, dengesizliğe girip farklı bir yönde evrim gösterebileceği dönemlerin varlığını kabul ediyor. Malasse bunlara “dinamik pencereler” (dynamic windows) adını veriyor ve evrimimiz sırasında da böyle “dinamik pencereler”in var olabileceğini söylüyor. Sonuçlar, kafatası ve yüz kemiklerindeki 5 kasılıp açılmanın, bizi ilk primatlardan ayırdığını gösteriyor. Kafatası gelişimindeki değişikliklerden her biri, bütün embriyojenezi tamamen yeniden yapılandırabiliyor. Örneğin, bipedi rahatsızlığı, bu kasılmaların bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Oysa bu kasılmalar, kesinlikle yeni bir çevreye uyumun ürünü değil.
İnsan çizgisinin çeşitli türleri arasındaki zincir o denli fazla alt üst olmuş değil. Homo habilis, ergaster, rudolfensis, erectus; hatta neardertaller, aynı pantografa ve denge durumuna sahipler. Bütün bunlar, aslında bir grup oluşturuyor ve Malasse, bunlara “ilkel insanlar” adını veriyor. Sadece modern insan, “sapiens” türünün sahip olduğu pantografın aynısına sahip. İşte bu nedenle, insanın var oluşunu sapiens türü ile özdeşleştiriyor.
Peki bütün bu açıklamalarda Darwin nerede? Malasse, “Kesinlikle uyum mantığı üzerine kurulu bir kuramı kabul edemeyiz” diyor. Ona göre tesadüf ve doğal ayıklanma, kuşkusuz bir rol oynuyor; ama, kesinlikle bir maymunu Homo australopithecus yapmıyor. Hemen şu soruyu ekliyor: “Her türün kendisine özgü olan embriyon belleği nereye kayıtlı? DNA’ya mı, hücrelere mi, yoksa hücreler arasındaki interaktif ilişkilere mi?” Bunun yanıtını henüz bilmediğimizi söylüyor. Ama ona göre bir tek şey kesin: Günümüzde evrim mekanizmalarına ilişkin söylenenlerin hemen tümü büyük bir dönüşüm sürecinde… Eğer yukarıdaki sorunun yanıtı bulunursa, darwinciliğin günleri sayılı demektir.

“Doğal Ayıklanma”, Hitler’in elinde öldürücü bir silaha dönüştü.

Darwin kuramı, 1859 yılında yayımlandığı tarihten hemen sonra, bir anda birbirine tamamen zıt ideolojilerin çekim merkezi haline dönüştü. Aslında buna o kadar da şaşmamak gerekir. Toplumsal ve ekonomik eylemin temeli olarak mücadele, o günlerde çok yaygındı. Nitekim Karl Marx ve Friderich Engels, “Türlerin Kökeni” eserinin satır aralarında, toplumların tarihsel değişiminin ipuçlarını yakaladıklarını düşünüyorlardı. Onlar, sadece doğadaki var olma mücadelesini sınıf mücadelesine dönüştürmekle yetindiler.
Darwin’in düşünceleri, marksizmden tamamen uzak bir başka ideoloji için de çok elverişli zemin hazırlamıştı. Üstün ırk hayali peşinde koşanların elinde, artık ciddi bir silah vardı. Bu konuda ilk adımı, Darwin’in kuzeni İngiliz antropolog Francis Galton (1822-1911) attı. Darwin’in eserinde yakaladığı İngilizce “eugenics” kelimesinden hareket ederek, öjenizm (soyarıtımcılık) akımını başlattı. Ona göre, öjenizm iki ana biyolojik kuram çevresinde biçimleniyordu: Evrim ve kalıtım kuramları… Evrim konusunda Darwin’in “doğal ayıklanma” kavramını benimsemişlerdi. Bireyler ve topluluklar arasındaki rekabet, ayakta kalacak olanı belirleyecekti. Ne var ki, evrim kuramının yorumunda “soyarıtımcılar” ikiye ayrılmışlardı. İngiliz doğabilimci ve sosyalist Alfred Wallace ile Alman biyoloji uzmanı Ernst Haeckel “pasif” bir ırkçılığın sözcülüğünü yapıyorlardı. Onlara göre, “doğal ayıklanma” insanı, özellikle de beyinsel ve etik yeteneklerini etkiliyordu. Bu duruma kesinlikle müdahale etmeye gerek yoktu. İlerlemeye olan genel eğilim ve toplumların yetkinleşmesi, kaçınılmaz biçimde “ilkel” olanları eleyecek, “ileri” unsurların varlığını koruyacaktı. Bu süreç, yine kaçınılmaz olarak “beyaz ırkın” üstünlüğüyle sonuçlanacaktı.

Antropometre, insan vücudunu bir çizgilere indirgiyor ve bu çizgilerle ırkları ayrıştırıyor

Bu pasif ırkçılığı önerenlere, Francis Galton ve gazeteci William Greg “aktif ırkçılık” ile karşılık veriyorlardı. Onlara göre, “doğal ayıklanma”nın toplumlardaki en “ilkel” unsurları eleyip, “ileri” unsurları korumasını beklemek yeterli değildi. Bu anlamda, “evrim kuramı”na, gelişmiş toplumlarda fazla güvenilemezdi. Çünkü gelişmiş toplumlar, özellikle tıp bilimindeki kazanımlar ve insanlarda artan iyilik yapma duygusu nedeniyle yozlaşma içindeydiler. 1868 yılında İngiliz gazeteci William Greg, gelişmiş İngiliz toplumunda soyluların yozlaştığını, fakirleşip yoksullaştığını, buna karşın, daha üretken ve daha ileri bir güç olan orta sınıfın çok az çocuk yaptığını yazıyordu. Bu durumda, “doğal ayıklanma” sürecine dışarıdan müdahale gerekiyordu. Tabii “ilkel” olanları bir biçimde safdışı ederek…
Öjenizmin bir ayağını Darwin kuramı, ikincisini ise Mendel’in genetik kuramı oluşturuyordu. Mendel’e göre genetik miras, kuşaktan kuşağa sadece cinsel hücreler aracılığıyla aktarılıyordu. Kazanılmış karakterlerin mirasını reddeden bu köktenci yaklaşım, ırkçılığın elinde hastalıkları, özellikle de beyinsel hastalıkları, toplumsal handikapları ve suçluluğu açıklayan bir araca dönüşmüştü.
Peki ama bütün bu suçlamalar karşısında Darwin kendisini nasıl savundu? Önceleri yapacağı bir şey yoktu. Çünkü, “Türlerin Kökeni” eserinde Darwin insandan hiç söz etmemişti. Ancak 1871 yılında yayımladığı “İnsan Soyunun Türemesi” başlıklı yapıtında, öjenizme bilimsel ve ahlaki açıdan karşı olduğunu açık bir biçimde ifade etti. Yoksul sınıfların hızla artan nüfusunun bir tehlike oluşturmadığını söyledi. Çünkü, bu sınıf içinde ölüm oranı da yüksekti. Bu noktadan yola çıkan Darwin, herhangi bir biçimde doğumların kontrolünü öngören toplumsal programlara da karşı çıktı. Ve son olarak sempati ve merhamet gibi kavramların “doğal ayıklanma”nın sonuçları olduğunu, toplumsallaşmanın temelini oluşturdukları için de gerekli olduğunu söyledi. Kuşkusuz bütün bunlar, öjenizmin temellerini Darwin kuramının üstüne inşa ettiği gerçeğini değiştirmedi.

Aşırılarda dolaşmak

Öjenizm, süreç içinde çok değişik biçimler kazandı. Alfred Wallace, yaşamının sonlarına doğru, “cinsel ayıklanma” tezini geliştirdi. Aslında bu kavram Darwin’de de vardı. Eserinde “doğal ayıklanma” ile uyuşmayan bazı karakteristiklerin “cinsel ayıklanma”dan kaynaklandığını belirtmişti. Wallace ise, “cinsel ayıklanma” sürecinde, insan topluluklarının kalıtımsal özelliklerini iyileştirici bir nitelik görüyordu. Bu noktadan hareketle şu tezi ileri sürüyordu: “Eşitlikçi bir toplumda, kadınlar bundan böyle kocalarını paraları için değil, fizik, entelektüel ve moral nitelikleri için seçeceklerdi.” İşte bu düşünce, daha sonra doğmakta olan feminizm hareketi tarafından açık bir biçimde benimsendi. Öyle ki, feministler “cinsel ayıklanma”yı, öjenizmin kabul edilebilir tek biçimi olarak aldılar.
Öjenizmin, tam bir asır önce “Türlerin Kökeni” eserinde dile getirilen kuramlarla uzaktan yakından ilgisi yok. Günümüzde, artık sadece “bireysel öjenizm” söz konusu. Yani, ailelerin normal çocuklar doğurma kaygısını ifade ediyor. Bu konu da Darwin’i hiç ilgilendirmeyen, bambaşka bir sorun…

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Prof. Dr. Ali Demirsoy’un yorumuyla Darwin ve evrim:

“Darwin’in, temel ilkeler olarak kabul edilen hiçbir bulgusu, bugüne kadar aşındırılmış ya da tersi kanıtlanmış değildir. Örneğin, Darwin’in kurmuş olduğu ‘Doğal Ayıklanma Yasası’, kesinlikle güncelliğini ve bilimselliğini yitirmedi. Darwin’in ayrıca bir söylediği de şuydu, ‘Fakir toplumlar istedikleri kadar çocuk yapsınlar, bunun çok büyük zararı olmaz; çünkü burada zaten ölüm oranı çok yüksek olacaktır ve ayıklanma fazladır.’ Bence doğru da söylemiştir. Ama Darwin antibiyotiğin bulunacağını bilemezdi. Yani, bu kadar ilacın ve tıbbi gelişmenin, insan soyuna yapılacak müdahalelerin geleceğini bilemezdi. Dolayısıyla, bugün fazla çocuk yapan ailelerin çocukları da yaşamış oluyor. Böylece denge bozulmuş ve doğal ayıklanma önlenmiş oluyor. Tabii bir sürü hastalıklı, rahatsız ve zayıf olan birey, kalıtsal materyallerini gen havuzuna sokmuş oluyor. Darwin’in bu anlamdaki sözleri doğrudur ve sonradan yapay yollardan yapılan müdahaleler, ilke olarak doğaya terstir. Darwin doğal olayları işlemiştir; doğal olmayan olayları herhangi bir şekilde göz önüne almamıştır. Örneğin bir meteorun dünyaya çarpması, dünyada önemli bir deprem olayının gerçekleşmesi, yanardağların patlaması ya da insanın ürettiği doğadışı verilerle Darwin arasında ilişki kurulmaya çalışılması, Darwinizm’e körü körüne saldırıdan başka bir sonuç doğurmaz.
Darwin’in en çok tartışılan sözlerinden biri de, gelişmemiş ırkların, eninde sonunda gelişmiş ırkların egemenliğine gireceğidir. Bu çok doğrudur ve bugün de geçerlidir. Nitekim Türkiye’nin, şu anda kendisinin koymadığı, zorlama bir sürü kuralı kabul etmesi, herkesin cebinde dolarların bulunması ve dolarla konuşmamız bile, uygarlık bakımından bizden ileride olan ülkelerin, Darwin anlamında egemenliğine girdiğimizin kanıtıdır.
Darwin hatalar yapmış olabilir. Çünkü, dinler tarihine baktığımızda bile bir dolu yanlış ve eksiklikler görebiliyoruz. Bunların hepsi bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor ve bu Darwin için de geçerlidir. Ancak bu eksiklikler kuramın doğru ve geçerliliğini etkilemez.
Yukarıda söylediklerimizin dışında, Darwin’in yaşadığı dönemde kıtaların kayması bilinmiyordu, mutasyonlar bilinmiyordu, kromozomlar bilinmiyordu, mayoz bölünme bilinmiyordu, sperm bilinmiyordu, yumurta bilinmiyordu, eşeysel üremenin kuralları bilinmiyordu, neredeyse hiçbir şey bilinmiyordu. Yalnız Darwin, doğayı gözlediği zaman, üstün olan ve uyum yapan bireylerin ayıklanmış olacağını gözledi. Biyolojide bu hiç değişmedi. Darwin’in belki açıklama tarzında bir eksiklik bulunabilir; ama, bu da dediğimiz gibi, bilgi eksikliğinden kaynaklanıyordu. Bugün biz bu kuramın ayrıntısına girdiğimizde şunu anlıyoruz; gerçekten de bireyler, olması gerektiğinden fazla sayıda yavru ya da kombinasyon meydana getiriyor. Örneğin bir insan, kuramsal olarak, yaşamı boyunca 70 trilyon çocuk meydana getirme şansına sahip. Üstelik bir kadınla bir erkek, hiçbir baz ya da nükleotik değişiklik ve mutasyon olmazsa, ancak 70 trilyon çocuk meydana getirdiğinde birbirinin aynısı olabiliyor.
Bu sayı, aşağı organizasyonlu canlılarda çok daha fazla ve nedeni de, kuşkusuz 70 trilyon yaşasın diye değil. Bunlar arasında, gelecek kombinasyonlardan hangisi yeni ortama uyum sağlarsa, o ayıklansın diye… Canlıların ayakta kalmasının nedeni bu. Darwin bunu bilmeden, gözlem ve sezinleme yoluyla ortaya koymuştu. Modern biyoloji de Darwin’in bütün söylediklerini moleküler düzeyde kanıtlıyor.
Biyolojinin dışında Darwin’in kuramı, toplumsal olaylarda da geçerli. Bugünkü bilgilerimize göre, dünya tarihinde kaybolmuş yüzlerce toplum ve kültürün bir zamanlar var olduğunu biliyoruz. Bunların temel çöküş nedeni, sosyal evrimlerini oluşturamamalarında yatıyor. Bilimsel atılımını yapmış olan, doğanın mekaniğini değiştirmeye kalkan toplumlar, giderek daha bir güçlenip ayakta kaldı ve diğerlerine egemen oldular.
1950′den sonra DNA üzerinde yapılan çalışmalar, 2000 yılına geldiğimizde evrimi adım adım kanıtlamış durumda… Çünkü biz DNA’yı, yani temel harfleri bulduğumuzda, artık sorunu daha rahat olarak çö-zebiliyoruz. Örneğin, DNA’nın üzerindeki çeşitlenmelerin neden meydana geldiğini sorduğumuzda, Darwin’in Doğal Ayıklanma Yasası ile karşı karşıya gelmiş oluyoruz. Bir başka deyişle, DNA üzerinde çeşitlilik, Doğal Ayıklanma’ya tam ve gerçek bir temel oluşturuyor. Örneğin, siz herhangi bir solunum enzimini aldığınızda, aynı toplumda çok çeşitli farklılıkların olduğunu görüyorsunuz. İşte bu farklılığın olması, temelde evrimsel sürece bir taban hazırlıyor. Bunu doğanın bilinçli olarak getirmesi de mümkün değil. Çünkü bilinçli olsa, fazladan malzeme oluşturmasına gerek yok. Doğa 70 trilyon örneğinde olduğu gibi, niçin çok sayıda işe yaramayan bireyler üretsin?
Gerçekte ise, doğanın mekaniğinde, tamamen rasgele ve yeni durumlara uyum yapabilecek çeşitli varyasyonlar meydana geliyor. Yani, önceden gideceği yeri öngörmüyor; daha temel bir anlatımla amaçlı değil. Ancak onların içerisinde hangisi yeterliyse, hangisi uyumluysa, hangisi başarılıysa, o doğal olarak ayıklanıyor. Bu nedenle, bir alabalık her defasında 1 milyon yumurta yapıyor, ancak bunların arasından 10 tanesi uyum yapmayı başarıp yaşayabiliyor. Bu geri kalan büyük miktarın varlığı, temelde doğa için bir savurganlık gibi görünüyor. Yani, siz bu işleyişi planlayan bir doğaüstü güce inanırsanız, düşünün ki, ancak binde birinin kullanıldığı bir düzenin kurulmuş olduğuna inanmanız gerekiyor. Böyle bir mekanizma kolayca anlaşılacağı gibi verimli değil, ama doğanın mekanizması, yani Darwinizm açısından son derece düzgün bir mekanizma. Çünkü zayıf çoğunluk elenecek, uyum sağlayabilen hayatta kalacak. İşte temel çelişki burada yatmaktadır. Biyolojinin kendi içerisinde, düşünebilen bir mantığı yoktur, ama işle-yebilir bir mantığı vardır. Dolayısıyla, bizim geri kafalı dediğimiz tutucu kesim, biyolojik işleyişe bir doğaüstü mantık ve akılcı bir amaç sokmaya çalışır, ama öyle değildir. Mekanizmanın kendi içerisinde bir işleyiş mantığı vardır ve bu da düzensizlikler içerisinde kurulu bir düzen şeklinde işlemektedir. Kuşkusuz biyolojinin temeli de budur.
2000 yılı bizim için çok önemli bir yıl. Bugüne kadar doğal evrime bıraktığımız canlı soyunu, bundan böyle insan soyu giderek yapay bir evrimle yönlendirmeye çalışacak. Bunun sakıncalı tarafları da var, verimli olacağı yanları da olacaktır. Üzerinde düşünülmesi gerekiyor… Şimdi yediğimiz domateslerden sebzelerden tutunuz da, adı yeni yeni duyulan meyvelere kadar, bunların hepsi yapay evrim ya da müdahalelerle ortaya çıkmış ırklar, türler ya da alttürlerdir. Bugün sadece yabani lahanadan, ayrı ayrı yenilebilir ve tür düzeyinde, 8 çeşit yeni ve görünüşleri farklı bitkiyi yapay yollarla oluşturabilmişiz. Bunların doğada ayrı yabani formları yok ve hepsi insanın bizzat ürettiği sebzeler. Örneğin brokkoli, marul, kara lahana, lahana gibi… Bunların doğal yollardan oluşması da mümkün, ama doğada bunlar uzun sürede meydana gelebilirler. Oysa, insan evrime müdahale edince, yeni ortaya çıkışlar kısa sürede, ama doğrudan insanın etkisiyle gerçekleşiyor.
Biz artık yaşamımızı doğanın inisiyatifine ve uzun süren etkileşimine bırakamıyoruz. Bunun nedeni, eğer geçmişte insan soyu diğer canlıların bağlı olduğu kurallara uysaydı, yani 10 çocuk meydana getirip de, biri yaşasaydı, yapay evrime yönlenmemiş olacaktık. Ama doğanın işleyişine karşı çıkan bir sosyal yapıyı gerçekleştirdik.
Bunun ortaya çıkmasıyla da, ister istemez çevremizi de aynı biçimde yapay olarak yönlendirmeye başladık. Bunun getireceği kazanımların yanında bir dolu sorunlar da olacaktır. Ancak bir kez başlamışız ve bırakabilmemiz mümkün değil. Önümüzdeki yıllarda insan soyunun bugüne kadar tahmin edemeyeceği son derece ilginç bir yol izlenecektir ve biyolojide yeni yeni canlı türleri ve yapay sistemler ortaya çıkacaktır. Bu kaçınılmazdır ve eğer insanlar gerçekten doğal yaşamak istiyorlarsa, en azından ilaç kullanmamaları gerekiyor. Örneğin hastalıklarda ilaç kullanmak, doğaya doğrudan doğruya bir müdahaledir. Çünkü doğanın kendisinde olmayan bir nesneyi sisteme sokmuş oluyorsunuz. Sonuçta gerçekçi olmak zorundayız ve Darwinizm’i eğer iyi öğretirsek, okullarımızda iyi kavratırsak, 2000 yılından sonra olabilecekleri de insanlara çok iyi kavratmış olacağız. Yoksa, diğer gelişmiş toplumların zorunlu olarak gerisinde kalacağız. Darwinizm’e karşı olmak, gericilik, tutuculuk, Osmanlı Devleti örneğindeki gibi tarihte elenmiş bir sürü toplumun başına gelen yok oluşun, sizin başınıza da gelmesi anlamındadır. Nitekim ABD’deki Yüksek Mahkeme’nin orta eğitimde mecburen evrim öğretisinin verilmesi kararının arkasında, 1957 yılından itibaren Amerika’nın bilimsel olarak gerilemesinin etkisi çok büyüktür. Anlaşılmıştır ki, Amerika’da Darwinizm okutulmadığı için, bilimsel gelişim kendini sürdüremiyor. Dolayısıyla, Darwinizm’in içeriğinden küçük küçük parçalar alıp da, Darwin’in o çağda henüz bilmediği konulardan ona hücum edip, öğretiyi sözüm ona yıkma gibi bir saflığa düşmemek gerekiyor. Aksine onun mantığını kavrayıp, onu bütün sosyal gelişmelere de uygulamak gerekiyor.”

Kaynak:

Der Ursprung der landlebenden Wirbeltiere: Ventastega

Der Übergang der Wirbeltiere von einer aquatischen Lebensweise zum Leben an Land am Ende des Devons (vor etwa 385 – 360 Mio. J.) ist mittlerweile sehr gut durch Fossilfunde belegt. Die wohl spektakulärsten Funde der letzten 30 Jahre waren die Entdeckung eines nahezu vollständig erhaltenen Fossils von Acanthostega 1987 durch Jennifer Clack (auch wenn dieser Genus durch Schädelfragmente schon vorher bekannt war) und die Entdeckung von Tiktaalik durch Ted Daeschler und Neil Shubin 2004 (für Literaturreferenzen siehe: ‘Übergangsformen: Zu Lande, zu Wasser und in der Luft‘).

Tiktaalik vereint die Merkmale von Fleischflossern mit denen von Tetrapoden. Wie ein Fisch hatte Tiktaalik z. B. Schuppen und Flossenstrahlen, aber andere Merkmale ähneln denen landlebender Wirbeltiere, wie der flache Schädel, der”Hals” (die in der Abbildung in Blau dargestellten knochigen Kiemenplatten der früheren Formen fehlen und erlaubten eine seitliche Bewegung des Kopfes) und Schultergürtel. Die Flosse enthält zwei Knochen, die dem Ober- und Unterarm heutiger Wirbeltiere entsprechen und auch ein “Handgelenk”. Tiktaalik lebte wahrscheinlich im seichten Gewässer von Uferregionen und konnte seine Flossen vermutlich zu nicht viel mehr als “Push ups” verwenden.

Auch Acanthostega hatte wohl eine rein aquatische Lebensweise, war aber schon ein echter Tetrapod, wenn auch mit vielen Fisch-ähnlichen Eigenschaften (einen ausführlichen und sehr interessanten Bericht über Acanthostega und den Übergang an Land gibt’s bei Scientific America: ‘Getting a leg up on land‘ von Jennifer Clack).

Ein weiteres Tier, das im späten Devon lebte und den Übergang von wasser- zu landlebenden Formen illustriert, beschreibt Per Ahlberg, eine schwedischer Paläontologe, in der neuesten Ausgabe von Nature: Ventastega [Link zu allen Abbildungen].

Per E. Ahlberg, Jennifer A. Clack, et al. (2008). Ventastega curonica and the origin of tetrapod morphology. Nature 453, 1199-1204.

Ventostega ist ein noch ursprünglicherer Tetrapode als Acanthostega, der in vielen anatomischen Merkmalen genau zwischen Tiktaalik und Acanthostega liegt. Das Abstract:

The gap in our understanding of the evolutionary transition from fish to tetrapod is beginning to close thanks to the discovery of new intermediate forms such as Tiktaalik roseae. Here we narrow it further by presenting the skull, exceptionally preserved braincase, shoulder girdle and partial pelvis of Ventastega curonica from the Late Devonian of Latvia, a transitional intermediate form between the ‘elpistostegids’ Panderichthys and Tiktaalik and the Devonian tetrapods (limbed vertebrates) Acanthostega and Ichthyostega. Ventastega is the most primitive Devonian tetrapod represented by extensive remains, and casts light on a part of the phylogeny otherwise only represented by fragmentary taxa: it illuminates the origin of principal tetrapod structures and the extent of morphological diversity among the transitional forms.

Auch Ventastega lebte in flachen Ufergewässern. Die Abwesenheit von Seitenlinien auf der Oberfläche des Schädels (das Seitenlinienorgan bei Fischen ist eine Art “Bewegungsmelder”, der unter Wasser Druckwellen wahrnehmen kann, aber an der Luft nicht funktioniert) und die an der Oberseite des flachen Schädels lokalisierten Augen deuten darauf hin, dass Ventastega, ähnlich wie heutige Krokodile, mit halb aus dem Wasser ragendem Kopf seine Zeit verbrachte (für mehr Einzelheiten kann man sich diesen Thread auf Talk Rational durchlesen, wo Per Ahlberg selbst Fragen zu seinem Artikel, zu Ventastega und zu Methoden, die zur Analyse eingesetzt wurden, beantwortet. Hochinteressant!).

Das Schlusswort des Artikels ist ein schöner Kommentar zu Übergangsformen:

Because of its phylogenetic position and character complement it is tempting to interpret Ventastega as a straightforward evolutionary intermediate, which represents with reasonable accuracy the character complement of the tetrapod stem lineage at a point on the internode between Tiktaalik and Acanthostega. However, this simple picture should be approached with a degree of caution. ANSP 21350 and Elginerpeton in particular [...] show character combinations that are substantively different from those of Ventastega and Acanthostega without being obviously autapomorphic, and both probably occupy deep positions in the phylogeny. At a minimum this demonstrates the presence of considerable morphological diversification among the earliest tetrapods. More importantly, however, the discovery of articulated material of these or similar forms could have a substantial impact on the tree topology. Ventastega, like Tiktaalik, conforms remarkably well to prior expectations of what a transitional form at that particular point in the phylogeny should be like; whether the same will be true of future discoveries remains to be seen.

Obwohl Ventastega alle Eigenschaften hat, die man von einer “echten” Übergangsform erwarten würde, kann man nicht wissen, ob Ventastega tatsächlich ein direkter Vorfahre heute lebender Tetrapoden ist oder “nur” gemeinsame Vorfahren mit diesen hat.
Aber mit jedem weiteren Fund erweitert sich unser Wissen darüber, wie der Übergang abgelaufen sein muss und die tatsächliche Abstammungslinie aussieht.

Mehr zu diesem Fund bei Talk Rational und Pharyngula.

Quelle:

http://evilunderthesun.blogspot.com/2008/06/der-ursprung-der-landlebenden.html

Charles Robert Darwin ve Evrim Kuramı

Biyolojide evrim, canlı türlerinin nesilden nesile değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanmasıdır. Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun zamanla değişmesi anlamına gelir.

Tarihçe

Mitolojik insan tarihinde de rastlanıldığı gibi, bir olgunun ortaya çıkışında bileşenlerin değişime uğramaları ile ilgili süreç tanımının felsefi açıdan “evrim” kelimesi ile belirginleşmesi çok eskiye dayanır. Darwin`in “Türlerin kökeni” adlı eserinde yer alan “Yaşam ağacı”, canlı evriminin anlatımında kullandığı mitolojik bir simgedir ve pek çok inançta yer alır (ing. Tree of life [1], fr. Arbre de vie, alm. Lebensbaum, osm. Şeceri hayât, ibr. Etz hayim). Herhangi bir “sağlam ve doğru” biyolojik altyapısı olmasa da, Aristoteles’ten Konfüçyüs’e kadar birçok önemli isim evrim kavramı konusunda yazmıştır. Ayrıca, evrim konusunda İbn’i Haldun ve İbn-i Sina farklı teoriler sunmuşlardır. 19. yüzyılda Lamarck, kazanılan karakterlerin kalıtımına dair bir hipotez öne sürmüş, fakat yaptığı deneyler bu hipotezin yanlış olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılda Charles Darwin, Galapagos Adaları’ndaki gözlemlerine dayanarak, evrimin mekanizmasını doğal seçilimle açıklamıştır.

Evrimin mekanizmasınının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, Charles Darwin tarafından 1859′da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Evrim kuramına göre canlılığın devamı ve çeşitliliği doğal seçilimle sağlanır. Doğal seçilimin üç temel bileşeni bulunur: Genetik karakterlerin devamını sağlayan kalıtım, farklı karakterlerin popülasyondaki zenginliğini sağlayan çeşitlilik, ve bu çeşitli karakterlerden doğadaki koşullara en uygun olanının hayatta kalmasını sağlayan seçilim.

1930′lar ve sonrasında daha önce Gregor Mendel tarafından ortaya konmuş olan kalıtım kuramı, moleküler biyoloji’nin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve Darwin’in kuramının bütünleştirilmesiyle evrim kuramı modern halini aldı. Güncel bakış açısıyla evrim, bir gen havuzu içinde bir nesilden diğerine belli bir karakterin oluşmasında etkili olan allellerden birinin sıklığının değişmesi olarak tanımlanabilir. Doğal seçilim, genetik özelliklerin üremeye katkısı, ve popülasyon yapısı bu değişime etki eden faktörlerdir. Bu güncellenmiş evrim teorisinin adı “Sentetik evrim kuramı”´dır. Sentetik evrim kuramı´nın bügünkü bilimsel değeri hakkında kuramsal biyoloji uzmanı Theodosius Dobzhansky şöyle demiştir: “Evrimin ışığıyla aydınlatılmadıkça, biyolojide hiçbir şey bir anlam ifade etmez!”[2]

Doğal Seçilim

1831-1836 yılları arasını, Darwin, işi gereği, dünyanın farklı bölgelerine seyahat ederek geçirmiştir. Bu yıllarda aklında bir tür evrim kuramı şekillenmeye başlamıştır. Farklı bölgelerde geçen 3 yıl sonunda, evrim teorisine en çok katkıda bulunacak yer olan Galapagos Adalarına varmıştır. Darwin bu adalardaki doğal yaşamı ve canlıları, Güney Amerika’dakiler (anakara) ile kıyaslamış ve o dönem için şaşırtıcı bazı bağlantıları keşfetmiştir. Burada geçirdiği dönem sonunda “başarılı nesiller sonunda yeni bir türün, halihazırdaki bir türden yavaşça gelişerek oluştuğu” kanısına vardı. Doğal seleksiyon (seçim/seçilim) adını verdiği bir işlem sonucunda bu değişimlerin ortaya çıktığına inanıyordu:

Darwin’in bu teorisi 3 ana temel üzerine oturmuştur:

Bir canlı popülasyonunda çeşitli karakteristikler mevcuttur ve bu değişken karakteristikler popülasyondaki bireyler tarafından yeni doğanlara aktarılır.

Canlılar ölenlerin yerine geçecek sayıdan daha fazla yavrularlar.

Ortalamada popülasyon rakamları genelde sabit kalır, hiçbir popülasyon sonsuza kadar büyüme göstermez.

Bu temellere göre Darwin, her popülasyonda birçok bireyin hayatta kalamadığı, kurtulamadığı veya üreyemediğini belirtmiştir. “Varolma mücadelesi”nde sınırlı birçok kaynak için ve mevcut riskler (yırtıcı hayvanlar vb) yüzünden popülasyonun her bireyi bir diğeriyle yarışmaktadır. Bu varolma mücadelesinde, ortama en iyi adapte olabilmiş bireyler seçici bir avantaja sahip olmaktadır ve daha çok yaşamakta ve daha çok üreyebilmektedir.

Türlerin Kökeni

20 yıldan daha fazla bir süre, Darwin düşünceleri için delil topladı. 1858′e kadar fikirlerini yayımlamaktan kaçındı. Fakat 1858′de, Alfred Russel Wallace, Darwin’e Darwin’in düşüncelerine çok benzer bir evrim teorisi fikrini mektupla yollayınca, Darwin düşüncelerini kamuya sunmak istedi. Daha sonra Darwin ve Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımladılar. Yine de, özellikle 1859′da yayımladığı ünlü kitabı “On The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life” (Yaşam Mücadelesinde Doğal Seçilim veya Avantajlı Irkların Muhafazası Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine) sayesinde Darwin’in adı Wallace’dan çok daha fazla duyuldu. Darwin’in bu kitabı daha sonra biyoloji tarihinin en etkili ve önemli kitaplarından olmuştur.

Tartışılanlar

Evrim kuramı, insanlığın kökenine ilişkin sonuçları nedeniyle ortaya atıldığından bu yana sosyal ve politik alanda en çok tartışılan bilimsel kuramdır. Bunun sonucunda, kuramın bilimsel algılanışı ile popüler algılanışı oldukça farklı olagelmiştir. Evrim kuramına popüler düzeyde karşı çıkan ve onun yerine yeryüzündeki canlılığın kökeni ve çeşitliliğini doğaüstü bir yaratıcıya bağlayan akımlara genel olarak yaratılışçılık adı verilir. Evrim kuramının bazı iddialarına karşı çıkan bir başka hareket ise Akıllı tasarım hareketidir. Bahsi gecen gorus ve hareketlerden hiçbirisi bilimsel olarak geçerli bir kanıt ortaya koyamamıştır, ve bu alanda bilimsel olarak nitelendirilebilecek herhangi bir calışma ortaya koymamıştır.

Kuram Terimi

Klasik eğitimde bilimsel yöntem bir hipotezle başlar. Destekleyen deneyler sonucu hipotez kurama dönüşür. Kuramın tekrar tekrar desteklenmesi durumunda ise bilimsel bir kanun ortaya çıkar. Ne yazık ki bu anlayış, modern bilimin oldukça gerisindedir.

Modern bilimde kullanıldığı anlamıyla kuram, tutarlı bir bütün oluşturan gerçekler ve açıklamalardır. Görelilik Kuramı, Kuantum Kuramı, Evrim Kuramı dendiğinde anlaşılması gereken budur. Modern fiziğin temel taşlarından olan Görelilik ve Kuantum kuramları, şu an üzerinde deliller toplanan, yeteri kadar test edilip güven verdiklerinde kanun konumuna yükselecek hipotezler değillerdir. Evrim kuramı da benzer bir statüye sahiptir. Biyolojideki bir çok veriyi birleştirip anlaşılır kılar; henüz kanıtlanmamış, test aşamasında olan bir tahmin değildir. Modern bilimde ve özelde biyoloji çevrelerinde Evrim Kuramının, oldukça sağlam temeller üzerine inşa edildiği inancı hakimdir.

Evrim Kuramını türlerin kökenini açıklamak için anlamlı bir model olarak gören bilim adamlarına göre, anlaşılması gereken, bilimin amacının değişmez kanunlar ortaya koymak olmadığıdır. Newton’un kanunlarının, her ne kadar yaklaşık olarak doğru olsalar da, evrenin gerçek bir temsilini veremedikleri (dolayısıyla yanlış oldukları) hatırlanması gereken bir nokta olarak gösterilmektedir.

Evrim Kuramının Bilimsel Statüsü

Tartışmalarda sıkça ortaya konulan konulardan bir tanesi evrim kuramının bilimsel statüsüdür. Bu konu, eğitim, din, felsefe, bilim ve politika bağlamında sıkça gündeme getirilmektedir. Bu konu daha çok Amerika Birleşik Devletleri’nde Hıristiyan cemaat ve lobilerin öncülüğünde gündeme gelmektedir. Fakat diğer ülkelerde, eğitim ve politikaya uzanmaya çalışan yaratılışçı görüşlerin savunucuları tarafından da gündeme getirilmektedir. Evrim kuramını destekleyen reddedilemez kanıtlar ve neredeyse mutlak denebilecek derecede bir bilimsel konsensüs olmasına rağmen, yaratılışçı şeklinde adlandırılan çevrelerce bilim dünyasında iki kutup varmış gibi gösterilmeye çalışılır. Yaratılışçı çevreler Amerika Birleşik Devletleri’nde, toplumdan büyük oranda destek görmediği iddiası ile Evrim Kuramı’nın okullarda bilim derslerinde okutulmasına karşı çıkmaktadır. Bu konuda Amerika’da yüzbinlerce bilim insanını temsil eden bilimsel meslek kurumları ve onun yanında 72 Nobel ödülü sahibi bilim insanı Evrim Kuramı’nı destekleyen bildiriler yayınlamıştır. Buna ek olarak açılan davalarda evrim kuramının bilimsel olduğu kabul görmüş bir teori olarak kabul edilmiş ve okullarda okutulmasının devamına karar verilmiştir.

Bilimsel camianın büyük bölümü, biyoloji, paleontoloji, antropoloji ve diger disiplinlerdeki görüngüleri açıklayan yagane kuramın Evrim Kuramı oldugunda hemfikirdir. 1987 de yapılan bir araştırmanın sonuçlarına gore Amerika’daki doğa bilimleri alanında 500,000 bilim insanından yaklaşık %99.85′lik bir bolümünün evrim teorsini desteklediği ortaya konulmuştur. Evrim-yaratılış tartışmalarında uzman konumunda olan Brian Alters, doğa bilimleri alanlarında çalışan tüm bilim insanlarının %99.9′unun Evrim Kuramı’nı desteklediğini belirtmiştir. Benzer şekilde, dünyanın değişik ülkelerindeki bilimsel çevreler defalarca Evrim Kuramı’nın bilimsel olduğuna ilişkin bildiriler yayınlamıştır[3]. 1987 yılında Amerika’daki biliminsanları arasında yapılan bir araştırma, 480.000 bilim insanından sadece 700 bilim insanının yaratılışçı ve benzeri açıklamalara itibar ettigini, ya da Evrim Kuramı’na karşı şüphe duyduğunu göstermiştir. Ve bu 700 (%0.158) bilim insanından sadece küçük bir bölümü doğa bilimleri alanında akademik çalışma yapmaktadır [4]. Son yıllarda yapılan benzeri karşılaştırmalar, Evrim Kuramı’nı bütünü ile reddeden ya da ona karşı şüphe duyan bilim insanlarının oranının yaklaşık olarak %0.054 civarında olduğunu göstermiştir. Karşı çıkanların %75.1′i biyoloji dışındaki bilim dallarında çalışmaktadır.

Yaratılışçıların bilimsel konsensüs konusundaki iddialarını çürütmek icin Amerika Ulusal Bilimler Akademisinin başlatmıs olduğu Steve Projesi [5] bu konuda verilebilecek iyi bir örnektir. Bu projenin amacı, isminde sadece Steve geçen bilim insanlarının kaç tanesinin Evrim Kuramı’nı desteklediğini ortaya koymak. Ortaya çıkan liste (Steve-o-meter) çoğunluğu biyoloji dallarında çalışan bilim insanlarını sıralamakta ve her türden yaratılışçıların, akıllı tasarımcıların (Yeni Yaratılışcı) yayınlamış oldukları listeden daha kalabalık olduğunu göstermektedir.Bilimsel konular, elbette kimin listesinin daha uzun olduğu temelinde tartışılmamalıdır, fakat dünyada bilim dünyasında bir çelişkinin olmadığını, tam tersine çok güçlü bir konsensüsün olduğunu göstermesi açısından güzel ve eğlendirici bir örnek olarak kabul edilmelidir.Gelişmiş ülkeler seviyesindeki 32 ülkeyi içeren bir çalışmada evrime inanmayanların oranı %75 ile en yüksek olarak Türkiye’de bulunmuştur.Türkiye’den sonra ise “yeni yaratılış” akımının kökeninin geldiği ABD yer almaktadır. Türkiye’de amerikan kökenli bu akımın ([1]) en güçlü temsilcisi Harun Yahya takma adı ile Adnan Oktar’ın düzenlediği kampanyalar evrim karşıtı görüşün yaygınlaşmasında büyük etkisi olmuştur. Örneğin 1999 yılında bazı öğretim görevlilerini evrimi öğrettikleri gerekçesiyle “Maoist” olarak tanımlamış ve tehdit etmiş ve bu nedenle aleyhinde dava açılmıştır.Ancak halen evrim karşıtı aktüviteleri yoğun olarak devam etmektedir([2]) .

[1] Wikipedia (İngilizce)
[2] “Nothing in biology makes sense, except in the light of evolution!”
[3] http://en.wikipedia.org/wiki/Level_of_support_for_evolution#_note-29
[4]http://en.wikipedia.org/wiki/Level_of_support_for_evolution#_note-Newsweek_1987_Martz_McDaniel
[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Project_Steve

Kaynak:

http://www.felsefe.gen.tr/charles_darwin_ve_evrim_kurami.asp

Dört Ayak İyi, İki Ayak Daha İyi!

Kısa bacakları ve tümüyle farklı biyomekanik ve fonksiyonel anatomileri ile penguenler bir kenara bırakılırsa, insan ve onun ataları gibi –dik duran bir omurgaya eklemli kalça kemiği ile- sürekli iki ayağı üzerinde dik yürüyen başka bir kara canlısı bilinmemektedir. İnsanın dik duruşu ve iki ayak üzerinde yürüyüşünün evrimine dair son yüzyıl içerisinde neredeyse 30 ayrı hipotez ileri sürülmüştür. Bunun nedeni, insanı insan yapan temel iki evrimsel değişimden birinin iki ayak üzerinde dik yürümek olduğunun paleoantropologlar tarafından anlaşılmasıydı. Bununla birlikte 1800’lü yıllarda, insan atalarına ait fosil buluntuların sayılarının son derece az olduğu bir dönemde, birçok araştırmacı, insanları büyük kuyruksuz maymunlardan ayıran temel özelliğin dik yürümek olduğunun farkında değillerdi. Bu araştırmacılar, insan evriminde en önemli değişimin gelişmiş insan zekâsını yansıttığı düşünülen beyin büyüklüğündeki artış olduğunda hemfikirdiler. Onlara göre teknolojinin üretimi ve kullanımı ve birçok diğer kolektif davranış ancak gelişmiş bir zekâ düzeyi ve konuşma gibi kompleks bir iletişim yeteneği ile mümkün olabilirdi. Diğer maymun akrabalarımızdan zekâ ve iletişim düzeyimiz ile ayrıldığımızı ve ayrıcalık kazandığımızı varsayan bu insan merkezci yaklaşım aslında günümüzde egemen olan insan tanımının da omurgasını oluşturdu. Buna rağmen, insanı insan yapan temel evrimsel değişimin zekâ değil dik yürümek olduğunun antropologlar tarafından anlaşılması çok uzun sürmedi ve bu evrimsel değişim Hominidae yani insan ve onun dik yürüyen atalarını içeren ailenin ayırt edici özelliklerinden biri oldu.

Özellikle 1970’li yıllarda Australopithecus afarensis’in keşfedilmesinin ardından ilk dik yürüyen insan atalarının büyük beyine sahip olmadığı kesinleşti çünkü Au. afarensis’in beyin hacmi neredeyse şempanzeninki kadardı. 1979 yılında Stephen Jay Gould New Scientist dergisinde yazdığı “The Upright Ape” adlı makalesinde “yaklaşık olarak beş milyon yıl önce, beynimiz henüz büyümeden dik yürümeye başladık” şeklinde dik yürümenin beyin büyüklüğünden önce gerçekleştiğini vurgulamıştır. Bu önemli bilginin dünyaya duyurulmasında Gould’un katkısı tartışılmaz olsa da ondan yaklaşık olarak 40 yıl önce bir ülkemiz antropoloğu tarafından bu vurgu laiki ile belirtilmiştir. 1940’lı yıllarda, henüz fosil buluntuların Homo cinsinin birkaç üyesi ve Australopithecus africanus türü ile sınırlı olduğu, yani dik yürümenin mi yoksa beyin büyüklüğünün mü ilk gerçekleştiğinin bilinmesi çok güç iken, Muzaffer Süleyman Şenyürek  1940 yılında yazdığı “İnsanin Tekâmülü” adlı makalesinde“insanı insan yapan iki ayak üzerinde şakuli yürüme usulü olmuştur” der ve makalesini “bugünkü insan yüz binlerce sene süren uzun ve bati bir tekâmülün mahsulüdür. İnsanin iptidai bir maymun cedden geldiğine hiç şüphe yoktur” cümleleri ile bitirir. Yine aynı yıllarda Afrika’da çalışmalarını sürdüren dönemin en ünlü antropologlarından Robert Broom, Güney Afrika’da Sterkfontein mağarasından keşfedilen Plesianthropus transvaalensis (sinonim: Australopithecus africanus) türüne ait bir dizi diş örneğini tanımlanması için Muzaffer Süleyman Şenyürek’e gönderir. Yazdığı makaleler ile paleoantropoloji alanında uluslararası bir kimlik kazanmış olan Muzaffer Süleyman Şenyürek’in çalışmaları Smithsonian Enstitüsü National Anthropological Archive/Ulusal Antropoloji Arşivi tarafından korunmaktadır. Şenyürek, ülkemizin bugüne kadar yetiştirdiği en iyi paleoantropolog olma unvanını halen korumaktadır.

George Gaylord Simpson (1953) evrimsel değişimi ilkin karakterden türemiş karaktere doğru çizgisel bir vektör olarak yorumlamıştır. Karakterlerin ilkin ya da türemiş olması bu vektörün yönelimine bağlıydı. Buna göre ilkin karakterlerin tutulduğu ve diğer kazanılan yeni karakterlerin ise adaptasyonun yeni biçimleri olduğunu belirtti. Bununla birlikte ilkin olan karakter ile türemiş olan karakter arasındaki ayrımın ve tanımlamanın zorluklarına işaret etti. Simpson, insanın evriminin çizgisel vektörü dikkate alındığında, eğer dik yürüme karakterinin kazanımının insan evriminde bir dönüm noktası olarak alınmasında anlaşma sağlanmış ise diğer karakterlerin hangisinin ilkin ya da türemiş olabileceğinin aydınlatılmış olacağını düşündü. Bugün, evrimsel değişimin ilkinden türemişe, yönelimli çizgisel bir vektör olmadığını biliyoruz; Gould’un önerdiği gibi evrimsel değişim yönelimli ve ilerlemeci olmadığı gibi rastlantı ve şans eseri denebilecek doğal seçilim baskılarına bağlı olarak ortaya çıktığı büyük oranda kabul görmektedir. Bu noktada, dik yürümek yaklaşık olarak 6-7 milyon yıl önce ilk olarak Sahelanthropus, Orrorin ve Ardipithecus atalarımızda ortaya çıkmış, daha sonraAustralopithecus türlerinde daha yetkin bir davranış haline gelmiş ve son olarak bizim cinsimiz olanHomo türlerinde kullanım başarısına göre en üst seviyesine ulaşarak atalarımızı ve bizleri avantajlı duruma getirmiş türemiş bir karakter olarak bilinmektedir.

Geleneksel olarak paleoantropologlar insan evriminde dört önemli değişim tanımlamışlardır: Karasal yaşam (ağaç yaşamından yer yaşamına geçiş), bipedalizm (iki ayak üzerinde yürümek), ensefalizasyon (vücut büyüklüğüne oranla beynin daha büyük olması) ve alet kullanma/sofistike kültür. Bu değişimlerin sıralaması hakkında bilim insanları farklı öneriler sunmuşlardır (Şekil 1).Henry Fairfield Osborn, ağaç yaşamından karasal yaşama geçiş, ardından dik yürümek, beyin büyüklüğünde artış ve beraberinde sosyalleşmenin gerçekleştiğini iler sürerek Charles Darwin’in yaklaşımına yakın bir hipotez ileri sürmüştür. Sir Arthur Keith, D. J. Morton’un düşünceleri üzerine yapılandırdığı hipotezine göre ise dik yürümek insan evriminde gerçekleşen ilk değişimdir, buna göre atamız ağaç yaşamında iken dik yürüme yeteneği kazanmıştır daha sonra karasal yaşama geçmiştir. Arthur Keith’in çağdaşı olan Sir Grafton Elliot Smith ise sırasıyla beyin büyüklüğünün önce gerçekleştiği, ağaç yaşamında dük yürümenin kazanıldığı, yer yaşamına geçildiği ve ardından sosyalleşmenin geldiğini önermiştir. Elliot Smith’in öğrencisi Wood Jones ise önce ağaç yaşamında dik yürümenin ardından beyin büyüklüğünde artışın meydana geldiğini ileri sürmüş ve geri kalan kısımda Smith’i takip etmiştir. William King Gregory, meslektaşı Osborn gibi karasal yaşamın önceliğini savunmuş ancak sosyalleşmenin ve kültürün dik yürümekten önce gerçekleştiğini ve beyin büyüklüğünün nedeni olduğunu vurgulamıştır (Lewin & Foley, 2004).

Şekil 1 – İnsan Evrimindeki Dört Önemli Değişim

Büyük kuyruksuz maymunlar ile karşılaştırıldığında iskeletimizde bazı önemli karakterler dik yürümek ile bağlantılıdır (Şekil 2). (A) Kafa omurga üzerinde daha dengede durabilmesi için omuriliğin beyine ulaşmasını sağlayan delik, foramen magnum, kafatasının altında ve ortasında konumlanmıştır, böylece kafanın dengede durması için güçlü ense kaslarına ihtiyaç kalmamıştır. Oysa büyük kuyruksuz maymunlarda bu delik kafasının altında ve ortasında değil gerisinde ve üstte yer alır, güçlü ense kasları ile kafatası dengede tutulur. (B) Dik duruşa bağlı olarak insanların göğüs kafesleri fıçı biçimlidir, oysa büyük kuyruksuz maymunlarda bu kafes huni şeklindedir. (C) İnsanın omurgasında boyun ve bel omurlarında ikincil ve daha güçlü bir kavis vardır. (D) İnsanın kalça kemiği kısalmış ve yanlara doğru genişlemiştir. (E) İnsanda bacaklar kollardan daha uzundur ve vücut ağırlığının büyük bir bölümünü oluşturur, bu da ağırlık merkezini aşağı çeker. Şekildeki yüzdelikler her vücut segmenti tarafından toplam vücut ağırlığını temsil etmektedir. (F) İnsanda uyluk kemiği kalça kemiğine “vulgus” adı verilen bir eğimle ulaşır, bu eğim vücut ağırlığını dize ve kaval kemiğine bacakların hareketini kolaylaştıracak bir biçimde iletir ve bacaklar daha rahat hareket eder. (G) İnsanda ayak başparmağı diğer parmaklar ile aynı yöndedir ve vücut ağırlığının yere iletilmesi ve yerden hareket gücü kazanılmasında önemli bir rol oynar. Oysa büyük kuyruksuz maymunlarda ayak başparmağı diğer ayağın başparmağına zıt yönelimlidir ve kavrayıcı bir özelliğe sahiptir (Conroy, 2005).

Şekil 2 – İskeletimizdeki Bazı Önemli Karakterler

İki ayak üzerinde dik yürüme hareket biçiminin gerçekleşebilmesi için sadece iskelet yapıda değil kas yapısında da bazı değişimlerin gerçekleşmesi gerekmektedir (Şekil 3). Özellikle iki ayak üzerinde dik ve dengede kalmamızı sağlayan kaslar gluteal medius ve gluteal minimuslardır. (A ve B) Şempanzede bu kaslar kalça kemiğinin gerilen hareketlerinde ve orta düzlemde rotasyonunu sağlar, bu nedenle şempanzeler ve goriller dik yürümeye çalıştıklarında çok başarılı olamazlar ve kısa süre sonra yorulurlar. İnsanlarda bu kaslar dik yürüme sırasında yanal dengenin kurulmasını organize eder. Bizde ağırlık merkezi kalça kemiğinin neredeyse ortasındadır ve kalça kemiğinde ilium bölgesi ağırlık merkezini düşürmek için kısadır ve yayvandır (Şekil 4). Böylece vücudun ağırlık merkezinin kalça kemikleri üzerinde yer alması, kalça kemiğinin bu ağırlığı bacaklara dengeli bir biçimde iletmesi, kasların dengeyi koruyucu bir şekilde anatomik olarak biçimlenmesi ve çalışması insanın dik yürümesini olası hale getirmiştir.

Şekil 3 – Kas yapısı

Şekil 4 – Ağırlık merkezi

 

1900’lü yılların ortalarına doğru insan atalarına ait fosil keşiflerin artması ve jeolojik tarihlendirme yöntemlerinde kaydedilen teknolojik gelişmeler, atalarımızın yaşadıkları dönemleri neredeyse kesin denilebilecek düzeyde belirlememize yardımcı olmuştur. Bu gelişmelere paralel olarak insan evriminde dik yürümenin kökeni hakkındaki hipotezler de değişmeye ve çeşitlenmeye başlamıştır.Australopithecus africanus türünün isim babası Raymond Dart 1959 yılında “The Watching Out/Çevreyi Gözetleme” hipotezi ile insanın dik durarak savan otlakları arasında çevresini daha iyi görebilecek bir yüksekliğe eriştiğini ileri sürdü. Aslında düşüncenin kökeni Charles Darwin “Descent of Man” (1871) eserinde vurgulanmış olan ve ayrıca Haeckel (1900), Shapiro (1956), Washburn (1959) ve Oakley (1960) tarafından da tekrarlanan Hewes’in (1961) “The Freeing of the Hands/Ellerin Boş Kalması”hipotezi alet kullanma, silah taşıma, yiyecek toplama ve kendini savunma gibi önemli davranışların dik yürümenin kökeninde rol aldığı önemli avantajlar olarak yorumlanmıştır. Kirschmann’ın (1999) yayınlanmamış olan “The Throwing Hypothesis/Fırlatma Hipotezi” savına göre silah kullanmaya yönelik özelleşmeler erken insan ataları için önemli bir adaptasyondur. Sadece alet kullanmaya bağlı olan bu hipotez, ilk alet kullanımına dair olan buluntuların 2,6 milyon yıl yaşında olduğu düşünülünce kökeni yaklaşık olarak 6 milyon yıla inen dik yürümek için sağlıklı bir açıklama değildir. Etkin (1954) yılında ileri sürdüğü “The Infant Carrying Hypothesis/Yavru Taşıma Hipotezi” ile özellikle avcı toplumlarda dişi bireylerin bebeklerini sırtları üzerinde taşımalarının daha etkin bir rol oynadığını belirtmiştir. “The Reaching For Food Hypothesis/Yiyeceğe Uzanma Hipotezi” Jolly (1970) tarafından ileri sürülmüş ve savan ortamında karasal yaşam süren atalarımızın görece yüksek ağaç ve çalı dallarındaki meyve ve yaprak filizlerine ulaşabilmek için dik durmanın dik yürümenin kökeninde etkisi olabileceği düşünülmüştür. Lovejoy (1981) “The Carrying Food or Provisioning Hypothesis/Yiyecek Taşıma ve Sağlama Hipotezi” ile karasal yaşam süren atalarımızın yeterli miktarda yiyecek taşıyabilmeleri ve sağlayabilmelerinin dik yürümenin kökeninde önemli bir seçilim baskısı oluşturduğu vurgulamıştır. Özellikle 2009 yılında Science dergisinin Ekim özel sayısında duyurulan Ardipithecus ramidus türünün dik yürümesinde yiyecek taşıma ve sağlamanın özellikle erkek bireyler eşeysel seçilimde rol aldığı belirtilmiştir. Aileye yeterli miktarda yiyecek taşıyabilen ve sağlayabilen erkek bireylerin dişiler tarafından pozitif seçilime uğradığı ve bu bireylerin gen havuzunda frekanslarının arttığı tahmin edilmektedir. Lovejoy, Ardipithecus ramidus türünün çekirdek aile sosyal organizasyonuna ve büyük bir ihtimalle monogamik bir ilişkiye sahip olduğunu ileri sürmüştür. Dişilerin kriptik yani gizli ovulasyon/yumurtlama geçirdiğini ve sadece seçtikleri erkek birey ile çiftleştiğini düşünmektedir. Ağaç hayatından yer yaşamına geçiş sürecinde, yer yaşamının yeni doğal seçilim baskılarına karşı monogamik ilişki eşler arası dayanışmayı ve hayatta kalma mücadelesinde başarı oranını artırmış olmalıydı. Ayrıca dişilerin sadece seçtikleri erkekler ile üremiş olmaları, toplumda başarılı erkeklerin pozitif seçilime uğramalarına neden olmuştur. Başarılı erkek ise ailesine yeterli düzeyde yiyecek sağlayan ve taşıyan, hayatta kalma savaşında eşi ile dayanışma içerisinde mücadele veren bireydir. Westenhöfer (1942) ve Morgan (1990) tarafından kurgulanan “The Aquatic Ancestor Hypothesis (Aquatic Ape Theory)/Sucul Ata Hipotezi”ne göre dik yürümek için gerekli olan anatomik değişimler ancak yerçekiminin düşük olduğu sucul bir ortamda ortaya çıkabilir. Morgan’a göre su ortamı orta büyüklükteki maymun atalarımızın dört ayaklı hareket biçiminden iki ayaklı hareket biçimine geçişte mükemmel bir geçiş ortamıdır. Ward ve Underwood (1967) tarafından ileri sürülen “The Thermoregulation Hypothesis/Isıdüzenleme Hipotezi”ne göre açık ekvator çevresinde direk güneşin sıcak ışınlarına karşı en iyi adaptasyon bu ışınların etkisinde kalan yüzey alanını küçültmek olacaktır, dik yürümek buna karşı verilmiş en iyi adaptasyondur. Böylece zararlı güneş ışınları, dört ayağı üzerinde yürüyen canlılardan farklı olarak sadece kafanın üstüne saçlar ile korunan yüzeye yansıyacaktır. Son olarak Niemtiz (2000, 2010) tarafından iler sürülen “The Amphibian Generalist”teoriye göre, atalarımızın açık savan ortamında dik yürümeye başladığı hipotezlerinin aksine ormanlık, nemli ve su kıyısından uzak olmayan ortamlarda dik yürüme hareket biçimini kazandığını belirtmektedir. Niemtiz’ göre atalarımız nemli ormanlık alanlarda kimi zaman kuru, kimi zaman otlar üzerinde ancak kimi zamanda yer yer sığ sularla kaplı çamurlu yüzeylerde yürüyerek yiyecek bulmaya çalışmış olmalıydı. Dik yürümek için gerekli anatomik ve fonksiyonel değişimlerin gerçekleşmesine ek olarak, sığ sularla kaplı ve çamurlu yüzeylerin bireylerde dik durmaya yönelik bir baskı oluşturmuş olması populasyonda bu davranışı gerçekleştirebilen bireyleri avantajlı duruma getirmiştir.

İki ayak üzerinde dik yürüme davranışının hayatta kalma mücadelesinde atalarımıza büyük başarılar kazandırdığı ve soyun devamını sağlayarak bizlerin varolma nedeni olduğu bir gerçek ancak bu değişimin nasıl ve hangi doğal seçilim baskıları altında ortaya çıktığını aydınlatmak ise daha fazla bilgi ve kanıtı gerektiriyor. Buna rağmen, 1940’lı yıllarda bu gerçeğin önemi henüz dünyada yeterince anlaşılmamış iken, yine o yıllarda modern evrim düşüncesine sahip olan hocamız Muzaffer Süleyman Şenyürek durumu fark etmiş ve bu konu hakkında yazmıştır: “insanı insan yapan iki ayak üzerinde şakuli yürüme usulü olmuştur”.

(Scientific American, Ekim 1994)

Kaynakça:

Conroy, G.C., 2005. Reconstructing Human Origins (Second Edition). W.W. Norton Company, Inc.  London.

Lewin,R. & R.A., Foley. 2004, Principles of Human Evolution (Second Edition). Blackwell Publishing

Hazırlayan:

Ferhat Kaya, Helsinki Üniversitesi, Finlandiya

http://evrimcaliskanlari.org/blog/2011/03/dort-ayak-iyi-iki-ayak-daha-iyi/

Chimpanzees ‘hunt using spears’

Chimpanzees in Senegal have been observed making and using wooden spears to hunt other primates, according to a study in the journal Current Biology.
Researchers documented 22 cases of chimps fashioning tools to jab at smaller primates sheltering in cavities of hollow branches or tree trunks.

The report’s authors, Jill Pruetz and Paco Bertolani, said the finding could have implications for human evolution.

Chimps had not been previously observed hunting other animals with tools.

Pruetz and Bertolani made the discovery at their research site in Fongoli, Senegal, between March 2005 and July 2006.

“There were hints that this behaviour might occur, but it was one time at a different site,” said Jill Pruetz, assistant professor of anthropology at Iowa State University, US.

“While in Senegal for the spring semester, I saw about 13 different hunting bouts. So it really is habitual.”

Chimp tool   Image: Current Biology

Chimps sharpened the spears with their teeth

Jabbing weapon

Chimpanzees were observed jabbing the spears into hollow trunks or branches, over and over again. After the chimp removed the tool, it would frequently smell or lick it.

In the vast majority of cases, the chimps used the tools in the manner of a spear, not as probes. The researchers say they were using enough force to injure an animal that may have been hiding inside.

However, they did not photograph the behaviour, or capture it on film.

Adolescent females exhibited the behaviour most frequently (Image: M Gaspersic)
In one case, Pruetz and Bertolani, from the Leverhulme Centre for Human Evolutionary Studies in Cambridge, UK, witnessed a chimpanzee extract a bushbaby with a spear.

In most cases, the Fongoli chimpanzees carried out four or more steps to manufacture spears for hunting.

In all but one of the cases, chimps broke off a living branch to make their tool. They would then trim the side branches and leaves.

In a number of cases, chimps also trimmed the ends of the branch and stripped it of bark. Some chimps also sharpened the tip of the tool with their teeth.

Senegal chimp   Image: Iowa State University

Adolescent females exhibited the behaviour most frequently (Image: M Gaspersic)

Female lead

Adult males have long been regarded as the hunters in chimp groups.

But the authors of the paper in Current Biology said females, particularly adolescent females, and young chimps in general were seen exhibiting this behaviour more frequently than adult males.

“It’s classic in primates that when there is a new innovation, particularly in terms of tool use, the younger generations pick it up very quickly. The last ones to pick up are adults, mainly the males,” said Dr Pruetz, who led the National Geographic Society-funded project.

This is because young chimps pick the skill up from their mothers, with whom they spend a lot of their time.

“It’s a niche that males seem to ignore,” Dr Pruetz told BBC News.

Many areas where chimpanzees live are also home to the red colobus monkey, which the chimps hunt. However, the Senegal site is lacking in this species, so chimps may have needed to adopt a new hunting strategy to catch a different prey – bushbaby.

The authors conclude that their findings support a theory that females may have played a similarly important role in the evolution of tool technology among early humans.

Source:

http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/6387611.stm

Primatların Evrimi

Primatlar, çok hücreli, sinir sistemine sahip, vertebralı, homeotherm ve memeli canlılardır. Primatlar, memelilerin içinde insanı da kapsayan geniş bir takımıdır. Primatlar 14 aile, 55 cins ve 170 kadar tür ile, kalabalık, zengin bir çeşitlilik gösteren bir takımdır.

Zamanımızdan 65-70 milyon yıl önce yeryüzünde ilk primat örneklerinin görülmeye başlandığı düşünülmektedir. Primatların atası olarak kabul edilen Purgatorius fosilleri, kratesea ve paloesen fosil katmanlarında bulunulmuştur.İlk primat benzeri memelilerin beyinlerinin çok küçük olduğu, uzun ve sivri burun ağız yapılarıyla tarla faresi iriliğinde günümüzdeki böcekyiyicileri andırdıkları kabul edilmektedir.Günümüzde primat türleri boyut ve şekil açısından çok zengin bir çeşitlilik göstermektedirler. 13 cm boyunda ve 60 gr ağırlığında olan türleri olduğu gibi 170 180 cm boyunda 250kg ağırlığında olanları da vardır.

Primatlar evrim sürecinde zamanımızdan 30-50 milyon yıl önce Prosimiiler ve Antropoidler olmak üzere iki ana gruba ayrılmışlardır. Prosimiilerin; Tupaidae, Lemuridae, Dubentoniidae, Lorisidae, Tarsiidae, İndrimii olmak üzere altı alt grubu vardır. Antropoidaelerin de; Callitrichidae (Marmoset, tamarin), Cebidae (Yeni dünya maymunları), Cercopitchecidae (Afrika-Asya maymunları), Pongidae (Goril, Orangutan, Şempanze), Hylobatidae (Gibon, siyabang) ve insanın içinde bulunduğu Hominidae grupları vardır.

Primatlar tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşarlar. Yeryüzünde Afrika, Orta ve Güney Amerika, Hindistan, Çin, Güneydoğuasya ve adaları ile Japonya da yaşamaktadırlar. Her bölgedeki primatlar yaşadıkları ekolojik koşullara uygun farklılaşmaları yapısal ve işlevsel olarak geliştirmişlerdir. Örneğin Makaklar, kış şartlarında yaşayabilirler. Buna uygun kürkleri vardır.

Primatlar ‘arboreal’ canlılar olarak kabul edilmektedirler. Yani ağaçyaşamına sahiptirler. Bu yaşam tarzı Primatların bir çok yapısal ve işlevsel özellikler geliştirmelerini sağlamıştır. Örneğin üç boyutlu görme özellikleri kazanmışlardır. Omnivor canlılardır. Hem hayvansal hemde bitkisel kaynaklı beslenirler.Primatların evrimi insana giden evrimve genel olarak biyolojik evrimle ilgili son derece öğretici kanıtlar taşımaktadır. Canlıların ekolojik şartlarla lan ilişkileri içinde türün kendini sürdürebilmesi için geçirdiği biyolojik,yapısal ve işlevsel evrim süreci Primatlarda hemen hemen ortaya konmuş gibidir. Her değişim yani olanakla sağlamakta ve bunların getirileri de yeni gelişim ve değişimlerin alt yapısını kurmaktadır. Primatları diğer memelilerden ayıran bu evrimsel değişim şu şekilde sıralanabilir;

» Dik Durma: İkiayak üzerinde durabilmenin doğadaki en önemli evrimsel eişimlerden biri olduğunu söylemek olasıdır. İki ayak üzerinde durabilme canlılara ellerini kullanabilme olanağı sallamıştır. Ellerin ve kolların ayaklardan farklılaşması de evrimde doğaya egemen olabilme sürecinde büyükbir fırsat yaratmıştır. Primatlar içinde bu farklılaşma en belirgin ve kalıcı olarak insanlarda vardır. İnsan dışındaki primat türlerinde eller ve kolların farklılaşması bu denli kesin anatomik,yapısal ve işlevsel düzeyde değildir.

» Beş parmaklı ekstremite, Özellikle başparmak olmak üzere parmak hareketliliğinin artması ve tırnak yapısının değişmesi: Primatların ayağa kalkabilmeleri ve ağaçlarda yaşayabilmeleri elin, ayaktan farklı bir işleve ve bu işlevin gerektirdiği yapısal değişime uğramasını sağlamıştır. Primatlar beş parmaklı ekstremiteleri aracılığıyla bir şeyi tutabilme, bir şeye tutunabilme yeteneği kazanmışlardır. Elin bu işlevi kazanması beyinde el ile ilgili motor alanlarında genişlemesine ve karmaşıklaşmasına yol açmıştır. Büyüyen beyin elin daha ince işlevleri yerine getirebilmesini sağlamıştır. Tırnakların küntleşip, küçülmesi ve parmak hareketliliğinin artması elin pençeye göre daha işlevsel kullanımını olası kılmıştır. Elin tutma, yaklama işlevini kazanmasının son aşaması alet tutabilmek ve araç kullanabilmektir. Canlılar içinde yalnızca primatlar bu işlevi yapabilecek anatomik ve işlevsel yapıya sahiptirler.

» Burun, Göz- Koku alma, görme: Ağaç üzerinde yaşayan Primatların hareket edebilmeleri için üç boyutlu görmeye gereksinimleri vardır. Görmenin üç boyutlu olabilmesi için diğer canlılarda yüzün iki yanında olan ve birbirinden bağımsız gören gözlerin orta hatta yaklaşmaları ve binokuler görmeyi sağlamaları gereklidir. Bu süreç burnun yassılaşıp küçülmesine, beyinde koku alma ile ilgili alanların gerilerken görme alanlarının genişlemesine yol açmıştır.

» Kas Koordinasyonu, taktil algının artması: ellerin ve kolların işlevinin değişmesi ve beyinde bu balanların yapısalbüyümeleri beynin motor denetiminin güçlenmesini sağlamıştır. Bu da kas koordinasyonunun istemli boyutunun güçlenmesi ve işlevselleşmesini artırmıştır. Ağaç üzernde yaşayanve ellerini kullanabilen Primatların atlama, sıçrama, tutunma, tırmanma gibi etkinlikleri koordineli ve ince bir şekilde yapmaları gerekmektedir.Bu değişim beden ve devinimleri üzerindeki beynin istemli egemenliğinin artmasını ve özgülleşmesini sağlamıştır.

» Diş Sayısının değişmesi: Diş ve çene yapısı primatlara diğer canlılardan farklı ve zengin beslenme olanakları sağlamıştır. Çene külüp, alt çene geriye giderken kesicidişler ve öğütücü dişler yapısal olarak deişime uğramış bu da beslenme kaynaklarının çeşitliliğini artırarak uyum ve iyi beslenme olanaklarını sağlamıştır.

» Plesentanın gelişmesi, Doğum öncesi ve sonrası dönemin Uzaması: Primatlar bir defada genel olarak tek yavru dünyaya getirirler. Plesentanın gelişmesi ile anne-fetüs beslenme paylaşımı artmış fetüsün olgunlaşma olanakları zenginleşmiştir. Doğum sonrası bakım gereksininminin uzaması anne- baba- çocuk birlikteliğini uzatmış, bu da toplumsallaşmanın ön zeminini sağlamıştır.

» Bellek ve Öğrenme Kapasitesinin artması: Tüm yukarıdaki değişimlerle birlikte beyinde süregiden gelişim bellek, öğrenme gibi şlevlerin artmasını, toplumsallaşma da bunun kuşaklar arası aktarımını sağlamıştır.

Bu sürecin tam gelişimi insanda gözlenmiştir. Diğer primat türleri bu evrimsel değişimi değişik düzeylerde gerçekleştirmişlerdir. Ancak bu değişiklikleri bir hiyerarşi ya da ilerilik gerilik gibi düşünmemek gereklidir. Her tür farklı koşullarda farklı gelişim dizgeleri geliştirmiştir.

Günümüzde primatlar doğal ortamlarında ve laboratuvar koşullarında gözlemlenmekte ve çok sayıda deneyler yapılmaktadır. Primatlar üzerine yapılan çalışmalar insan türünün gerek biyolojik gerekse davranışsal ve toplumsal özellikleri ile ilgili bilgiler sağlamaktadır.

Kaynak:

http://www.turkforum.gen.tr/vforum/primatlardan-insana-evrimin-yolu-t128863.html

Uçan sürüngen fosili ve yumurtası

Çinli ve İngiliz paleontologlar 160 milyon yıllık bir kaya parçası üzerinde buldukları fosil sayesinde dinozorlar çağının uçan sürüngeni olan hayvanın cinsiyetini kesin bir şekilde tespit ettiler.

Cumhuriyet Bilim Teknik

İstanbul- Çünkü uçan sürüngen bedenindeki yumurtayla birlikte fosilleşmiş. Yumurta kabuğunun iyi gelişmiş olduğu, dişi sürüngenin yumurtlamasına kısa bir süre önce öldüğünü gösteriyor diyor Leicester Üniversitesi’nden David Unvin.

Bilim açısından büyük bir şans olan bu kalıntı yeni bilgileri de beraberinde getirdi. Fosil, her şeyden önce pterozorların, kuşlara sanılandan daha az benzediklerini gösteriyor diyor araştırmacılar Science dergisinde. Unwin ve Çin Jeoloji Bilimleri Akademisi’nden Junchang Lu, Çin’in kuzeydoğusundaki Liaoning bölgesinde bir çiftçi tarafından bulunan bir fosili incelemişler. Yaklaşık 68 cm. büyüklüğündeki, sivri çeneli hayvanın fosili neredeyse eksiksiz ve aynı bölgedeki diğer fosillerden bilinen Darwinopterus cinsinden. Geniş leğen kemiğinin hemen arkasında yaklaşık 2,5 cm. büyüklüğünde yumurta bulunmakta.

Bilim insanları yumurtanın, sürüngenin ölümünden önce altı gram olduğunu söylüyorlar. Bu normal bir kuş yumurtasının sadece üçte biri kadar. Pterozorların yumurtalarını toprağa gömdükten sonra kendi hallerinde bıraktıkları sanılıyor. “Mrs. T” olarak isimlendirilen dişi sürüngenin başında, diğer bazı pterozor fosillerinden bilinen tarak biçiminde boynuzlar bulunmuyor. Bu tarağın yokluğu ve geniş leğen kemiği, Darwinopterus dişileri için ve genel olarak da Pterozorlar için tipik bir özellik olmalı. Hayvanlar bu çıkıntılarla düşmanlarını korkutuyor ya da dişileri kızıştırıyorlardı.

4 Şubat 2011

Canlılığın Gelişimi – Küçüklerin Dünyası

Canlılık, insanlık tarihinde çok uzun bir zaman boyunca ilahi bir güce bağlanmış, canlılığın özünün “ruh” olduğu ve bu ilahi güç tarafından canlının vücuduna “üflendiği” düşüncesine inanılmıştır. Zamanla bilginin artması, maddenin bir takım özelliklerinin olduğu ortaya çıkması bu inanışı bilim alanından uzaklaştırmıştır. Bugün hayatın kaynağının uzun aminoasit zincirleriyle başlayan biyokimyasal süreçler olduğu tartışmasız kabul görmektedir.

Günümüzden yaklaşık dört milyar yıl önce kıyılarda, gölcüklerde, su birikintilerinde ilkel hücrelerle başlayan canlılık iki milyar yıl boyunca bakteriler ve yosunlarla sınırlı kalmıştır. Bu gözle görülmeyen canlıların ardından başka tek hücreli canlılar gelir. Bunlar kalıtımsal özelliği bir çekirdek içinde barındıran ve çevresi zarla kaplı, bir başka tek hücreliler; ökaryotlardır. Ökaryatik hücrelerin yeryüzü sularında yerini almasıyla tek hücreli yaşam yaklaşık 1.2-1.3 milyar yıl daha devam edecek ve ancak, günümüzden 700-800 milyon yıl önce çok hücreli bir canlılığı meydanagetirecekti. Bir başka deyişle, yeryüzündeki 4 milyar yıllık biyolojik evrimin yaklaşık 3.3 milyar yılı tek hücreli yaşam düzeyinde gelişme göstermiştir. Bu zaman içinde tek hücreli yaşam bir yandan kendi içinde çeşitlenirken bir yandan da canlılığın en temel birimi hücrede gelişmiş organellerin oluşması ve hücre içinde yerini alması gerçekleşmiştir.Canlılığın yaklaşık üç buçuk milyar yıl boyunca gerçekleştirdiği evrimsel dönüşüm bir bakıma ilkel hücrenin günümüz hücresine dönüşümünün de tarihidir.
Canlılar, karbon, hidrojen, oksijen, azot ve kükürt başta olmak üzere, bir dizi atomun görece daha basit moleküllerinin ardışık tepkimeler sonunda karmaşık özellikler kazanması sonucunda oluşmuşlardır. Gerek inorganik bileşiklerin kimyasal, gerek canlıların biyokimyasal evriminde ortaya çıkan değişim ve dönüşüm, doğal ayıklanma ile molekül yapılarındaki çeşitlenmeler nedeniyle gerçekleşmektedir.Canlı ile inorganik çevre arasındaki diyalektik ilişki sonuçta hem canlıyı ve hem de çevreyi değiştirmeye zorlamaktadır. Bu değişime ayak uydurabilen organizma hayatta kalıp gelişirken, uyum sağlayamayanlar ise yok olup gitmektedir. Hücre içi örgütlenmelerde zaman içinde meydana gelen yetkinleşme ve karmaşıklaşma da bu türden çeşitlenmelerdir.

Canlılığın en temel yapı birimi olarak -genellikle- kabul gören hücrenin yapı taşları birtakım kimyasal bileşiklerdir. Bu kimyasal bileşikler tepkimeye geçtiği moleküllerle kimyanın kovalens ( ortaklaşım) yasaları uyarınca daha karmaşık moleküllere dönüşebilmekte, uzun molekül zincirleri kurabilmekte ve yerine göre simetrik bir özellik kazanarakkendi kopyasını çıkartabilecek işlevler kazanabilmektedir. Bu özelliğe göre, hücrenin temelinde beş tip molekül olduğu söylenebilir: nükleotitler, aminoasitler, lipitler, glüsitler ve su.

Nükleoitler bir araya gelerek, genetik bilgiyi taşıyan nükleik asitleri (DNA ve RNA) oluşturur. Aminoasitler düz bir zincir halinde birbirlerine bağlanarak proteinleri meydana getirir. Proteinlerin bir bölümü hücre yapısında kullanılır, geri kalanı da hücredeki kimyasal tepkimeleri katalizlemek, moleküllerin taşınmasına yardımcı olmak gibi çeşitli görevler üstlenebilir.

Hücrenin yapımına yarayan glüsitlerle lipitlerin ikinci görevi enerji sağlamaktır. Her hücre kendine gerekli olan enerjiyi bu iki tip molekülün yanmasından elde etmektedir. Glüsitler ve lipitler, hücre zarı da dahil olmak üzere bir çok organelin oluşumunda etkilidir. Su da, canlılarda bulunan en bol bileşiktir. Fiziksel özellikleri sayesinde hücre zarının oluşumunda rol aldığı gibi hücresel yapıların belirlenmesinde de etkin olabilmektedir.

Canlılığı başlatan süreç bir kez gerçekleşmiştir. Yeryüzünde bilebildiğimiz en sıradışı olay budur. Oluşan yaşam sonradan köklerini yemiştir. Bitki, hayvan; bugüne değin varolan tüm canlılık köklerini aynı ilksel oluşumdan almaktadır. Milyarlarca yıl önce kimyasal süreçler yoluyla ortaya çıkan ilkel su damlacığı içinde oluşan biyokimyasaldeğişimler sonucu “can bulmuştur”. Sonra biraz besin aldı ,biraz devindi, ve kısa bir süre için varoldu. Bu olay belki defalarca gerçekleşmiştir.Yeryüzünün o zamanki koşullarında ve uygun bölgelerde milyarlarca su damlacığı oluşmuştur. Bugünün canlılığının atası olan bu ilkel hücrelerden biri ya da birkaçı o zamanlar çok farklı bir şey yaptı.Kendini ikiye böldü ve bir kalıtçı üretti. Küçücük bir genetik madde birinden diğerine geçti. Ve o geçiş o günden bugüne hiç değişmeden devam edip gidiyor. Milyonlarca, milyarlarca yıl önce gerçekleşen “o an” bütün canlılığın başlangıcıydı.Yeryüzünde bir daha asla gerçekleşmeyecek ve yinelenmeyecek olan bir başlangıçtı.

Yeryüzündeki en eski kayaçlar Grönland’daki Akilia adasında saptanmıştır. 3.85 milyar yaşındaki bu tortul kayaçlarda yapılan incelemeler sonucunda ortaya çıkan tortullaşma içinde saptanan bir takım karbon izotoplarının ve fosfat artıklarının varlığıydı. Bu çalışma daha o zamanlarda canlılığın koloniler halinde varolduğunu ortaya koymuştur.Yaşamın en yalın haliydi ama, yine de yaşamın ta kendisiydi. Yaşıyorlar ve çoğalıyorlardı.

Bu yaşam biçimi, bu bakteriyel organizmalar iki milyar yıl boyunca varolan tek yaşam biçimi oldu. Sadece yaşadılar,ürediler, kümelendiler ve daha gelişmiş, daha karmaşık bir yaşam için sadece ortamın hazır bir hale gelmesini beklediler. Canlılığın oluşumunun ilk milyon yıllarında ortaya çıkan ilkel fotosentezin ortama saldığı oksijen geriye dönüşü mümkün kılmayacak bir ortamın ve canlılığın oluşumuna da zemin hazırlıyordu. Atmosferdeki oksijen oranının ( % 21 ) bugünkü düzeyine erişmesini sağlayan bitkiler olmasına karşın, ilk oksijeni suya ve havaya salan organizmalar bitkilerden önce ilkel fotosentezi kullanan bakterilerdi.

Oksijen kullanan organizmaların diğer ilkel hücrelere göre önemli avantajları vardı. Siyanobakteriler adı verilen bu mavi-yeşil algler, oksijensiz solunum yapan anaerobik bakterilere göre daha fazla enerji üretebilecek bir olanağa sahipti. Kükürt ve demir tüketebilen bu oksijensiz solunum yapan anaerobik bakteriler bir şeker molekülünü mayalayarak iki birim enerji üretebilirken, oksijenli solunum yapabilen aerobik bakteriler aynı molekülü kullanarak otuz altı birim enerji sağlamaktaydı. Bu durum hem kendilerine bir yaşam avantajı sağlarken, diğer yandan da ortamın özellikle okyanusların oksijenle bulaşmasına neden oluyordu. Oluşan bu durum oksijensiz solunum yapan canlılık için öldürücü bir ortamdı aynı zamanda. Ortamın oksijenle tanışması, oksijenin ortamda giderek kendinihissettirmesi, bir yandan gelişmiş bir hayatın temellerini atarken diğer yandan varolan anaerobik yaşam için de ölümcül sonuçları oluyordu. Bir kısım organizmalar bataklıkların ve göl diplerinin nemli oksijensiz ortamlarına çekilerek uyum kurmaya çalışırken uyum kuramayanlar ise yok olup gidiyordu. Yeryüzü siyanobakterilerin egemenliği altındaydı.

Yaklaşık 3.5 milyar yıl önce yeryüzünde, denizlerin sığ olduğu yerlerde gözle görülür yapılar ortaya çıkmaya başladı.Rutin kimyasal süreçlerden geçerek yapışkanlık kazanan mavi-yeşil algler mikro küçüklükte toz ve kum parçacıklarını çekip yakalamaya başladılar. Bu parçacıklar da birbirlerine bağlanarak masif yapılar oluşturdular. Bunlar örneklerini bugün de görebildiğimiz strombolitlerdi. İrili ufaklı strombolitlerden bazıları karnabahar, bazıları minder şeklindeydi. Bazen de sütunlar halinde yükseliyor boyları onlarca metreyi buluyordu. Şekilleri nasıl olursa olsun bunlar “canlı taşlardı”.Bu yapılar, suyun altında kalan canlılarla, suyun üstünde kalan canlıları ilk kez bir arayagetiriyordu. Bu anlamda ilk kez bir işbirliği gelişiyordu. Yapının üst ve dış kısımlarında güneş ışığı alabilen ve bu yolla fotosentez yapabilen siyanobakteriler bulunurken, biraz daha iç kısımlarda yüzeyden sızan oksijeni kullanabilen, ancak bu olanağı bulamadığında mayalanma yapabilen organizmalar yaşamaktadır. Kabuğun en iç kısımlarında ise oksijen yokluğundan ötürü sadece mayalanma yapabilen anaerobik canlılar bulunuyordu. Bu tür yapılara bugün de rastlanılmaktadır. (Avustralya’nın Shark bölgesinde yaşayan bir strombolit topluluğu vardır. Bu taşların her santimetrekaresine yaklaşık üç milyar organizma düşmektedir.) Strombolitler iki milyar yıl boyunca salgıladıkları oksijen sayesinde atmosferde büyük bir dönüşüm başlatmışlar ve kendilerinden sonra gelecek olan kompleks organizmaların oluşumuna zemin hazırlamışlardır. Siyanobakterilerin ortaya çıkması nasıl ki, oksijensiz bir ortamdayaşamaya alışkın canlılık için öldürücü olduysa, strombolitlerin atmosferde yarattığı büyük değişim de kendi sonunu hazırlayacaktı. Zamanla gelişen kompleks canlılık da hemen hemen her yerde strombolitlerin kökünü kurutacaktı. Avustralya’da Şhark bölgesinde bulunan strombolitler, körfez sularının oldukça tuzlu oluşu ve bu bölgeye siyanobakterileri yalayıp yutacak varlıkların gelememesi nedeniylene varlıklarını koruyabilmişlerdir.

Canlılığın başlayıp sürdüğü iki milyar yıl boyunca kompleks organizmaların oluşamamasının nedenlerinden biri deatmosferdeki oksijen oranının yeterli olamayışıydı. Bu zaman dilimi içinde hiç bir kompleks canlılık yaratamayan prokaryot organizmalar, bu iki milyar yıl boyunca, çevresel ve atmosferik değişime yol açıyorlar ve böylece oluşan değişikliğe uyum kurma yolunda kendi içlerinde bir örgütlenmeyi yerine getiriyorlardı. Bu dönemde, atmosferdeki karbon dioksit hızla azalma göstermiş, karbonatlı mineraller halinde tutularak günümüzden yaklaşık 1.8-1 milyar yıl öncesinde günümüzdeki değeri olan %0,03’3 yaklaşmıştır. Güneşten gelen morötesi ışınımların perdelenmesinisağlayan oksijen artışı yanında, yüzey sularının bir kaç santimlik katmanı da geri kalan ışınımların etkisini azaltmıştır. Okyanus sularında ve atmosferde oluşan bu değişimler sonucunda da yeni bir canlı ( hücre) türü yeryüzü sahnesinde yerini almaya başlıyordu.

En basit şekliyle bir hücre kendisini çevreleyen bir zardan, stoplazmadan ve çekirdekten oluşur. Ama biraz ayrıntılı incelendiğinde karmaşık bir yapıya sahip olduğu da görülür.Hücre zarı gerekli olan besin ve maddelerin girişçıkışlarını düzenleyecek bir yapıya sahiptir. Mitokondriler hücrede enerji kaynağı olarak yer alırlar. Bilgiyi taşıyan DNA’larla enerjiyi taşıyan mitokondriler hücrenin en dinamik birimlerini oluştururlar. DNA canlının genetik özelliğini taşırken, mitokondriler taşıdıkları enzimler aracılığıyla hücre yaşamında yönlendirici bir etkide bulunurlar. Gelişmiş hücrelerde mitokondriden başka ribozom, golgi cisimciği, kloroplast, koful, sentrozom gibi yapılar yer alırlar. Buorganeller ilkel hücrede bulunmazlar. Bakteri ve alglerin prokaryot hücrelerinde mitokondri ve kloroplast gibi organeller de bulunmaz. Bu gelişmiş yapılarla birlikte zar, çekirdek ve stoplazmadan oluşan ökaryot hücreler ilk kez su yosunlarıyla canlılık aleminde yerlerini almışlardır. Buna göre prokaryot canlılıkta bakteri ve alglerin yaşamlarını tam bir hücre olmadan geçirdikleri söylenebilir.

Prokaryot sözcüğü Yunanca “karyon”dan gelir. Karyon “çekirdek” anlamına, prokaryot da çekirdek öncesi ya da çekirdeksiz anlamında kullanılır. Bu hücre tipinde ökaryotlardaki gibi bir çekirdek ve çekirdek zarı yoktur. Bunlarda hücre çekirdeği bulutsu bir yapı özelliği gösterir. Aynı zamanda ökaryot hücrelerde bir zarla, çekirdek içinde korunaklı bir şekilde bulunan DNA ( Dezoksiribinükleik Asit ) sarmalı prokaryot hücrelerde hücre içindeki stoplazmada serbest haldedir. Bu hücrelerde mitokondri ve kloroplast da bulunmaz. Bir başka deyişle prokaryot hücre enerji yapan organelleri olmayan ve belli bir “düzeni” oluşmamış hücre anlamında da kullanılmaktadır. Bu organizmalar mitoz bölünme yapamadıkları gibi bilinen anlamda üremeyi de gerçekleştiremezler. Prokaryotlar bakteriler ve mavi suyosunlarıyla iki grup oluştururlar.Ökaryotlar ( çekirdekli tek hücreliler) ise prokaryotlara göre hem çap ve hem de ağırlık ve hacim olarak daha büyüktürler. Ayrıca prokaryotlar tek tip protein üretebilirken, ökaryotik hücreler çok farklı protein üretebilme yeteneğine sahiptirler. Kloroplast ve mitokondri gibi gelişmiş hücre organelleri vardır.

Prokaryotlarda aşama aşama oluşan hücre zarının ilk aşaması protein molekülleridir. Bazı moleküller şeker, yağ asidi ve çekirdek asidi (aminoasit) gibi parçacıklarla birleşerek hücre zarını oluşturmuşlardır. Hücre zarının oluşumu gibi, çekirdek zarının oluşumu da aynı şekilde gerçekleşmiştir. Milyonlarca yıllık bir süreç içinde (yaklaşık 2.5-3 milyar yıl) hücre zarına benzer bir zarın çekirdeği meydana getiren birtakım aminoasit molekülleriyle DNA ve RNA’ ları sarmış ve gelişmiş hücre çekirdeğini oluşturmuştur.Prokaryot hücre, cinsiyetsiz (eşeysiz) ve bölünme düzeyindebir üreme sistemine sahipti.

Prokaryot hücrenin ökaryot hücreye dönüşümü ( zarla çevrili çekirdeği,kloroplast ve mitokondrileri olan hücre) canlılık tarihinin önemli bir aşamasıdır. Ökaryot hücrede prokaryot hücrenin örgütsüz organelleri belli bir düzen içinde yapılanmış durumdadır. Fotosentez yapabilmekte, enerjiyi örgütleyebilmektedir. Ve aynı zamanda,genleri oluşturabilme becerisine sahiptir. Ve bu özelliği ile kendilerini kopyalayabilir ve kuşaktan kuşağa aktarabilir. Ökaryotik hücrede, hücre ve çekirdek zarı bulunduğu gibi lizozom, endoplazmil retikulum ve kromozom da bulunmaktadır. Çekirdek sitoplazma içinde bir zar tarafından çevrelenmiş korunaklı durumdadır.
.
Bitkisel tek hücreliler ve algler kamçı ve tüylerle hareket eder. Ama asıl hareketi sağlayan enerji, mitokondrilerden kaynaklanır. Mitokondriler oksijeni kullanarak şekeri karbondioksit ve suya dönüştürerek enerji üretirler. Canlılığın ilk oluşum evrelerinde demir, nitrat ve kükürt bakterileri demir oksit, azot ve sülfür bileşikleri oluşturarak enerji üretirlerdi. Bu durum oksijenin bulunmadığı zamanlarda gerçekleşmiştir. Bu tür evre” anaerobik solunum” olarak adlandırılır. Oksijenli solunuma geçiş, kloroplastların oksijen üretmesi ve fotosentez sonucu oksijen açığaçıkmasıyla başlamıştır.

Mitokondri ve kloroplastlarda bulunan DNA ile hücre çekirdeğindeki DNA farklı işlevlere sahiptir. Hücreçekirdeğindeki DNA kalıtımsal özellikli işlevlere sahipken mitokondri ve kloroplast DNA’ları enerji kaynağı işlevini görür. Yeşil bitkilerde bulunan klorofil kloroplastların içinde bulunur. Mitokondri ve kloroplast oluşum sürecinin bir bakterinin bir başka bakteri tarafından yutulmasıyla ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Yakalanan, yada iç’e alınanbakterinin sonradan mitokondri haline geldiği düşünülmektedir. Aynı durumun fotosentezi mümkün kılan hücre bitkilerinde de kloroplast olarak gerçekleştiği sanılmaktadır.

Ökaryotların yeryüzü sularında yerini akmasıyla canlılık karmaşıklaşma yönünde dev bir adım atmıştı. Ökaryot hücrelerle karşılaştırıldığında önceki ilkel hücreler Jeolog stephen Dury’nin deyimiyle “kimyasal madde torbaları”olmaktan öteye geçemiyordu. Ökaryot hücreler kendilerine göre çok daha basit olan prokaryotlara göre çok daha iri idiler. Daha sonra gelişerek onlardan onbin misli daha büyüklüğe eriştiler. Ayrıca onlardan bin misli daha fazla DNA taşıyorlardı. Bu oluşum yeryüzü sahnesinde ilk kez bitki ve hayvan ayrışmasını da yol açacaktı.

Ökaryot hücrelerde mitokondrinin devreye girmesiyle enerji metabolizmasında bir artış ortaya çıkmıştı. Bir şeker türü olan glikoz gibi besinlerin tüketilmesi kalori biriktirilmesini kolaylaştırdı ve şekerin yakılması hareket etmek içingereken enerjiyi sağladı. Hareket etme yeteneği de canlılığın evriminde başlı başına bir ilkeydi ve hayvanların evrimindeki başarının da temeliydi. Hareket etmek aynı zamanda bir ayakta kalma yoludur. Durmadan daha elverişli yaşam alanlarına yöneliş, avcılardan kaçma, bitkilerdeki gibi belli bir yere bağlı kalmama, değişik toplumsal yapılara doğru evrim geçirmeyi sağlamıştır.Tartışmalı bir sava göre tek hücreli hayvanların ortaya çıkışları tek hücreli bitkisel yapılardan bir milyar yıl sonra gerçekleşmiştir. Algler ve mavi-yeşil su yosunları bitki karakterinde bakteriler ise hayvan niteliğinde sayılmaktadır.

Tek hücreli bitkiler fotosentez yoluyla etrafa saldıkları oksijenle tek hücreli hayvanların solunum yapmasını sağlarken, tek hücreli hayvanlar da tüketim artığı olarak ortama verdikleri karbondioksit gazı yoluyla bitkilerinfotosentez işlevlerinin ön maddesini oluşturuyorlardı. Bu iki işlevin birlikte gelişmesi sonucu yeryüzünde daha gelişmiş canlıların yaşayabilecekleri bir ortam oluşmaya başlamıştı.
Canlılık artık, gözle görülebilir bir aşamaya geçmek üzereydi.
.
Ökaryotların çok hücreli yaşamı oluşturması yaklaşık 1-1.2 milyar yıl önce, hücreler arası işbirliğiyle başlamıştır. Kümeler halinde bir araya toplaşan bu hücreler, kendi aralarında dayanışma oluşturmuş ve öncelikle tek bir hücre gibi davranmaya başlamışlardır. Çok hücreliye geçiş aşaması olan bu örgütlenme günümüzde Dyctostelium denenbir amipin davranışlarında kendini göstermektedir. Bu amip bakterilerle beslenir. Besini ve suyu azaldığında salgıladığı “tehlike hormonu”yla başka amipleri yanına çağırır ve binden fazla bireyin üst üste yığılmasıyla bir koloni oluştururlar. Bu haldeyken besin bulamazlarsa öylece donup kalır ve kuraklık geçinceye kadar öylece beklerler. Ortamları su ve besin yönünden zenginleştiğindeyse yeniden çözülerek her biri kendi yoluna giden amiplere dönüşürler. Ayrıca volvoks denilen, kamçıcıklarla donanmış küçük hücreler de aynı şekilde davranmaktadır. Beslenme sıkıntısı, kuraklık gibi durumlarda bu hücreler bir tür jöle salgılayarak birleşirler ve tek bir organizma gibi hareket ederler.

Çok hücreli yaşamın oluşmasında benzer bir toplumsallaşmanın rol oynadığı sanılmaktadır. Bir araya gelen ve kümeler halinde toplaşan bu hücreler dayanışmaya giderek, yapı içinde bulundukları yere göre örgütlenmiş, özelleşmiş ve sonunda kendilerinden daha büyük canlı varlıkları oluşturmuşlardır. Bu canlı varlıklar daha sonra solunum, sindirim, üreme ya da dışkıların atılması gibi belli işlevleri yerine getirecek değişik organlarla donanmışlar ve yavaş yavaş, kuşaklar boyunca üredikçe, bu organizmalar söz konusu özellikleri “torunlarına” aktarmışlardır. Bu şekilde tek hücrelilerden çok hücreliye geçişin ilk aşaması sölenterelerin ( deniz şakayıkları, mercanlar ve deniz anaları ) ilkel yapılarında görülmektedir.
Çok hücreli canlılığın ortaya çıkmasıyla yeryüzünde yaşam ilk kez gözle görülebilir bir boyutta gelişmeye başlar.

Ömer Merev

Kaynaklar:

Joel de Rosnay : Dünyanın En Güzel Tarihi; İş Bank. Kültür Yay.
Bill Bryson : Hemen Her Şeyin Tarihi; Boyner Yay.
Osman Gürel : Yaşamın Kökeni; Pan Yayınevi.
Cihan Türkoğlu : Canın Oluşumu, İkinci cilt, Doruk Yay.
Pascal Picq : Hayvanların En Güzel Tarihi; İş Bank. Kültür Yay.
Serol Teber : Doğanın İnsanlaşması; Say Yay.

http://www.yaziyaz.net/Evrim/konular/55-organik-evrim/173-canliligin-gelisimi-kucuklerin-dunyasi.html

EM TEV AFRÎKΠNE

Çavkanî: Kaianders Sempler, Ny Teknik, Swêd

Werger: Zagrosê Haco

Tê behwerkirin ko ev mirovê niha yê modêrn, homo sapiens, berî 100 000 salan li Afrîkayê peyde bûye, û ji wir hêdî hêdî girtiye ser hemû qurçikên rûyê dinyayê. Lêbelê çima mirov bi vî rengî bi pêş ve çûye?

Mirov çawa hate ser rûyê dinyayê? Erê, pirs hesan e, lê bersiv çetin e. Xwedê çawa mirov dide, di hemû kulturan de hatiye gotin, mirov dizane ew çawa ye. Lê di koka xwe de em ji kû hatine? Bi tenê afsane bersivê dizanin.

Gelê San (San, Bushman) li Kalaharî basa mirovê pêşî dikin, dibêjin, ko Matsiengê mezin bi jin, zarok û ajelên xwe ve ji qulşekê ji nav erdê derketin. Ev hê di berbanga dîrokê de qewimî, berî ko kevir bibine penîr. Û niha jî li vir yan li wir mirov dikare  bi ser şopa wan ve bibe.

Gelo dergûşa mirovatiyê li bakurê Etyopya niha bû? Berî melyonên salan ev herêm çirav bûn.

Di Încîlê de tê gotin çawa xwedê Adem li gor sûretê xwe afirandiye û piştre , da Adem bi tena xwe nemêne, wî Hawa ji parsûya afirandiye.

Di afsaneyên welatên bakur de tê gotin ko xwedawendan mêr ji xerîtonka dara benavê (ash-tree) çêkirine û jin ji ya reşdarê (elm-tree) çêkirine.

Li Sûdanê çîrokek li ser afirandina mirovan heye dibêje civateke xwedawendên piçûk hebû, ko kêf û leystika wan çêkirina peykeran ji heriyê (terracotta) û şewitandina wan di firnê de, bû. Ew hinekî sersar bûn, ji ber wê carnan wan herî gelekî dişewitand, herî diqemirî û reş dibû, carnan wan herî demeke dirêjtir di firnê de dihişt, ew herî wek kulîçeyên zencefîlî qehweyî derdiket, lê carnan jî wan herî zû ji nav firnê derdixist û ew êdî xav û spîçolkî derdiket. (Mirovên reş, gewr û spî ji wê heriyê çêbûne.)

Helbet di çanda nûjen ya dema em de jî çîrokên afirandinê hene. Yek ji wan jî dîtaneya Darwin ya guherînê ye (Darwin’s Theory Of Evolution), ya dibêje ko bi milyardên salan re jiyan hêdî hêdî ber bi formên nû ve û bêhtir karedarî (specialistic) ve diçe. Ew jî li gor prinsîpê dibêje, ko guherînên zikmakî (genetic) yên piçûk, yên di têkoşîna hebûnê de xwedî hêza vemanê (survival) ne; ew guherîn têne xelatkirin. Xelat jî ev e: ew guherîn derbasî nav mîrata nifşên li pey xwe dibin.

Tê gomankirin ko mirov ji afirîndeyên (creature) piçûk, yên ko berî miloynên salan hin bi hin rabûne li ser du lingan dimeşin, çêbûye. Û nerast e ko em ji meymûnên mezin çêbûne, yên wek gorîla, şîmpanz û orangutangan. Rast e, ew afirîndeyên  zîndar yên herî nêzîk in, lê ew pisê pimamên me yên pir dûr in.

Hê du salan berî ko Darwin pirûka xwe ya bi navê “Li ser bingeha tuxman” (On the Origin of Species) biweşêne, fosîlên (fossil, bermayên giyanewer yan helezên pir kevnar) mirovên kevnare, yên bi rastî hê nebûnbûn wek mirovên ko em nasdikin, hatine dîtin. Fosîlên pêşî di çalekê de li gundê Neandertal li derdora Dusseldorfê hatine dîtin. Piştre hate xuyakirin ko ev tuxmê bi navê Homo neanderthalensis tuxmekî mirovan yê bi serê xwe ye, ew ji 100 000 ta 30 000 salan berî niha li Ewropa dijî.

Kranium, yê homo neanderthaliensis ji Saccopastore, Italya.

Bi salan re gelek fosîl, bermayên geyanewran, yên nêzîkî tuxmê mirovan, navê wan jî homînîd e, dihatine dîtin. Îro jimareke baş ya fosîlan heye ko pê pêşketina ber bi mirovên modêrn ve tê xuyakirin. Ji heyama ”Lucy” ve, ya ko mêjiyê wê ji  greyfûrtekê (grapefruit) nemezintir bû, gelek kilox (skull) li Afrîka, Çîn û Endonezyayê hatine dîtin, mêjiyên wan her ber bi mezinbûnê ve çûye. Tev jî li dîtaneya Darwin ya guherînê digunce.

Îro êdî piraniya lêkolînvanan behwer dikin ko mirovê modêrn, homo sapiens, li Afrîkayê berî 100 000 salî peyde bûye. Piştî wê ew hin bi hin li nav hemû kertên (continent) Zemînê belav bûye, ta ko gehaye hemû anîşkên dinyayê û li wir ew niştecî bûye.

Zora homînîdên berê çû û ew ji ser rûyê dinyayê winda bûn. Tuxmê ko dawî winda bû mirovê neandertal bû. Ew li Spanyayê dijî û tê behwerkirin ko dawiya wî berî niha bi 30 000 salî hatiye.

Lê hin pirs li ser pêşveçûna ber bi homo sapiens ve hene. Çima pêşveçûnê her mêjiyên mezintir û mezintir da homînîdan? Ma gelo bi rastî ev yek tiştekî bi sûd bû? Wek tê zanîn mêjî endamekî (organ) bêpîvan kur e. Mêjiyê mirovekî nêzîkî 1 350 gramî ye, ew pêncîyeka (1/50) giraniya laşê mirov e, lê ew 25 ji sedî ji wizeya (energy) laş daduqurtêne. Da mirov bi barê mêjî rabe dive bi rastî gelek xwarin li ber destan hebe, lê hebûna xwarina zêde di xwezayê de ne tiştekî adetî ye.

“Lucy”, ji homînîdên hatine vedîtin ew ya herî kevn e. Tê behwerkiririn ko 3.2 milyon salî kevn be. Sala 1974 Donald Johansonê ji Chicago, ko neviyê swêdiyekî ye, ew dîtiye. Homînîd endamê malbata Homînîdae (Meymûnên Mezin) ye.

Çima homînîdan pişta xwe rast kir û rabûn li ser du lingan meşîn? Çi nirx ji bo vemanê di vê de hebû? Eger em dînosawrên qirbûyî nejimêrin û helbet balindeyan jî pê re nejimêrin, ji ber ko balinde neviyê dînosawr e, emê bibînin ko kêm lawir li ser du lingan dimeşin. Lê balindeyan erkekî din ji lingên xwe yên pêş re dîtin, hêştirmel (ostrich) û çendeke din ne di nav de, lingên pêş bûne per û pê firîn. Giyanewrên çarlingo xurtir ji yên dulingo dibezin, êdî sedem çi bû ko mirov dulingo be? Dibe sedem ev be: meşa li ser du lingan destan azad dike, da bi wan mirov karibe xwarin û pêdiviyên xwe hilgire. Lê bi rastî lokolînvan dibînin, ko dulingo bi meşa xwe ya hêdîhêdî wizeyê kêmtir ji çarlingoyan dişewitênin.

Lê hê gelek arîşeyên din jî hene. Çima mirov bê pirç e? Ma ne pirç giyaneweran baş ji germ û sermayê diparêze? Mebest çi bû ko homînîd ji vê parastinê bêpar man.

Û em ber bi kêşeyeke din ve diçin:

Çima seranserê laşê mirov zêde xuh dide? Serekgiyanewerên (primate) din ne bi vî awayî ne. Rast e xuhdan di kelkela germê de çareyeke baş e ji bo nizimkirina germa lêş, lê di heman demê de zehîtiya (wastefulness) mezin ya avê ye. Û av keresteyeke ko her car peyde nabe û dive di germê de mirov destê xwe lê bigire.

Dawî:

Çima mirov weha qelew e? Hewqas bez di bin çermê me de heye, ko dike bezê bin çermê fok (seal) û balînan (whale) were bîra mirov. Ev yek li cem serekgiyanewerên din nayê dîtin. Ji xwe zarokên mirovan yên pêçekê ji tevan qelewtir in. Hewqaz bez di bin çemê ti giyanewerên din de yên li ser bejê dijîn nîne.

http://hem.passagen.se/zagros/teknikuzanin/EM%20TEV%20AFRIKI%20NE.htm

Lîsteya fosîlên mirovî

Eve lîsteya jibermayiyên fosîlên mirovî yên herî girîng e. Heta îro bi hezaran fosîl hatine dîtin û peydakirina fosîlan berdewam dibe, ji ber vê çendê lîste ne temam e. Tevî ku hemû bi awayekî seranser bi Homo sapiens ve girêdayî nebin jî, têkiliya wan bi pêşiyên mirovê îro re heye. Pîvandina kevnbûna fosîlan bi metoda radyometrîk dihê kirin. Ma, tê wateya milyon salan berê; ka yan k, hezar salan berê.

Tabloya Naverokê:
1. Zêdeyî 7 milyon salan berê
2. 3,5 milyon – 7 milyon salan berê
3. 2,5 milyon – 3,5 milyon salan berê: Australopîtekus ( Australopithecus )
4. 1 milyon – 2,5 milyon salan berê: Homo
5. 200.000 – 1 milyon salan berê
6. 50.000 – 200.000 salan berê: Homo sapiens (eynî cureyê mirovê îro ye)
7. Ji 50.000 salan berê û kêmtir
8. Kurtebêja peyvan a vê lîsteya fosîlan
9. Çavkanî
10. Girêdanên derve

1. Zêdeyî 7 milyon salan berê

Wêne Nav Dema hebûnê Cins Dema
vedîtinê
Cih Vebîner
Eosimias sinensis,
Muzeya Carnegieyê.
45 Ma Eosimias sinensis 1985 Çîn Lin Yipu
Aegyptopithecus zeuxis,
Skulls Unlimited.
DPC 2803 >31 Ma Aegyptopithecus zeuxis 1941 Misir Elwyn Simons
Proconsul africanus,
Skulls Unlimited.
KNM RU 7290 18 Ma Proconsul africanus 1948 Kenya Mary Leakey
KNM WK 16999 16-18 Ma Afropithecus turkanensis 1986 Kenya Richard Leakey
KNM WK 16950 16-18 Ma Turkanapithecus kalakolensis 1986 Kenya Richard Leakey
Sivapithecus.jpg GSP 15000 10,5-12,5 Ma Sivapithecus indicus 1979 Pakistan D. Pilbeam û S. M. Ibrahim Shah
Oreopithecus bambolii.jpg IGF 11778 8 Ma Oreopithecus bambolii 1872 Îtalya Paul Gervais
IVPP PA644 8 Ma Lufengpithecus lufengensis 1978 Çîn

2. 3,5 milyon – 7 milyon salan berê

Wêne Nav Dema hebûnê Cins Dema
vedîtinê
Cih Vebîner
Sahelanthropus tchadensis - TM 266-01-060-1.jpg TM 266 – Toumai 7 Ma Sahelanthropus tchadensis 2001 Çad Alain Beauvilain, Fanone Gongdibe, Mahamat Adoum û Ahounta Djimdoumalbaye.
Orrorin tugenensis.jpg BAR 1000’00 6 Ma Orrorin tugenensis 2000 Kenya Martin Pickford, Kiptalam Cheboi, Dominique Gommery, Pierre Mein û Brigitte Senut.

Ardipithecus ramidus,
National Geographic.
Ardi 4,4 Ma Ardipithecus ramidus 1992 Awasha navîn,Etiyopya Tim White

Şopên homînîdan ên Laetoliyê,
Modern Human
Origins
Şopên Laetoliyê 3,7 Ma Homînîdên duling 1976 Tanzanya Mary Leakey

LH 4,
Modern Human
Origins.
LH 4 3,6 – 3,8 Ma Australopithecus afarensis 1974 Tanzanya Mary Leakey

KNM-WT,
Modern Human
Origins
KNM WT 40000 3,5 Ma Kenyanthropus platyops 1999 Kenya Justus Erus

3. 2,5 milyon – 3,5 milyon salan berê: Australopîtekus ( Australopithecus )

Wêne Nav Dema hebûnê Cins Dema
vedîtinê
Cih Vebîner
Stw 573 – Pêbiçûk 3.3 Ma Australopithecus ? 1994 Afrîkaya Başûr Ronald J. Clarke
SelamAustralopithecus.jpg DIK-1 – Selam 3,3 Ma Australopithecus afarensis 2000 Etiyopya Zeresenay Alemseged
AL 200-1 3 – 3,2 Ma Australopithecus afarensis 1975 Etiyopya Donald Johanson
AL 129-1 3 – 3,2 Ma Australopithecus afarensis November 1973 Etiyopya Donald Johanson
K 12 – Abel Australopithecus bahrelghazali 1995 Çad Michel Brunet
Lucy Mexico.jpg AL 288-1 – Lucy (Lûsî) 3,2 Ma Australopithecus afarensis Di 30′ê sermaweza 1974′an de Etiyopya Donald Johanson
AL444-2,
Modern Human
Origins
AL 444-2 3 Ma Australopithecus afarensis 1991 Etiyopya Bill Kimbel
Mrs Ples.jpg STS 5 – Mrs. Ples (Misîs Ples) 2,6 – 2,8 Ma Australopithecus africanus 1947 Afrîkaya Başûr Robert Broom
STS 14, Modern
Human Origins
STS 14 2,6-2,8 Ma Australopithecus africanus 1947 Afrîkaya Başûr Robert Broom
STS 52, Modern
Human Origins
STS 52 Australopithecus africanus
STS 71 2,5 Ma Australopithecus africanus 1947 Afrîkaya Başûr Robert Broom

4. 1 milyon – 2,5 milyon salan berê: Homo

Wêne Nav Dema hebûnê Cins Dema
vedîtinê
Cih Vebîner
Australopithecus africanus.jpg Taung 1 – Zarokê Taungê 2,5 Ma Australopithecus africanus 1924 Afrîkaya Başûr Raymond Dart
Paranthropus aethiopicus.JPG KNM WT 17000 – Kiloxê Reş 2,5 Ma Paranthropus aethiopicus 1985 Kenya Alan Walker
Mirovê Wushanê,
weirdasianews.com
Mirovê Wushanê 2-2,04 Ma Homo erectus 1986 Çîn
TM 1517 2 Ma Paranthropus robustus 1938 Afrîkaya Başûr Gert Terblanche
Homo habilis-KNM ER 1813.jpg KNM ER 1813 1,9 Ma Homo habilis 1973 Kenya Kamoya Kimeu
Homo rudolfensis.jpg KNM ER 1470 1,9 Ma Homo rudolfensis 1972 Kenya Bernard Ngeneo
Australopithecus sediba,
scientificamerican.com
MH1 1,78-1,95 Ma Australopithecus sediba 2008 Afrîkaya Başûr Lee R. Berger
SK 48 1.8 Ma Paranthropus robustus 1948 Afrîkaya Başûr Robert Broom
OH 24 – Twiggy 1,8 Ma Homo habilis 1968 Tanzanya Peter Nzube
OH 8,
Modern Human
Origins
OH 8 1.8 Ma Homo habilis 1960 Tanzanya
Paranthropus boisei skull.jpg OH – Zinj an jî
Mirovê Bindeqşikîner
1,8 Ma Paranthropus boisei 1959 Tanzanya Mary Leakey
Dmanisi cranium D2700 (B).jpg D 2700 1,8 Ma Homo georgicus 2001 Gurcistan
OH 7 1,75 Ma Homo habilis 1960 Tanzanya Jonathan Leakey
Homo ergaster.jpg KNM ER 3733 1,75 Ma Homo ergaster 1975 Kenya Bernard Ngeneo
KNM ER 1805 1,74 Ma Homo habilis Koobi ForaKenya
STW 53,
Modern Human
Origins
StW 53 1,5 – 2 Ma Homo habilis sensu Lato
anku
ne dabeşkirî ye
binihêre: Grine et al, 1996
1976 Afrîkaya Başûr A. R. Hughes
SK 847,
Modern Human
Origins
SK 847 1,5 – 2 Ma Homo habilis sensu Lato
anku
ne dabeşkirî ye
binihêre: Grine et al, 1996
1949 Afrîkaya Başûr
DNH 7,
Modern Human
Origins
DNH 7 – Eurîdîke 1,5 – 2 Ma Paranthropus robustus 1994 Afrîkaya Başûr André Keyser
SK 46 1,5-2 Ma Paranthropus robustus 1949 Afrîkaya Başûr Robert Broom
OH 13 1,7 Ma Homo habilis 1963 Tanzanya N. Mbuika
KNM ER 406 1,7 Ma Paranthropus boisei 1969 Kenya Richard Leakey
KNM ER 732 1,7 Ma Paranthropus boisei 1970 Kenya Richard Leakey
KNM ER 23000
KNM WT 17400 1,7 Ma Paranthropus boisei Kenya
Turkana Boy.jpg KNM WT 15000 – Lawê Turkanayê 1.6 Ma Homo erectus
an jî
Homo ergaster
1984 Kenya Kamoya Kimeu
KNM ER 3883 1,4 – 1,6 Ma Homo erectus Kenya Richard Leakey
Lama Peninjê 1,5 Ma Paranthropus boisei 1964 Tanzanya Richard Leakey
Chellean OH 9,
Modern Human
Origins
OH 9 – Mirovê Chelleyî 1,5 Ma Homo erectus 1960 Tanzanya Louis Leakey
KNM ER 992 1,5 Ma Homo ergaster 1971 Kenya Richard Leakey
KGA 10-525 1,4 Ma Paranthropus boisei 1993 Etiyopya A. Amzaye
Daka, nature.com Daka 1,0 Ma Homo Erectus 1997 Etiyopya Henry Gilbert

5. 200.000 – 1 milyon salan berê

Wêne Nav Dema hebûnê Cins Dema
vedîtinê
Cih Vebîner
Sangiran 4 < 1 Ma Homo erectus 1939 Îndonêziya G.H.R. von Koenigswald
Sangiran 2,
Modern Human
Origins
Sangiran 2 0,7-1,6 Ma Homo erectus 1937 Îndonêziya G.H.R. von Koenigswald
Trinil 2
Pithecanthropus-1
an jî
Mirovê Javayê
0,7 – 1 Ma Homo erectus 1891 Îndonêziya Eugène Dubois
Homo antecessor.jpg 780 – 858k Homo antecessor
an jî
Homo erectus
1994 AtapuercaSpanya Bermúdez û Arsuaga
Peking Man Skull (replica) presented at Paleozoological Museum of China.jpg Mirovê Pekîngê 680 – 780k Homo erectus 1921 Çîn Davidson Black
Ternifine 2-3 700k Homo erectus 1954 Alcerya C. Arambourg
Sangiran 17-02.JPG Sangiran 17 700k Homo erectus 1969 Îndonêziya S. Sartono
Hexian PA830,
Modern Human
Origins
Hexian 400 – 500k Homo erectus 1980 Çîn
Homo heidelbergensis-Cranium -5.jpg Kiloxê 5 (Miguelón) 400k Homo heidelbergensis 1992 AtapuercaSpanya BermúdezArsuaga û Carbonell
Mirovê Altamurayê 400k Homo heidelbergensis AltamuraÎtalya
Bodo,
Modern Human
Origins
Bodo 600k Homo heidelbergensis
an jî
Homo erectus
1976 Etiyopya A. Asfaw
Unterkiefer von Mauer (Replika).JPG Mauer 1 – Mirovê Heidelbergê 500k Homo heidelbergensis 1907 Almanya Daniel Hartmann
Ndutu
Sale
Mirovê Saldanhayê Mirovê Saldanhayê 500k Homo heidelbergensis 1953 Afrîkaya Başûr
Homo erectus tautavelensis.jpg Arago 21 – Mirovê Talteüllê 400k Homo heidelbergensis
an jî
Homo erectus
1971 KatalonyaFransa Henry de Lumley
Steinheimer Urmensch Schaedel.jpg Kiloxê Steinheimê 350k Homo heidelbergensis
an jî
Homo neanderthalensis
1933 Almanya
Petralona 1,
Modern Human
Origins
Petralona 1 250 – 500k Homo erectus
an jî
Homo rhodesiensis
1960 Yewnanistan
Swanscombe occipital 01.jpg Swanscombe Man 250k Homo heidelbergensis
an jî
Homo neanderthalensis
1935 Brîtaniya Mezin Alvan T Marston
Ngandong 7 250k Homo heidelbergensis
an jî
Homo erectus
1931 Îndonêziya C. ter Haar û G. H. R. von Koenigswald
Broken Hill Skull (Replica01).jpg Broken Hill 1 – Kiloxê Kabwe
an jî
Mirovê Rodesyayî
125 – 300k Homo rhodesiensis
an jî
Homo heidelbergensis
1921 Zambiya Tom Zwiglaar
Dali,
Modern Human
Origins
Dali (fosîl) 209k Homo heidelbergensis
an jî
Homo sapiens
1978 Çîn Shuntang Liu

6. 50.000 – 200.000 salan berê: Homo sapiens (eynî cureyê mirovê îro ye)

Wêne Nav Dema hebûnê Cins Dema
vedîtinê
Cih Vebîner
LH 18 Homo sapiens 1976 Tanzanya Mary Leakey
Omo 1,
Modern Human
Origins
Omo 1 190k Homo sapiens 1967-1974 Etiyopya Richard Leakey
Omo II,
Modern Human
Origins
Omo 2 ? Homo rhodesiensis
an jî
Homo sapiens
? Etiyopya Richard Leakey
Kiloxê Hertoyê,
ABC Science
Bermahiyên Hertoyê 160k Homo sapiens idaltu 1997 – 2003 Awasha navîn, Etiyopya Tim White
Jebel Irhoud 1 160k Homo sapiens li dor 1991′ê Jebel IrhoudMaroko
Jebel Irhoud 2 160k Homo sapiens li dor 1991′ê Jebel IrhoudMaroko
Lama Jebel Irhoud 3,
PhysOrg.com
Jebel Irhoud 3 160k Homo sapiens li dor 1991′ê Jebel IrhoudMaroko
Jebel Irhoud 4 160k Homo sapiens piştî 1991′ê Jebel IrhoudMaroko
Tabun 1,
Modern Human
Origins
Tabun C1 120k Homo neanderthalensis 1967-1972 Îsraîl Arthur Jelinek
Klasies,
Modern Human
Origins
Şikeftên ber çemê Klasiesê 125 – 75k Homo sapiens 1960 û dû re Afrîkaya Başûr Ray InskeepRobin SingerJohn Wymer ûHilary Deacon
Krapina C,
Modern Human
Origins
Krapina 100k Homo neanderthalensis 1899 Kroatiya Dragutin Gorjanović-Kramberger
Skhul.JPG Skhul V 90 – 100k Homo sapiens 1933 Es SkhulÇiyayê KarmelêÎsraîl T. McCown and H. Moivus, Jr.
Qafzeh.JPG Qafzeh IX 90 – 100k Homo sapiens[1] 1933 QafzehÎsraîl T. McCown and H. Moivus, Jr.
Skhul IX Homo sapiens ? Es SkhulÇiyayê KarmelêÎsraîl
Qafzeh VI,
Modern Human
Origins
Qafzeh VI 90 – 100k Homo sapiens 1933 NazarethÎsraîl T. McCown and H. Moivus, Jr.
Ferrassie skull.jpg La Ferrassie 1 70k Homo neanderthalensis September 17, 1909 Fransa R. Capitan û D. Peyrony
La Quina 5 40-55k Homo neanderthalensis Fransa
La Quina 18 40-55k Homo neanderthalensis Fransa
Çiyayê Circeoyê 1
Modern Human
Origins
Çiyayê Circeoyê 1(Çîrçeo 1) 40 – 60k Homo neanderthalensis 1939 Îtalya Prof. Blanc
Saccopastore 1,
Modern Human
Origins
Saccopastore 1 60k Homo neanderthalensis Îtalya
Gibraltar 1
Image at
Modern Human
Origins
Gibraltar 1 Homo neanderthalensis 1848 Gibraltar Lieutenant Flint
Shanidar 1 (Şaneder 1) 60 – 80k Homo neanderthalensis 1961 ŞanederKurdistanÎraq Ralph Solecki
Amud 1,
Modern Human
Origins
Amud 1 Homo neanderthalensis Îsraîl
Amud 7,
Modern Human
Origins
Amud 7 Homo neanderthalensis Îsraîl
Homo sapiens neanderthalensis.jpg La Chapelle-aux-Saints 1 60k Homo neanderthalensis August 3, 1908 Fransa A. û J. Bouyssonie û L. Bardon

7. Ji 50.000 salan berê û kêmtir

Wêne Nav Dema hebûnê Cins Dema
vedîtinê
Cih Vebîner
Mungo Man.jpg Mirovê Mungoyê 60 – 40k Homo sapiens 1974 Australya
Le Moustier 45k Homo neanderthalensis 1909 Fransa
Neanderthal 1,
Modern Human
Origins
Neanderthal 1 40k Homo neanderthalensis 1856 Almanya Johann Carl Fuhlrott
Denisova hominin – Jinika X 40k Homo ? 2008 Rûsya Johannes Krause, et al.
Qafzeh VI,
Modern Human
Origins
Jebel Qafzeh 6 92 – 115k yan 30 – 55k Homo sapiens di salên 1930′an de Îsraîl R. Neuville û M Stekelis
NG 6 27 – 53k Homo erectus 1931 Îndonêziya C. ter Haar û GHR von Koenigswald
Kiloxê Hofmeyrê 36k Homo sapiens 1952 Afrîkaya Başûr
Images of Peştera cu Oase Peştera cu Oase 36k Homo sapiens 2002 Romanya
Mirovê Yamashita-Choyê 32k Homo sapiens 1962/1968 NahaOkinawaJapon
Kro-Magnon 1 30k Homo sapiens 1868 Fransa Louis Lartet
Combe Capelle 30 – 35k Homo sapiens 1909 Fransa O. Hauser
Predmosti 3,
Modern Human
Origins
Predmost 3 26k Homo sapiens 1894 Çekoslovakyaya berê K.J. Maska
Homo floresiensis.jpg LB 1 – Hobbit 18k Homo floresiensis
an jî
Homo erectus?
2003 Îndonêziya Peter Brown
Minatogawa 1,
Modern Human
Origins
Minatogawa 1 16 – 18k Homo sapiens 1970 OkinawaJapon
Tandou 15k Homo sapiens 1967 Australya Duncan Merrilees
Wadi Kubbaniya 8 – 20k Homo sapiens 1982 Misir Fred Wendorf
Kow Swamp 1,
Modern Human
Origins
Kow Swamp 1 9k – 13k Homo sapiens 1968 Australya A.G. Thorne
Afalou 13 8k – 12k Homo sapiens 1920′s Alcerya C. Arambourg
Wadi Halfa 25 6k – 12k Homo sapiens 1963 Sûdan G. ArmelagosE. Ewing ûD. Greene
Wadjak 1 10 – 12k Homo sapiens 1888 Îndonêziya Eugene Dubois
Mirovê Tepexpanê 11 – 5k Homo sapiens 1947 Meksîk H. de Terra
Cerro Sota 2 11k Homo sapiens 1936 Şîle Junius Bird
SDM 16704 4,9k – 11,8k Homo sapiens 1929 DYA M.J. Rogers
Lo 4b 6k – 9k Homo sapiens 1965-1975 H. Robbins û B.M. Lynch
Mann vom Hauslabjoch (Museum Bélesta).jpg Ötzi, zilamê qeşahiyê 5,3k Homo sapiens 1991 Çiyayên Alpê, newala Ötztal (di navberaAustriya û Îtalyayê) Helmut û Erika Simon
Kerma 27 3,5k Homo sapiens 1913-1916 Sûdan G.A. Reisner
Five Knolls 18 1,5k – 3,5k Homo sapiens 1925-1929 Brîtaniya Mezin
Humboldt Sink <1500 salan Homo sapiens DYA
SCDG K102 300 – 400 salan Homo sapiens 1982 DYA C.S. Larsen

8. Kurtebêja peyvan a vê lîsteya fosîlan

  • AL – Herêma Afarê, Etiyopya
  • ARA-VP – Paleontolojiya Mazmazkgelan a Aramisê, Etiyopya
  • BOU-VP – Paleontolojiya Mazmazkgelan a Bouriyê, Etiyopya
  • ER – Li rojhilatê gola Rudolfê, Kenya
  • KGA – Konso-Gardula, Etiyopya
  • KNM – Muzeya Neteweyî ya Kenyayê
  • KP – Kanapoi, Kenya
  • OH – Homînîda Olduvaiyê, Tanzanya
  • SK – Swartkrans, Afrîkaya Başûr
  • Sts,Stw – Sterkfontein, Afrîkaya Başûr
  • TM – Muzeya Transvaalê, Afrîkaya Başûr
  • TM – Toros-Menalla, Çad
  • WT – Li rojavayê gola Turkanayê, Kenya

9. Çavkanî

  1. http://www.modernhumanorigins.net/qafzeh9.html
  • Tattersall, Ian, Schwartz, Jeffery, Extinct Humans. Westview Press, Boulder CO, 2000, ISBN 0-8133-3482-9
  • Larsen, Clark Spencer, Matter, Robert M, Gebo, Daniel L, Human Origins: the fossil record. Waveland Press, Prospect Heights, 1991, ISBN 0-88133-575-4
  • Grine, F.E, Jungers, W.L, Schultz, J. (1996) Phenetic Affinities Among Early Homo Crania from East and South Africa. Journal of Human Evolution 30 pp. 189-225

10. Girêdanên derve

  • Ji Wikipedia bi zimanê îngilîzî (10.04.2010)

http://wapedia.mobi/ku/L%C3%AEsteya_fos%C3%AEl%C3%AAn_mirov%C3%AE

Malbata mirovahiyê û werariya biyoçandiniya mirovan

Çîroka malbatiya mirovan li ser rûcîhanê berî niha bi pêş nûmayî 65-70 milyon sal berê dest pê kiriye. Destpêka werariyê (evrîmê) 20- 25 milyon salî bi ser guherînên xwezayê û ekolojiyê û serguherînên jeolojiyê ve girêdayî dest pê kiriye. Di dema miyosenê de qonaxa dawîn û di destpêka pleîstosenê de sergiherînên ku di xwezayên çêbûne ji bo jîndaran û zayîn û zêdebûna wan derfetên û guherînên biyolojiyên mimkûn bûne û di başûra parzemîna Afrîkayê de li newala Rîfê û li derdorên golên wê bi sedan bi hezaran celebên giyaneweran derketin holê di nava van giyaneweran de bavikên mirovan jî dirbên xwe girtine. Sedema zedebûn û guherînên demê demsalên mimkûn fêkî û teamên ku xwezayê pêşkêşî giyaneweran kiriye. Zanistî bavikên mirovan bi navê homo wan bi lêv dike. Ji malbata homoyan sêh celebên wan ketin riya mirovaniyê. Gîgantopîthecûs, Sîvappîthecûs û Ramapîthecûs ev hersên celebên homoyan jî werara derbaskirine hinekan bi derdoran xwe re li hev kirin û xwe li gorî şertên xwezayê û şert û mercên demsalan li hevkirin hinek ji wan jî di nava wan û xwezaye de nakokî derketin jiyan nedomandin.

Bi kurtayî zanyarî wiha dibêje.Taybetmendiyên pirîmatan û yên mirovan ku dişibin hev hene. Ev şibandinên hevpar însan ji malbata ajaltiyê veqetandiye. Homonîd (İnsanêmeymunî) berî niha bi bist milyon salî bûne niştecîhên parzemîna Afrîkayê hetanî ku rabûne ser herdû piyan û ku meşiyane ji vî celebê homonîda re dibêjin Homo Erektus (însanê li ser du pêya ku dimeşe) ev celebên homonîda di serî de din nava daristanên himbîz de jiyane pêl bi pêl derbasî cihên kem bi dar û ber bûne û jiyana xwe nema li ser dar û bera kokên daran û şikeft û berqef ji xwe re kirine cih û warên parastina xwezayî. Homonîd ji Başûra Afrîkayê li tevayên cîhanê bela bûne. Di nizmahiyên Cebelitarikêre li Evropayê û di bakura Behra Rêş re derbasî Asyayê bûne. Wan homonîda li gora şert û mercen xwezayê û demsalan diruv girtine û ji bona berdewamiya jiyanê li ber xwe dane. Homo habîlîs (insanê bi behr) ev homonîd BZ. 2-1.700 milyon salî jiyane. Homo Erectus insanê çikirî (dîk duran insan) Homo Sapîens (insanê biaqil)

Di navbera Homo Erectus û Homo Sapiens neandertal derketiye holê lê ev maymunên insanî û xwezayê li hev nekirine ev celebên insananên meymunî li ser rû cîhanê hatine qeliandin. Fosîlên insanen neandertalî li bakura bajarê Silamaniyê di şikefta şanîdarê de hatiye dîtin ji wê fosîla zanistiya fosilan wiha dibêje ku ew kesên mirî bi dêlindeziyekê (merasimekê) hatiye veşartin û baxek gul li ser sînga wî hatiye danîn. BZ. 50-60 hezarsalan Emsalên neodentalan Homo Sapîens (insanê bi aqil) bûne bavikên mirovên îro.

Teybetmendiyên insên ku ji ajalan cuda ne ev in. Mirov kare tişt bike rêzber. Mirov ji bona dahatuya xwe plan û bernameyan kare çêbike. Mirov ji nivşê pey xwe re çand û zanistiyekê duqulipîne mirov şense wî yê ku karibe hilbijêre heye. Mirov kare tişta pirs bike. Mirov kare tişta xeyal bike. Mirov kare bi aqil tev bilive. Mirov kare tişt danuhurîne û bi encam bike. Mirov kare tiştekî ji bona ku bivê cîhekîdin alavekê pêyda bike. Ji bona ku tirî ji mêwê jêbike û ku bive şiva du çetel goşiyên tirî têde datîne pênc deh kîlo tirî kare ji cîhekî bive cîhekî din ev teybetmendiyek mirovan ya biaqilî ye.

Serkeft Botan

13.10.2010

Azadiya Welat

Dîroka çanda kurd û çavkaniyên wê yên civakî

M. EMÎN YILDIRIM

Baş tê zanîn ku cografyaya Kurdistanê, sê mehên zivistanî wekî kebîs e û derfetên derketina mirovan a kar nade. Lewma mirovên Kurdistanê, li gorî şevên dirêj ên zivistanî, lîstikên wekî pandomîm, wekî skêç, wekî pol-firandinê, wekî lîstika hingulîskê û hwd. derxistin holê û hê jî hinek ji van lîstikan hene.

Mebesta min ji van gotinan ew e ku mirov bi cografyaya xwe dikare çandekê sazkar bike û nasnameyekê bi dest bixe. Avabûna cihêtiyên çandî, li gorî danûstandina însên a bi xwezayê re çêdibe. Yanî civakên cihê, ev civakên ku xwedî nirxên cihê ne li gorî ku kesekî xwestiye li gorî dayikxwezayê ferz kiriye ava bûye. Li gorî vê yekê folklora civakan jî bi cografya wê civakê ve girêdayî ye. Folklora ereban li gorî çolê hatiye dizaynkirin. Folklora qeraxên Derya Spî li gorî cografya bi derya ve girêdayî hatiye dizaynkirin, lê ya gelê kurd li gorî cografya Kurdistanê bi govend û cil û bergên rengîn bi şatafat hatiye dizaynkirin. Bi klîmatê dijwar ê çiyan ve girêdayî ye. Ji bo van cil bergan pêdivî bi TEŞIYÊ heye. Teşî û Derzî… Çanda Teşiyê û Çanda Destar, du xelekên ku hevûdin temam dikin û dibine bingeha xelekên dagirtina dem û heyamên vala.

BANDORA KLÎMATAN


Klîmatê çolê, ereb di folklorê de giran kirine. Klîmatê Derya Spî, folklora Yewnanî û Îspanyolan li gorî bayê deryayî û kêştiyan de di rengê pêşbaziyan de derxistiye holê. Lê folklora kurdan, di rengşîniya cografya Kurdistanê û dijwariya klîmat û hûnandina xaka wê ve, bi girêdan û hevkariya kolektivîzma wê ve girêdayî ye. Cil û berg jî li gorî hêrsa çiya û hêrsa xaka Kurdistanê bi heybet û rengîn in.
Şivika saeta dîrokê her dem di nava lept livandinê de ye. Kevin her dem bûye bingeha nûjeniyê. Pêşketina Çanda Destar û Çanda Teşiyê, bandor li raxistina malê, li wergirtina cil û bergan û tevgera civakî kiriye.
Guman têde nîn e ku xaniyên hatine avakirin jî li gorî cografya wê civakê hatine plankirin. Cihêtiya cografyayê, li her cihekî li gorî şertên klîmatê yan derfetan pêşkêş dike an jî zoriyê derdixe. Xanî li gorî sermayê û hoy û mercên klîmatê wê cografyayê hatine lêkirin. Dive ku, berê xanî li Başûr be. Ji ber ku Bayê Kur her dem ji Rojhilat ve dibizive û seqemî ye, sar e. Eger derî û pencerê mal li Rojhilat bin, Zivistanê germ kirina malê ne mumkûn e. Hê jî xaniyên li Kurdistanê têne çêkirin, di vî rengî de ne.
Kavilên li serê çiyayên Kurdistanê bi kevirên gelekî mezin hatine çêkirin. Mirov dikine nava mijûlahiya mêjî. Ev kevirên nehîteyî û û mezin çawa li ser hev hatine nijinandin? Ev pirs serê gelek mirovên zanist jî êşandiye. Lê dema ku mirov li kolektivîzma civaka kurd difikire, ew mijûlahiya mirovan ji holê radibe. Ji ber ku hêrsa çiya, hêrsa klîmat û lawirên hov, pêwîstî bi xaniyên zexim derxistiye holê. Piştî ku mirov ji şikeftan derketin û Çanda Destar û Teşiyê dest pê kir, mirovên xwedî tevgera civakî, pêdivî bi xaniyên mezin jî dîtin.
Bi vî rengî mirov li Kurdistanê li çi dinêre kevir derdikevê hemberî me. Çekên ji kevirên heste, kanîkên ku keviran diavêjin, destarê ku qût dihêre, cirnên ji keviran hatine kolan û hwd. Derziyên hestî, şeyên hestî û teşiyên ji darikan hatine çêkirin. Lewma me navê vê pêşketinê wekî Çanda Destar û Çanda Teşiyê bi nav kir.
Lê pêwîste em ji bîr nekin, jina kurd ji bo dirûtina cilan jî, pêşî hestî zirav kiriye, destikê wê qul kiriye û nex, yan jî ta, yan jî duwêl (tayê ji çerm tê çêkirin) tê re derbas kiriye û bi teşiyê hûna ye. Zirav kiriye.. Dîtina derziya hestî û teşiyê, di şaristaniya rûniştî de, qonaxeke dîrokî ye.

DESTAR Û TEŞÎ
Destar û Teşî… Ev destpêka şaristaniya gundan e…
Duwêl û çaroxa çermî jî, li gorî cografya Kurdistanê ye û di nava gelên din de nayê dîtin. Lê çend sed sal û çend hezar sal debax kirina (nerm kirina çerm di gemarê de) çerm hatiye keşîf kirin, kes nizane. Di encamê de, em dikarin bêjin ku, heya salên 1965’an jî MIŞEQAYÊN çarox çêdikirin, li Kurdistanê hebûn.
Pêwîst e em zanibin ku Cografya Kurdistanê hîna erdeke beyar e û bendeyî kolanên arkeolojîk e.
Tiştê ku tê zanîn, çend sed tablêtên bi tîpên bizmarî hatine nivîsandin e. Destana Gilgamêş e, Tofana Nuh e, Efsaneya Prometheus e û Efsaneya Kawayê Hesinkar e. Lê efsane û destanên mezin û kûr û dûr hîna di erda Kurdistanê de veşartî ye. Di taqên şikeftên dibin erdê de û di kavilên wekî hêrikên mîrate li xaka Kurdistanê belav bûne ne hatine keşifkirin.
Şikêra Mêran… Ev navê gorên li Kurdistanê ne. Mînaka herî baş jî Gora Nemrûd e… Wekî çiyayekî zixuran bilind dibe. Dema ku mirov li xaka Kurdistanê digere, cihekî ku mirovan dest nedayê wekî midreb û teyar û benik ne hatine wejartin û çandin xuya nake. Ev tê wateya ku xaka Kurdistanê yek milyon sal hatiye xilmetkirin û hîna şopên kalikên kurdan û civakên li xaka Kurdistanê jiyane xuya dikin û ew şopên di cografya Kurdistanê de xuya dikin, di tevgera civakî, di jiyana rojane û di cilûberg û tore û folklora kurdî de xuya dikin.
Dixwazim ku ji çîrokekê derkevim rê û civaka kurd, ya berî çend hezar salên berê bînim bîra ku mirov çanda bi cografya ve girêdayî bêhtirîn fêm bike.

BANDORA COGRAFYA


Li gorî çîrokbêjên dîrokî, di demên berê berê de, yanî berî bi hezar salan, ÇÛKÊ DEWLETÊ hebû. Dema ku KEY, yan jî KEY Banû dimir û pêdivî bi serdarekî hebû, civaka kurd tev li meydanê kom dibû û ÇÛKÊ DEWLETÊ serbest dihate berdan. Çûkê Dewletê di ser koma mirovan re digeriya. Eger roja pêşî li ser milê kesî, li ser serê nedanîbane, digotin, mirovên ku li meydanê amade nebûne hene. Delalî roja din derdikete nava bajêr û banga duyemîn dikir. Roja din car din Çûkê Dewletê berdidan. Çûkê Dewletê, dema mirovê serdar didît, diçû li ser milê wî, yan jî li ser serê wî didanî.
Bêguman ev çîrok e. Lê dive ku em ji bîr nekin; Herodot, beşeke mezin ji dîroka mirovahiyê li gorî çîrok û serpêhatiyan nivîsî ye.
Bi vê jî dixwazim bêjim ku Çûkê Dewletê, Çanda Destar û Çanda Teşiyê xelekên çarenûsa civaka kurd bi çarenûsa cografya kurd ve girêdidin.
Îro jî heman tişt e, binêrin edebiyata kurdî, romana kurdî, zimanê kurdî, folklora kurdî û nasnameya kurdî, çarenûsa cografya Kurdistanê dijî. Parçekirin, tunekirin, redkirin, înkarkirin û qirkirin tev ji bo cografya Kurdistanê ye.
Di vir de tiştê ku em dixwazin bêjin jiyan, civak, hewcedarî, guherîn, veguherîn bi kurt û kurmancî di dewlemendiya me de bandora cografyayê heye. Însan li ser kokên xwe jiyaneke çawa avakirine divê baş bê fêmkirin. Mijara girîng ew e ku di nava civakan de cihêtiyên kokdar çawa çêbûne. Ji ber vê diyalektîkê civak ji hev cihê dibin, lê di cewherê xwe de heman tiştî dikin. Lê rêbazên bi kar tînin cuda ne. Her yek li gorî şertên cografyaya xwe, xwe dizayn dike.
Nexwe dema em dibêjin afirandina çandî, behsa tiştên etehyatû çawa lê hatû nakin. Yanî nayê gotin “Dilê min wisa dixwaze, ez ê vê yekê bikim, ev jî çand e.” Di cewherê afirandinên însan de tiştekî wisa tune ye. Heke wisa bûya, însan wê demê nedibû însan. Hewcedarî çi ye, xweza kîjan ferzkirinan dike, di kîjan aliyan de li xwezayê divê tedbîr bêne girtin, hewcedariyên civakê çi ne û bersivbûna ji van hewcedariyan re çandbûn e. Ev qanûneke civakî ye. Di cihêbûna çandan de têkiliya civak-xwezayê diyarker e.

SERDEMA NEOLÎTÎKÊ
Yek ji tespîtên girîng ên antropolojiyê ew e ku heta dema qeşayê ya dawî di serhatiya însanetiyê de Afrîka bi rola pêşengiyê rabûye. Di derketina Rîfa ji Rojhilatê Afrîkayê xwe gihandine quntara çiyayên Toros-Zagrosê. Rola pêşengiyê li Toros-Zagrosê bi şoreşa Neolîtîkê re dest diguherîne. Quntarên van çiyan ji salên B.Z. 15.000’î heta salên B.Z. 4.000’î mirov dikare bêje ku ji bo însanetiyê her tişt çêkir: çi maddî çi manewî her tişt amade kir.
Serdema Neolîtîkê, bi demdirêjî û çarçoveya xwe serdema herî bingehîne ku binyada zîhniyet û ruhê însanetiyê lê hatiye avakirin. Qalibên fikirînê yên destpêkê, berzbûyîna ruhanî, agahdarkirin, birêvebirin, avabûna hişmendiya civakî, jiyana xwecihî, jiyana çandinî û cotkariyê, gihiştina têgeha xwedayî û hwd. di vê serdemê de bingeha wan tê danîn. Însanetiya ku ji Rîfê bi çarpîkan xwe gihand quntarên Toros-Zagrosan li wir dest bi meşê û axaftinê kir.
Ev qad yek ji qadên bingehîn e ku divê bê lêkolînkirin. Dîroknas û arkeologê mezin Gordon Childe bûyerên wê demê li vê cografyayê qewimîne di pirtûka xwe ya ‘DI DÎROKÊ DE ÇI QEWIMÎ’ de vegotiye. Ev serdema Neolîtîkê hêj ji gelek aliyan ve nehatiye lêkolînkirin û li hêviya pêwendîdaran e.
Daneheva şaristanî û çanda Neolîtîkê B.Z. 6.000’î û B.Z. 4.000’î de hem di warê ramanî de hem jî di warê hilberînerên maddî û teknîkî de di serdema Xelefbûyînê de digihîje lûtkeya xwe ya kamilbûnê. Di vê serdemê de însanbûn û civakîbûn gavên xwe diavêje. Li cografyaya Mezopotamyaya Jêrîn pêngava herî berfireh ku dîrok jê re şahidî kiriye diavêje. Ji ber vê yekê gelek dîrokzan, civaknas û antropolog girîngî û rola Til Xelef ku di wê serdemê de hatiye avêtin bi pêngav û geşedanên serdema Ronesansê re muqayese dikin…

Neolîtîk û Til Xelef

Birêz Ocalan serdema Til Xelefê wiha rave dike:
“Til Xelef (B.Z. 6000-4000) ket qonaxeke mezin ku jê re qonaxa bi sazîbûna Neolîtîk jî tê gotin, têde qût û zadên cur bi cur hatin bidestxistin. Bi qasî teknîkên rê li ber vê hilberandinê vekirin, ya esas civaka gund bû ku rê li ber zîhniyeta teknîkê keşif bike vekir. Bicihbûyîn hewcedariya xwe bi erd û axê heye; bi vê re saziyên civakî yên hevdu xwedî dikin pêş dikevin. Bi sazîbûnê re zîhniyeta civakî xwe bi rêxistin dike, kolektîf dibe. Xweşbûna demsalan û barana têr dibare avdaniyê di rêza pêş de ferz nake. Lê mirov li girîngiya avdaniyê serwext dike. Ber bi salên B.Z. 3000’î tê îspatkirin ku gelek gund li Mezopotamya Jêr li ber bajarbûnê ne; di vî warî de bi dehan mînakên di encama erdkolanên li qadên arkeolojîk de derketine, hene.
Yek ji nîşaneyên bajarbûnê diyar dike, bedenên dor li wargehên li ser gelek gir û tilan digirin in. Lê ji ber ku avdanî bi sînor tê kirin û debir bi baranê tê, mezinbûna zêde û bi hejmar pirbûnê dixe zehmetiyê. Li jêr Dîcle û Firatê gelek erd hene, bi bereket in, û ji bo avdaniyê baş in. Îspat bûye ku di salên B.Z. 5000’î de gundên pêşî yên bi cihbûyî ji bakur ji çanda Til Xelef daketine.”
Birêz Ocalan destnîşan dike ku çanda Til Xelef heger bi rola xwe ya dîrokî bê nirxandin ancax bi sedsalên 16-20’an re bê muqayesekirin û cihê vê çandê di dîrokê de ev e.(Dê bidome)

13.12.2010

Azadiya Welat

Heyama miyosenê û plîyosenê

Wekî birêz Ocalan di pirtûka xwe ya bi navê şaristanî yê de destnîşan dike ku tevayê belavbûna mirovahiyê ji Newala Rîfê ya li Kenyayê an ji derdora Gola Tirqanayê belav bûne. Hetanî belavbûna mirovahiyê ya li parzemîna Afrîkayê zanistî behsa du hêyaman dike. Heyama miyosenê û heyama plîyosenê. Heyama miyosenê B.Z. ji pênc milyon salan wêdetir hetanî bîst milyon sal in. Di wan heyaman de ajalên qilafet mezin jiyane û bi navê mamudan, dînozor û dew an ejderheyan hatine bilêvkirin û zanistiya fosîlan wan ajalên qilafet mezin ji bin erdê derxistine. Zanistiyê li ser wan fosîlan angaştên der heqa wê heyamên de û bi berfirehî li ser rawestiya ye.
Gelo bi çi awayî Newala Rîfê çêbûye. Cih parzemîna Afrîka ye û li bakura welatê Kenyayê ye, Newala Rîfê ber bi welatê Etopyayê ve dirêj dibe. B.Z. bi 15 milyon sal di dema miyosenê de bi guherînek jeolojiyê hatiye çêbûn. Zanistî dibêje dema ku parzemîna Avrasyaya û Afrîkayê li hev likumînê newala Rîfê çêbûye.
Dawî li wan hatina ajalên qilafet mezin bi destpêka heyama plîyosenê ajalên qilafet biçûk afirîne. Çiqas ku ajal di dema miyosenê de hebûn jî çelebên wan xwe nû nekirine û bipêş neketine. Heyama miyosenê nermayiyek xwezayî bi xwe re aniye ew nermayiya xwezayî fersenda ku ajalên demê yê biguhan bi pêş bikevin û di warê biyolojiyê de ku guhwer in bi wan re çêbibin. Ev dever Newala Rîfê ye ku jiyan li wê newalê ji bo giyan wiha gengaz bûye.
Gelo ka însan çi ye? Heman pirsê bi hezar salan însanan ji xwe pirsîne û hêj dipirsin. Lepirsîna ku em kî ne û ji ku hatine yan em bi çi awayi afirîne. Ev pirsîn bi rêbazên xwezayî hatine bersivandin bi rêbazên mîtolojiyê hatine bersivandin bi rêbazên teolojiyê hatine bersivandin lê mirovan xwe qaneh nekirine û hê jî ku insan ji ku derê û bi çi awayî afiriye û wê di ku derê re nehatiye bersivandin di qirnên nozdêh min û bi vir de bi awayekî zanistî ev pirsên mirovan hatine bersivandin. Bi pêşketina zanyariya fosîlan ku ne bes jî be dîsa mantiqek û formasyonek bi aqilî ji afirîneriya însan re hatiye dîtin. Ji hêla xwezanas Lamarck (1744-1829) nêzîbûna mirovtiya însan û homorita gotiye. Charles Darwîn û Alfred Rûsel Wallace ji hev cuda li ser kok û binyada însanan angaşt bi pêş xistine.

Serkeft Botan

06.10.2010

azadiya welat

Araştırma, genetik kaynaklı insan hastalıklarının antik bir evrimsel miras olduğunu öne sürüyor

Çeviri: Murat Tatar
Kaynak: ScienceDaily

ScienceDaily (19 Ekim 2008). Plön’deki Max Planck Evrimsel Biyoloji Enstitüsü’nden Tomislav Domazet-Lošo ve Diethard Tautz, hastalıkları da başlatabilen çok sayıda genin oluşum zamanını sistematik bir şekilde incelediler. Çalışmaları, ilk defa, bu genlerin büyük bir çoğunluğunun ilk hücrelerin kökeninde zaten çoktan var olduğunu gösteriyor.

Özellikle birçok genetik sebepten oluşan hastalıklarda rol almış daha fazla gen için araştırma bu yüzden hızlandırıldı. Ayrıca, araştırma sonuçları genlerin –hastalık başlangıçlarına sebep olanlar- fonksiyonlarında temel iç-bağların bulunabileceğini onaylıyor, ayıca bunlar model organizmalarda da bulunabilir. (Moleküler Biyoloji ve Evrim)

İnsan genetik kodunu çözen İnsan Genomu Projesi, dönüştüğünde, insan genetik hastalıklarında rol alan binlerce gen açığa çıkardı. Diğer birçok organizmanın genomu paralel bir şekilde çözülmüştü. Şimdi, bu, hastalıklarla ilişkili genlerin evriminin sistematik bir şekilde çalışılmasını sağlıyor.

Plön’deki (Almanya) Max Planck Evrimsel Biyoloji Enstitüsü’nden Tomislav Domazet-Lošo ve Diethard Tautz, bu inceleme için yeni bir istatistiksel yöntem kullandılar: Zagrep’teki (Hırvatistan) Ruđer Bošković Enstitüsü’nden Tomislav Domazet-Lošo tarafından geliştirilen “phylostratigraphy”. Yöntem, var olan herhangi bir gen için çıkış noktasının, bu genin var olduğu en son ortak atanın takip edilmesi yoluyla bulunabilmesini sağlıyor. Bu bilgiye dayanılarak, herhangi bir genin minimum yaşının belirlenebilmesinin mümkün olduğu söylenebilir.

Bu yöntemi hastalık genlerine uyguladıklarında Plön’deki bilim insanları şaşırtıcı bulgulara ulaştılar. Bu genlerin büyük bir çoğunluğu ilk hücrenin kökenine kadar uzanıyor. Diğer büyük gruplar ise bir milyardan daha fazla yıl önce, çok hücreli organizmaların ilk oluştukları dönem civarında meydana geldiler, yaklaşık olarak 400 milyon yıl önceki kılçıklı balıkların kökeninin zamanında gibi. Şaşırtıcı bir şekilde, memelilerin kökenlerinden sonra ortaya çıkanlar arasında neredeyse hiç hastalıkla ilişkili gen bulamadılar.

Bu bulgular genetik hastalıkların ilk olarak dünyadaki yaşamın erken aşamalarında çoktan var olan antik hücresel işlemleri etkilediğini öne sürüyor. Bu, bugün yaşayan sadece insanlar olmamak üzere bütün organizmaların benzer genetik hastalıklardan etkilendiği sonucuna götürüyor. Dahası, bu, genetik sebepli hastalıkların antik evrimsel süreçlerle bağlantılı olduğundan, hiçbir zaman tam olarak yenilemeyeceğini ima ediyor.

Birçok hastalıkla ilişkili genin Drosophila meyve sineği veya Caenorhabditis yuvarlak solucanı gibi insanlara uzak olan diğer organizmalarda da oluştuğunun çoktan bilinmesine rağmen, Tomislav Domazet-Lošo ve Diethard Tautz’un incelemeleri böyle genlerin büyük bir çoğunluğu için bunun doğru olduğunu ilk defa sistematik bir şekilde gösterdi. Örneğin memelilerin oluşumunda rol alanlar gibi, daha yakın zamanda evrimleşen genlerin değiştiklerinde neden hastalıklara sebep olmadıkları şu an için bilinmezliğini koruyor.

Plön’deki bilim insanlarının araştırma sonuçlarının bazı uygulanabilir neticeleri var. Daha ileri hastalık genleri ve özellikle çok faktörlü hastalıklarda rol alanları için adayları kimliklendirmek artık daha kolay olacak. Dahası, sonuçlar, uzak model organizmalardan böyle genler hakkında elde edilen fonksiyonel bilginin insandaki genleri anlamakla ilişkili olduğunu onaylıyor.

İnsanlığın Göç Tarihi

İnsanlığın göç tarihi: DNA Çalışmaları Kıtalar Boyunca İnsanlığın Kökenlerinin İzini Sürüyor.

DNA, Afrika’dan ta Güney Amerika’nın ucuna kadar süren binlerce yıllık yolculuğun gayet net olan resmini biraz daha parlattı.

Yazar: Gary Stix
Çeviri: Murat Tatar

Usame Bin Ladin’in üvey kardeşi tarafından yönetilen bayındırlık şirketi, geçen yıl, Kızıl Deniz’in Hint Okyanusu’na çıkışı olan Babü’l Mendeb boğazı üzerine bir köprü kurmak istediğini açıkladı. Eğer bu iddialı proje gerçekleştirilecek olursa, Mekke’ye gidiş yolculuğunda dünyanın en uzun köprülerinden birini geçen Afrikalı kalabalık hacı toplulukları, insanlık tarihindeki en unutulmaz yolculuğun muhtemel rotasının yüzlerce fit üzerinden geçecekler. Elli veya altmış bin yıl önce, Afrikalı küçük bir topluluk – birkaç yüz, en fazla birkaç bin kişi – aynı boğazı küçük kayıklarla geçti, hem de hiç dönmemek üzere.

Doğu Afrika’daki vatanlarını terk etmelerinin sebebi tam olarak anlaşılamamıştır. Belki iklim değişti, veya bir zamanlar bol olan su kabukluları stokları tükendi. Fakat bazı şeyler gayet belirgin. Afrika’dan ilk çıkanlar, tam anlamıyla modern insanları tanımlayan fiziksel ve davranışsal özellikleri de – büyük beyinler ve dil yeteneği gibi – kendileriyle birlikte getirdiler. Asya kıtasında şimdi Yemen olan yerdeki çadırlarından, kıtalara yayılan ve köprüler kuran ve onca yolu aşıp Güney Amerika’nın en ucundaki Tierra del Fuego’ya kadar ulaşan on binlerce yıllık bir yolculuğa çıktılar.

bilim insanları, elbette, bu gezilere, fosilleşmiş kemikler veya koleksiyonlarda zahmetlice saklanan ve gizlenen mızrak uçları sayesinde bir hayli nüfus ettiler. Fakat antik-elden düşmeler, genelde bu uzak tarihin tam bir resmini veremeyecek kadar azdır. Geçen 20 yıl içinde, toplum genetikçiler, modern insanların ilk göçlerinden kalma bir genetik galeta unu izini şekillendirerek paleoantropolojik kayıtlardaki boşlukları doldurmaya başladılar.

DNA’mızın neredeyse tamamı – insan genomunu oluşturan üç milyar kodun veya nükleotidin yüzde 99.9u – her insanda aynıdır. Fakat son yüzde 0.1deki birleşimler hatırı sayılır farklılıklardır. Güney Afrikalılar ile Amerikan yerlileri arasındaki bir karşılaştırma, mesela, insanlık tarihi ve kıtadan kıtaya kolonizasyonun acımasız bir şekilde gelişimi hakkında son derece önemli ipuçları verebilir. Son yıllara kadar, sadece babadan oğullara veya anneden çocuklarına geçen DNA, genetikçiler için, fosilleşmiş ayak izlerine eşdeğer olarak hizmet edegelmiştir. Son araştırmalar, bütün genoma dağılmış olan yüz binlerce nükleotidi incelemek için ayrılmış birkaç DNA sarmalının arkasındaki görüş alanını genişleterek bilim insanlarının odaklarını ayarlamalarını sağladı.

Geniş taramalar, bazıları henüz geçtiğimiz aylarda yayınlanmış olan, daha önce görülmemiş netlikte küresel göç haritaları üretti. Araştırma modern insanlığın kökeninin Afrika’da olduğu fikrine bir destek sağladı ve bu kıtanın nasıl dünyanın geri kalanına yayılan genetik çeşitliliğin kaynağı olarak kaldığını gösterdi. Kökeninde Afrika’nın San ırkıyla başlayan bir genetik soyağacı, büyüyen en genç dallarında, Güney Amerikalı Kızılderililer ve Pasifik Adalarındaki yerlilerle bitiyor.

İnsan genetik çeşitliliği üzerine araştırmaların geçmişi – tarihsel bir Küresel Konumlama Sistemi (GPS) türü – Yunan şehri Selanik’te çalışan iki doktorun burada konuşlanmış olan askerlerin verilen bir kan grubuna, milliyetlerine bağlı olarak farklı tepkiler verdiğini bulduğu 1. Dünya Savaşı sıralarına kadar uzanır. 1950lerden başlayarak, Luigi Luca Cavalli-Sforza değişik kan grubu proteinlerini inceleyerek ırklar arasındaki genetik farklılıklar araştırmasını şekillendirmeye başladı. Proteinlerdeki çeşitlilikler onları kodlayan genlerdeki farklılığı yansıtır.

Sonra, 1987’de, Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nden Rebecca L. Cann ve Allan C. Wilson ana soyundan geçen ve hücrenin enerji üreten organeli olan mitokondrinin DNS’sının analizine dayanarak çığır açan bir araştırma yayınladılar. Farklı ırklardan insanların yaklaşık 200.000 yıl önce yaşamış olan, Afrika’daki bir kadının soyundan geldiğini söylediler – mitokondriyal Havva’nın keşfini ilan eden manşetleri attıran bulgu. (İncil’deki imanın aksine, bu Havva ilk kadın değildi: hayatta kalanların hepsi onun soyu olmasına rağmen)

Havva Hakkında Herşey

“Doğal” mitokondriyal mutasyonların – ne yararlı ne de zararlı olanlar – hızlı ve nazaran tahmin edilebilir oranı organellerin moleküler saatler gibi işlemesini sağlar. İki grup veya soy arasındaki mutasyonların sayısındaki farklılıkları (saatin tik-takları) saymak, araştırmacının ortak ataya – mitokondriyal Havva veya yeni bir soy kuran başka bir kadın – kadar giden bir genetik ağaç kurmasını sağlar. Farklı bölgelerden soyların yaşlarının karşılaştırılması insan göçlerinin bir zaman çizelgesinin çizilmesine izin verir. 1987’den beri insan çeşitliliği üzerine bilgi hazinesi sadece erkekten oğluna geçen cinsiyet kromozomu olan Y kromozomunu da kapsayacak kadar genişledi. Erkekten erkeğe iletilen DNA mitokondriyal DNA’nın taşıdığından daha fazla nükleotid taşır (16000 ile karşılaştırıldığında on milyonlarca) ve bu da araştırmacının bir ırkı diğerinden ayırt edebilme yeteneğini arttırır. İnsan ırklarından mitokondriyal ve Y kromozom DNA’larını analiz etmek yüzlerce genetik işaretler çıkardı (belli ırklara özel, tanımlanabilen mutasyonlara sahip DNA alanları).

On binlerce yıl boyunca Afrika’dan Amerika’ya insanların izlediği yol, şimdi, her ne kadar aşırı derecede yavaş olsa da, birbirine bağlı birçok süper otoyolda gezginler hareket ediyorlarmış gibi, harita üzerinde izlenebilir. I-95 gibi alfanümerik yol işaretleri, alfanümerik genetik işaretler olarak yeniden düzenlenebilir. Örneğin Y kromozomunun rotasında olduğu gibi, Arap Yarımadası boyunca Kuzeye yönelirken M89 olan, M168 otoyolunun üzerinde Babü’l Mendeb boğazını geçin. M9la sağa dönün ve Mezopotamya ve ötesine doğru yola koyulun. Hindukuş dağlarının kuzeyindeki bölgeye ulaşınca, sola M45e dönün. Sibirya’da sağa gidin ve sonunda Alaska’ya giden kara köprüsü karşınıza çıkıncaya kadar M242yi takip edin. M3e yönelin ve Güney Amerika’ya ilerleyin.

Mitokondriyal DNA ve Y kromozomu güçlü analitik araçlar olarak kalmaya devam ediyor. National Geographic Cemiyeti, IBM ve The Waitt Family Foundation, esasta bu araçları kullanmaya adanmış, özel olarak finanse edilen – 2010 a kadar 40 milyon dolarlık bir işbirliği – bir araştırmaya katıldılar. 10 tane bölgesel akademik kuruluşun da yardımıyla, sözde Coğrafi Proje, dünya çapında 100.000 e yakın yerlinin DNA örneklerini topluyor. “Üzerine yoğunlaştığımız şey, insanların bu yolculukları nasıl yaptıklarının detayları” diyor, projeye başkanlık yapan Spencer Wells. Projedeki araştırmacılar yeni bir raporda Güney Afrika’daki Khoisan halkının, genetik olarak diğer Afrika’lılardan 100.000 yıldır ayrı durduğunu bulduklarını belirtiyorlar. Başka bir çalışmada, Lübnanlı erkeklerin gen havuzunun bir kısmının Hıristiyan Haçlılara ve Arap yarımadasından Müslümanlara kadar götürülebileceğini gösterdiler.

Güç Aletleri

Genetik araştırmacıları, keşfettikleri göç yolları üzerinde yaşayan birçok insanın DNA örneklerini aldılar. Fakat bilgilerin görünürdeki kesinliği bazen yanıltıyor. İnsan kökenleri üzerine çalışan bilim adamları, yine de, ellerinde tuttukları ve bir soyağacına ait olan bir fosili tercih edeceklerdir. DNA, fosilleri tarihlendirmek için kullanılan radyoaktif izotoplardan dolayı da farklılık gösterebiliyor. Mutasyon oranı bir DNA sarmalından diğerine değişebiliyor.

Fakat paleoantropologların işi çok zor. Fosil kalıntıları çok nadir bulunuyor ve sıklıkla eksik oluyor. Afrika’dan Avustralya’ya en erken göç, mitokondriyal ve Y genetik maddede (diğerlerine nazaran, Andaman Adası yerlileri sağolsun) kendini gösteriyor, fakat yol boyunca fiziksel kalıntılar çok büyük oranda kayıp.

Taşların ve kemiklerin yokluğuna çözüm: nereden olursa olsun daha çok DNA. Genetikçilere örnek çoğaltmak için, araştırmacılar insanlar üzerinde yolculuğa katılan mikroplara baktılar, göçün benzer öğelerini aramak için genlerini incelediler. Kaçak yolcular, bakterileri, virüsleri ve hatta bitleri dahi içeriyor. Mikroorganizmaların yanı sıra, İnsan Genomu Projesi ve bütün genomun büyük bilinmez boşluğunu araştıran diğer çabalar genetik yöntemlerdeki eksiklikleri telafi etmeye yardımcı olan birçok güç aletleri üretti. “Farklı hipotezleri test ederken daha fazla istatistiksel güç elde etmek için birçok bireyin ve birçok ırkın genomunda çok farklı yerlere bakabilirsiniz.” diyor Tim Weaver, Davis Kaliforniya Üniversitesi’nden bir antropoloji profesörü.

Son on yıl boyunca, araştırmacılar bir yığın değişken veya çok biçimli, genomun üç milyar nükleotidinin arasına serpişmiş alanı eşzamanlı karşılaştırarak inanılmaz keşifler yaptılar. Son on yıldaki ilk bütün-genom çalışmaları mikrouydular olarak bilinen kısa tekrarlı DNA sarmallarının ırklar arasındaki farklılıklarını araştırdılar. Yakın zamanda, bütün-genom çalışmalarının vesilesiyle çalışma alanı ilerilere genişledi. Şubat ayında iki araştırma, biri Science dergisinde, diğeri Nature dergisinde, insan çeşitliliğini tarihlendirmek için yapılan en geniş tetkikleri bildirdi. Her ikisi de İnsan Genomu Çeşitliliği Paneli’nden 500.000 den fazla tek nükleotid çok biçimliliğini (SNP’ler) – DNA’da özel bir alanda bir nükleotidin diğerine değişimi – incelediler. Bu hücre hatları dünya çapında 51 ırktan yaklaşık 1000 bireyden çekilmişti ve Paris’teki İnsan Çeşitliliği Araştırma Merkezi’nde korunmuştu.

İki araştırma ekibi biriken bilgiyi farklı yollarla analiz ettiler. Direk olarak uzak ırklar arasında SNP’leri karşılaştırdılar. Ayrıca haplotipleri de (bozulmadan nesiller boyunca aktarılan ve birçok SNP içeren DNA blokları) incelediler. Nature dergisindeki araştırmaları yazan grup ayrıca bir kişinin genomu boyunca 1.000.000 nükleotid uzunluğuna (kopya sayısı çeşitlilikleri) kadar DNA sarmallarının tekrarlarını veya silinmelerini karşılaştırarak insan çeşitliliğini tetkik etmenin yeni bir tekniğini keşfetti. Ann Arbor’daki Michigan üniversitesinden ve aynı zamanda Nature dergisinin de baş yazarı olan Noah A. Rosenberg, “genomun herhangi bir parçası, bir bütün olarak genomun atasını yansıtması gerekmeyen bir tarih taşır” diyor. Fakat aynı anda birçok alana bakmanın problemi çözeceğini açıklıyor: “binlerce işaretle, insan göçlerinin genel tarihini belirlemek mümkündür.”

Yüzbinlerce SNP’ye bakmak, araştırmacıların ırkların kimliklerini çözebilmelerini sağladı ve genetik olarak yakın ilişkilerin genişleyerek ve uzaklara nasıl yayıldıklarını görebilmelerini. Güney Amerika yerlilerinin soyları Sibiryalılarda ve diğer Asyalılarda bulundu. Çin’in öz etnik grubu olan Han halkının, ayrı güneyli ve kuzeyli ırkları vardır. Bedeviler Ortadoğu’dan olduğu kadar Avrupa’dan ve Pakistan’dan gruplarla da ilişkilidir.

Antropoloji, arkeoloji, dilbilim ve biyolojiden (önceki mitokondriyal ve Y DNA çalışmaları da dâhil) geçmiş araştırmalarla örtüşen bulgular, ayrıca, insanların küçük bir nüfusunun kıtadan dışarı çıktığı, sonra diğer bir “kurucu” alt grup kopup ayrılana kadar yeni bir yurtta çoğaldığı – bütün dünyaya yerleşilene kadar böyle kendini tekrar eden bir süreç – fikrini destekleyen Afrika’dan Dışarı tezi için daha geniş bir istatistiksel temel sağladı. Bu yolcular antik insan ırklarına yanaştı – Homo Neanderthalensis ve Homo Erectus – karşılaştıklarında iç üreme çok azdı veya hiç yoktu. Yeni DNA çalışmaları, daha küçük bir grubun her ayrılışında, Afrika ırklarında orijinal olarak var olan genetik çeşitliliğin sadece küçük bir alt grubunu taşıdığını belirtiyor. Böylece Afrika’dan mesafe (ve zaman) uzadıkça, ırk hareketlerinin takip edilmesini kolaylaştıran bir araç sağlayarak, çeşitlilik azalır. Amerikan yerlileri, son büyük kıtasal göçlerin konukları, genomlarında Afrikalıların sahip olduklarından daha az çeşitliliğe sahiptir.

Birçok bilim insanı Science ve Nature dergilerindeki gibi geniş istatistiksel analizlerle desteklenen kanıtların ağırlılığının, insanın kökeni üzerine uzun koşu bu tartışmada Afrika’dan Dışarı tezinin savunucularına kesin bir sınır çizdiğine inanıyor. Multiregional hipotezi – Afrika’dan Dışarı tezine bir rakip – H. Erectus gibi arkaiklerden türeyen ırkların son 1.8 milyon yıl boyunca Afrika, Asya ve Avrupa’da evrim geçirdiğini ve derece derece Homo Sapiens’e ulaştığını savunur. Rastgele iç üremeler grupların ayrı ırklara bölünmediğini kanıtlıyor.

Birkaç bilim adamı hala multiregionalism teorisinin titizlikle yorumlanması gerektiğini savunuyor. Fakat çoğunluğu Homo Sapienlerin hominid kuzenlerimizle karşılaşmalarımızın genetik izlerini taşıyıp taşımadıklarını tespit etmek için verilen çabalar olmak üzere, farklı versiyonlar da konuşuluyor. Hint Teknoloji Enstitüsü’nden Vinayak Eswaran, Utah Üniversitesi’nden Henry C. Harpending ve Alan R. Rogers’ın da yardımıyla son yıllarda, insanların Afrika’dan göçtükten sonra Homo Erectus gibi arkaik türlerle yoğun olarak iç-üreme yaptığını öne süren bir simülasyonlar teorisi ortaya attı. Eswaran’ın modeli modern insan genomunun yüzden seksen kadarının bu tür iç üremelerin etkilerine maruz kalmış olabileceğini iddia ediyor.

Genetik etkiler iç üreme olduğunda umulan kadar görünür değil, fakat Harpending bir açıklama sunuyor.Afrikalı göçmenler tarafından taşınan yararlı bir takım gen, belki de çocuk yetiştirmede yardımcı olanlar, en sonunda bazı arkaik genlerin izini ortadan kaldıran seçici bir avantaj getirdi. Harpending, “Sonuç, ırkın istenen genlerin (Afrikalı) kaynak ırkına gerçekte olduğundan daha yakın görünmesidir.” diyor.

Biz de bir miktar Neandertal miyiz?

Eswaran ve Harpending türler arası randevuları savunan tek isimler değiller. Homo Sapienlerin fosilleşmiş kalıntılarından bazıları, önceki hominidleri andıran özellikler taşıyor ve çağımız insanlarının genetik kayıtları tartışmaya malzeme sağlıyor.

Genetik soyları belgeleyen ağaç şemalarına göre bazı gen değişkenleri çok daha kadim atalara tanıklık ediyor – insanların 200.000 yıldan daha önce var olmamış olan tek bir homojen gruptan evrimleşmiş olabileceğinden çok daha yaşlılar: muhtemel iç üremeye bir ipucu. 2006’da dikkat çeken bir araştırmada Chicago Üniversitesi’nden Bruce T. Lahn ve meslektaşları, beyin boyutunu düzenlemede görev alan Mikrosefalin geninin bir versiyonunun 40000 yıl önce Neandertallerle bir karşılaşma sırasında geçmiş olabilecek bir haplotip içerdiğini bildirdiler.

Daha kesin bir cevap önümüzdeki 12 ay içinde gelebilir. Neandertal Genomu Projesi – Almanya Leipzig’deki Evrimsel Antropoloji için Max Planck Enstitüsü ile Connecticut merkezli bir sıralama şirketi 454 Life Sciences’ın işbirliği – Hırvatistan’da bir mağarada bulunan 40000 yıllık Neandertal kemiklerinden yaklaşık yüzde 70lik kısmının taslağını bitirmek üzere bu yılın sonuna programlandı. Sonuçlarının altı ay kadar sonra yayınlanması bekleniyor.

Şimdiye kadar proje, iki hominid soyu arasında DNA transferini kanıtlayabilecek herhangi bir genetik modelin izine rastlamadı. Projeyi yürüten Max Planck profesörü Svante Paabo “Bu konuda hiçbir kanıt görmüyoruz, fakat bunu hariç tutamayız.” Diyor. Onun grubunun, bütün genomun önemsiz bir parçası olan bir milyon nükleotidi tetkik eden önceki bir yayını bazı gen değişimlerinin oluşmuş olabileceğini öneriyor, fakat daha sonra örneğin defosundan dolayı yanlış bir iz olduğu bulundu. Araştırmacılar Lahn’ın bahsettiği mikrosefalin değişkenine henüz rastlamadılar.

Bir örneği elle tutmak ve hatta üzerinde nefes alıp vermek, antik DNA’nın üzerinde çalışılmasına engel olur: bazı antropolojistler kendilerini temiz odalarda mikroçip fabrikalarında kullanılan takımlara sararlar. O ilk araştırmadan beri, Paabo’nun laboratuarı Max Plank’taki temiz odalarda kullanılan yöntemleri değiştirdi. Araştırmacılar her Neandertal genetik malzeme lifinin başlangıcına sentetik DNA’nın dört nükleotidinden yapılma etiketler yerleştiriyorlar. Sıralama makinesini geçen her lif moleküler kimlik kontrolünden geçiyor.

İnsan çizgisindeki en yakın kuzenlerin genetik makyajını anlamak – daha önceki çalışmalarda da görüldüğü gibi genomların yüzde 99,5 oranında benzer olduğundan hareketle – insan genomunda iç üremelerin meydana geldiği ve doğal seçilimin belli yolları tercih ettiği alanların kimliklendirilebilmesini sağlayarak karşılaştırılan genomlarda tarihlendirme için en kesin ön çalışmayı sağlayabilirdi. “Bence, eğer insan evrimiyle ilgileniyorsanız, Neandertaller eşsizlerdir.” diyor Paabo. “Bizim en yakın akrabalarımızlar. Teknik olarak zor olmasına rağmen, genomlarına erişebilirsiniz. Fakat diğer antik insan gruplarının çoğu için, bu mümkün olmayacaktır.”

Yeni ve hala yayınlanmamış bir çalışma Neandertallerin Y kromozomunun insanlarınkinden farklı olduğunu açıklıyor. İnsan ve Neandertal mitokondriyal DNAlarının bariz bir şekilde ayırt edilebilir olduğunu gösteren çalışmaları yansıtarak “Hiçbir insanın bir Neandertalinki gibi bir Y kromozomu yoktur.” diye gözlemliyor Paabo. Geçen Kasım ayında Paabo ve ekibi iki hominid arasında bir benzerliği bildirdi. İspanyadan Neandertal kalıntıları FOXP2 diye bilinen bir genin bir versiyonunu taşıyordu ki bu gen insanlarda konuşma ve dil gelişimi ile ilgili bir gene özdeştir. Yine, Nisan’da farklı bir grup tarafından yayınlanan bir araştırmada, kirlenme riskinin göze alınmamasına rağmen genin iç üremenin sonucu olduğuna dair spekülasyonlar baş gösterdi.

Biz Nasıl Uyum Gösterdik

Araştırmacıların bir kısmı insanların Homo geninin diğer türleriyle ilişkiye girip girmediğini keşfetmek için eski kemik kalıntılarından DNAları sıralamaya devam ederken, diğer araştırmacılar göçmenler yeni evlerine uyum sağlarken, genetik yolculuk (rastgele mutasyonlar) ve doğal seçilim boyunca hangi genetik izlerin değiştiğini görmek için DNA’nın genom genişliğindeki analizlerini uyguluyorlar.

Nature dergisinde Şubat ayında yayınlanan bir çalışma insanlar Afrika’yı terk ettikçe genetik çeşitlilikteki azalmanın sonuçlarını gösterdi. Proje 20 Avrupa-Amerikalı ve 15 Afrika-Amerikalı gruptan 40000 SNP yi karşılaştırdı. Avrupa-Amerikalılarda daha yüksek oranda zararlı genetik değişiklik olduğunu buldu. Yazarlar sağlık hakkında spekülasyon oluşturmaktan çekiniyor olmalarına rağmen, bunlar hastalıklara potansiyel olarak Afrika-Amerikalılardan daha yatkın. Araştırma bilim adamı Carlos D. Bustamante’yi Avrupa’nın kuruluşuna “nüfus genetik ekosu” demesine neyin ittiğini gösteriyor. Avrupa’nın başlangıçtaki küçük nüfusunun genetik çeşitlilik azlığı bir takım zararlı mutasyonların genişçe yayılmasına ve insanların sayısı arttıkça yeni zararlı mutasyonların oluşmasına olanak sağladı. Doğal seçilimin zararlı değişimleri yok edecek kadar zamanı olmamıştı.

Genom çapında araştırma ayrıca doğal seçilimin göçmenlerin yeni çevrelere uyum sağlamasında nasıl yardımcı olduğunun panoramik resmini parlatmaya başlıyor. Geçen iki yılda birçok araştırma insanlar Afrika’yı terk ettikten veya tarımı keşfettikten sonra oluşan ve zor koşullarda hayatta kalmak için faydalı olduğu görülen genetik değişimleri aradı. Genetik altın avcıları, bir haplotipler kataloğu olan ve Japonya, Çin ve Nijerya’daki bireylerden elde edilenler ile ataları kuzeybatı Avrupa’dan olan Kuzey Amerikalılardan elde edilmiş 3,9 milyon SNP yi barındıran Uluslararası HapMap’i kazdılar.

Harpending’in yardımcı yazarlık yaptığı bir çalışma DNA’nın değişme oranının ve böylece evrimin ilerleme hızının son 40.000 yıl boyunca arttığını gösterdi. Cambridge, Massachusetts’teki Broad Institute’den Pardis C. Sabeti ve meslektaşlarının yaptığı bir diğer çalışma, hastalıklara gösterilen direnci ve cilt rengi ile teri düzenleyen saç foliküllerini yöneten alanlar dahil genomun yüzlerce bölgesinin hala seçilim geçirdiğine işaret ediyor. Bu bulgular insan popülasyonlarının güneşe maruz kalmadaki bölgesel farklılıklara ve Afrika’yı terk ettikten sonra karşılaştıkları yiyecek ve patojenlere uyum sağlamaya devam ettiğini ima ediyor. Ve ayrıca Afrikalıların da çevreleri değiştikçe evrildiğini.

Paris’teki Pasteur Institute’ten Lluis Quintana-Murci’nin yönettiği en yakın çalışmalardan biri, diabet, obezite ve yüksek tansiyonda rol oynayan birkaç tanesi dahil 580 genin HapMap popülasyonları arasında farklı olarak seçilime uğradığını gösterdi, bu beklide hastalık türlerindeki coğrafi farklılıkları açıklıyor ve geliştirilen ilaçlara yeni hedefler için ipuçları sağlıyor.

İnsan çeşitliliğinin altında yatan süreçlerin düşünülmesi bazen saç foliküllerinin çapının ve sütü sindirebilme kabiliyetinin ötesine gider. Irkları ve etnik kökenler neyin teşkil ettiği tartışması hemen resme girer. Eğer bilinçle alakalı bir gen değişkeni Avrupalılarda Afrikalılardan daha çok bulunursa bu ne anlama gelir? Genetiğin insanlar tarafından daha iyi anlaşılması – tek bir genin zekilik ile aptallığı ayıran bir anahtar gibi rol alamayacağı – yanlış yönlendirilen spekülasyonların önüne geçebilir.

Genetik literatür, Asyalı veya Çinli gibi bir terimin, Çin’in güneyli ve kuzeyli Han grupları arasındaki farklılıklar gibi yakın zamanlarda yapılan genom çapındaki araştırmalarla bulunan atalara ait genetik donanım farklılıklarına dayanan daha zarif sınıflandırmalarla yer değiştirmesini sağlayacaktır. Quintana-Murci “Hiçbir ırk yoktur” der. “Genetiğin bakış noktasından gördüğümüz coğrafi eğimlerdir. Avrupalılar ile Asyalılar arasında keskin farklılıklar yoktur. İrlanda’dan Japonya’ya bir şeylerin tamamen değiştiği keskin bir sınır yoktur.”

Karşılaştırmalı genbilimin ortaya koyduğu evrimsel tarih boyunca yolculuk hala devam ediyor. Bu sırada, daha fazla bilgi, daha güçlü bilgisayarlar ve algoritmalara olan açlık sınır tanımıyor. Yığılan daha büyük veritabanları – ocakta uluslar arası bir konsorsiyum farklı bölgesel popülasyonlardan 1000 genomu sıralamayı niyet ettiğini açıkladı – araştırmacıların insan evriminin alternatif modellerinin çok daha gerçekçi simülasyonlarını çalıştırmalarına ve her birinin ihtimallerini ölçmelerine izin verecek ve kim olduğumuz ve nereden geldiğimize dair şimdiye kadarki en iyi resmi gösterecek.

Not: Bu makale orijinal olarak “Uzak Bir Geçmişin İzleri” başlığıyla yayınlanmıştır.

Kaynak: http://www.sciam.com/article.cfm?id=the-migration-history-of-humans

Dipnotlar:

1Türkçe adını bulamadım

2Türkçe adının bu olduğunu tahmin ediyorum. Kontrol ediniz: İngilizcesi organelle

3Hem harf hem rakam içeren anlamında Türkçe başka bir terim varsa o kullanılmalı. Bulabildiğim en mantıklı terim buydu.

4Türkçe adı bu. Değiştirmenize gerek yok.

5Türkçe bir ad bulamadım. Afrikadaki bir halk. Varsa değiştiriniz.

6Birçok bölgede insan kökeninin aynı anda ortaya çıkıp geliştiğini savunan teori. Türkçe bir adı olması lazım. O yüzden ben bir isim vermedim. Ayrıca birkaç yerde Afrika’dan Dışarı tezi diye bir tez geçiyor. O da konuyla ilgili alanlardan araştırılmalı. Türkçede farklı bir adı olabilir. Eğer varsa yazılmaması çok yanlış olur.

7Diğer köken tezi de bu.

http://www.turandursun.com/forumlar/archive/index.php/t-6834.html

Charles Darwin ve Evrim

Charles Darwin türlerin kökeni (The Origin of Species) adlı yapıtını 1859’da yayınladı. Newton’un fizikte yaptığı devrimi, Darwin bu yapıtıyla biyolojide yaptı. Darwin’in düşünceleri özgündü ve yeniydi; çünkü o, türlerin değişmez olmadığını, ayrı yaradılışlar olmadığını, çevremizde gözlemlediğimiz yaşam biçimlerinin doğal ayıklama süreciyle evrim geçirdiğini, biyoloji evrimin ve jeolojik değişmenin milyarlarca yıllık bir süre içerisinde yavaş yavaş oluştuğunu, insanın doğanın tarihinde basit nesnelerden fazla bir şey olmadığını ve doğanın araştırılmasında mucizelerin ya da kutsal bir planın yeri olmadığını ileri sürmüştür.
Darwin ve Evrim

Bu, tüm insanlığın o zamana dek kabul edip inandığı yaradılış kuramıyla çelişiyordu; çünkü yaradılış kuramına göre tüm varlıklar yaratıldıklarında ne idiyseler, şimdi de aynıdırlar ve ilerde de değişmeyeceklerdir.

Darwin’in kuramına kilise, bazı bilim adamları (John Ray, Thomas Burnet, William Paley, Willian Thomson, Lord Kelvin) çeşitli nedenlerle karşı çıkmışlardır. Thomson ve Kelvin evrimin çok uzun zaman gerektirdiği için, olamayacağını ileri sürmüşlerdir. William Paley’in tasarımın bir tasarımcı gerektirdiği tezini, Doğa Teolojisi ya da Tanrı’nın Varlığı ve Öznitelikleri Hakkında Doğa Görünümlerinden Elde Edilen Kanıtlar (Natural Theology, or Evidences of The Existence and Attributes of the Deity Collected from the Appearances Of Nature) adlı kitabında savunmuştur. Önceleri genç Darwin de bu görüşü benimsemiştir. Sözgelişi bir cep saati, bir saat yapıcısının varlığını dolaylı olarak gösterdiği gibi, sonsuz derecede karmaşık ve amaçlı bir böcek ya da kelebek de bir yaratıcının varlığını gösterir.

Onsekizinci yüzyılda İsveçli botanikçi Carl Von Linne (1707-78), bitki ve hayvanları Tanrı’nın planı olarak düşünür, değişmediklerini savunur. Onları “iki terimli” (cins ve tür) bir sistem içinde sınıflandırır. Linne, yaşamının son dönemlerinde türler ve türler içindeki çeşitler arasındaki farklılıkları merak etmeye başlar ve bunların her ikisinin de kendi sözleriyle, “zamanın kızları” olabileceğini belirsiz bir şekilde ima eder (McClellan III ve Dorn, 2006).

Fransız natüralist ve Paris’teki kraliyet bahçelerinin yöneticisi Count de Buffon (1707-88) türlerin evrim geçirdiğini savunuyordu. Buffon, ilerleyen bir evrimi değil de bugün çevremizde gözlemlediğimiz bitki ve hayvanların daha eski çağlarda var olan daha sağlam atalardan bozularak geldiğine inanıyordu.

Jean Baptiste Lamarck
 

Başka bir Fransız natüralist Jean Baptiste Lamarck (1744-1829) daha da ileri gitmişti: Lamarck, evrimin oluşturabilecek özelliklerin devralınması olarak bilinen bir süreç olduğunu varsaymıştır. İşin özü olarak Lamarck çevresine uymaya çabalayan bir organizmanın kendisinde küçük değişiklikler yaptığını ileri sürmüştür. Ayrıca değişimlerin zaman zaman yeni türler ortaya çıkaran bir soy çizgisi oluşturacak şekilde organizmanın dölleri tarafından da devralındığı varsaymıştı. Darwin, türler içindeki çeşitliliğin kaynağını bu görüşle açıklamıştır. Çevresel etkinin sonucu oluşan özellikleri bir sonraki kuşak devralır. Bu görüş 20. yüzyıla dek sürmüştür (McClellan III ve Dorn, 2006).

Lamarck’ın düşüncelerini formüle ettiği zamanlarda Charles Darwin’in büyükbabası Erasmus Darwin (1731-1802) bazı bilimsel şiirlerinde benzer düşünceler belirtmişti. Büyük Darwin, yararlı özelliklerin biyolojik miras yoluyla aktarıldığına ve bunların yavaş yavaş birikmesinin farklı formlarla sonuçlandığına inanıyordu. Ona göre süreci başlatan yaşam, cansız maddeden ortaya çıkmıştı:

Okumaya devam et

Evrim Teorisi Nedir?

Evrim düşüncesini değil ama geçerliliğini bugün de sürdüren evrim kuramını Charles Darwin (1809 – 1882)’e borçluyuz. Fizik ve astronomide Galileo ile Newton’un yeri ne ise Darwin’in biyolojideki konumu odur. Kısaca demek gerekirse, Darwin’in evrim kuramı birbirini tamamlayan iki öğe içermektedir: Canlı dünyada değişik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; (2) Canlılar arasında «yaşam savaşımı» ve «en uyumlunun ayıklanmaktan kurtulması» diye dile getirilen evrimin gerçekleşme düzeneği. Ayrıntılı açıklamayı ileriki bölümlere bırakarak, şimdi genel bir belirlemeyle yetineceğiz.

Darwin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya atan kişi olmamakla birlikte, bu savı doğrulayan çok sayıda değişik gözlemsel kanıt ortaya koymuştur. Böylece söz konusu sav salt bir tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği kazanmıştır. İkinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini oluşturan «doğal seleksiyon» ilkesi Darwin’in asıl önemli katkısı olarak bilinir. Doğal seleksiyonun anlamı nedir, nasıl işlemektedir?

Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doğanın besleyemeyeceği sayı ve hızda çoğaldığını göstermektedir. Öyle ki, her kuşakta bireylerin pek çoğu erginlik çağına ulaşmadan yok olmaktan kurtulamaz. Bir türdeki bireylerden hangilerinin yaşamı sürdüreceği, hangilerinin yok olup gideceği nasıl belirlenmektedir? Canlılar dünyasında bir eleme düzeneği işlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da şansın rolü yok değildir. Ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koşullara uyum sağlamadaki rolüdür, denebilir. Canlılar aynı türden de olsalar birbirlerinden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana -babadan olan kardeşler arasında bile gözlenebilir farklar vardır. Belli bir çevrede aynı türden olan ama özelliklerinde az ya da çok farklar gösteren bireyler sınırlı olanaklar için yarışmak, yaşam savaşımı vermek zorundadırlar. Bu savaşımda çevre koşullarına uyum kurma (adaptasyon) bakımından özellikleri daha elverişli olanların üstünlük sağlaması, diğerlerinin yenik düşüp elenmesi kaçınılmazdır. Sözgelimi, görecel olarak daha hızlı koşan tavşan ve geyiklerin düşmandan kurtulma, daha çevik kedilerin avlarını yakalama, aslan ve kaplanlardan daha güçlü olanların çiftleşip döl verme, boynu daha uzun zürafaların beslenme olanakları daha fazladır kuşkusuz. Milyonlarca yıllık süreler düşünüldüğünde yaşam savaşımı veren birey veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha gelişmiş türlere yol açtığı kolayca anlaşılır. Darwin canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları işleyen doğal seleksiyon düzeneğinin amipten insana uzanan evrim sürecini yeterince açıkladığı inancındaydı. Ne var ki, doğal seleksiyon kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların da evrimi açıklamada bu düzeneği yeterince doyurucu bulmadıklarını biliyoruz.

Evrim bir amaca yönelik midir?

Normal olarak evrim uyum sağlayıcı bir süreçtir. Evrimle oluşan organizmaların çevrelerine ve yaşam koşullarına, çoğu kez inanılmaz bir incelik ve beceriyle uyum sağladıklarını biliyoruz. Görünüre bakılırsa, uyum kurma amaçlı bir davranıştır. Ancak modern biyolojinin en parlak başarılarından biri uyum olayında yansıyan erekliliğin yalnızca görünürde kalan bir izlenim olduğunu ortaya koymuş olmasıdır. Hatta buna, antropomorfik bir yanılgı da diyebiliriz. Evrim kuramı uyumun, varyasyonun ve varyasyonun yol açtığı doğal seleksiyonun otomatik bir sonucu olduğu tezini içermektedir. 17. yüzyıla gelinceye dek bilimsel çevrelerde bile göksel cisimlerin Tanrısal bir düzen ve güdüme bağlı olarak devindiklerine inanılmaktaydı. Oysa astronomi ve fizik alanlarındaki ilerlemeler, aynı düzenin mekanik yasalar çerçevesinde açıklanabileceğini göstermiş, doğal olayların doğaüstü güçlere başvurularak açıklanmasının gereksizliğini ortaya koymuştur.

Canlılarla yaşam çevreleri arasındaki uyum da bizi yanıltmamalıdır. İlk bakışta belli bir plan ya da amacı yansıtır görünen uyum aslında uzun süreli doğal bir ayıklanmanın, yaşam savaşımında başarılı bireylerin çoğalmasına olanak veren bir düzeneğin (doğal seleksiyonun) ürünüdür. Doğadaki düzen, doğal süreçlerin oluşturduğu bir dengedir; bilim, doğa dışı nedenler aramaz.

Evrim raslantı varyasyonlarla açıklanabilir mi?

Kuşkusuz evrim kuramının bugün bile çeşitli noktalarda yetersizliği gösterilebilir. Bilindiği gibi, «canlı» dediğimiz organizma değişik işlevli organlarıyla koordine edilmiş bir bütündür. Bir parçasında oluşan bir aksaklık organizmanın tümünün işleyişini etkiler. Örneğin, görme işlevine ilişkin yapılaşmayı alalım. Görmek için çok sayıda düzeneğin işbirliğine ihtiyaç vardır: göz ve gözün iç düzeneklerinin yanı sıra beyindeki özel merkezlerle göz arasındaki bağıntılardan söz edilebilir. Bu karmaşık yapılaşma nasıl oluşmuştur?

Biyologlara göre evrim sürecinde, gözün oluşumunda ilk adım kimi ilkel canlılarda deri üzerinde ışığa duyarlı küçük bir bölümün belirmesiyle atılmıştır. Ancak doğal seleksiyonda bu kadarcık bir oluşumun kendi başına canlıya sağladığı avantaj ne olabilir? Öyle bir oluşumla birlikte beyinde görsel merkez ile ona bağlı sinir ağının da kurulması gerekir. Oldukça karmaşık olan bu birbirine bağlı düzenekler kurulmadıkça «görme» dediğimiz olayın ortaya çıkması beklenemez. Darwin varyasyonların rasgele ortaya çıktığı inanandaydı. Öyle olsaydı, görmenin gerektirdiği o kadar çok sayıda varyasyonun organizmanın değişik yerlerinde aynı zamanda oluşup uyum kurması gizemli bir bilmeceye dönüşmez miydi? Bu güçlüğü Darwinciler iki yoldan açıklamayı denemişlerdir: İlkin organizmadaki bir değişikliğin herhangi bir noktada sınırlı kalmadığı, organizmanın tümünü etkilediği savına başvurulmaktadır. Darwin «korelasyon ilkesi» dediği bu savı kimi örneklerle desteklemeye çalışmıştır. Örneklerden biri mavi gözlü beyaz kedilerin sağır, tüysüz köpeklerin dişlerinin zayıf oluşudur. Ne var ki, kimi eleştiricilerin de belirttiği gibi, bu tür olaylar korelasyon ilkesini değil, olsa olsa birlikte giden değişiklikleri örneklemektedir. Tüyler ile dişlerin gelişimi aynı koşullara bağlıdır; birini aksatan nedenler diğerini de etkiler. Oysa görme için birbirini tamamlayıcı bir dizi değişikliklere ye bunların tam bir uyum ve eşgüdüm içinde çalışmasına ihtiyaç vardır. Bu nedenle görmenin oluşmasını gelişigüzel varyasyonlardan yola çıkan doğal seleksiyonla açıklama yerine, belki de Darwincilerin kolayca içlerine sindiremeyecekleri içten gelen yönlendirici bir ihtiyaç ya da eğilime bağlamak daha yerinde olur. Böylece değişik düzeylerdeki organizmaların (örneğin, omurgalılar ile mollusc’ların) görme düzeneklerindeki raslantı sayılamayacak yakın benzerliği de açıklama olanağı doğmaktadır*. Sıradan bir mollusc olan Pecten’in gözünde bizimkinde olduğu gibi retina, kornea ve selüloz dokulu lens vardır. Şimdi evrim düzeyleri bu denli farklı iki türde bir dizi raslantıyı gerektiren bu yapılaşmayı salt doğal seleksiyonla nasıl açıklayabiliriz?

Bu soruyu soranlardan biri de Yaratıcı Evrim adlı kitabında Darwinciliğin mekanik anlayışına karşı çıkan filozof Henri Bergson’dur:

Nasıl olur da sonsuz denecek kadar çok birtakım küçük varyasyonlar, eğer bu varyasyonlar salt raslantı ise, evrimin birbirinden bağımsız iki kolu üzerinde aynı planı izlesin? Evet, nasıl olur da tek tek alındığında hiçbir işe yaramayan birtakım varyasyonlar iki kolda da doğal seleksiyonla aynı sıra veya düzende korunarak biriktirilmiş olsun?

Darwincilerin bu soruya doyurucu yanıt verip vermedikleri tartışılabilir.

Prof. Dr. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık

Neandertallerin Yaşamı

Geçmişi 200 bin yıl öncesine giden ve daha
önce etobur oldukları düşünülen insan türü Neandertallerin, çeşitli
bitki ve sebzeleri de pişirerek yedikleri belirlendi.

Bu resmi büyüt

ABD‘deki bilimadamlarının yaptıkları araştırmada, Neandertallerin dişleri arasında pişirilmiş bitki kalıntıları bulundu.

Araştırma, Neandertallerin beslenme biçiminin etle sınırlı olmadığını
ve daha önce zannedilenden çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Neandertallerin etobur oldukları yolundaki inanç, bu türün kemik
analizlerinin, pek sebze yemediklerini göstermesine dayanıyordu.
“Proceedings of the National Academy of Sciences” dergisinde yayımlanan yeni
araştırma, sözkonusu kimyasal analizlerin tersi yönde, doğrudan
deliller sağladı. Araştırmacılar, dünyanın çeşitli yerlerindeki
Neandertallerin dişlerinde fosilleşmiş bitki kalıntıları buldular ve
bunların bazılarının pişirilmiş olduğunu saptadılar.
Daha önce Neandertallerin yaşadıkları bölgelerde ve ocaklarında polen taneleri bulunmuştu ancak bu son araştırmanın, bitkilerin bu tür tarafından tüketildiğinin açık göstergesi olduğu belirtiliyor.
George Washington
Üniversitesi’nden Prof. Alison Brooks, daha önceki testlerde,
kemiklerdeki protein seviyesine bakıldığını ve bunun sonucunda da
Neandertallerin etobur oldukları varsayımına varıldığını belirtti.
Brooks, “ancak bu proteinin bir bölümünün bitkilerden gelme ihtimali de
var” dedi.
Araştırma, Neandertallerin daha önce zannedildiğinden daha fazla insanlara benzediğini de göstermesi açısından önem taşıyor.
Neandertal adı, Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde Düsseldorf
kenti yakınında Neander Vadisi’nden geliyor. “Thal”, Almanca “vadi”
anlamına geliyor. Neander Vadisi, bu türün ilk keşfedildiği yer olarak
biliniyor.




Neandertal adamının rekonstrüksiyonu
Neandertaller yaklaşık 200 bin ile 35 bin yıl önce yaşamış insan
türüdür. Latince adı Homo sapiens neanderthalensis. 1855 yılında
Almanya’nın Neander vadisinde (Almanca “tal”, eski Almanca’da
“thal”=vadi) bulunan kalıntılardan dolayı bu türün adı Neandertal olarak
koyuldu. Neandertal dik yürüyen anlamına gelir. İlk bulunan örneklerden
birisinin ileri derecede romatizma hastası oluşundan dolayı, ilk
başlarda bu türün bir ucube olduğu düşünüldü.
Neandertaller bizim türümüz olan Homo sapiens’e göre biraz daha irice bir insan türüdür.
Neandertallerin genel olarak yaşadığı bölge, Avrupa ve Yakındoğu’dur.
Türkmenistan’da da Neandertallere ait fosiller bulunmuştur. Fakat Çin’de
Neandertaler yaşamamıştır. Bu dönemde Avustralya ve Amerika kıtalarında
da insan yerleşimi yoktur. Yaşadıkları dönem, Riss buzulu ile Riss-Würm
buzul arasıdır.
İlerleyen araştırmalar Neandertallerin de bizim türümüz gibi bir kültüre
sahip olduğunu gösterdi. Ateşin yaygın ve etkili bir şekilde
kullanılması onların yaşadığı dönemde gerçekleşti. İlk fırlatmalı silah
olan mızrakları onlar icat etti. Ölü gömmeyle ilgili ilk kanıtlar da
Neandertallerden kalmıştır. Bu nedenle en çok fosili bulunan insan
türlerinin başında (bizim türümüzden sonra) Neandertaller gelmektedir.
Modern arkeolojinin en büyük tartışma konularından biri de
Neandertallerin bizim türümüzün atası olup olmadığıdır. Bu konuda
yapılan genetik araştırmalar her defasında farklı sonuçlar ortaya
koymaktadır. Genetik olarak ne olduğunu bir yana bırakırsak, kültürel
anlamda Neandertallerin bizim kültürümüzü oluşturan temel ögelere sahip
oldukları kabul edilebilir.
‘İnsan ve Neandertal çiftleşmişlerdi’
ABD’li
antropolog Erik Trinkaus, 35 bin yıllık iskeletler üzerinde yaptığı
araştırmada, insanın atalarıyla Neandertaller’in çiftleştiklerini ve
Avrupa halklarında Neandertal atalarından genetik kalıntılar
olabileceğini öne sürüyor.NTV-MSNBC
Güncelleme: 21:06 TSİ 03 Kasım 2006 Cuma
İSTANBUL – Antropologlar, insanların Neandertaller’le kültürel iletişime
girdiğini savunuyor. Ancak biyolojik evrim tarihi açısından esas önemli
soru, Afrika’dan gelen insanların, Avrupa’da hüküm sürmekte olan
Neandertaller’le çiftleşip çiftleşmedikleri. ABD’nin önemli araştırma
kurumlarından Washington University uzmanı Erik Trinkaus, Avrupa’daki
insanların Neandertaller ile ilişkilerinin olduğunu savunuyor.
DNA dizelerinin oluşturulması, evrimin gizemli yaratıkları
Neandertaller’in saç ve göz rengi, deri biçimi, zihin ve konuşma
yetileri gibi konularını aydınlatacak. Bilim insanlarının merak ettiği
bir konu da, Neandertaller’in insanın genetik havuzuna katkı yapıp
yapmadığı. Geçen haftalarda yayımlanan bir makalede Washington
University uzmanı Erik Trinkaus, Avrupa ırklarının genetik havuzunda
Neandertal kalıntıları olabileceğini savunmuştu.
DNA’LAR YÜZDE 99.9 BENZİYOR
Science dergisinde yayımlanan makalesinde Profesör Rubin, Neandertal’in
genetik materyelinin metagenomics adı verilen bir yöntemle yeniden
yapılandırıldığını belirtti. Bu yöntemde DNA parçaları, bir bakterinin
içine konarak kendi kendilerine çoğalmaları sağlanıyor. Rubin’in
deyimiyle bu şekilde bakteryel kapta bir DNA kümesi meydana geliyor.
Rubin bu yöntemle Neandertal’in 65.250 çift DNA serisini yeniden
oluşturdu. Rubin, Neandertal DNA’sı ile insan DNA’sının yaklaşık yüzde
99.5 ile 99.9 arasında benzerlik taşıdığını vurguladı.

Bilim ekibi şimdiye dek 12 Neandertal’in mitokondrial DNA’sının (mtDNA)
dizilerini yapılandırdı. Hücre çekirdeğindeki DNA’lar anneden çocuğa
geçiyor ve çekirdek DNA’dan daha uzun süre dayanıyor. İlk belirlemeler
Neandertaller’in insanlardan farklı olduğunu gösteriyor. İnsanoğlunun
evrimsel kuzeni varsayılan Neandertaller’in nükleer DNA’sından alınan
örnekler ise daha ince detayların açığa çıkmasını sağlayacak.
FOXP2 GENİ MERCEK ALTINDA
Rubin, Neandertal’in FOXP2 genini inceleyecek, zira bu genin insanın
şempanzeden ayrıldıktan sonra konuşma yetisini sağladığı düşünülüyor.
Tabiatiyle, konuşma yetisi göz renginden daha öncelikli bir konu.
DNA’ları yeniden yapılandırılan 38.000 yıllık Neandertal, Hırvatistan’ın
Vindija Mağarası’nda bulunmuştu. Neandertal’in genetik haritasının
oluşturulması ve DNA’nın yeniden yapılandırılması için 5 gram’lık bir
kemik parçası yeterli geliyor.
AVRASYA’DA HÜKÜM SÜRDÜLER
Bilim insanları, 500.000 yıl önce insanın atasından ayrılan
Neandertaller’in Homo Sapiens’e en yakın tür olduğunu tahmin ediyor. Bu
önermeye göre, insanoğlu yarım milyonluk evrimi boyunca zihinsel
yetilerini sürekli geliştirerek bugüne ulaşırken, çevre uyum
sağlayamayan Neandertaller zamanla yeryüzünden silindi.
Almanya’nın Leipzig kentinde bulunan Max Planck Evrimsel Antropoloji
Enstitüsü uzmanı Svante Paabo’ya göre, ilk Neandertaller yaklaşık 3.000
kişilik küçük bir kavimdi. Avrupa’dan Özbekistan’a yayılan kuzey
Avrasya’da hüküm süren ve güçlü yapıya sahip Neandertaller, insanoğlunun
en yakın insansı akrabasıydı.
İNSANLA NEANDERTAL ÇİFTLEŞTİ TEZİ
Afrika’dan çıkan modern insan ise Avrupa’ya yaklaşık 40.000 yıl önce
girdi, bunu müteakip 10.000 yıl içinde Neandertaller yeryüzünden
silindi. 24.000 yıllık son Neandertal izlerine İberya Yarımadası’nda
rastlandı. Neandertaller’in insanların yıkıcı etkisi nedeniyle yok
olduğuna dair kesin bir kanı oluşmuş değil.
ABD’li antropolog Erik Trinkaus, insanların Avrupa’ya girişiyle
Neandertaller’le çiftleştiğini ve Neandertaller’in insanın genetik
havuzuna katkı yaptığı fikrini ortaya atmıştı. Edward Rubin, bu fikri
güçlendiren kanıtlara rastlamadığını belirtirken; Paabo, genetik
katkının insandan Neandertal’e doğru olduğunu savunuyor.İnsanlar ile Neandertaller arasında dik yürümenin dışında da bazı
zihinsel benzerlikler bulunuyor. Her ikisi de temel ses yetilerini ortak
bir dil oluşturucak şikeldi geliştirmişti. Neandertaller ise gelişmiş
beyinleri olmasına karşın insanlar kadar sofistike ber neden-sonuç
ilişkisi ve akıl yürütme yeteneklerine sahip değildi.

İNSANLA PRİMAT ARASINDA BEKLENMEDİK FARKLAR
Neandertallerin genetik şifresi insanlarınkisi çözülecek. İnsanın en
yakın akrabası primatların DNA serisi geçen yıl deşifre edilmişti. Bu
gen haritasında insanla primatlar arasında bazı önemli DNA farklılıkları
olduğunu ortaya çıkarmıştı. Örneğin, insanla primatlar arasında 35
milyon farklılığın çıkması, birçok soru işaretini beraberinde
getirmişti.

İNSANIN GELİŞİNE IŞIK TUTACAK
Buna karşılık, Neandertaller’in ise insana çok yakın bir genetik
haritasının olabileceği belirtiliyor. Özellikle insan beynine olan
benzerliği primatlardan daha yüksek olması nedeniyle Neandertaller’in
aklın gelişimine ışık tutması bekleniyor.
Neandertal (solda) ve insan iskeletleri.

Avrupa’da bulunmuş fosil kalıntılarının inceleneceği proje kapsamında
bilim insanları Neandertal genetik haritasına 3 milyar şifre çözecek.
Eldeki fosillerde DNA’ların sadece yüzde 5’inin Neandertaller’e özgü
olduğu düşünülüyor. Neandertaller ve insanlar 500 bin yıl öncesinde aynı
atadan geliyor, ancak Neandertaller daha sonra evrimin çıkmaz
sokaklarında yok olurken, insanoğlu evrimini ve gelişmini sürdürerek
bugüne ulaştı.

Max Planck Estitüsü, Branford-Connecticutt merkezli 454 Life Sciences adlı bir genetik şirketiyle işbirliği yapacak.

Neandertal
iskeleti (solda), 168 cm boyunda ve 64.5 kg ağırlığında bir canlıya
ait. Beyni ise bin 200 ila bin 700 santimeküp kare hacme sahip. İnsan
(sağda) ise 175 cm boyunda ve 78 ağırlığında olup, bin 300 ila bin 500
santimeküp kare beyne sahip.

Neandertal iskeleti 120 bin yıla ışık tutuyor

Antropologlar, Neandertal iskeletlerinden parçaları birleştirerek ilk
kez bir model meydana getirdi.
Ortaya beli kısa, kalçası büyük bir yaratık çıktı.

NEANDERTAL KEMİKLERİ BİRLEŞTİRİLDİ

La Ferrassie 1’e eklenen parçalar, 1983 yılında İsrail’de
bulunan 60 bin yıllık Kebara 2 adlı bir başka Neandertal iskeletinden
geldi. Kebara 2, şimdiye dek bulunan en düzgün göğüs kafesi ve leğen
kemiğine sahip Neandertal iskeleti. 70 bin yıllık La Ferrassie ise, 1909
yılında Fransa’da bulunmuştu. Ortaya çıkan Neandertal iskeleti bilim
insanlarını da şaşırttı. Aşağı doğru büyüyen bir kaburga yapısı gövdeyi
yuvarlaklaştırıyor, geniş kalça yapısı ise Neandertal canlısının büyük
bir kalçası olduğunu gösteriyor.

BELİ KISA, KALÇASI BÜYÜK
Neandertal iskeletinde insana göre en önemli fark, göğüs kafesi
ve omurga yapısının insanın tam tersine aşağı doğru daralmak yerine,
genişlemesi. Düz durduğunda Neandertal’in belinin, insana göre çok daha
kısa olduğu farkediliyor. Bilim insanları, Neandertal’in belinin
kısalığını “Beli çok kısa olduğu için, cüce bir yapı söz konusu”
şeklinde özetliyor.

MODERN İNSANIN KUZENİ

Birden çok Neandertal’den alınan parçalardan ortaya çıkan sonuç için
bilim insanları “Neandertal Frankenstein’ı” benzetmesini yapıyor.

İlk
bakışta insana benzerliği ile dikkat çeken Neanderthal’i bilim
insanları “Homo Sapiens’in uzak akrabası” şeklinde tanımlıyor, çünkü
“kemik yapısı ve göğüs kafesindeki farklılıklar nedeniyle insanın
Neandertal’den üremesi olanaksız görünüyor”. Modern insanın
Neandertal’den üremiş olamayacağını belirten Sawyer, “Şüphesiz onlar da
insansı yaratıklar, modern insanın ancak uzak kuzeni olabilir” diyor.

120 İLA 29 BİN YIL ÖNCE YAŞADILAR
Neandertaller, Avrupa ve Ön Asya’da 120 bin ila 29 bin yıl önce
insanlarla birlikte aynı coğrafyada yaşadılar. Soğuğa dayanıklı olan bu
canlılar, güçlü elleri ve kaslı yapıları ile avcılıkta gelişmişlerdi.
Model Neandertal iskeleti, halen ABD’nin Cold Spring Harbor kentindeki
Dolan DNA Learning Center’da tutuluyor, daha sonra da Amerikan Doğal
Tarih Müzesi’nde sürekli gösterime girecek.
ntropologlar, insanların
Neandertaller’le kültürel iletişime girdiğini savunuyor. Ancak biyolojik
evrim tarihi açısından esas önemli soru, Afrika’dan gelen insanların,
Avrupa’da hüküm sürmekte olan Neandertaller’le çiftleşip
çiftleşmedikleri. ABD’nin önemli araştırma kurumlarından Washington
University uzmanı Erik Trinkaus, Avrupa’daki insanların Neandertaller
ile ilişkilerinin olduğunu savunuyor.

Trinkaus,
araştırmasında Neandertaller ve insanlara ait kemik parçaları,
kafatasları, çene kemiklerini karşılaştırdı. Mukayesede kullanılan insan
kemiklerinin bir kısmı, Afrika’da yaşayan insanlardan seçilirken, bir
kısmı da Avrupa’ya göçenlerden seçildi. Mukayesede insan kemiklerinde
sadece Neandertaller’den kaynaklanabilecek bazı özelliklerin var olduğu
tespit edildi.

Bunların başında,
Neandertaller’de olduğu gibi farklı beyin yapısının bir sonucu olarak
kafatasının arkaya doğru bombe yapması geliyor. Ayrıca insanlarda çene
kemiği ve kaslarının yapısı da Neandertaller ile çiftleşme belirtileri
gösteriyor.

‘NEANDERTALLER BİZİM KUZENİMİZ’
Trinkaus bulguları, “İki tür arasında çiftleşme olduğu, iki türün de
birbirlerini sosyal olarak kabul ettiğiniz söyleyebiliriz” şeklinde
yorumluyor.

Esas
ilginç bulgu ise şu, Trinkaus’a göre bazı Avrupa halklarının
genetiğinde Neandertal kalıntıları bulunuyor olabilir. Ancak Trinkaus
bunun ne oranda belirleyici olduğunu henüz tespit edemiyor.

İnsanın ataları ve Neandertaller insanoğlunun hayat ağacının iki dalı.
Birbirleriyle aralarında anatomik farklar olmasına karşın, bilim
insanları iki türü ‘kuzen’ olarak niteliyor. Trinkaus her iki türün de
birbirlerine diğer türlerle olduğundan çok daha yüksek ‘sosyal yakınlık’
gösterdiğini vurguluyor. İki tür arasındaki binlerce yıl yakınlıktan
sonra insanlar ayakta kalırken, Neandertaller yaklaşık 30.000 yıl önce
yeryüzünden silindi.

Trikaus’un araştırmasını yürüttüğü kemikler, Romanya’da Pestera Muierii
mağarasında 1952’de bulunmuştu. Karbon tarihleme yöntemiyle yapılan
mukayesede kemiklerin en az 35.000 yıllık olduğu tahmin ediliyor. Avrupa
kıtasında şimdiye dek sadece çok az sayıda 28.000 yıldan daha eski
insan kalıntısı bulunabildi.

İNSANLAR NEANDERTALLER’İ TÜKETTİ Mİ?
Avrupa’dan Özbekistan’a dek yayılan geniş bir coğrafyada yaşadıkları
tahmin edilen Neandertaller’e ait en eski kalıntılarsa 400.000 yıllık.
Neandertaller, fiziksel olarak oldukça güçlü olduklarından çok iyi
avcılardı. Modern insanın atası ise yaklaşık 40.000 yıl önce Avrupa
kıtasına güneyden giriş yaptı. Neandertaller’in soyunun ise insanların
Avrupa’ya girmesinden yaklaşık 10.000 yıl sonra tükendiği tahmin
ediliyor. En son Neandertaller’in İberya Yarımadası’nda 24.000 yıl önce
öldüğü varsayılıyor.

Neandertaller’in soyunun nasıl tükendiği
ile ilgili çeşitli varsayımlar mevcut. Kimi uzmanlar, iklim
değişikliğinin açlık ve hastalıkları beraberinde getirdiğini, kimi
uzmanlar ise daha zeki olan insanların Neandertaller’in sonunu
hazırladığını düşünüyor. İkinci teoriye göre, zeki insanoğlu ticaret
yaparak, kıtlık zamanlarında ayakta kalmayı becerirken, Neandertaller
açlıktan kırıldı. Ancak, soylarının tükenme nedeni ne olursa olsun,
Trinkaus Neandertaller’in modern insanın genetik havuzuna katkısı
olduğunu vurguluyor.

1856 Ağustosunda bir gün, kuzeybatı Almanya’da Neander
Vadisi’ndeki bir taş ocağında, bir işçi kireçtaşı içinde mağara ayısına
ait olabileceğini düşündüğü bazı kemikler buldu.

Bulduklarını o yörede öğretmenlik yapan, doğa
tarihine meraklı Johann Fuhlrott’a göstermek için bir kenara
ayırdı.

Fuhlrott, ayı kemiklerinden çok daha
önemli bir olayla karşı karşıya olduğunu hemen kavradı. Kafatası hemen
hemen bir insanın kafatası boyutlarındaydı ama farklı bir biçime
sahipti, alnı daha basıktı. Gözlerin üzerinde kemik çıkıntısı vardı,
geniş basık bir burun, iri ön dişler ve eğik bir sırt görülüyordu.
Bulunan kemiklere bakılırsa, onların sahibi olan yaratık, normal
insanlardan daha kısa, bodur ve çok daha güçlüydü ama yine de bu
kemikler bir insan iskeletini andırıyordu. Fuhlrott, kemiklerin çok eski
jeolojik tortuların arasında bulunmuş olmasının, onları daha da önemli
kıldığını anlamıştı.

Öğretmen,
Bonn Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Hermann Schaaflhausen ile
temas kurdu. Profesör de kemiklerin olağandışı olduğunu kabul etti. Daha
sonra, bunların “bugüne dek bilinmeyen doğal bir yapı” olduklarını
söyleyecekti. Gerçekten de Schaaflhausen, işçinin bulduğu ve Neandertal
olarak adlandırılacak olan iskeletin, yeni -daha doğrusu çok, çok eski-
bir insan tipi olduğuna inanıyordu. Hatta, Schaaflhausen,
Neandertallerin modern insanın eski atası olduğundan bile kuşkulanmış
olabilirdi.

Eğer profesör ve öğretmen, buluşlarının
bilimsel çevreler tarafından onurlandıracağını ummuşlarsa, büyük bir düş
kırıklığı yaşamış olmalılar. Darvin’in evrim teorisini öne sürdüğü
Türlerin Kökeni’nin yayınlanmasına (1859) daha üç yıl vardı. Bilim
insanlarının çoğunluğuna göre, insanın bırakalım şu kemiklerin ait
olduğu türü, bir başka türden evrimleştiği fikri tam bir saçmalıktı.
Zamanın önde gelen patologu, Rudolf Virchow, kemikleri inceledi ve
bunların pek bilinmeyen bir hastalıktan ölen normal bir insana ait
olduğunu açıkladı. Diğer uzmanlar da bu kervana katıldılar.

Ne var ki, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, Darvinizm artık bilimsel çevrelerin çoğunluğuna egemendi.Fransa‘da
Gabriel de Mortillet gibi bazı bilim adamları, kemikleri yeniden
inceleyip, modern insanın Neandertallerden türediğini öne sürdüler. Fransa,
Belçika ve Almanya’da daha çok Neandertal kalıntısının bulunması,
savlarını güçlendirdi. 110 bin ile 35 bin yıl öncesine ait olan
fosiller, ya hastalıklı ya da modern insan olduklarını öne sürerek, bu
türü göz ardı etmeyi olanaksız kılmıştı.
Ama bir başka Fransız’ın, Marcellin Boule’nin başını çektiği bilim
insanlarının çoğunluğu, Neandertallerin insanın atası olduğunu hala
inatla reddediyordu. Boule, iskeletlerin eski olabileceğini kabul
etmekle birlikte, kendisiyle akraba olamayacaklarını söylüyordu. Boule,
bu bükük dizli, kambur, eğik belkemikli Neandertallerin insandan çok,
insansı maymun olduğunu ileri sürdü. Ona göre, eğer modern insanın
onlarla herhangi bir ilişkisi olmuşsa, bu ilişki her kim olurlarsa
olsunlar, bizim gerçek insan atalarımızın bu “yozlaşmış türü”
yeryüzünden silmesiyle sınırlı olmalıydı.

Yirminci yüzyılın
büyük bölümünde bilimsel ayrılık sadece derinleşti. Bir yanda ilkel
olsalar da Neandertalleri doğrudan atamız olarak gören Mortillet’nin
izleyicileri vardı. Diğer yanda, Boule gibi, Neandertalleri en iyimser
tahminle uzak kuzenlerimiz, yerlerini modern insana bırakmaya mahkum bir
evrimsel çıkmaz sokak olarak görenler vardı. Ancak, bilimciler son
birkaç yıldır bu derin ayrılığı gidermeye yeni yeni başladılar.

Boule’un
izleyicilerinin, yirminci yüzyılın uzunca bir bölümünde bile
Neandertalleri göz ardı edebilmesinin tek nedeni, insanın atası olarak
çok iyi bildikleri ve güvendikleri kendi adaylarım öne çıkarabilmekti.
Bu aday 1912′de keşfedilen ve daha sonra bir sahtekarlık olduğu
anlaşılan ‘Piltdown’ insanıydı. Charlos Dawson adlı bir amatör fosil
avcısı, Piltdown kemiklerini İngiltere’de, Sussex’te bir çimenlikte
buldu ve kemikler anında sansasyon yarattı. Neandertal kafatasının
tersine, Piltdown’unki birçok açıdan modern insanınkine tıpatıp
uyuyordu. İlkel görünen sadece maymunlarınkini andıran dişlerdi ama
burada bile üstleri düzleşmiş dişler kafatasına insan özelliği
katıyordu. İşte bu Boule’un kendi atası olarak kabul etmekten mutluluk
duyabileceği türdü!

Sorun Piltdown insanının bir sahtekarlık
olmasıydı. Birisi, belki de Dawson bir modern insan kafatasından
parçalar almış, bunları bir orangutanın çene kemikleriyle birleştirmiş
ve kemiklerin iyice eski görünmesini sağlamak için boyamıştı. Törpülenen
dişler araştırmacıları yanlış yola sürüklüyordu. En sonunda, 1953′te
bilim insanları dişleri mikroskop altında incelediklerinde törpü
izlerini açıkça görebildiler.
Şimdi bilimde ağırlık, Neandertallerin
insanın ataları olduğuna kaymıştı. Bilimciler, onların bizden ne kadar
farklı olduğunu vurgulamak yerine, benzerlikler üzerinde odaklanmaya
başladılar. 1957′de iki Amerikalı anatomisi, William Straus ve A. J. E.
Cave, Boule’un Neandertalleri vahşi ve insantürü dışında tanımlamasına
kaynaklık eden, hemen hemen aynı fosili yeniden incelediler. Bu, 1908′de
Güney Fransa‘da bir mağarada bulunan La ChapelleauxSaints fosiliydi.

Straus
ve Cave’in ilk dikkatini çeken, La ChapelleauxSaints insanının raşitik
olmasıydı. Bu Boule’un da gözünden kaçmamıştı ama etkilerini göz ardı
etmişti. Straus ve Cave’e göre, raşitizm Neandertallerin dik duruşuna
kanı oluşturduğundan, Neandertal insanın diğer bölümleri bir anda modern
insandan çok farklı görünmedi. İki anatomisi, buradan eğer Neandertal
insanı “yeniden yaratılabilse ve yıkanmış, tıraş olmuş bir şekilde ve
modern giysilerle, New York metro istasyonuna bırakılsaydı, şehrin diğer
sakinlerinden daha çok dikkat çekmezdi” sonucuna vardı.

Piltdownsonrası
dönemde, Neandertallerin görünüşleri kadar davranışlarının da yeniden
değerlendirildiğini gördük. 1960′larda Amerikalı antropolog C. Loring
Brace, Neandertal aletleri, teknolojisi ve örgütlenmesiyle ilgili yeni
çalışmalarıyla yeni bir yol açtı. Örneğin, Brace, geride bıraktıkları
küllerin yapısından. Neandertallerin yiyeceklerini, daha sonra gelen
insaniarmkinden çok farklı olmayan alçak çukurlarda pişirdikleri
sonucunu çıkarmıştı. Diğer antropologlar, birçok Neandertal kalıntısının
bilinçli bir şekilde gömüldüğünü ve bunun tartışılmaz bir biçimde
insanlara özgü bir uygulama olduğunu bildirdiler. Ayrıca, çeşitli
Neandertal alanlarında özenle sıralanmış kemiklerin bir çeşit kurban
törenine işaret ettiği görülüyordu ve Yugoslavya’daki Krapina alanında
Neandertal kemikleri yamyamlık izlenimi verecek şekilde parçalanmıştı.
Bunlar ne denli dehşet verici olursa olsun, kesinlikle insana özgüydü.

Neandertallerin yüceltilmesi, 1971′de Ralph Solecki’nin Shanidar diye bilinen bir Irak
mağarasındaki çalışmalarını yayınlamasıyla doruğa çıktı. Oradaki bir
Neandertal mezarlığından alınan toprak örneklerinde, rüzgarın
taşıyabileceği ya da hayvanların getirebileceğinden çok fazla,
olağandışı yüksek miktarda dağ çiçeklerinin polenlerine rastlandı.
Solecki, buradan Shanidar Neandertallerinin mezarlık alanlarına çiçek
bıraktıkları sonucuna vardı ve kitabına “The First Flower People” (İlk
Çiçek Çocukları) adını verdi. Solecki, orada gömülü yaşlı birisine ait
kemiklerden adamın sağ kolunun olmadığının ve kör olduğunun
anlaşıldığını belirterek, bunların Neandertallerin insan olduğunu
gösteren ek bir kanıt olarak kabul edilmesi gerektiğini bildirdi. Bu
durum aile ya da klan üyeleri tarafından bakılmaması koşuluyla
kesinlikle adamın erken ölümüne yol açmış olmalıydı.

Solecki’nin
kitabıyla birlikte, Neandertallerin dönüşümü tamamlanmıştı. Boule’un
imgelemindeki kuyruksuz iri maymuna benzeyen vahşiler olmaktan çıkıp,
şimdi bir çeşit hippilerin ilk örneğine, modern insanlardan birçok
yönden daha insani özellikler taşıyan bir topluluğa dönüşmüşlerdi. Aynı
zamanda, modern insanın Avrupa ve Ortadoğu’da Neandertallerden ve başka
bölgelerdeki benzer eski insanlardan evrimleştiğini öne süren “çok
merkezli evrim” teorisi olarak bilinen teorinin doruk noktasıydı bu. Ama
Neandertal imgesi (ve onunla birlikte, çok merkezli evrim teorisi) bir
başka darbenin eşiğindeydi. Bu kez saldın arkeolog ya da
antropologlardan değil, moleküler biyologlardan gelecekti.
Biyologlar,
ne fosiller ne de arkeoloji ya da antropoloji hakkında yeterli bilgiye
sahipti. Ama kalıtım materyalinin Mitokondriyal DNA ya da kısaca mtDNA
diye bilinen küçük bir kesiti konusunda yeterince bilgileri vardı.
Berkeley Üniversitesi biyologlarından oluşan bir ekip Rebecca Cann, Mark
Stoneking ve Allan Wilson insan mtDNA’sının mutasyon süresini hesapladı
ve 1987′de insanın kökenini yaklaşık iki yüz bin yıl öncesine
tarihlendirdi.

İnsan soyunun bu hipotetik anasına uygun bir isim de bulundu: Havva.
Artık elimizde insanın yeni bir atası vardı ve Piltdown’un tersine,
bu bir sahtekarlık ürünü değildi. Eğer biyologlar yanılmamışsa ve Havva
iki yüz bin yıl önce yaşamışsa, o zaman modern insan, bilim insanlarının
eskiden düşündüğünden yüz bin yıl önce tarih sahnesinde boy göstermiş
olmalıydı. Bu ilk modern insanların Neandertallerin soylarının
tükenmesinden uzun zaman önce İber Yarımadası ‘nda bulunan fosillerden
daha yirmi sekiz bin yıl öncesine kadar bazı Neandertallerin hala
yaşadığı sonucuna varıyoruz ortaya çıkmış olduğu anlamına geliyordu.

Neandertallerin
atamız olduğunu savunanlar zor duruma düşmüştü. En başta, eğer bazı
Neandertaller, bazı modern insanlardan daha yeniyse, o zaman daha eski
bir türün daha yenisinden türemesi epey olanaksız görünüyordu. Eğer
bugün mümkün olduğunun anlaşıldığı gibi, Neandertallerin ortaya
çıkışından önce bile modern insanlar görülmüşse, o zaman modern insanın
Neandertallerden evrimleşmesi tam anlamıyla olanaksızdı.

Yeni
tarihleme yöntemleri, modern insanın Neandertallerden çok daha eski
olmasa bile, onlar kadar eski olduğuna dair daha çok kanıt sağladı.
Bilimciler, eski tahminleri hemen hemen doğrulayarak, Neandertallerin
yaklaşık altmış bin yıl önce, Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde
yaşadığını tahmin ettiler. Ama modern insanla ilgili yeni tarihlemeler
gerçek bir şok yaratmıştı: Modern insanının Ortadoğu’da yaklaşık doksan
bin yıl önce, yani eskiden düşünüldüğünden çok daha önce yaşadığı ortaya
çıkmıştı.

Bu arada, arkeologlar yüz bin yıllık, bazı
tarihlemelere göre, iki yüz bin yıllık modern insan kalıntıları
buldukları Afrika’nın Sahraaltı bölgelerinde yeniden tarihlendirme
çalışmalarına da başlamışlardı. Biyologların Havva’nın yurdunun
-Cennetinin- Afrika olduğuna ilişkin bulguları buna tıpatıp uygun
düşmüştü.

Cann, Stoneking ve Wilson, modern Afrikalıların
mtDNA’sının diğer ırklarınkinden çok daha büyük bir çeşitlilik
gösterdiğini buldular. Bunu, Afrikalıların çok daha uzun bir evrimleşme
süreci geçirmesine bağladılar; bu yüzden ilk insanlar Afrikalı
olmalıydı.
Dolayısıyla, “Afrika’dan çıkış” teorisi olarak bilinen
teoriye göre, insan soyu önce Afrika’da ortaya çıktı, sonra Ortadoğu’ya
yayıldı ve en son Avrupa’ya ulaştı. İnsanlar daha sonra geldikleri iki
kıtada, daha ilkel Neandertallerle karşılaştı ve sonuçta insanlarla
temasa geçen diğer birçok türün de yazgısını paylaşan Neandertaller
tükendi. 1990′ların başında, egemen teori haline gelen “Afrika’dan
çıkış” senaryosu, çok merkezli evrimin yerini almıştı.

Çok
merkezli evrime son darbe, 1997′de yine moleküler biyologlardan geldi.
Matthias Krings ve Münih Üniversitesi’nden çalışma arkadaşları, gerçek
bir Neandertal’in -aslında, Fuhlrott’un orijinal Neandertal insanının-
kol kemiğinden küçük bir parçadan mtDNA numunesi almayı başardılar. Daha
sonra, Neandertal mtDNA’sını yaşayan insanlarınki ile karşılaştırarak,
araştırdıkları 379 diziden 27′sinde farklılık saptadılar. (Tersine,
diğer modern insanlarınkinden çok daha büyük bir çeşitlilik gösteren,
Afrikalıların DNA’sı birbirinden sadece 8 dizide farklılık
gösteriyordu.) Krings, Neandertaller ve modern insanlar arasındaki
genetik uzaklığın, Neandertallerin atamız olmasını çok büyük ölçüde
olanaksız kıldığı sonucuna ulaştı.

Bölgesel sürekliliği
savunanlar bu kanıtların hiçbiri karşısında pes etmediler. Genetik ve
tarihlemeye dayanan kanıtların geçerliliğini sorgularken, 1999′da, kendi
yaptıkları büyük buluşlardan biri onları sırtlarından vurdu. Lizbon’un
yaklaşık yüz otuz kilometre kuzeyinde, Portekizli arkeologlar
yarı-insan, yarı-Neandertal olduğu ortaya çıkan 24.500 yaşında bir erkek
çocuğunun iskeletini buldular. Çocuk anatomik bakımdan modern insana
özgü bir yüze sahip olmakla birlikte, gövdesi ve bacakları Neandertaldi.
Çocuğu an Neandertallerin tükendiği bir tarihten sonraki zaman dilimine
yerleştiren tarihleme, çocuğun Neandertal ve modern insanın melez
kuşaklarının atası olduğunu gösteriyor gibiydi.

Çok merkezli
evrimi savunanlar, eğer Neandertaller ve modern insanlar melezleşmişse,
Afrika’dan çıkış teorisinin yandaşlarının ileri sürdüğü gibi, bu
durumun, birbirlerinden o kadar uzak olamayacaklarını gösterdiğini
söylemekte gecikmediler.

Portekiz keşfi, her iki tarafı uzlaşmaz
görünen kanıt ve teorileri savunmaya zorlayarak, tartışmayı daha sivri
uçlara kaydırabilirdi. Bir ölçüde bu gerçekleşti: İki görüşü de öteden
beri savunanlar yeni bulguyu ya selamlamak ya da göz ardı etmek için
kuyruğa girdiler. Ama, belki de, tartışma odağı değişmeye başladığı için
eski keşiflerden sonrasına kıyasla söylemleri bir parça yumuşamıştı.
Bilim insanları, artık Neandertaller ya da diğer arkaik insanların
evrimleşerek modern insana dönüştüğünü öne sürmek yerine, gitgide
Neandertaller ve modern insanın ne tür bir etkileşim içinde olduğu
sorunu üzerinde odaklanıyorlardı.

Birbirleriyle savaşmışlar
mıydı? Birbirlerinden öğrenmişler miydi? Birbirleriyle konuşmuş ya da
melezleşmiş ya da yoksa birbirlerini sadece görmezlikten mi gelmişlerdi?

Belki ya arkeologlar ya mikrobiyologlar -ya da tamamen farklı
disiplinlerden gelen araştırmacılar- bir gün bu sorulan
yanıtlayabilecek. Şimdilik, yanıtlar ne kadar ilginç olursa olsun, çok
spekülatif. Örneğin, Alman antropologu Günler Brauer, Afrika’dan göç
senaryosunun çok daha ılımlı bir çeşidini önermiştir. Brauer’e göre,
modern insan gerçekten de Afrika’da ortaya çıkmış, sonra dünyanın diğer
yerlerine gitmiştir. Ama Ortadoğu ve Avrupa’da karşılaştığı
Neandertallerden birçok yönden farklı olmasına rağmen, onları
melezleşmeyecek kadar farklı görmemişti. Dolayısıyla Brauer, Neandertal
genleri bizim yapımızın ancak çok küçük bir parçasını bile oluştursa,
modern insanın bazı Neandertal ataları olabileceğini öne sürdü.

Diğer
kampta, Tennessee’li antropolog Fred Smith gibi, çok merkezliliğin bazı
savunucuları, insan yapısında temel genetik değişimin Afrika’da
gerçekleştiğini teslim ettiler. Ancak Smith Avrupalı ve Ortadoğulu
Neandertallerin, yeni gelenler tarafından ortadan kaldırılmadığını, tam
tersine onları içlerine alarak, genetik üstünlüklerini kendilerine
geçirdiklerini ileri sürdü.
Ne Brauer’un ne de Smith’in bulduğu orta yol tamamen benimsendi.
Bunun gibi, Neandertallerin insanın tarih öncesindeki yeri konusunda,
herhangi bir uzlaşma ufukta görülmüyor. Oysa, bilimcilerin çoğunluğu,
Neandertaller ve modern insan arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu
ikisinin zaman ve belki mekanda çakışmış olduğu konusunda artık uzlaşmış
bulunuyor. Dolayısıyla, başlangıçta bu iki türe ait topluluklar -her
biri bazı görünebilir insan özelliklerine sahip olmakla birlikte
günümüzün ırklarına göre birbirlerinden çok daha farklı topluluklar- bir
yer-lerde, en büyük olasılıkla, ilkin Ortadoğu, ardından Avrupa’da
birbirleriyle karşılaşmışlardı.
Daha sonra ne olduğunu kesin olarak bilen hiç kimse yok.

Neandertaller bundan 100 bin yıl önce Avrupa’da
aniden ortaya çıkmış ve yaklaşık 35 bin yıl önce de
yine hızlı ve sessiz bir biçimde yok olmuş -ya da diğer
ırklarla karışarak asimile olmuş- insanlardır. Günümüz
insanından tek farkları, iskeletlerinin biraz daha güçlü
ve kafatası ortalamalarının biraz daha yüksek olmasıdır.

Neandertaller bir insan ırkıdır ve bugün
artık bu gerçek hemen herkes tarafından kabul edilmektedir.
Evrimciler bu insanları “ilkel bir tür” olarak göstermek
için çok çabalamışlar, ama bütün bulgular Neandertal
insanının bugün sokakta yürüyen herhangi bir “yapılı”
insandan daha farklı olmadığını göstermiştir. Bu konuda
önde gelen bir otorite sayılan New Mexico Üniversitesi’nden
paleoantropolog Erik Trinkaus şöyle yazar:
Neandertal
kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan
ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertaller’in
anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi
veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insanlardan
aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur.1
Bu nedenle günümüzde birçok araştırmacı,
Neandertal insanını günümüz insanının bir alt türü olarak
tanımlayarak “Homo sapiens neandertalensis” demektedir.
Bulgular, Neandertaller’in ölülerini gömdüklerini, çeşitli
müzik aletleri yaptıklarını ve aynı dönemde yaşamış
Homo sapiens sapienslerle beraber, gelişmiş bir kültürü
paylaştıklarını açıkça göstermektedir. Kısacası Neandertaller,
sadece zamanla ortadan kaybolmuş “yapılı” bir insan
ırkıdır.

Homo Sapiens Archaic, Homo Heilderbergensis
ve Cro-Magnon

Homo sapiens archaic, hayali evrim şemasının
günümüz insanından bir önceki basamağını oluşturur.
Aslında bu insanlar hakkında evrimciler açısından söylenecek
bir şey yoktur, zira bunlar günümüz insanından ancak
çok küçük farklılıklarla ayrılırlar. Hatta bazı araştırmacılar,
bu ırkın temsilcilerinin günümüzde hala yaşamakta olduklarını
söyleyerek Avustralyalı Aborijin yerlilerini örnek gösterirler.
Aborijin yerlileri de aynı bu ırk gibi kalın kaş çıkıntılarına,
içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük
bir beyin hacmine sahiptirler. Ayrıca çok yakın bir
geçmişte Macaristan’da ve İtalya’nın bazı köylerinde
bu insanların yaşamış olduklarına dair çok ciddi bulgular
ele geçirilmiştir.

NEANDERTALLER:
İRİ YAPILI İNSANLAR
 

Üstte,
İsrail’de bulunan Homo Sapiens neanderthalensis,
Amud 1 kafatası yeralıyor. Neandertal insanı genel
olarak kısa boylu ve sağlam yapılı olarak bilinir.
Ancak bu fosilin sahibinin 1.80 m. boyunda olduğu
tahmin edilmektedir. Beyin hacmi ise bugüne kadar
rastlanılanların en büyüğüdür: 1740 cc. Bu nedenlerle
bu fosil, Neandertallerin ilkel bir tür olduğu
yönüandeki iddiaları çok kesin bir biçimde yıkan
bir delil niteliğindedir. Yanda görülen Kebara
2 (Moşe) fosili bugüne kadar bulunmuş en tamam
Neandertal kalıntısıdır. 1.70 boyundaki bu bireyin
iskelet yapısı günümüz insanından ayırdedilememektedir.
Fosille beraber bulunan alet kalıntılarından,
bu bireyin ait olduğu topluluğun aynı zamanda
aynı bölgede yaşayan Homo sapiens topluluklarıyla
aynı kültürü paylaştığrı düşünülmektedir.

Evrimci literatürde Homo heilderbergensis
olarak tanımlanan sınıflandırma ise, aslında Homo sapiens
archaic’le aynı şeydir. Aynı insan ırkını tanımlamak
için bu iki ayrı kavramın da kullanılmasının nedeni,
evrimciler arasındaki görüş farklılıklarıdır. Homo heilderbergensis
sınıflamasına dahil edilen tüm fosiller ise, anatomik
olarak günümüz Avrupalı’larına çok benzeyen insanların
günümüzden 500 bin, hatta 740 bin yıl önce İngiltere’de
ve İspanya’da yaşadıklarını göstermektedir.

Cro-magnon sınıflaması ise, 30.000 yıl
önceye kadar yaşadığı tahmin edilen bir ırktır. Kubbe
şeklinde bir kafatasına, geniş bir alna sahiptir. 1600
cc.’lik kafatası hacmi, günümüz insanının ortalamasından
fazladır. Kafatasında kalın kaş çıkıntıları vardır ve
arka kısımda, Neandertal adamının ve Homo erectus’un
karakteristik özelliği olan kemiksi çıkıntı bulunmaktadır.

Avrupalı bir ırk olarak kabul edilmesine
karşın, Cro-Magnon kafatasının yapısı ve hacmi, günümüzde
Afrika ve tropik iklimlerde yaşayan bazı ırklara fazlasıyla
benzemektedir. Bu benzerliğe dayanarak, Cro-Magnon’un
Afrika kökenli eski bir ırk olduğu tahmin edilir. Diğer
bazı paleoantropolojik bulgular, Cro-magnon ve Neandertal
ırklarının birbirleri ile kaynaşarak, günümüzdeki bazı
ırklara temel oluşturduklarını göstermektedir. Dahası
günümüzde Cro-magnon ırkına benzer etnik grupların Afrika
kıtasının farklı bölgelerinde ve Fransa’nın Salute ve
Dordonya bölgelerinde hala yaşadığı kabul edilmektedir.
Polonya ve Macaristan’da da aynı özelliklere sahip insanlara
rastlanmıştır.

Atalarıyla Aynı Anda Yaşayan Türler!…

Şimdiye kadar incelediklerimiz bize açık
bir tablo oluşturdu: “İnsanın evrimi” senaryosu tümüyle
hayali bir kurgudur. Çünkü böyle bir soy ağacının var
olması için, maymunlardan insanlara aşamalı bir evrim
yaşanmış ve bunun fosillerinin bulunmuş olması gerekir.
Oysa maymunlarla insanlar arasında açık bir uçurum vardır.
İskelet yapıları, kafatası hacimleri, dik ya da eğik
yürüme kriterleri gibi özellikler, insan ile maymunun
arasını açıkça ayırmaktadır. (1994 yılında iç kulaktaki
denge kanalları üzerinde yapılan incelemelerin de Australopithecus
ve Homo habilis’i maymun sınıfına, Homo erectus’u ise
insan sınıfına ayırdığına değinmiştik.).


26
BİN YILLIK İĞNE
Neandertal
insanının günümüzden onbinlerce yıl önce giyim-kuşam
bilgisine sahip olduğunu gösteren ilginç bir fosil:
26 bin senelik iğne. (D.Johanson, B. Edgar. From
Lucy to Language. s.99)

Bu
farklı türler arasında bir soy ağacı olamayacağını gösteren
çok önemli bir başka bulgu ise, birbirlerinin atası
olarak gösterilen türlerin aynı anda ve birarada yaşamış
olmalarıdır! Eğer evrimcilerin iddia ettiği gibi Australopithecuslar
zamanla Homo habilis’e, onlar da zamanla Homo erectus’a
dönüşmüş olsalardı, bu türlerin yaşadıkları dönemlerin
de birbirini izlemesi gerekirdi. Oysa aksine, böyle
bir kronolojik sıralama yoktur.

Evrimcilerin kendi hesaplamalarına göre,
Australopithecuslar 4 milyon yıl öncesinden 1 milyon
yıl öncesine kadar yaşamışlardır. Homo habilis olarak
sınıflandırılan canlıların ise 1,7-1,9 milyon yıl öncesinde
yaşadığı hesaplanmaktadır. Homo habilis’ten daha “ileri”
olduğu söylenen Homo rudolfensis için biçilen yaş ise,
2,5-2,8 milyon yıl kadar eskidir! Yani Homo rudolfensis,
“atası” olması gereken Homo habilis’ten neredeyse 1
milyon yıl daha yaşlıdır. Öte yandan Homo erectus’un
yaşı 1,6-1,8 milyon yıl kadar geri gitmektedir. Yani
Homo erectus örnekleri de, sözde ataları olan Homo habilis
sınıflamasıyla yaklaşık aynı zaman diliminde ortaya
çıkmışlardır.

Alan Walker, “Doğu Afrika’da Australopithecus
bireyleri ile Homo habilis ve Homo erectus türlerinin
aynı anda yaşadıklarına dair kesin deliller vardır”
diyerek bu gerçeği doğrular.2

Louis Leakey, Olduvai Gorge bölgesindeki
Bed II katmanında Australopithecus, Homo habilis ve
Homo erectus fosillerini neredeyse yanyana bulmuştur.3
Elbette böyle bir soy ağacı olamaz. Harvard Üniversitesi
paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de bir
evrimci olmasına karşın, Darwinist teorinin içine girdiği
bu çıkmazı şöyle açıklar:

Eğer birbiri ile paralel
bir biçimde yaşayan üç farklı hominid (insanımsı)
çizgisi varsa, o halde bizim soy ağacımıza ne oldu?
Açıktır ki bunların biri diğerinden gelmiş olamaz.
Dahası, biri diğeriyle karşılaştırıldığında evrimsel
bir gelişme trendi göstermemektedirler.4

Homo erectus’tan Homo
sapiens’e doğru ilerlediğimizde de yine ortada bir soyağacı
olmadığını görürüz. Homo erectus’un ve Homo sapiens
archaic’in günümüzden 27.000 yıl öncesine hatta 10.000
yıl öncesine kadar yaşamlarını sürdürmüş olduklarını
gösteren bulgular vardır. Avustralya’da Kow Bataklığı’nda
13 bin yıllık, Java Adası’nda ise 27 bin yıllık Homo
erectus kafatasları bulunmuştur.5

Homo Sapiens’in Gizli Tarihi

Tüm bu incelediklerimizin yanında, hayali
evrim soy ağacını temelinden yıkan en önemli ve şaşırtıcı
gerçek ise, Homo sapiens’in, yani modern insanın tarihinin
hiç umulmadık kadar geriye gitmesidir. Paleontolojik
bulgular, bundan neredeyse bir milyon yıl öncesinde,
bize tıpatıp benzeyen Homo sapiens insanlarının yaşadığını
göstermektedir.Bu konudaki ilk bulgular,
ünlü evrimci paleoantropolog Louis Leakey’e aitti. Leakey,
1932 yılında Kenya’daki Victoria gölü yakınlarındaki
Kanjera bölgesinde anatomik olarak modern insandan farkı
olmayan, Orta Pleistosen devrine ait birkaç tane fosil
buldu. Ancak Orta Pleistosen devri, bundan bir milyon
yıl öncesi demekti.6
Bu bulgular evrim soy ağacını tepetaklak
ettiği için diğer bazı evrimci paleoantropologlar tarafından
reddedildi. Ama Leakey, hesaplarının doğru olduğunu
her zaman için savundu.

Evrimci literatürün en popüler
dergilerinden biri olan Discover, Aralık 97 sayısında,
800 bin yıllık insan yüzünü kapaktan vererek, evrimcilerin,
“bizim geçmişimize ait yüz bu mu?” şeklindeki
hayret ifadesini başlık yapmıştı.

Bu tartışma unutulmaya başlamıştı
ki, 1995 yılında İspanya’da bulunan bir fosil, Homo sapiens’in
tarihinin sanıldığından çok daha eski olduğunu çok çarpıcı
bir biçimde ortaya çıkardı. Söz konusu fosil, Madrid Üniversitesi’nden
üç İspanyol paleoantropolog tarafından İspanya’daki Atapuerca
adı verilen bölgedeki Gran Dolina mağarasında bulundu.
Fosil, günümüz insanıyla tamamen aynı görünüme sahip 11
yaşındaki bir çocuğa ait bir insan yüzüydü. Ancak çocuk
öleli tam 800 bin yıl olmuştu. Discover dergisi, Aralık
1997 sayısında, konuya geniş yer verdi.
Bu
fosil, Gran Dolina araştırma ekibinin başı Arsuaga Ferreras’ın
bile insanın evrimi hakkındaki inançlarını sarsmıştı.
Ferreras, şöyle diyordu:

Büyük, geniş, şişkin,
yani anlayacağınız ilkel bir şeyle karşılaşmayı umuyorduk.
800.000 yıl yaşındaki bir çocuktan beklentimiz, Turkana
Çocuğu gibi bir şey olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz
bütünüyle modern bir yüzdü… Bunlar sizi sarsan türden
şeyler: Fosil bulmak değil, tamam fosil bulmak da
beklenmedik ve güzel bir olay. Fakat, en etkileyici
olanı bugüne ait olduğunu düşündüğünüz birşeyi geçmişte
bulmanız. Bu bir anlamda, Gran Dolina’da kasetçalar
bulmak gibi birşey. Böyle birşey çok şaşırtıcı olurdu
elbette. Alt Pleistosen tabakalarında teypler, kasetler
bulmayı beklemiyoruz, ancak 800 bin yıllık “modern”
bir yüz bulmak da bunun gibi bir şey. Onu gördüğümüzde
çok şaşırmıştık.7

Bu fosil Homo sapiens’in tarihinin
800 bin yıl kadar geriye götürülmesi gerektiğine işaret
ediyordu. Ama fosili bulan evrimciler, ilk şoku atlattıktan
sonra, bu fosilin başka bir türe ait olduğuna karar verdiler.
Çünkü evrim soy ağacına göre 800 bin yıl önce Homo sapiens’in
yaşamamış olması gerekiyordu. Bu yüzden “Homo antecessor”
adlı hayali bir tür oluşturdular ve Atapuerca kafatasını
bu sıralamaya dahil ettiler.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com/t2669-neandertaller-sebze-de-yiyormu

Darwinizm’in Tanımı

Darwinizm, Charles Darwin’in evrim ve doğal seçilime ilişkin fikirlerindeki temel kuramın karşılığı olarak kullanılan bir deyimdir. Ancak bu deyimin çok daha geniş bir kapsamı olup, anlamı da kullanana göre değiştiği gibi, zamanla da değişmiştir.

Deyim şu sıralarda daha çok Darwin eleştirmenlerince, evrimsel biyolojiyi destekleyenlerin inancını tanımlamak üzere kullanılmaktadır. Nitekim internette yapılacak bir arama deyimin gerek ülkemizde gerek dışarıda daha çok bu yönde kullanıldığını kanıtlayacaktır. Bu kullanış tarzı ateizm ile bir çağrışımı içeriyor. “Yaratılışçı”lar da deyimi ekseriya küçümseyici bir tarzda kullanırlar. Evrimi bir doktrin veya inanç olarak görmek, “yaratılış”ın okullarda öğretilmesi için dinsel güdülü politik tartışmaları kuvvetlendiriyor. Nitekim, dünyada benzeri görülmemiş şekilde, ülkemizde yaratılışçılık eğitim müfredatına alınabilmiştir.

Bununla beraber Darwinizm, bilimsel çevrelerde modern evrim kuramlarını, ilk kez Darwin’in ortaya attığı halinden ayırmak için de kullanılmaktadır. Örneğin sonradan geliştirilmiş genetik sürüklenme ve gen akışı kuramlarına kıyasla Darwin’in önerdiği doğal seçilim düzeneğine atıfta bulunmak için Darwinizm kullanılabilir. Ayrıca “Klasik Darwinizm”, “Darwin’in Darwinciliği” gibi deyimler de halen yazında geçerli olan deyimlerdir.

Başka bir kullanış tarzı da evrim düşüncesi tarihinde Lamarck’çılık ve modern sentez gibi diğerlerine kıyasla Darwin’in rolüne işaret etmek için olmuştur

Esasen evrim kavramı tam olarak Charles Robert Darwin tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilmiştir. Darwin’in Edinburg ve Cambridge’deki yol göstericileri onun felsefi eğilimlerini ve bilimsel kariyerini kesin bir şekilde yönlendirmişlerdi. Daha sonra Beagle araştırma gemisinde kılı kırk yaran gözlemler, kanıt toplama, deneyler, not alma, okuma ve düşünme ile geçen beş yıl, onu yaşamının geri kalan kısmının yönünü tam olarak kesinlemiştir. Darwin, Malthus’un nüfus için yaptığı gibi, organizmalar geometrik artan bir oranda üremeye yönlenmişken, türlerin aşağı yukarı sabit sayıda kaldığını gözlemlemişti. Bundan da varoluş, yaşamı sürdürmek üzere sürekli bir mücadele olduğu sonucuna varmıştı. Çeşitliliğin – aynı tür içindeki üyeler arasındaki farkların – varlığına işaret etmiş ve var olma çabasındaki bitki veya hayvana yardım edici değişikliklerin onların üreme ve yaşamı sürdürebilmesini daha iyi sağladığını belirtmişti. Bu uygun değişiklikler yaşamını sürdürebilenlerin çocuklarına aktarılır ve ardışık nesillerle bütün türe yayılır. Bu süreci de doğal seçilim ilkesi olarak adlandırmıştı.

Aslında akademik çevrelerde ve gündelik yazında “Darwin’in evrim kuramı” ekseriya tekilmiş gibi atıfta bulunuluyor. Gerçekte Darwin’in evrim “kuramı”, bir demet kuramdan meydana gelmiştir ve eğer çeşitli parçalarının farkına varılmazsa Darwin’in evrimsel düşüncesini yapıcı bir şekilde anlamak olanaksızdır. Ernst Mayr, genel olarak Darwin’in kuramına atıfta bulunduklarında başka yazarların da bir şekilde aklında mutlaka aşağıdaki 5 kuramın olduğunu söylüyor (bununla beraber cinsel seçilim, pangenesis, kullanış ve kullanılmazlığın etkisi, karakter uzaklaşması gibi başkaları da var) :

1 – Evrim (kendi başına): Bu, dünyanın sabit olmadığını veya yeni yaratılmadığını veya da sabit bir döngüde olmadığını; ama durmadan değiştiğini ve organizmaların zamanla dönüşüm geçirdiği kuramıdır.

2 – Ortak Şecere : Bu, her organizma grubunun ortak bir atadan indiğini; hayvan, bitki ve mikroorganizmalar da dahil olmak üzere bütün organizmaların sonunda, dünyada yaşamın tek bir kökenine kadar geri gittiği kuramıdır.

3 – Türlerin Çoğalması: Bu kuram çok geniş organik çeşitliliği açıklar. Türlerin, kardeş türlere bölünmeyle veya yeni türlere evrilebilen coğrafi olarak tecrit edilmiş kurucu kütlelerin oluşmasıyla çoğaldığını önerir.

4 - Aşamacılık: Bu kurama göre evrimsel değişiklikler yeni bir tipi temsil eden yeni bireylerin aniden üretilmesi ile değil grupların aşamalı değişmesi ile meydana gelir.

5 - Doğal Seçilim: Bu kurama göre evrimsel değişiklik her soyda genetik değişikliğin bol miktarda üretimi sonucu ortaya çıkar. Yaşamını sürdüren göreceli az miktarda bireyler, kalıtımla akatarılabilen karakterlerin özellikle iyi uyarlanmış birleşimi sayesinde, sonraki nesillere yol açarlar.

Darvinizm’i doğru veya yanlış olan basit bir kuram değil, sürekli değiştirilen ve geliştirilen bir araştırma programı olarak ele almak gerekir. Bu, modern evrimsel sentezden önce de böyleydi, şimdide böyledir. Aşağıda Darvinizm’deki değişikliklerin bazı önemli evreleri verilmiştir:

1883 – 1886 – Weismann’ın Yeni Darvinciliği – Yumuşak kalıtımın sonu; çiftli ve genetik yeniden birleşimin tanınması
1900 - Mendelizm - Genetik sabitliğin kabulü ile karışım kalıtımının reddi
1918 – 1933 – Fişerizm (Fisherism) – Evrimin gen frekanslarının ve seçilim baskılarının zorlaması meselesi olarak düşünülmesi
1936 – 1947 – Evrimsel Sentez – Kütle düşüncesinin vurgulanması, çeşitliliğin evrimine ilgi, coğrafi türleşme, değişken evrimsel oranlar
1947 – 1972 – Sentez sonrası – Bireyin artan bir şekilde seçilimin hedefi olarak görülmesi, daha bütünsel yaklaşım, şans ve kısıtların artan tanınması
1945 – 1972 - Sıçramalı Dengeler - Türleşmeci evrimin önemi
1969 – 1980 - Cinsel seçilimin önemi - Seçilim için üretken ardılın önemi

Darvinci bir süreç, modern tanımlamasıyla, aşağıdaki şemadan oluşur:

A - Öz-kopyalama/Kalıtım: Bazı varlıklar kendilerinin kopyalarını üretmeye muktedir olmalılar, ve bu kopyalar da tekrar üremeye muktedir olmalıdırlar. Yeni kopyalar eskilerin karakterlerinin varisi olmalıdırlar. Bazan farklı değişmeler cinsel üremede yeniden bir araya gelebilir.

B - Değişim: Varlık topluluğunda farklı karakterler dizisi olmalıdır ve yeni değişikliklerin topluluğa sokulması için bir düzenek olmalıdır.

C - Çeşitlilik: Kalıt özellikler; ya idame ile (doğal seçilim), ya da partner bularak yavru üretme (cinsel seçilim) yetisi ile; varlıkların kendilerini üretme yeteneğini bir şekilde etkilemelidirler.

Eğer varlık veya organizma üremek üzere idame ederse, süreç yeniden başlar. Bazan, daha katı belirlemelerde, çeşitleme ve seçilimin farklı varlıklarda etki yapması gerekir. Darvinizmin belirlediği, hangi vasıtayla olursa olsun, bu şartların bulunduğu herhangi sistemde evrimin meydana gelmesinin olasılığıdır. Yani zamanla varlıklar, kendilerinin tekrar meydana gelmesini destekleme eğiliminde olan karmaşık özellikler biriktirirler. Bu, Evrensel Darvinizm (ilk defa Richard Dawkins tarafından “Gen Bencildir” (1976) kitabında kullanıldığı gibi) olarak adlandırılır.

Sitemizde evrimle ilgili geniş bilgi ve son gelişmeler ayrıca ele alınmıştır.

Kaynakça:
http://en.wikipedia.org/wiki/Darwinism
http://www.bartleby.com/65/da/Darwinis.html
http://www.talkorigins.org/faqs/darwinism.html
http://plato.stanford.edu/entries/darwinism/

Darwin’in Yaşamı

Charles Darwin 12 Şubat 1809′da Shrewsbury kasabasında doğdu ve 18 Nisan 1882′de Kent’teki evinde öldü. Robert Waring Darwin ile Susannah Wedgewood’un beşinci çocukları ve ikinci oğulları idi.

Darwin’in zamanında ve öncesinde İngiliz kültüründe kökten değişiklikler yaşıyordu. Ailesinin yapısı da Darwin’i bu değişikliklerin ortasına atmıştır. Dedesi Erasmus Darwin zengin ve saygın bir fizikçi idi. Aynı zamanda da aydınlanma fikirlerini, eşitlik ve – tanrının varlığı hakkında ve dünya yaratıklarının doğal başlangıcı hakkında serbest konuşma özgürlüğe da dahil olmak üzere – özgürlükleri savunan bir radikaldi. Doğa tarihi üzerine ilk çağlardan beri yaşayan canlıların yukarı doğru gelişimi de dahil olmak üzere evrimsel spekülasyonları savunduğu makaleler yazmıştı. Serbest düşünce taraftarı Lunar Society adlı bir derneğin üyesiydi. Üyeler Birmingham’da sık sık toplanarak yeni teknolojik ve endüstriyel ilerlemelerden son felsefi ve bilimsel fikirlere her şeyi tartışırlardı. Bu grup içinde C. Darwin’in diğer dedesi Josiah Wedgewood da vardı. Grubun dinsel eğilimi ise kilisenin kuşkulu bakışları altında -karşıt – idi. Bu sırada Avrupa ve Amerikaları çalkalayan devrimci karakterli felsefi, bilimsel ve politik fikirleri etkinlikle destekliyorlardı. Dolayısıyla Charles’ın babası; Robert Darwin de babasını izleyerek bir doktor oldu ve Josiah Wedgewood’un kızı Susannah Wedgewood ile evlendi. Çift Shrewsbury’ye yerleşti. Haziran 1817′de Susannah, Charles 8 yaşındayken öldü.

Annesi Charles’ı üniteryen* bir rahip tarafından işletilen bir okula göndermişti. Ama annesi ölünce, babası da onu Shrewsbury okuluna aktardı. Charles bu okulda Yunanca ve Latinceye çalışacak yerde doğayla haşır neşir oluyor, her çeşit böcek ve mineral topluyordu. Babasının dikkatli gözetimi altında büyük kardeşleri sorumluluğunu almışlardı. Babası onu da doktor yapmak istiyordu. Yazları babasına hastaları turlarken yardım ediyordu. Sonunda babası onu 16 yaşında Edinburg’a tıp tahsili için yolladı. Ancak Charles’ın bu tahsili, aslında çok yatkın olmasına karşın, iki nedenden yarıda bıraktığı anlaşılıyor. Babasının işleri çok iyi gitmişti ve ömrü boyunca bağımsız olarak doğadan örnek toplayarak yaşayabilirdi. Zaten doğaya bu ilgisi öyle ileriydi ki Edinburg Kraliyet Derneği, Plinian Derneği toplantılarına katılıyordu, iki tane bildiri bile sunmuştu. Zoolog Robert Grant onu ilk defa Lamarck’ın evrim kuramı ile tanıştırmıştı. İkinci neden ise henüz anestezinin bilinmediği zamanlarda bayıltılmadan ameliyat edilen bir çocuğun ıstırabına tanık olmasıdır. Ancak bu arada bilime eğilimi kimya, jeoloji, ve anatomi dersleri ile kuvvetlenmişti. Tıpla ilişkisini kesme kararı sonunda babası ona ilahiyat öğrenmek üzere Cambridge’i önerdi. Charles karşı çıkmadı.

1928 Yılında Cambridge’e gelen Charles burada yaşamının en mutlu 3 yılını geçirdi. Otobiyografisinde** bu dönem için boşa harcanmış zaman demesine karşın hem mutlu olduğunu hem de karşılaştığı bilimsel etkileri anlatmıştır. İşte bu etkiler Darwin’in daha sonra kurup geliştireceği evrim tasarımları için son derece önem taşır. Akademik kısmı boşa harcanmış saymasına rağmen Matematik, Klasik Yunan ve Teoloji derslerinde gayretlidir ve 3 sene sonunda Ağustos 1831′de mezun olur. Bu arada din bilimci Paley’in Hıristiyanlığın Kanıtları, Ahlak Felsefesi, Doğal Teoloji gibi kitaplarından özellikle bahseder ve ona olan hayranlığını da belirtir. Ancak o zaman da, sonra da bunların gelişmesine hiçbir katkısı olmadığını da bilmektedir. Profesör John Stevens Henslow ile tanışması bütün kariyerini değiştirecektir. Onun çevresine katılır, başkaları ile de – ve jeolog Adam Sedgwick ile – tanışır ve apayrı bir dalda da gelişmeye başlar. Bitki toplama keşiflerine katılır. Zaten böcek toplamayı hiç bırakmamıştır. Adam Sedgwick onu iki kez İngiltere ve Galler’de uzun jeolojik turlara alır. Darwin zaten evrimci görüşün öncülerinden dedesi Erasmus Darwin’den evrim düşüncesine aşina idi. Cambridge?de yer bilimciLyell’in, dedesi gibi milyonlarca yıl geri giden öğretileri de onu yönlendirmişti. Darwin’in akademik olarak ilahiyatın eğitimi yanında doğa bilimlerine eğilimli ikili eğitimi, dünya görüşünü yan yana sürdürmesi onu hiç rahatsız etmemiştir.

Cambridge’deki son yılında Herschel’in ve Humboldt’un kitapları ona “Doğa Bilimlerinin asil yapısına en alçak gönüllü bir katkı eklemek için yanan bir coşku uyandırdı.” İşte, mezuniyet sonrasında Humboldt’un aktardığı Güney Amerika incelemelerinin benzerini gerçekleştirme fırsatı da ayağına gelmişti. Henslow’dan gelen bir mektup Beagle gemisi kaptanının Güney Amerika ve Pasifik’e yapılacak seyahatte kamarasının bir kısmını gönüllü bir doğa bilimciyle ücretsiz olarak paylaşmak isteğini iletiyordu. Beagle gemisi hükümet tarafından Güney Amerika kıyılarını araştırmakla görevlendirilmişti.

Aralık 1831′de Beagle’ın denize açılmasıyla başlayan bu sefer iki sene yerine beş sene sürmüş ve Güney Amerika yerine Dünya turu haline gelmiştir.
alt

Bu arada uğradıkları Galapagos Adaları Darwin’in en önemli gözlemlerinin ve keşiflerinin yaptığı yerdir. Darwin gezi dönüşünde keşiflerini uzun sürede kitaplar halinde yayınladı:

1 – 1839 Mayıs: (Kaptan P. King, Kaptan R. FitzRoy ile beraber) Beagle’in Gezisi Sırasında Ziyaret Edilen Ülkelerdeki Jeoloji ve Doğa Tarihi Araştırmalarının Günlüğü
2 – 1839 Ağustos: (Kendi anlatımı) Beagle?in Gezisi Sırasında Ziyaret Edilen Ülkelerdeki Jeoloji ve Doğa Tarihi Araştırmalarının Günlüğü.
3 – 1839: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 2. Kısım – “Memeliler”
4 – 1840: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 1. Kısım – “Memeli Fosiller”
5 – 1841: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 3. Kısım – “Kuşlar”
6 – 1842: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 4. Kısım – “Balıklar”
7 – 1842 Mayıs: Güney Amerikanın Jeolojik Gözlemleri ? Mercan Adalarının Yapı ve Dağılımı
8 – 1843: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 5. Kısım – “Sürüngenler”
9 – 1844: Güney Amerikanın Jeolojik Gözlemleri – Volkanik Adalar
10 – 1846: Güney Amerikanın Jeolojik Gözlemleri – Güney Amerika

Darwin 1836′da gezi dönüşünde kendini tamamıyla notlarına ve örneklerine vermiş, sistematik bir şekilde çalışıyordu. Ancak Ekim 1838′de tesadüfen okuduğu Malthus’un Nüfus (Population) adlı kitabı her şeyi doğru yöne oturttu:

“… birden bu şartlar altında uygun değişikliklerin korunmaya, uygun olmayanların ise yok olmaya yönleneceği beni çarptı. Bunun sonucu yeni türlerin oluşmasıydı.”

Böylelikle evrimin meydana geldiği, evrimsel değişikliklerin binlerce yıldan milyonlarca yıla uzanan aşamalarla oluştuğu, evrim için ana düzeneğin doğal seçilim denen bir süreç olduğu ve bugün canlı olan milyonlarca türün ise tek bir yaşam formundan türleşme (speciation) denilen kollara ayrışma süreci sonucu ortaya çıktığı gibi kuramlarını oluşturmaya başladı. Ancak bunun sonuçlarını yıllarca saklayacaktı:

“… ama önyargıdan sakınmakta o kadar endişeliydim ki en ufak bir taslağını bile bir süre yazmamaya karar verdim. Önce 1842′de kendime kurşun kalemle 35 sayfalık çok kısa bir özet yazma hoşnutluğuna izin verdim. Sonra bu 1844 yazında güzelce kopyalayıp hala da bende duran 250 sayfaya ulaştı.”

Ancak kısa adı “Türlerin Kökeni” olan bu kitap yayını için daha 14 sene bekleyecektir.

Bu arada Darwin’in Beagle gezisi sırasında yolladığı fosil örneklerini ve jeolojik mektupları Henslow bilim çevrelerinde göstererek öğrencisinin ününü arttırmıştı. Darwin döndüğünde bilimsel çevrelerde çok ünlüydü. Çok geçmeden Darwin Cambridge’e taşınarak koleksiyonunu organize etmeye ve günlüğünü yeniden yazmaya başladı. 17 Şubat 1837′de Coğrafya Derneği Konseyine seçildi. Kısa sürede bu sefer Londra’ya taşındı ve daha çok bilim adamı ile tanışıp daha fazla çalışmaya başladı. Koleksiyon ve mektuplarını inceleyen uzmanların raporlarını da elden geçirip yayınlıyordu. Tabi sonunda hastalandı. Bu hastalıktan hiç iyileşmedi. Kalp çarpıntılarını mide ağrıları, kusma, titreme ve diğer semptomlar izliyordu. Stresli zamanlarda bunlarda artış oluyordu. Tedavi hemen hiç yararlı olmadı. Daha sonra bunun Güney Amerika’da böceklerin ısırmasıyla geçen Chagas hastalığı olduğu tahmin edilmiştir. Darwin bu arada Coğrafya Derneği sekreterliğini de üstlenmişti.

Darwin’in hazırlığını yaptığı halde “Türlerin Kökeni”ni basmayı ertelemesi çeşitli yorumlara neden olmuştur. Bir yorum onun insanoğlunun kör bir seçilim sürecinin ürünü olduğunu göstermekten kaçındığı şeklindedir. Ancak 1858 yazında, kendisi ile aynı sonuçlara varmış olan Alfred Russel Wallace’dan bir derneğe sunulmak üzere hazırlanmış bir bildiri alması onu harekete geçirdi. Her ikisinin de derneğe bildiri sunması kararlaştırıldı, Darwin’in Wallace’da bulunmayan zengin verileri vardı. 1844′deki hazırlığını kısaltarak “Türlerin Kökeni”ni 22 Kasım 1858′de bastırdı. Bu kuram geniş yankı uyandırmıştır. 1859 Yılı düşünce tarihinin dönüm noktası olarak sayılabilir.

alt

Türlerin kökeninden 12 yıl sonra insanın kökenine ilişkin görüşleri de “İnsanın Türeyişi” adlı kitabıyla 1871′de iki cilt olarak yayımlandı. Bu kez daha önceki direniş yoktu. Bu hem çoğu okurun aynı sonucu kendilerinin çıkarmış olması yanında geçen süre içinde aynı konuda daha az önemli ama pek çok makale ve kitap yayınlanmasının da etkisi vardır.

Darwin Türlerin Kökeni’nde insanın adını anmaktan çekinmiş, ancak “… İnsanın kökeni ve tarihine ışık tutulmuş olacaktır.” demekle yetinmişti. Ancak İnsanın Türeyişi’nde insan ve diğer memeliler arasında fiziksel ve fizyolojik açılardan temelde farklılıklar olmadığını savunmakla yetinmedi, benzerliklerin insanın kültürel ve ahlaki yaşamı için de geçerli olduğunu gündeme getirdi. Yani ahlak, zeka, yardımseverlik, yurtseverlik vs yi de biyolojik yapı gibi kalıtımın parçası olarak görmüştür. İşte bu husus sonradan Darwin’in haksız olarak suçlanmasına, fikirlerinin yozlaştırılmasında önemli nokta oluşturulmasına yol açmıştır. Çünkü Darwin’in ve bazı Darwin’cilerin toplumsal olay ve olguları “en güçlünün yaşaması? ilkesi içinde yorumlama girişimi insanlığa karşı suçlardan birisi için bilimsel kılıf oluşturmuştur. “Sosyal Darvincilik” adı verilen bu akım “madem ki en güçlülerin yaşaması doğa yasasıdır, o halde zayıflar ortadan kaldırılmalıdır” görüşüyle tarihteki en utanç verici sayfalardan birini oluşturmuştur. Ancak elbette Darwin ırkçılık, kölecilik, soykırımdan yana değildir. Onun Beagle Gezisi notları baştan sona insan topluluklarına değer veren, hoşgörülü bakışlarıyla doludur. Charles Darwin’in çeşitli kuramları ve sonraki gelişmeleri, çeşitli kanıtlar, bilim ve insanlığa yön vermesi, sitemizde detayları ile anlatılmıştır.

Darwin, Beagle yolculuğu sonrasında hastalığının ilk ortaya çıkışında kuzeni Emma Wedgewood ile oldukça yakınlaşmıştı. Onunla 24 Ocak 1839′da evlendi. Darwinler’in on tane çocukları oldu. İki tanesi bebekken öldü. On yaşında ölen Annie ise onları yıkmıştı. Darwin çocukları hastalandıkça akraba evliliği sonucu kalıtımlarından gelecek zayıflıklardan korkardı. Ama diğer çocuklarının çoğu seçkin insanlar oldu: iki ev kadını, bir banker, bir asker, bir botanikçi, bir inşaat mühendisi, bir astronom-matematikçi. Darwin’in gayet düzgün, programlı bir yaşamı vardı. Belli zamanda yemek yer, yürüyüşe çıkar, çalışır, mektup okur ve yazar, karısıyla tavla oynar ve onun okuduğu romanları dinler, gazete okur ve uyurdu. Bu değişmeyen yaşam tarzını, hiç geçmeyen hastalığından gelen zorlukları hafifletmek için seçtiği anlaşılıyor.

Darwin bu araştırıcı yaşamını böcekler ve bitkiler üzerine eserler vererek sürdürdü. 19 Nisan 1882′de 73 yaşında öldüğü zaman gençliğinde gördüğü tüm tepkilere karşın çağının önde gelen bilim adamlarından sayılıyordu. Görkemli bir cenaze töreniyle Westminster Kilisesinde Isaac Newton ve Charles Lyell’in yakınına gömüldü.

Darwin ailesinin geçmişi itibariyle konformist değildi. Babası ve dedesi serbest düşünce taraftarı idi. Kendisi ise gençliğinde İncil’den hiç şüphe etmemişti. Ancak Beagle yolculuğunda bunu sorgulamaya başladı. Düşüncelerinin değişmesi yavaş olmuştur. Yolculuk dönüşünde bile ahlak konusunda İncil’i referans almakla beraber artık tarihsel olarak Tevrat’a inanmıyordu. İnancı zayıflamaya başladı ve sonunda kızı Annie’nin ölümüyle Hıristiyanlığa bütün imanının kaybetti. Bu tarihten itibaren ailesi ile kiliseye gitmemiştir. Kendisine sorulduğunda, Tanrının mevcudiyetini yadsıma anlamında bir ateist olmadığını, ama anlayışının agnostik olaraktanımlanmasının daha doğru olacağını yazmıştı. 1915 yılında Lady Hope onun ölüm döşeğinde dine döndüğünü savlamışsa da Darwin’in çocukları bunu yalanladılar. Son sözlerini karısı Emma’ya yöneltmiştir: “Ne kadar iyi bir eş olduğunu hatırla.”

Notlar:

*üniteryan – Hıristiyanlarda Tanrının üçlü kişilik inanışı yerine tek kişilikli Tanrıya inanış.
** Charles Darwin otobiyografisini basılmak üzere değil, çocukları ve eşi için yazmıştır. Bunu otobiyografisine giriş satırlarında belirler. Oğlu Francis Darwin’in notu, özel pasajların otobiyografiden çıkartıldığını gösteriyor. Otobiyografisine “Aklımın ve Karakterimin Gelişmesinin Anımsamaları” (Recollections of the Development of my Mind and Character) adını vermiş ve 3 Ağustos 1876′da düştüğü “Yaşamımın bu kısa öyküsü 28 Mayıs’ta Hopedene’de başladı ve o zamandan beri çoğu öğleden sonraları bir saate yakın yazdım” notu ile biter. Ancak 1881′de bunlara bir ek yaptığı anlaşılıyor.

Kaynakça:

What Darwin Really Said – Benjamin Farrington
http://plato.stanford.edu/entries/darwinism/#2.1
http://www.aboutdarwin.com/darwin/WhoWas.html
http://www.stephenjaygould.org/library/darwin_autobiography.html
http://www.lucidcafe.com/library/96feb/darwin.html
http://library.thinkquest.org/21605/Darwin‘slife.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Charles_Darwin

Doğal Seçilim

Evrim süreci, kendi kendine değil, doğal bir takım etmenler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu etmenlere “evrimsel etmenler” ismini vermekteyiz. Bilinen evrimsel etmenler,

  • Mutasyon (her nesilde genler üzerinde oluşan rastgele değişiklikler),
  • Gen akışı (bireylerin coğrafı göçü sonucunda ortaya çıkmaktadır),
  • Genetik sürüklenme (nüfustaki büyük azalmalar sonucunda oluşmaktadır)
  • Rastgele olmayan eş seçimi
  • Ve, doğal seçilimdir. [1]

Bu sayılan etmenlerden evrim üzerindeki etkisi en fazla olanlardan biri, kuşkusuz doğal seçilimdir.

Doğal seçilim, üreyen bir canlı nüfusunda, canlıya yarar sağlayan ırsi özelliklerin nüfusta görülme sıklığının sonraki nesillerde arttığı, canlıya zarar veren ırsı özelliklerin nüfusta görülme sıklığının ise sonraki nesillerde giderek azaldığı bir süreç olarak tanımlanmaktadır.

Doğal seçilimin ne olduğunu anlamak için bilmemiz gereken en önemli kavram “uygunluk”tur. Doğal ortamda, o ortamın şartlarına en uygun bireyler hayatta kalmakta, ve sonrasında üreyip yeni nesiller oluşmasına katkıda bulunabilmektedirler.

Doğal seçilime en sık verilen örnek, bakterilerin antibiyotiklere bağışıklık geliştirmesidir. Antibiyotikler, penisilinin bulunuşundan beri (Alexander Fleming, 1928) bakteriyel hastalıklarla savaşmak için sıkça kullanılmaktadırlar. Doğal bakteri grupları, çok büyük sayılardaki bireylerinin içinde, mutasyonlar sayesinde hatırı sayılır miktarda çeşitlilik içermektedirler. Bir bakteri grubunun bulunduğu çevreye antibiyotik verildiğinde, bakterilerin büyük kısmı hemen ölür, ancak bazıları onları birazcık daha dayanıklı yapan mutasyonlar geçirmiş olabilirler. Eğer antibiyotik, bu bakteri grubuna çok kısa süreyle uygulanırsa, bakterilerin çoğu ölürken, bu biraz daha dayanıklı bakteriler hayatta kalacaklardır. Bu, antibiyotikli ortama uyum sağlayamayan bakterilerin ayıklandığı bir doğal seçilimdir.

  • a) Doğal Bakteri Grubu
  • b) Antibiyotik uygulanmış bakteri grubu
  • c) Antibiyotikten sonra yeniden çoğalan yeni bakteri sonrası

Hayatta kalan bu bakteriler, sonraki yeni nesli oluşturarak üreyeceklerdir. Önceki nesilde antibiyotikli ortama uyumsuz olan bakterilerin ayıklanması sonucunda, bu nesil antibiyotiğe biraz daha dayanıklı bireyler içermektedir. Aynı zamanda, bu nesilde de mutasyonlar oluşmuştur. Kendiliğinden oluşan mutasyonlar çok seyrek oluşur, bu mutasyonların bireye bir avantaj sağlaması daha da enderdir, ancak bakteri nüfusu avantajlı mutasyona sahip bakterilerin bulunabileceği kadar büyük sayıdadır. Bu yeni nesil bakteri grubuna ve bundan sonraki nesillerine de artan sürelerle antibiyotik verildiğinde, sonuç olarak antibiyotiğe bağışık bakteriler oluşmaktadır.

Günümüzde, antibiyotiklerin yaygın ve yanlış kullanımı sonucunda, daha önce bağışıklığı olmayan birçok bakteri türü, çeşitli antibiyotiklere bağışıklık geliştirmişlerdir. Bunun sonucunda, tıp araştırmacıları sürekli yeni antibiyotikler geliştirmek zorunda kalmaktadırlar. Aynı durum, tarım ilaçları ve tarım zararlıları için de geçerlidir. [2]

Doğada, üç tipte doğal seçilim gerçekleşebilmektedir:

Yönlü doğal seçilim

Bir türün nüfusunun sahip olduğu karakter dağılımının bir ucundaki bir özelliğin (örneğin ortalamadan daha büyük olmasının) hayatta kalması ve üremesi daha kolay ise, bu durum bir yönlü doğal seçilim ile sonuçlanmaktadır.

Yönlü doğal seçilim aktif olduğu zaman, türün ortalama özellikleri nesiller geçtikçe şimdikinden farklılaşma eğilimindedir.

Yukarıda verilen bakteri örneği, yönlü doğal seçilime bir örnektir: bakterilerin özellikleri, geçen her nesilde, antibiyotiğe bağışık olma yönüne doğru gitmektedir.

Dengeleyici doğal seçilim

Eğer ortalamadan daha büyük ve daha küçük bireylerin üreme şansı daha azsa, yani ortalama büyüklükteki bireyler ortama en uygunu ise, dengeleyici doğal seçilim gerçekleşmektedir.

Dengeleyici doğal seçilimde, nüfus içinde zaten en çok görülen özellik seçilmektedir ve bu özelliğin görülme sıklığı nesiller geçtikçe daha da artarken, bu özellikten sapma gösterenler giderek azalmaktadır.

Dengeleyici doğal seçilime bir örnek, insanlardaki bebek doğum ağırlıklarıdir. Doğum kilosu, nüfus ortalama doğum ağırlığı olan 3.3 kg civarında olan bebeklerde doğumdan hemen sonra ölüm riski, kilosu daha az veya çok bebeklere göre daha azdır. Bu durumda, doğumda kilosu 3.3´e yakın olan bebeklerin yaşama ve üreme şansı daha çok olmaktadır. Bu durum, özellikle modern tıptaki gelişmelerden önce böyleydi, günümüzde bu ortalamadan farklı kiloda doğan bebeklerin yaşatılma oranı çok artmıştır.

Ayırıcı doğal seçilim

Eğer büyük ve küçük bireyler ortama uygun, fakat ortalama büyüklükteki bireyler ortamla uyumsuz ise ayırıcı doğal seçilim gerçekleşmektedir.

Ayırıcı doğal seçilimde, türün birbirinin zıddı iki uç özelliği seçilmekte, ortalama özellik ise ayıklanmaktadır.

Pyrenestes ostrinus

Ayırıcı doğal seçilime güzel bir örnek, bir Batı Afrika ispinozunda (Pyrenestes ostrinus) gerçekleşmektedir. Bu kuşlar, bölgede bulunan tohumları kırıp yiyerek yaşamaktadırlar. Yılın bir bölümünde, iki tip bataklık otunun tohumları, bölgede en çok bulunan yiyecek kaynağıdır. Büyük gagalı ispinozlar, Scleria verrucosa türü bataklık otunun sert tohumlarını iyi kırmaktadırlar. Küçük gagalı ispinozlar ise, bu sert tohumları çok zorlukla kırabilmekte, ancak, daha yumuşak tohumu olan S. Goossensii otunun tohumlarını, büyük gagalılardan daha kolay tüketebilmektedirler. Gagası orta büyüklükte olan ispinozlar ise, bu iki bataklık otunun tohumlarıyla da kolayca beslenememekte, sonuç olarak da ölüm oranları daha yüksek olmaktadır.

a) Dengeleyici doğal seçilim                        b) Yönlü doğal seçilim                         c)Ayırıcı doğal seçilim

Kaynaklar:

[1] Purves, Sadava, Orians, Heller, 2004, Life, The science of Biology (Hayat, Biyoloji Bilimi), Sinauer Associates, Inc.

[2] Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Natural_selection.

Wegbereiter der Kambrischen Explosion

Für Charles Darwin war es der Knackpunkt seiner Theorie: die „Kambrische Explosion“, das abrupte Auftreten der Tiere vor 542 Millionen Jahren. Wie aus dem Nichts schienen sie aufzutauchen – und das passte so gar nicht zu seiner Idee, dass die Evolution langsam arbeitet, über Anpassungsprozesse von Generation zu Generation. Inzwischen ist die „Kambrische Explosion“ eher ein Schlagwort, denn in den 150 Jahren seit dem Erscheinen von Darwins “Ursprung der Arten” haben die Paläontologen die Spuren unserer Ahnen weiter zurück verfolgen können. Jetzt hat eine Forschergruppe unter Leitung der Universität Poitiers 2,1 Milliarden Jahre alte Fossilien von vielzelligem Leben gefunden.

Uralte KolonienIn der Nähe von Franceville im Südwesten des westafrikanischen Gabun fanden die Forscher um Abderrazak El Albani mehr als 250 Fossilien, die sie als Überreste hochorganisierter Kolonien von einzelligen Organismen ansehen. Die Fossilien von Franceville sind oval, bis zwölf Zentimeter lang, bis fünf Zentimeter breit und bis zu einen Zentimeter dick. Das ursprüngliche Gewebe hat offenbar zu den Rändern hin in Falten gelegen.

Die Forscher gehen davon aus, dass die Organismenkolonien ziemlich dicht auf dem Grund eines ruhigen Flussdeltas gewachsen sind. Sie kamen bei einer Bestandsaufnahme auf 40 Fossilien pro Quadratmeter. Da rund 300 Millionen Jahre zuvor die sogenannte “Große Sauerstoffanreicherung” der irdischen Atmosphäre stattgefunden hatte, bei der erstmals molekularer Sauerstoff in nennenswerter Menge freigesetzt worden war, enthielt auch das Flusswasser das für Vielzeller so lebenswichtige Gas.  Allerdings lag der Sauerstoffgehalt der Luft noch weit unter dem heutigen Wert, dafür gab es viel mehr Kohlendioxid.

Die Zeugnisse der Umweltbedingungen damals haben sich hervorragend erhalten, denn das Sediment, in dem die Fossilien gefunden wurden, ist in den 2,1 Milliarden Jahren seiner Geschichte nur zu Sandstein kompaktiert worden, durchlief aber keine drastische thermische oder chemische Veränderung. Die Fossilien sind irgendwann einmal pyritisiert worden und deshalb erhalten geblieben. Dabei wurde das organische Material sukzessive durch die Schwefel-Eisen-Verbindung ersetzt, wobei die räumliche Gestalt des Fossils bis ins Detail erhalten blieb. Doch daran, dass es sich bei den Pyritklumpen ursprünglich um biologisches Material handelt, haben die Forscher keinen Zweifel. Sowohl die Schwefel-Isotope des Pyrits als auch die Isotope des Restkohlenstoffs unterstützten dies, heißt es in dem “Nature”-Aufsatz.

StromatolithenSchon vor den jetzt gefundenen Organismenkolonien haben Einzeller zusammengelebt, etwa in Bakterienmatten oder Kolonien, wie den auch heute noch existierenden Stromatolithen. Diese gibt es bereits seit dem Archaikum, die ältesten unumstrittenen Fossilien sind 2,75 Milliarden Jahre alt, über 3,45 Milliarden Jahre alte Spuren wird noch diskutiert. “Gegenüber den Stromatolithen stellen unsere Funde allerdings einen ganz anderen Organisationsgrad dar”, schreiben Albani und seine Kollegen in “Nature”, “weil sie Signalübertragung von Zelle zu Zelle und koordinierte Aktion erfordern, vergleichbar mit dem, was vielzellige Organismen zeigen.”

Die Forscher sehen die Kolonien als Vorläufer der späteren Vielzeller. “Allerdings ist es noch ein weiter Weg zu vielzelligen Organismen”, so Team-Mitglied Stefan Bengtson vom Schwedischen Naturkundemuseum in Stockholm. Die Forscher haben in den Sedimenten auch Hinweise auf Sterane gefunden. Diese aus vier Ringmolekülen bestehenden Kohlenwasserstoffe werden von Geobiologen gern als Biomarker für Eukaryonten benutzt, Lebewesen, deren Zellen höher organisiert sind und einen Zellkern besitzen. Zu ihnen gehören alle höheren Organismen, während Bakterien und Archäen zu den Prokaryonten zählen. Die Forschergruppe will sich allerdings nicht so weit aus dem Fenster lehnen, und in ihren Fossilien die frühesten Vertreter der Eukaryonten sehen. “Dennoch wird der Bericht viel Aufsehen erregen”, schätzt Philip Donoghue von der Universität Bristol, “denn sie sind der erste Nachweis, dass das Leben auf der Erde die Stufe der Vielzelligkeit erreichte.”

Quelle:

http://www.planeterde.de/aktuelles/planeterde-news/wegbereiter-der-kambrischen-explosion

 

Kambrische Explosion

Zusammenfassung: In diesem Artikel wird erklärt, was unter der „kambrischen Explosion” verstanden wird und es werden Mutmaßungen über ihre Ursachen erläutert und bewertet. Weiterhin werden einige diskutierte Vorläufer der Tierstämme vorgestellt und Untersuchungen zum Ursprung der Tierstämme mittels der sog. „molekularen Uhr” erläutert.

Inhalt

Plötzliches fossiles Auftreten verschiedenster Tierstämme
Bild in Originalgröße
Abb. 1 Vereinfachte geologische Säule. Am Rande befinden sich Altersangaben in Millionen Jahren gemäß radiometrischer Datierungen.

Eine der ausgeprägtesten Diskontinuitäten in der Fossilüberlieferung findet sich am Übergang vom Präkambrium zum Kambrium (vgl. Abb. 1). In kambrischen Sedimenten tritt eine hochdifferenzierte Tierwelt so plötzlich und vielfältig auf, dass von der „kambrischen Explosion” (vgl. Valentine 2004) oder vom „Urknall der Paläontologie” gesprochen wird (vgl.Abb. 2Abb. 3). Lebewesen aus allen bekannten Tierstämmen, die Hartteile besitzen, sind im Kambrium (meist bereits im Unterkambrium) vertreten. Dazu gehören z. B. Schwämme (Porifera), Hohltiere (Coelenterata), Ringelwürmer (Annelida), Armfüßer (Brachiopoda), Gliederfüßer (Arthropoda, z. B. Trilobiten, vgl. Abb. 4), Weichtiere (Mollusca), Stachelhäuter (Echinodermata) und auch Chordatiere (Chordata; darunter als erste Wirbeltiere auch kieferlose Fische) (Bowring et al. 1993, 1293; vgl. Gould 1991; Conway Morris & Peel 1995; Fortey et al. 1996, 23; Cooper & Fortey 1998, 152; Valentine 2004). Diese Tierstämme sind zudem von Beginn ihres fossilen Nachweises in der Regel in verschiedene, deutlich abgrenzbare Untergruppen aufgespalten und geographisch meist weit verbreitet.

Bild in Originalgröße
Abb. 2

Aufgrund dieser Situation sollte man evolutionstheoretisch eine längere evolutive Vorgeschichte vermuten. Dafür gibt es jedoch fast keine fossilen Belege. In tieferen Schichten des obersten Präkambriums wurden nur sehr wenige Vielzeller gefunden, so z. B. einige Hohltiere oder Schwämme (s. u.), die aber meist ebenfalls klar verschiedenen Stämmen zuordenbar sind.

Die Verschiedenartigkeit der Formen innerhalb der einzelnen Stämme ist häufig von Beginn ihres Auftretens beträchtlich. So kommt das Ausmaß der gestaltlichen Unterschiede unter den kambrischen Gliederfüßern der Spanne heutiger Formen nahe (Fortey et al. 1996, 14). Wray et al. (1996, 572) weisen z. B. darauf hin, dass die frühesten fossilen Trilobiten auf verschiedene biogeographische Regionen verteilt und morphologisch so gestaltet sind, dass sie in Cladogrammen (= Baumdiagrammen) hochspezialisiert erscheinen. Ähnliches gilt für Weichtiere und Armfüßer (Fortey et al. 1996, 21) sowie für Moostierchen (Bryozoen) (Valentine et al. 1996, 376; Fortey & Cooper 1998, 152). Allgemein schreiben Fortey et al. (1996, 16) über die Vielseitigkeit der kambrischen Formen am Ende des Unterkambriums: „By the late Lower Cambrian both disparity and the range of taxa match, or even exceed (Gould, 1989) those of the Recent oceans” (Fortey et al. 1996, 16). Ähnlich stellt auch Erwin (1999, 622f.) fest: „… all demonstrate the phylogenetic breadth of lineages involved in the Early Cambrian phase of the radiation.”

Einschub: Zum Verständnis der Klassifikation: Das Tierreich wird in Stämme unterteilt, die Unterschiede zwischen den Stämmen sind also maximal; man kann sagen, die Stämmestehen für die größten Bauplanunterschiede. Die Stämme werden weiter unterteilt inKlassen, beispielsweise werden die Chordatiere in die Klassen der Knochenfische, Knorpelfische, Amphibien, Reptilien, Vögel und Säugetiere sowie Gruppen ohne Wirbelsäule (die nur die Chorda (= sog. „Rückensaite”, elastischer Achsenstab) als Stützstab besitzen) unterteilt. (In der Cladistik [= Verfahren in der Systematik, bei dem Organismen aufgrund von sog. abgeleiteten Merkmalen in einem Verzweigungsdiagramm angeordnet werden] werden diese Unterteilungen teilweise anders vorgenommen, doch das tut an dieser Stelle nichts zur Sache.)

Zurück zu den kambrischen Fossilien: Beispielsweise spricht Geyer (1998) vom „abrupten Auftreten von Metazoen- [Vielzeller-] Gruppen, deren hochgradige Verschiedenartigkeit in ihrem Ausmaß rätselhaft bleibt. Schon im Unterkambrium, oder zumindest bis zum späteren Kambrium, tauchen fast alle heutigen Stämme auf, daneben aber auch Metazoen, die sich nicht oder nur unter Zurechtbiegen der Diagnosen in die gängigen Tiergruppen einordnen lassen”. Denn zu den auch heute vertretenen Tierstämmen kommen zahlreiche Formen, deren taxonomische Stellung unklar oder umstritten ist und die den kambrischen Reichtum an Tiergestalten noch erheblich vergrößern.

Bild in Originalgröße Abb. 3 Kambrische Explosion. Kein Baum, sondern ein Strauch ohne Hauptäste und ohne Verzweigungen: das fossil dokumentierte Auftreten der wichtigsten Tierstämme. Die Strichlierung steht für das Fehlen von Fossilfunden.

So beschreibt Gould (1991) unter den Fossilien des Burgess-Schiefers in Britisch-Kolumbien (Kanada) 20 neue Tierstämme mit großen Bauplan-Unterschieden, die er als „irre Wundertiere” bezeichnet; die äußerst vielgestaltigen Arthropoden nennt er „einzigartige Gliederfüßer” mit einem „Maximum an anatomisch leistungsfähigen Möglichkeiten”. Seiner Meinung nach übertreffen die Burgess-Fossilien „wahrscheinlich das gesamte Spektrum des wirbellosen Lebens in den heutigen Ozeanen” (vgl. Abb. 5). Andere Paläontologen sind zurückhaltender. Sie meinen, dass das damalige Tierspektrum nicht so groß war wie Gould annimmt und kritisieren die Aufstellung so zahlreicher neuer Tierstämme (z.B. Fortey 2002). Doch wie immer man diese Funde auch taxonomisch einordnet, es ändert nichts an der erstaunlichen Verschiedenartigkeit kambrischer Tiergestalten.

Bild in Originalgröße
Abb. 4 Versteinerte Organismen einer marinen Fazies: zusammengeschwemmte Teile von Trilobiten und Brachiopoden. Quelle: Sammlung Lebendig Vorwelt

Die hauptsächlichen Unterschiede zwischen den Bauplänen der Tierwelt waren damit von Beginn der dokumentierten Fossilüberlieferung vielzelliger Organismen bereits vorhanden. Schon Darwin hatte diese Vielfalt der kambrischen Fossilien als Problem für seine Theorie vermerkt. In einer aktuellen Monographie stellt Valentine (2004) fest, dass sich diese markante Diskontinuität seither durch viele Forschungen bestätigt hat. Fortey et al. (1996, 23) schreiben: „There are hardly any fossils which suggest links between phyla.“ Unter den kambrischen und den wenigen präkambrischen Formen finden sich also kaum Fossilien, die die verschiedenen Stämme miteinander verbinden, aber auch diese eignen sich nicht als evolutionäre Übergangsformen. Der Grund dafür ist, dass einzelnen verbindenden Merkmalen solcher Formen Merkmalskomplexe gegenüberstehen, die eine Übergangsstellung ausschließen.

Auch Valentine (2004, 31, 35) stellt fest, dass von keinem einzigen Stamm die Vorläufer bekannt sind, ebenso ist der Weg der Entstehung aller Klassen der Wirbellosen unbekannt (zu den taxonomischen Einheiten siehe Abb. 6). „Der Fossilbericht vor der Explosion ist noch zu dürftig (oder zu wenig bekannt), um klare Rekonstruktionen der Formen zu erlauben, die Vorläufer der kambrischen Stämme waren” (Valentine 2004, 5). Zur Herkunft der Chordatiere, zu denen die Wirbeltiere und damit auch der Mensch gehören, stellen Wehner & Gehring (1995, 716) fest: „Der evolutive Ursprung der Chordaten liegt völlig im Dunkeln.” Einige präkambrische Fossilien sind ihrerseits so sehr verschieden von den kambrischen, dass der Ursprung dieser präkambrischen Formen selbst im Dunkeln liegt. Nachfolgende Veränderungen (d. h. die Differenzierung innerhalb der Stämme oder der Klassen) sind zwar immer noch sehr erheblich, aber in ihrem Ausmaß geringer als während der postulierten, aber fossil fast überhaupt nicht belegten vorkambrischen Evolution. „Was danach noch an evolutiven Transformationen erfolgte, waren bei aller Formenvielfalt im Grunde nur Variationen der in der kambrischen Revolution etablierten Grundbaupläne” (Seilacher 1992, 19).

Ediacara-Fauna: „Vendobionten”

Als „Ediacara-Fauna” sind eigenartige, hartkörperlose Organismen bekannt geworden, die erstmals 1946 bei Ediacara (Australien) entdeckt und inzwischen auf fast allen Kontinenten gefunden wurden. Später wurden sie von dem deutschen Paläontologen Seilacher als Vendobionten bezeichnet (nach der jungpräkambrischen Vendium-Stufe, vgl. Abb. 1). Die Vendobionten sind rätselhafte Organismen: Seilacher sieht in ihnen spezialisierte, einzellige Mikrobenhüllen, „lebende Luftmatratzen” (mit Protoplasma gefüllte Pneus), ohne innere Organe; die Körperhüllen sind in sehr verschiedener Weise mit Lamellen abgesteppt; die Vendobionten sind als Mikrobenfilme auf sandigem Sediment festgeklebt und führten ein uns fremdartig erscheinendes Leben unter ganz spezifischen Umweltbedingungen (die aber bisher nicht rekonstruiert werden konnten). Es handelt sich um eine isolierte Gruppe ohne Bezug zu anderen Fossilgruppen. Die Vendobionten verschwinden im Laufe des Kambriums.

Diskutierte Vorstufen

Einige Fossilfunde werden als mögliche Vorläufer kambrischer Tierstämme diskutiert; hier sollen einige Beispiele kurz vorgestellt werden.

Bild in Originalgröße
Abb. 5 Anomalocaris, eines der “irren Wundertiere” aus dem Kambrium. Quelle: nach Gould 1991

Chordatiere (Chordata). Die Gattung Yunnanozoon aus Chengjiang (Unterkambrium, China) wird von manchen Autoren zu den Chordaten oder Hemichordaten gestellt. Die Deutung der überlieferten Merkmale ist umstritten, es gilt heute aber als unwahrscheinlich, dass Yunnanozoon eine Chorda besaß. Es wurden zwar hunderte Fossilien dieser Gattung gefunden, aber das Fossil ist so ungewöhnlich, dass seine Verwandtschaftsbeziehungen unsicher bleiben (Valentine 2004, 417). Ähnliche Fossilien sind Haikouella, das aus denselben Schichten wie Yunnanozoon stammt, und Pikaia (Abb. 7) aus dem Mittelkambrium (Burgess-Schiefer, Kanada) (s. u.).

Armfüßer (Brachiopoda). Als Vorläufer der Brachiopoden wurde Halkieria aus dem Unterkambrium vorgeschlagen. Die Homologien, die dafür als Belege herangezogen werden, sind jedoch „sehr spekulativ” (Valentine 2004, 335).

Weichtiere (Mollusca). Auch für die Weichtiere wird Halkieria als Vorläuferform genannt. Die oben erwähnte Kritik von Valentine gilt für diese Vorläuferstellung genau wie im Falle der Brachiopoden. Das trifft auch auf die Gattung Wiwaxia zu, die in diesem Zusammenhang ebenfalls angeführt wird. Wiwaxia weist im übrigen insgesamt einen eigenartigen Bauplan auf, der keine deutliche Nähe zu anderen Bauplänen aufweist. Zu den Mollusken schreibt Valentine (2004, 312) im übrigen: „The early fossil record of Mollusca has a pattern that is quite similar to the record of the metazoan phyla as a whole. Most of the durably skeletonized living molluscan classes appear in the Cambrian, but clear intermediate or ancestral lineages that would permit tracking their phylogenies are lacking“ (Hervorhebung nicht im Original). Und Fortey et al. (1996, 21): „Thus, like the calcified trilobites, the shelled molluscs appear ‘instantly’.” Kimberella aus dem Vendium (oberes Präkambrium) weist zu den Mollusken nur eine allgemeine Formähnlichkeit auf (Valentine 2004, 310), eine phylogenetische Beziehung ist unsicher, und Kimberella ist zudem ein komplexer Organismus.

Ringelwürmer (Annelida). Schließlich wird von den zuletzt genannten Gattungen auch eine Linie zu den Ringelwürmern gezogen. Doch auch hier können nur einzelne herausgegriffene Merkmale eine Beziehung herstellen; im Gesamten weichen die Baupläne deutlich voneinander ab.

Gliederfüßer (Arthropoda). Als Gattung, die von Würmern zu Gliederfüßern leiten soll, wird der mittelkambrische Lobopode Aysheaia genannt; er ähnelt deutlich heute lebenden Stummelfüßern (Onychophora) und könnte als „Wurm mit Füßen” bezeichnet werden. Aysheaia könnte aber allenfalls als Modell für eine Übergangsform gelten, denn es gibt komplexere Formen, die älter sind (Microdictyon aus dem Unterkambrium; Valentine 2004, 261). Valentine (2004, 260) stellt zudem fest: „Each of the Cambrian forms is more different from the others and from living onychophorans than living onychophorans are from each other” (260). Hier gilt wie in vielen anderen Fällen, dass die anfängliche fossil überlieferte Vielfalt besonders groß ist. Aysheaia ist also nur eine von zahlreichen Formen ihres Taxons, die plötzlich auftreten; es handelt sich also nicht um einen paläontologischen Beleg für die Entstehungsweise der Gliederfüßer, sondern bietet allenfalls ein vergleichend-biologisches Argument (vgl. V.10.2 im Lehrbuch).

Bild in Originalgröße
Abb. 6 A

Als nächste „Evolutionsstufe” zu den Gliederfüßern wird manchmal der ungewöhnliche Räuber Anomalocaris (Abb. 5) angeführt. Doch auch hier kann nur vergleichend-biologisch argumentiert werden, indem auf Gemeinsamkeiten mit den Lobopoden (lobopodenartige Füße) einerseits und den Gliederfüßern (arthropodenartige „Füße” am Vorderende) andererseits verwiesen wird; außerdem wird das Maul als wurmartig beschrieben. Aufgrund vieler weiterer spezieller Merkmale passt Anomalocaris jedoch keineswegs in eine Übergangsstellung zu den Gliederfüßern hin. Valentine (2004, 281) kommt daher zum Schluss, dass es sich bei dieser und ähnlichen Formen weder um Stammgruppen noch um Schwestergruppen der Gliederfüßer handeln könne. Außerdem lebte Anomalocaris gleichzeitig mit den Gliederfüßern. Über deren frühe Fossilüberlieferung schreibt Valentine (2004, 275): „Although many early arthropods had nonmineralized cuticles, a marvelous diversity of early arthropod body types has come to light, so many and so distinctive as to pose important problems in applying the principles of systematics. … This evidently sudden burst of evolution of arthropodlike body types is outstanding even among the Cambrian explosion taxa.”

Als Trilobiten-Vorläufer sehen manche Autoren aufgrund von Ähnlichkeiten in der Kopfregion die präkambrische Gattung Spriggina (Ediacara) an. Die Ähnlichkeit ist jedoch nicht sehr ausgeprägt; Valentine (2004, 175) hält ihre Verwandschaft für zweifelhaft. Diskutiert werden auch die präkambrischen Gattungen Bomakellia und Parvancorina (Überblick bei Gon 2004; dort gibt es auch Bilder). Valentine (2004, 287) hält diese und noch andere Gattungen nicht für „ganz überzeugend” als Vorfahren der Gliederfüßer. Aufgrund der fehlenden fossil erhaltenen Details und weil die Ähnlichkeiten nur oberflächlicher Natur sein könnten, wird die Befundlage auch von Gon (2004) als „weder klar noch eindeutig” eingeschätzt. Ansonsten tauchen auch die Trilobiten plötzlich in großer Vielfalt und weiter geographischer Verbreitung auf: „The earliest trilobite fossils fall into distinct biogeographic provinces and have morphologies that on well-resolved cladograms place them as highly derived arthropods” (Wray et al. 1996, 572).

Molekulare Uhren
Bild in Originalgröße
Abb. 7 Pikaia gracilens wird als möglicher Vorläufer der Wirbeltiere diskutiert. Quelle: nach Gould 1991

Neben den Fossilien bieten Daten der vergleichenden Biologie unter evolutionstheoretischen Prämissen einen völlig unabhängigen Zugang zur Frage nach der Entstehungszeit der Tierstämme (d. h. der Zeitpunkte der Aufspaltung der evolutionstheoretisch postulierten gemeinsamen Vorläufer). Dazu wird die Biochemie und Molekularbiologie benutzt. Die zugrundeliegende „Philosophie” lautet: Je länger zwei Arten auf getrennten Wegen evolviert sind, desto größere Unterschiede in denSequenzen (= Abfolgen) von Proteinen (= Eiweiße, lange Ketten aus Aminosäuren) und der DNA (= Erbmolekül, lange Ketten aus Nukleotiden)sind zu erwarten. Kann aus paläontologischen und geologischen Daten der Zeitpunkt der Trennung zweier Linien abgeschätzt werden, so ergibt sich aus den Sequenzunterschieden eine „Ganggeschwindigkeit” der molekularen Uhr für das betreffende Protein bzw. Gen. Die so bestimmte molekulare Uhr kann dann eingesetzt werden, um den (ungefähren) Trennungszeitpunkt anderer Arten anzugeben, für die es keine fossile Dokumentation gibt. Voraussetzung für eine brauchbare molekulare Uhr ist allerdings, dass Aminosäure- bzw. Nucleotidaustausche über längere makroevolutionäre Zeiträume hinweg in konstanten Raten erfolgen, was häufig nicht der Fall ist (Ayala 1999; vgl. Junker 2001).

Verschiedene Studien mit Hilfe molekularer Uhren erbrachten sehr unterschiedliche Ergebnisse (Abb. 8). Nach Daten von Wray et al. (1996) unter Zugrundelegung von 7 Uhren (Abb. 8) muss die Aufspaltung der Tierstämme tief ins Präkambrium verlegt werden, teilweise bis auf ca. 1,6 Milliarden Jahre (das wären über 1 Milliarde Jahre vor der Kambrium-Grenze). Dabei ergeben sich je nach zugrundegelegtem Molekül sehr verschiedene Zeiten (Abb. 191).

Bild in Originalgröße
Abb. 8 Divergenzzeiten für Aufspaltungen einiger Tierstämme. Quelle: Nach Wray et al. 1996

Ayala et al. (1998) kritisierten die Divergenzzeiten von Wray et al. (1996) aufgrund methodischer Fehler und gelangen aufgrund eigener Studien auf der Basis von 18 Protein-codierenden Genorten auf viel geringere Divergenzzeiten (vgl. Abb. 9, Nr. 5).

Ein Jahr später legten Wang et al. (1999) eine weitere, nochmals erheblich umfangereichere Studie vor (50 Gene als Grundlage). Demnach wird der Ursprung der Tierstämme wieder weit ins Präkambrium geschoben (Abb. 192). Damit spricht diese am breitesten angelegte Studie doch wieder für eine frühe Entstehung der Tierstämme. Neuere Studien scheinen das Blatt wieder in Richtung späterer Divergenzzeiten zu wenden.

Ursachen der kambrischen Explosion?

Sollten die molekularen Uhren zuverlässig sein und sollte sich ein früher Divergenzzeitpunkt bestätigen, so stellt sich für die Evolutionsbiologen die Frage, weshalb es eine so große zeitliche Lücke zwischen dem Ursprung der Tierstämme und ihrer erstmaligen Dokumentation im Fossilbericht gibt. In diesem Fall könnte man eventuell argumentieren, dass das kambrische Auftreten der vielen Tierfossilien nur scheinbar explosiv ist (s.u.). Im Falle eine späten Divergenz (kurz vor der Kambriumsgrenze) dagegen stellt sich ínaller Schärfe die Frage, wie in so kurzer Zeit sich ausgerechnet die größten Bauplanunterschiede (zwischen den Tierstämmen), die überhaupt bekannt sind, etablieren konnten.

Dazu wurden in den letzten Jahren folgende Ideen geäußert:

1. Die präkambrischen Vorläuferformen waren sehr klein, vielleicht sogar mikroskopisch klein und blieben daher unentdeckt (Conway Morris 1997, Fortey et al. 1996, 26). Was aber führte dann zu ihrer Größenzunahme? Brooke (1999, 121) referiert dazu die Vermutung einiger Wissenschaftler, dass größere chemische Veränderungen in den Ozeanen und die stark erhöhte Sauerstoffkonzentration in der Erdatmosphäre den Tieren ermöglicht hätte, Hartteile zu bilden. Die Gewebe konnten an Größe zunehmen, weil der Sauerstoff besser in die Organe diffundieren konnte. Die Kette von Ursache und Wirkung sei jedoch bei weitem nicht geklärt. Hier werden allenfalls notwendige Voraussetzungen genannt, jedoch keine Erklärungen abgegeben. Außerdem könnten solche Miniaturorganismen angesichts unzähliger Mikrofossilfunde fossil durchaus entdeckt werden. Immerhin sind über 400 Fundstellen im Präkambrium bekannt, die so zarte Geschöpfe wie Mikrofossilien (einzellige Organismen), Algen u.a. bergen (Schopf 1994). Die Ansicht also, wonach die evolutionär zu fordernden Vorläufer aufgrund der Zartheit ihres Baus oder aufgrund schlechter Fossilisationsbedingungen nicht gefunden worden seien, kann nicht überzeugen.

Bild in Originalgröße
Abb. 9 Divergenzzeiten für die Trennung von Protostomiern (Gliederfüßern u. a.) und Deuterostomiern (Chordatiere u. a.) nach unterschiedlichen Studien. Die Zahlen stehen für verschiedene Studien. Quelle: nach Wang et al. 1999

2. Die Vorläufer hatten noch keine fossilisierbaren Hartteile: „The so-called Cambrian ‘explosion’ 600 million years ago would then largely relate to the acquisition of skeletons” (Brasier 1998). Hierbei handelt es sich um eine ad hoc-Hypothese, für die es keine Anhaltspunkte gibt. Auch in diesem Szenario könnte man in seltenen Fällen Fossilisation erwarten, zumal fossile Weichteilerhaltung unter besonderen Bedingungen grundsätzlich möglich ist, wie z. B. die präkambrischen Vendobionten (s. o.) zeigen. Brooke (1999, 211) stellt denn auch fest, dass es präkambrische Sedimente gibt, in denen Tiere hätten fossilisiert werden können, und erwähnt gelegentlich auftretende Spurenfossilien. Weiter stellt sich die Frage, wie die Hartteile plötzlich entstehen konnten und das vielfach unabhängig voneinander. Valentine (2004, 463) weist in diesem Zusammenhang auch darauf hin, dass in kleinerem Maßstab auch nach dem Erwerb von Hartteilen regelmäßig ein explosíves Auftreten von niederrangigeren Taxa zu beobachten sei. Hier scheidet das Fehlen von Hartteilen als Erklärung für das Fehlen einer Fossildokumentation definitiv aus; Diese Erklärung ist auch für die kambrische Explosion unglaubhaft.

3. Die molekularen Uhren könnten unglaubwürdig sein; das Konzepzt der molekularen Uhr wird allgemein kontrovers diskutiert. Dann könnte man trotz der (in diesem Falle irreführenden) Ergebnisse molekularer Uhren annehmen, dass die kambrischen Tierstämme tatsächlich sehr plötzlich entstanden sind und sich die Tierstämme erst kurz vor der Präkambrium-Kambrium-Grenze evolutiv aufspalteten. In diesem Falle stellt sich aber die Frage nach den Mechanismen in schärfster Form. Hierzu wurde vorgeschlagen, dass ein Zusammenhang mit der Evolution von Regulationsgenen (wie beispielsweise Hox-Gene) bestehen könnte (z. B. Brasier 1998, 548). Durch geringfügige Änderungen bei Regulationsgenen könnten große morphologische Änderungen eintreten. Doch dies ist nur möglich, wenn entsprechende Strukturelemente bereits latent vorhanden sind. Deren Herkunft wird durch Hox-Gene und deren Mutationen nicht erklärt (vgl. III.6.3.9 im Lehrbuch).

4. Nach der Theorie vom „freien Raum” konnten die vielen Baupläne sich deshalb so schnell entwickeln, weil viele unbesetzte ökologische Nischen vorhanden waren. Abgesehen davon, dass es sich auch hier um eine bloße Spekulation handelt, gab es nach verbreiteter Auffassung auch sonst in der Erdgeschichte Phasen mit vielen freien ökologischen Nischen; dennoch sind keine neuen Grundbaupläne entstanden.

5. Es werden auch ökologische Gründe diskutiert. Beispielsweise treten im Unterkambrium phosphathaltige sog. „small shelly” (kleine Schalen)-Fossilien zeitgleich mit phosphatführenden Sedimenten auf und verschwinden mit deren Ausklingen. Die nachfolgenden Organismen besitzen dagegen Karbonate als vorrangiges Baumaterial. In diesem Zusammenhang ist beachtenswert, dass nicht nur die Tiergestalten, sondern auch ganze Ökosysteme in komplexer Form plötzlich auftauchen und ebenso plötzlich wieder verschwinden.

Worauf die kambrische Explosion zurückzuführen ist, konnte bisher also nicht geklärt werden. Valentine stellt in seiner 2004 erschienenen Monographie dazu zusammenfassend fest: „In sum, the Cambrian fossils imply an explosion of bodyplans, but the underlying causes remain uncertain” (S. 194).

Entstehung der Wirbeltiere

Eines der Rätsel der Entstehung der Tierstämme ist die Entstehung des Endoskeletts (inneres Skelett), die Frage also, wie sich Knochen gebildet haben könnten. Dazu liegen weder Fossilfunde noch fundierte theoretische Modelle vor. Die wenigen bekannten fossilen wirbellosen Chordatiere geben keine näheren Hinweise auf die Abstammung der Wirbeltiere (Wirbeltiere gehören zu den Chordatieren, vgl. Abb. 10).

Bild in Originalgröße Abb. 10 Ein Chordatier ohne Wirbel: das etwa 8 cm lange Lanzettfischchen Amphioxus. Die Chorda ist ein elastischer Stützstab oberhalb des Darms. Das glashelle Lanzettfischchen lebt im Sand der Meeresküsten (unten). Amphioxus wurde gelegentlich als Modell für einen Vorfahren der Wirbeltiere diskutiert. Eine direkte Ableitung vom Lanzettfischchen ist jedoch nicht möglich, da diese Form dafür zu spezialisiert ist. Quelle: nach Portmann

Man muss sich vor Augen halten, welcher Umstellung es im Bauplan eines Tieres bedarf, damit sich ein System aus Knochen, Wirbeln, Sehnen und dazugehörigen Muskeln bildet! Diese grundlegenden Umbildungen müssten sich über so viele Zwischenstadien und über so lange Zeiten hingezogen haben, dass man in präkambrischen oder kambrischen Gesteinen unbedingt entsprechende Fossilien finden müsste. Als geeignetster Vorläufer wird Pikaia (Abb. 7) aus dem kanadischen Burgess-Schiefer (Mittelkambrium) genannt; seine Körperform erinnert an das heute lebende Lanzettfischchen (Abb. 10), das Tier besitzt einen verstreiften Strang am Rücken, der als Chorda (Rückensaite) interpretiert wird, und typische Zickzackstreifen von Myotomen (Muskelbändern). Die Kluft zwischen Pikaia und den Wirbeltieren ist jedoch erheblich. Daher ist die Debatte über die Vorfahren der Wirbeltiere „keinesfalls beendet” (Valentine 2004, 421). „Der Ursprung der wesentlichen Züge der Chordatiere bleibt … nach wie vor unklar” (Carroll 1993, 21).

Bild in Originalgröße
Abb. 11 Haikouichthys aus Chengjiang/China (Unterkambrium). Quelle: nach Valentine 2004

Erst seit wenigen Jahren kennt man die ältesten fossil dokumentierten mutmaßlichen Wirbeltiere, die kieferlosen Fische Myllokunmingia und Haikouichthys (Abb. 11). Sie tauchen jedoch bereits im Unterkambrium auf, in der berühmten Fossillagerstätte Chengjang (China) und damit in älteren Schichten als Pikaia.

Allgemein stellt Carroll (1993, 16) über die ältesten bekannten Wirbeltiere fest, dass sie sich voneinander so sehr unterscheiden, „daß ihre verwandtschaftlichen Beziehungen nur schwer zu rekonstruieren sind. Jede dieser Gruppen besitzt ein Mosaik ursprünglicher und abgeleiteter Merkmale, aber keine nähert sich dem anatomischen Merkmalsmuster, das man für primitive Vorfahren der anderen Gruppen erwarten würde.” Evolutionstheoretisch wird daher vermutet, dass Knochen mehrfach unabhängig in vielen verschiedenen Entwicklungslinien erworben wurden (Konvergenz, vgl. V.10.1 im Lehrbuch). Verwandtschaftliche Beziehungen der Wirbeltiere zu anderen Tierstämmen werden aufgrund des Fossilmangels anhand heute lebender Formen rekonstruiert.

Zusammenfassung

Im Unterkambrium tauchen fossile Vertreter aller Hartteile-besitzenden Tierstämme auf, in der Regel fast gleichzeitig in großer Formen-Bandbreite und geographisch weit verbreitet. Im darunterliegenden Präkambrium wurden vergleichsweise wenige vielzellige Organismen gefunden, von denen sich nur einige eventuell als Vorläufer kambrischer Formen interpretieren lassen. Das plötzliche Erscheinen der unterschiedlichsten Baupläne gleich zu Beginn der Fossilüberlieferung gilt auch unter Evolutionsbiologen als rätselhaft.

Literatur
Ayala FJ (1999)
Molecular clock mirages. BioEssays 21, 71-75.
Bowring SA, Grotzinger JP & Isachsen CE (1993)
Calibrating rates of early Cambrian evolution. Science 261, 1293-1298.
Brasier M (1998)
From deep time to late arrivals. Nature 395, 547-548.
Brooke M de L (1999)
How old are animals? Tr. Ecol. Evol. 14, 211-212.
Carroll RL (1993)
Paläontologie und Evolution der Wirbeltiere. Stuttgart, New York.
Conway Morris S (1997)
Molecular clocks: Defusing the Cambrian ‘explosion’? Curr. Biol. 7, R71-R74.
Conway Morris S & Peel JS (1995)
Articulated halkeriids from the Lower Cambrian of North Greenland and their role in early protostome evolution. Phil. Trans. R. Soc. Lond. B 347, 305-358.
Cooper A & Fortey R (1998)
Evolutionary explosions and the phylogenetic fuse, Tr. Ecol. Evol. 13, 151-156.
Fortey RA, Briggs DEG & Wills MA (1996)
The Cambrian evolutionary ‘explosion’: decoupling cladogenesis from morphological disparity. Biol. J. Linn. Soc. 57, 13-33.
Fortey R (2002)
Trilobiten! Fossilien erzählen die Geschichte des Lebens, München.
Geyer G (1998)
Die kambrische Explosion. Paläontologische Zeitschrift 72(1/2), 7-30.
Gon III SM (2004)
Origins of Trilobites. http://www.aloha.net/~smgon/origins.htm.
Junker R (2001)
Unbeständige molekulare Uhren. Stud. Int. J. 8, 30-31.
Schopf JW (1994)
The early evolution of life: solution to Darwin’s dilemma. Trends Ecol. Syst. 9, 375-377.
Seilacher A (1992)
Vendobionta als Alternative zu Vielzellern. Mitt. Ha,b. zool. Mus. Inst. 89, Erg.bd. 1, 9-20.
Valentine JW (2004)
On the origin of phyla. Chicago.
Wang DY-C, Kumar S & Hedges SB (1999)
Divergence time estimates for the early history of animal phyla and the origin of plants, animals and fungi. Proc. R. Soc. Lond. B 266, 163-171.
Wehner R & Gehring W (1995)
Zoologie. Stuttgart.
Wray GA, Levinton JS & Shapiro LH (1996)
Molecular evidence for deep Pre-Cambrian divergences among metazoan phyla. Science 274, 568-573.

 

Quelle:

http://www.evolutionslehrbuch.info/index2.php?artikel=teil-6/kapitel-14-02.html

Sudan karaya geçişte en önemli kayıp halka bulundu: Gogonasus

Avustralyalı bilim insanları, kara omurgalılarının özelliklerini taşıyan bir balık fosili buldular. 380 milyon yıllık bir geçmişi olan Gogonasus’un, balıkların karaya çıkma sürecindeki en önemli kayıp halka olduğu açıklandı. Yeni fosil ayrıca kara hayvanlarının sanılandan daha önce evrildiğini de kanıtlaması açısından önem taşımakta.

İlk kara hayvanları suda gelişmiştir. Sudan karaya geçiş süreci kuşkusuz evrimsel gelişmelerin en önemli örneklerinden biridir. Bu geçiş sürecini, evrimin yarattığı olağanüstü geçiş biçimlerinde görürüz. Dünyayı değiştiren bu evrim sürecinde çok zorlu değişimler yaşanmıştır.

Mesela gövdenin taşınması, hareket biçimi, kafanın daha iyi hareket ettirilebilmesi için boynun gelişimi, beslenme, soluk alma, üreme vb bu tür değişimler adım adım gerçekleşmiştir. Son yirmi yıl içinde gün ışığına çıkarılan buluntular sayesinde dört ayaklı omurgalı biçiminin (tetrapodlar) suda oluştuğu görüşü yaygınlık kazandı.

Sudan karaya geçişin teorik olarak sığ sularda yani hem yüzmenin hem de yürümenin mümkün olduğu çevrede üç adımda geliştiği tahmin ediliyordu. İlk önce parmaklar (ve tipik tetrapod uzuvları) oluşuyor, daha sonra yürüme yetisi gelişiyor ve hayvanlar son olarak karaya çıkıyordu.

385 milyon yıl önce

Nitekim suda ve karada yaşayan hayvanların özelliklerini taşıyan canlılara ait fosilleri inceleyen uzmanlar, balıkların ilk kez yaklaşık olarak 385 milyon yıl önce sığ sularda “yürümeye” başladıklarını ve aşağı yukarı 365 milyon yıl önce de yüzgeçlerinin parmak olarak evrilmeye başladığını öğrendiler.

Mesela 370-360 milyon yıl önce üst Devoniyen’de yaşadığı bilinen Panderichthys, sudan karaya geçişi simgeleyen iyi örneklerden biridir. Ön yüzgeçleri önemli ölçüde bacağa doğru evrilmeye başlamış olan hayvanın karın yüzgeçlerinden hiçbir değişim saptanmamıştı.

Uzmanlar ön uzuv kemiklerindeki değişimleri ve kemiklerin gövdeye bağlanış biçimini inceleyerek, kas yapısının bedeni kısmen de olsa taşıyacak kadar geliştiğini saptadılar.

Yılan gibi sürünüyor

Geçen yılın Aralık ayında Nature dergisinde yayımlanan (Sayı 438, s.1145) bir araştırma yazısı ise daha ilginç bilgiler verdi. Uppsala Üniversitesi bilim kadını Catherine A.Boisvert, Panderichthys’in ön uzuvlarını kullanarak “yılan gibi süründüğünü” açıklamıştı.
/_newsimages/2420006.jpg
Fakat fosildeki asıl dikkat çekici özellik, solungaç bölgesinde yer alan geniş soluk delikleriydi. Aynı üniversiteden Martin Brazeau ve Per Ahlberg, bu deliklerin zamanla işitme organının bir parçası (orta kulak) olarak geliştiğini söylediler yine Nature dergisinde.

Ayrıca hayvanın kafa kemikleri de hem balık hem de kara omurgalıların özelliklerini taşıyordu. Panderichthys bu özelliklerinden dolayı evrim bilimcileri tarafından oluşturulan geçiş tablosundaki önemli bir boşluğu dolduruyordu. Genelde “kayıp halka” olarak tanımlanan bu tür fosillere bu yılın başında bir yenisi daha eklendi.

Tiktaalik roseae

Kanada’ya bağlı Ellesmere Adalarında bulunan Tiktaalik roseae, Edward Daeschler ve Neil Shubin’in verdiği bilgilere göre, günümüzden 383 ila 375 milyon yıl önce ırmakların sığ sularında yaşıyordu.

Fosilin iskelet yapısından, hayvanın zaman zaman kısa süreler için de olsa karaya çıktığı anlaşılıyordu. Daeschler’in görüşüne göre Tiktaalik, daha çok balık özellikleri taşıyan Panderichthys ve karada yaşamaya başlayan Ichtyostega arasındaki boşluğu doldurabilirdi.

Kısa bir süre önce, geçen yıl Avustralya’nın batısındaki kireçtaşı katmanlarında bulunan ve yaklaşık olarak 380 milyon yıllık olduğu düşünülen bir balık fosilini inceleyen Victoria Müzesi araştırmacısı John Long, fosilin beklenmedik şekilde kara hayvanlarının gelişmiş özelliklerini taşıdığını açıkladı.

Gogonasus, balıklara ait çok sayıda tipik özelliklere sahip olmasına rağmen, kulakları ve uzuvları şaşırtıcı bir şekilde dört ayaklı omurgalılarınkine benzer bir şekilde gelişmiş. Ayrıca ön yüzgeçlerinin iskeleti de kara omurgalılarına benzeyen Tiktaalik fosiliyle aynı özelliklere sahip.

Balıklardan miras

Son incelemelerle böylece kulakların ve uzuvların, kara omurgalılarına balıklardan “miras” kaldığı anlaşılmış oldu. Gogonasus, sudan karaya geçişi temsil eden en iyi korunagelen fosil diyen araştırmacılar, bir objeyi, yüzlerce farklı açıdan röntgen ışınıyla ışınlayan bilgisayar tomografi aletiyle fosilin üçboyutlu bir görüntüsünü elde etmişler.

Gogonasus da diğer geçiş biçimleri gibi solungacın alt kısmında büyük bir deliğe sahip. Soluk deliği olarak tanımlanan açıklık, günümüz kara omurgalılarındaki orta kulağın öncüsüydü.

Fosilin dikkat çekici diğer bir özelliği de insan ve dört ayaklı hayvanlarda olduğu gibi üst kol kemiği (Humerus), ön kol kemiği (Radius) ve dirsek kemiğinden (Ulna) oluşan bir yüzgeç/bacak yapısına sahip oluşu.

Ayrıca el eklem bağlantıları da gelişmeye başlamış. Bilim adamları hayvanın sığ sularda “sürünmek” ve avının üzerine atlamak için ön uzuvlarından yararlandığını tahmin ediyorlar.

Bedenin ön kısmı

“Gogonasus, bir şekilde yüzgeçlerinden destek alarak hareket etmeye başlamış olabilir. Ben ön uzuvların karada yürümekten çok, avın üzerine atlamak için bir tür destek görevini gördüğüne inanıyorum. Yüzgeçleri çok kuvvetli ve kaslı olmalıydı, sonuçta hayvan kendisini arkasıyla değil bedeninin ön kısmıyla öne doğru itiyordu” diye açıklıyor Long.
Bilim adamları son bulgular nedeniyle ilk balıklardan, kara omurgalılara geçişe kadar olan gelişim tablosunun yeniden düzenlenmesi gerektiğini ve Gogonasus’un tetrapodlardan çok tetrapod özellikleri taşıyan Eusthenopteron’lara yakın olduğuna inanıyorlar.

Nitekim Gogonasus’un ön uzuvları amfibilerin birçoğunda olduğu kadar gelişkindi, yani Tiktaalik’in kadar gelişmemişti henüz. Yeni fosili balıktan ayıran özellikleri yeni teknolojilerin yardımıyla aydınlandı. Bilim adamları eğer fosili üçboyutlu olarak inceleme şansını elde etmemiş olsalardı, Gogonasus, sıradan bir balık olarak da sınıflandırılabilirdi.

Nilgün Özbaşaran

Kaynak:

http://www.hurriyet.com.tr/bilim/5403141.asp

Evolutionary Transition From Fish To Land Animals

New research has provided the first detailed look at the internal head skeleton of Tiktaalik roseae, the 375-million-year-old fossil animal that represents an important intermediate step in the evolutionary transition from fish to animals that walked on land.

A new study of Tiktaalik roseae (middle), a 375-million-year-old transitional fossil, highlights an intermediate step between the condition in fish like Eusthenopteron (bottom) and that in early limbed forms like Acanthostega (top).

A predator, up to nine feet long, with sharp teeth, a crocodile-like head and a flattened body, Tiktaalik’s anatomy and way of life straddle the divide between fish and land-living animals. First described in 2006, and quickly dubbed the “fishapod,” it had fish-like features such as a primitive jaw, fins and scales, as well as a skull, neck, ribs and parts of the limbs that are similar to tetrapods, four-legged animals.

The initial 2006 report did not describe the internal anatomy of the head, because those parts of the fossil were buried in rock. In the October 16, 2008, issue of Nature, the researchers describe this region and show how Tiktaalik was gaining structures that could allow it to support itself on solid ground and breathe air.

“We used to think of this transition of the neck and skull as a rapid event,” said study author Neil Shubin, PhD, of the University of Chicago and Field Museum and co leader of the project, “largely because we lacked information about the intermediate animals. Tiktaalik neatly fills this morphological gap. It lets us see many of the individual steps and resolve the relative timing of this complex transition.”

“The braincase, palate, and gill arch skeleton of Tiktaalik have been revealed in great detail by recent fossil preparation of several specimens,” said Jason Downs, PhD, a postdoctoral research fellow at the Academy of Natural Sciences and lead author on the new study. “By revealing new details on the pattern of change in this part of the skeleton, we see that cranial features once associated with land-living animals were first adaptations for life in shallow water.”

“The new study reminds us that the gradual transition from aquatic to terrestrial lifestyles required much more than the evolution of limbs,” said Ted Daeschler, PhD, of the Academy of Natural Sciences and co-leader of the team that discovered Tiktaalik. “Our work demonstrates that, across this transition, the head of these animals was becoming more solidly constructed and, at the same time, more mobile with respect to the body.” These changes are intimately associated with the change in environment.

Fish in deep water move and feed in three-dimensional space and can easily orient their body in the direction of their prey. A neck, seen for the first time in the fossil record in Tiktaalik, is advantageous in settings where the body is relatively fixed, as is the case in shallow water and on land where the body is supported by appendages planted against a substrate.

Another important component of this transition was the gradual reduction of the hyomandibula, a bony element that, in fish, coordinates the cranial motions associated with underwater feeding and respiration. In the transition to life on land, the hyomandibula loses these functions and the bone becomes available for an eventual role in hearing.

In humans, as in other mammals, the hyomandibula, or stapes, is one of the tiny bones in the middle ear. “The bony part of Tiktaalik’s hyomandibula is greatly reduced from the primitive condition,” said Downs, “and this could indicate that these animals, in shallow water settings, were already beginning to rely less on gill respiration.”

The discoveries were made possible by laboratory preparators Fred Mullison and Bob Masek, who prepared the underside of the skull of specimens collected in 2004. This painstaking process took several years. This work showed the underside of the skull and gill bones “beautifully preserved,” said Shubin, “to a degree unlike any creature of its kind at this transition.”

Having multiple Tiktaalik specimens enabled the researchers to prepare the fossils in ways that showed the bones of the head in “exceptional detail,” Downs said.

The team discovered Tiktaalik roseae on Ellesmere Island, in the Nunavut Territory of Canada, 600 miles north of the Arctic Circle. Though this region of Nunavut is now a harsh Arctic ecosystem, at the time that Tiktaalik lived, the area was much further south and was a subtropical floodplain ecosystem.

The formal scientific name for the new species, “Tiktaalik” (tic-TAH-lick), was derived by the Elders Council of Nunavut, the Inuit Qaujimajatuqangit. The Inuktikuk word means “a large, shallow-water fish.” The paleontology team works in Nunavut with authorization from the Department of Culture, Language, Elders and Youth. All fossils are the property of the people of Nunavut and will be returned to Canada after they are studied.

The fossil research in Nunavut is carried out with authorization from the Department of Culture, Language, Elders and Youth, Government of Nunavut. All fossils are the property of the people of Nunavut and will be returned to Canada after they are studied.

A cast of Tiktaalik, along with a fleshed-out model of the animal, are on display in the Evolving Planet exhibition at Chicago’s Field Museum, where Shubin serves as Provost.

The research was supported by private donors, the Academy of Natural Sciences, the Putnam Expeditionary Fund (Harvard University), the University of Chicago, the National Science Foundation, and the National Geographic Society Committee for Research and Exploration.

Source:

http://www.sciencedaily.com/releases/2008/10/081015144123.htm

 


See Also:

 

Evolution der Vögel

Evolution der Vögel

1860 - Archaeopteryx, es begann mit einer Feder

vergrößern

1860 - Archaeopteryx, es begann mit einer Feder

Die Evolution der Vögel begann wahrscheinlich vor rund 150 Millionen Jahren. Wie alle Organismen haben sich auch die Vögel nach einhelliger Meinung aus einer gemeinsamen Stammform entwickelt. Die ersten komplexen Stämme an wirbellosen Tieren und die ersten Chordatiere (Chordata) entwickelten sich bereits imKambrium. Wann genau die Entwicklung der ersten Vögel einsetzte, ist nicht zweifelsfrei bewiesen, da bisher nur wenige Fossilien von Urvögeln gefunden wurden. Anhand von Fossilien ist das Zeitalter des Mesozoikum, genauer gesagt die Periode des mittleren Jura (Dogger) bewiesen. Aus dieser Zeit stammen die ältesten Fossilien aus der Gattung Archaeopteryx aus der Familie der Urvögel (Archaeopterygidae). Innerhalb der Gattung Archaeopteryx sind die ältesten Fossilien der ArtArchaeopteryx lithographica zuzuordnen. Im Jahr 1861 wurde das erste Exemplar des Archaeopteryx lithographica gefunden. Das Exemplar stammt von der Langenaltheimer Haardt bei Solnhofen. Der Schädel war damals noch nicht bekannt. Das Skelett erlangte eine besondere Bedeutung, da es als fossile Übergangsform Charles Darwins Evolutionstheorie unterstützte, die nur zwei Jahre zuvor veröffentlicht wurde. Das erste Stück eines Urvogels wird als Londoner Exemplar bezeichnet. Das Original befindet sich im Natural History Museum in London. Im Jahr zuvor lieferte eine versteinerte Feder, die in den Solnhofener Schichten gefunden wurde, den Nachweis eines fossilen Vogels aus der Jura-Zeit. Der Fund war damals eine Sensation. Die fossile Feder wurde 1861 von einem ehemaligen Direktor der Senkenbergischen Naturforschenden Gesellschaft, Hermann von Meyer, beschrieben. Weitere Informationen sind dem Hauptartikel über den Archaeopteryx lithographica zu entnehmen. Archaeopteryx lithographica war halb Vogel und halb Reptil. Aufgrund dieser Tatsache ist die phylogenetische Stellung der Urvögel noch unklar.

Anders als bei den rezenten Vögeln hatte Archaeopteryx lithographica Zähne im Ober- und Unterkiefer, drei Finger an jedem Flügel, ein flaches Sternum (Brustbein), Bauchrippen (Gastralia) und einen langen, knöchernen Schwanz. Wie die Modernen Vögel hatte auch Archaeopteryx lithographica Federn. Bis heute ist unklar, ob die Federn der Regulierung seiner Körpertemperatur, der Wärmeisolierung oder dem Flug dienten. Falls die Federn der Wärmeisolierung dienten, kann man ihn zu den Endothermen Tieren zählen. Endotherme Tiere wie beispielsweise Säugetiere und Vögel weisen eine relativ hohe Körpertemperatur auf.

Der Ursprung des Fluges und die tatsächlichen Flugfähigkeiten von Archaeopteryx lithographica sind bis heute umstritten. Es wird vermutet, dass er in den Bäumen lebte und nach unten gleiten konnte oder sich auf dem Boden aufhielt und um nach oben auf die Bäume zu gelangen, lange Sprünge vollbrachte.Archaeopteryx lithographica hatte jedoch gegenüber den heute lebenden Vögeln ein verhältnismässig flaches Sternum und war somit kein guter Flieger, eher ein träger Flieger oder Gleiter. Vermutlich lief, sprang, glitt und flatterte er nur. Obgleich Archaeopteryx lithographica mit Federn ausgestattet war, ähnelte er doch eher einem Dinosaurier. Archaeopteryx lithographica hatte etwa die Größe einer Krähe. Die Spannweite der Flügel betrug etwa 45 Zentimeter. Das Körpergewicht lag vermutlich zwischen 300 und 500 Gramm.

Nach dem Archaeopteryx klafft in Richtung der modernen Vögel eine große Lücke. Fossile Funde sind Mangelware. Die zerbrechlichen Skelette haben die Jahrmillionen nicht überstanden. Neben dem Archaeopteryx hat man bis heute Fossilien von rund 900 prähistorischen Arten gefunden. Dies stellt freilich nur einen sehr kleinen Teil ausgestorbener und rezenter Vogelarten dar. Rund 35 Arten stammen dabei aus der Periode der Kreide. Zeitlich liegen zwischen Archaeopteryxund der ältesten aus der unteren Kreide (vor etwa 115 Miollionen Jahren) stammenden Art, dem Gallornis, etwa 25 Millionen Jahre. Eine Ähnlichkeit ist zwischen den beiden Arten jedoch nur bedingt festzustellen. Fossile Funde des Gallornis stammen unter anderem aus Frankreich. Aus etwa der gleichen Zeit stammtEnaliornis, er weist ein Alter von etwa 100 Millionen Jahren auf. Enaliornis gilt als Vorfahre der heutigen Seetaucher (Gaviidae).

Ursprung in der Oberkreide: Eistaucher (Gavia immer)

vergrößern

Ursprung in der Oberkreide: Eistaucher (Gavia immer)

Aus der Oberkreide, also vor 60 bis 100 Millionen Jahren, stammt Baptornis, der Ähnlichkeiten zu den Lappentauchern (Podicipedidae) aufzeigt. Ebenfalls aus der Oberkreide stammenHesperornisIchtyornisGobipteryxPlegadornisCorniornis und Neogaeornis. Bei diesen Gattungen liegt die Verwandtschaft mit rezenten Arten weitestgehend im Dunkeln.

Die erste Blütezeit der Vögel ergab sich vor etwa 60 Millionen Jahren in der Periode des Tertiärs. Es entwickelten sich eine Vielzahl an Land- und Wasservögeln. Ausnahmslos alle zu dieser Zeit existierenden Gattungen starben jedoch im Laufe der Zeit aus. Die ersten heute noch rezenten Arten traten nach einhelliger Meinung im späten Tertiär auf. Vor rund 40 Millionen Jahren waren im späten Eozän alle heutigen Vogelgruppen im wesentlichen entwickelt. Zu den ältesten Gattungen aus dieser Zeit gehören die heute noch lebenden Gattungen der Kasuare (Casuariidae), Steißhühner (Tinamidae) und Papageien (Psittaciformes). Die ersten Wasservögel und ähnlich spezialisierte Vogelgruppen tauchten im Miozän vor 5 bis 25 Millionen Jahren auf. Viele Vogelarten sind bereits vor Jahrmillionen Jahren ausgestorben. Dazu gehören vor allem die großen und flugunfähigen Vertreter wie Gastrornithidaeoder Diatrymidae. Beide Familien wiesen Riesenvögel wie etwa die heutigen Strauße (Struthio) auf.

Die größte Artenexplosion wurde im Eozän verzeichnet, einer Periode, die sich von 34 bis 56 Millionen Jahre erstreckte. Zu dieser Zeit entwickelten sich viele Vogelarten, die alle Erdteile und alle Lebensräume besiedelten. Die größte Vielfalt an Arten und somit der Zenit der Klasse der Vögel wurde inPleistozän erreicht. Man schätzt die Anzahl der Arten im Pleistozän auf etwa 10.600 Arten. Während der Eiszeit, die im Pleistozän begann, starben jedoch viele Arten sowie auch höhere Taxa aus.

Ursprung der Vögel

Der Urvogel Archaeopteryx

vergrößern

Der Urvogel Archaeopteryx

Bis heute ist nicht restlos und zweifelsfrei geklärt von welcher Linie in der Evolution die Vögel abstammen. Viele Forscher gehen davon aus, dass sich Vögel im frühen Trias wahrscheinlich aus den Archosauria abgespaltet haben. Andere glauben, dass die Abspaltung deutlich später, wahrscheinlich in der frühen Kreide begann. Hier könnten sich die Vögel aus den Coelurosauria abgespalten haben. Die ersten eindeutigen Funde aus der GattungArchaeopteryx können aufgrund fehlender zeitlicher Nähe keine von beide Theorien präferieren. Fest steht nur, dass Vögel von den Reptilien abstammen. Es ist auch nicht klar, ob sich Vögel polyphyletisch oder monophyletisch, also aus einer Grundform oder aus mehreren Grundformen entwickelt haben. Auch steht nicht zweifelsfrei fest wie der reptilienähnliche Urahn der Vögel aussah. Dem Archaeopteryx glich der Urvogel mit Sicherheit nicht, daArchaeopteryx bereits fliegen konnte.

Aber wie hat sich das Fliegen entwickelt? Letztlich kann man sagen, dass sich die ersten Vertreter aus Lebensformen entwickelt haben, die auf allen Vieren auf dem Boden liefen. Im Laufe der Zeit entwickelte sich die Fortbewegung auf zwei Beinen. Nicht lange danach begannen die ersten Urahnen Bäume zu erklimmen und passten ihre Lebensweise diesem Leben immer weiter an. Erste Sprünge von Baum zu Baum folgten. Aus diesen ersten Sprüngen dürften sich im Laufe von Jahrmillionen fallschirm- und gleitartige Flüge entwickelt haben. Von da aus war es zu einem aktiven Flug nicht mehr weit.

Ausgerottet: die Wandertaube (Ectopistes migratorius)

vergrößern

Ausgerottet: die Wandertaube(Ectopistes migratorius)

Artensterben prähistorisch und neuzeitlich

Zu allen Zeiten starben Tiere aus. Im Laufe der Evolution passten sich Arten diversen Umweltfaktoren an. Arten, die dazu nicht in der Lage waren, starben aus. Man schätzt die Gesamtzahl der Arten der Vögel auf etwa 1,6 Millionen. Davon sind 9.800 Arten rezent. Prähistorisch waren fast ausschließlich Umweltfaktoren die Gründe für das Artensterben. Man nennt dieses auch phylogenetisches Artensterben. Hierbei wird in der Regel in der Evolution eine Art durch eine andere Art ersetzt. Eine weitere Form des Artensterbens ist das terminale Aussterben. Hierbei verschwindet eine Art vollständig und wird nicht durch eine andere Art ersetzt. Ein phylogenetisches und auch terminales Artensterben ist in der Evolution durchaus die Regel. Man kann dies mit der natürlichen Auslese erklären. Nicht normal ist die Aussterberate seit dem Pleistozän, die sich kontinuierlich erhöht. Dramatisch hat sich diese Entwicklung seit etwa 1600 entwickelt. Vor allem in der Neuzeit wurden viele Arten durch den Menschen bewusst oder unbewusst ausgerottet. In den letzten 400 Jahren hat der Mensch rund 76 bis 100 Arten ausgerottet. Der Artenschwund wurde entweder durch direkte Faktoren wie die Bejagung ausgelöst oder indirekt beispielsweise durch die Zerstörung von Habitaten. Zwischen 1600 und 1900 starben insbesondere folgende Arten aus: MadagaskarstraußeMoas (Dinornithidae), Labradorente (Camptorhynchus labradorius), Riesenalk (Pinguinus impennis), Dronte (Raphus cucullatus), Dreifarbenara (Ara tricolor), RabenstarHopfstarKioea (Chaetoptila angustipluma) und viele andere Arten. In den letzten 100 Jahren, also im 20. Jahrhundert hat man unter anderem die Arten Schopfkasarka (Tadorna cristata), Aucklandsäger(Mergus australis), Wake-Ralle (Gallirallus wakensis), Pelzralle (Gallirallus lafresnayanus), Wandertaube (Ectopistes migratorius), Paradiessittich (Psephotus pulcherrimus), Weißwangenkauz (Sceloglaux albifacies), Rotaugendrossel (Turdus ravidus), Prachtmoho (Moho nobilis) und Rußmamo (Drepanis funerea) ausgerottet. Zu den ausgestorbenen Arten zählen vor allem flugunfähige Vögel. Überwiegend handelt es sich dabei um endemische Inselpopulationen

Quelle:

http://tierdoku.com/index.php?title=V%C3%B6gel#Evolution

Evolution der Wirbeltiere / Der Übergang vom Wasser zum Land

Der Ursprung der Chordata

Um die Entwicklungs- und Stammesgeschichte der Wirbeltiere zu verstehen, muss man zunächst die Wurzeln der Chordatiere (Chordata) betrachten. Über die Abstammung der Chordatiere liegen nur wenig stichhaltige Erkenntnisse vor. Man kann sich nur auf Vermutungen und Hypothesen stützen. Die ersten Überlegungen gingen von teils wenig schlüssigen Überlegungen aus. Einige Forscher glaubten, dass sich Chordatiere aus Ringelwürmern (Annelida) entwickelt haben, andere Forscher gingen von Schnurwürmern (Nemertea) oder gar Kieferklauenträgern (Chelicerata) aus. Aufgrund der Segmentierung waren Ringelwürmer durchaus diskussionswürdig. Alle genannten Klasse scheiden jedoch aus. Gegen eine Verwandtschaft sprechen unter anderem das dorsale Hauptblutgefäß, das ventrale Bauchmark sowie die anders verlaufende Entwicklung. Heute geht man davon aus, dass die niedere Verwandtschaft der Wirbeltiere bei den Manteltieren (Urochordata) und den Kiemenlochtieren(Hemichordata) zu finden ist. Die frei schwimmenden Larven der Manteltiere weisen beispielsweise Kiemenspalten, ein Neuralrohr und eine Chorda dorsalis im Schwanzabschnitt auf. Im Zuge der phylogenetischen Entwicklung wurden diese Merkmale in den Adultzustand übernommen.

Eine weitere Theorie ist die sogenannte Hydroskeletttheorie (Wurmtheorie), die Wolfgang Friedrich Gutmann 1972 entwickelte. Danach stammen Chordatiere von den Archicoelomaten ab. Die Archicoelomaten wiesen keine festen Skelettbestandteile auf. Sie zeichneten sich durch eine epithelialen Begrenzung aus Bindegewebe, flüssigkeitsgefüllten Hohlräumen sowie muskelähnliche Strukturen aus. Aufgrund dieser hydrostatischen Druckverhältnisse entstanden im Laufe der Entwicklung auf biomechanischem Wege die Stützapparate. Nach Gutmann sind die übrigen Merkmale der Chordatiere nach und nach sekundär entstanden. Diese These kann heute aufgrund molekularbiologischer Daten jedoch als widerlegt angesehen werden.

Die Schädellosen (Cephalochordata) können aufgrund ihrer Organisation als Modell von primitiven Wirbeltieren herangezogen werden. Betrachtet werden hier insbesondere anatomische Merkmale wie der Kiemendarm, das dorsal gelegene Nervenrohr, die Anordnung der großen Blutgefäße sowie eine Chorda dorsalis, die sich jedoch bis zum Vorderende erstreckt. Wegen einer gewissen Eigenentwicklung, bezogen auf spezielle Strukturen wie ein fehlendes Herz oder branchiomer (segmentiert) angeordneter Nephriden (Nephridium von gr. nephros = Niere), wird den Schädellosen ein Sonderstatus eingeräumt. Die Schädellosen werden für gewöhnlich als eine frühe Ahnengruppe der Wirbeltiere angesehen. Man geht heute davon aus, dass die ersten Wirbeltiere bereits im Kambrium vor rund 500 Millionen Jahren in Erscheinung traten. Fossil belegt sind jedoch erst Wirbeltiere erst seit dem unteren Silur, also einem Zeitraum von vor 430 bis 440 Millionen Jahren.

Wasserlebende Wirbeltiere

Das Leben hat sich im Wasser entwickelt. Es verwundert daher kaum, dass es sich bei den ältesten fossilen Funden und Knochenschuppen handelt. Die Funde stammen aus dem unteren Silur und wurden in Süßwassersedimenten in Colorado, USA gefunden. Einer Spezies konnten die Knochenschuppen jedoch nicht zugeordnet werden. Da die Funde in Süßwassersedimenten nachgewiesen wurden, kann davon ausgegangen werden, dass das vertebrate Leben im Süßwasser seinen Anfang nahm. Die wahrscheinlich wichtigste Basisgruppe von Wirbeltieren stellen Kieferlose (Agnatha) dar. In mindestens 4 Ordnungen konnte man Kieferlose bereits im Silur nachweisen. Die Ordnungen werden auch als Knochenhäuter (Ostracodermata) zusammengefasst. Gemeinsames Merkmal alle Arten der Knochenhäuter ist der knöcherne Panzer. Bei den frühen Wirbeltieren wie den Knochenhäuter erstaunt mitunter das Vorhandensein eines solchen Panzers, da man im Grunde bei urtümlichen Wirbeltieren vom Vorhandensein eines Knorpelskelettes ausgehen müsste. In der Phylogenese der Fische weist jedoch eine deutliche Reduktion der Hartgebilde auf. Daher ist davon auszugehen, dass die fehlende Knochenbildung bei den rezenten Arten kein primitives Merkmal darstellt,

Schädel eines Eastmanosteus calliaspis

vergrößern

Schädel eines Eastmanosteus calliaspis

sondern als abgeleitetes Merkmal angesehen werden kann. Neben dem knöchernen Panzer zählen zu den urtümlichen Merkmalen auch das Fehlen der Kieferbildung und der Occipitalregion (Hinterhauptregion), das unpaare Riechorgan mit der Verbindung zum Hypophysengang, die Pinealöffnung sowie die Ausbildung von 2 Bogengängen (ringförmige Gefäße im Innenohr). Bei den ersten Vertretern der Knochenhäuter handelte es sich wahrscheinlich um harmlose Vertreter, die am Gewässergrund Nahrungspartikel über den Kiemenapparat aus dem Wasser filterten. Die nächst jüngeren Funde konnten den Panzerfische (Placodermi) zugeordnet werden und wurden in Gesteinsschichten des oberen Silur und des unter Devon gefunden. Panzerfische waren schon wesentlich weiter entwickelt als die Knochenhäuter (Ostracodermata), was sich vor allem in der Ausbildung eines Kiefers sowie paariger Flossen ausdrückt. Bei höher entwickelten Fischer sind die Kiefer über einen Hyoidbogen mit dem Schädel verbunden. Bei den Panzerfischen und auch den silurischen Stachelhaien (Acanthodii) erfolgte die Verbindung über den Kieferbogen direkt. Die Stachelhaie werden als Übergangsgruppe zwischen den Kieferlosen (Agnatha) und den Kiefermäulern (Gnathostomata) eingesehen. Einige Arten der Panzerfische entwickelten paarige Flossen, was ihnen ein freies Schwimmen im Wasser ermöglichte. Es erscheint als möglich, dass diese frei schwimmenden Panzerfische sich bereits räuberisch ernährten. Einige Arten der Panzerfische wiesen bereits Lungen auf. Die Lunge als Atmungsorgan ist demnach schon seit dem späten Silur bekannt. Man geht davon aus, dass die weitere Entwicklung der Panzerfische zu den  Knorpelfische (Chondrichthyes) führte. Dies belegen insbesondere Ähnlichkeiten bei Bau des Schädels.

Bereits im späten Devon traten die ersten Knorpelfische (Chondrichthyes) in Erscheinung. Man geht davon aus, dass die ersten Arten der GattungCladoselache zuzurechnen sind. Ferner geht man davon aus, dass sich das knöcherne Skelett bei den Chondrichthyes sekundär zurückgebildet hat. Es handelte sich um kleine Haie, die ein Länge von kaum einem Meter erreichten. Die ersten Haie lebten noch im Süßwässer und drangen erst nach und nach ins Meer vor. Die im Süßwasser lebenden Arten starben gegen Ende des Devon aus. Die Arten im offenen Meer erreicht vor allem im Zeitalter des Jura eine großen Artenvielfalt und haben zum Teil bis heute überlebt. Die ersten fossil nachgewiesenen Knochenfische (Osteichthyes) tauchten im frühen Devon auf. Sie sind demnach alter als die Knorpelfische. Bereits früh zeichneten sich 2 Hauptentwicklungslinien ab, bei denen es sich um die ersten Fleischflosser (Sarcopterygii) und dieStrahlenflosser (Actinopterygii). Beide Klassen sind auch heute noch rezent. Die Ableitung von niederen Fischen lässt sich nicht eindeutig bestimmen, da bereits bei den ersten Knochenfischen sowohl Kiemen als auch Lungen auftraten. Man geht davon aus, dass die Entwicklung von Lungen durch wechselvolle klimatische Bedingungen begünstigt wurde. Die Strahlenflosser blieben fest mit dem Wasser verbunden und die primitiven Lungen bildeten sich in hydrostatische Organe um. Mit dem Vordringen ins Meer trat der Funktionswechsel zur Schwimmblase immer stärker in Erscheinung. Zu den markanten äußeren Merkmale der frühen Strahlenflosser gehören vor allem die durch knöcherne Strählen verstärkten Flossen. Aus den ersten Strahlenflossern entwickelten sich schnell die Gruppe der Palaeonisciden, die sich durch Ganoidschuppen auszeichneten. Ganoidschuppen sind rhombische geformt und bestehen aus einer knöchernen Unterlage. Diese Unterlage ist mit einer glänzenden Schicht aus Ganoin überzogen. Ganoin wird in der Lederhaut gebildet. Aus den Palaeonisciden sind im Laufe der Evolution die Flösselhechte (Polypteridae) und die Störartige (Acipenseriformes) hervorgegangen. Die ersten modernen Fische traten im mittleren Mesozoikum auf. Es handelte sich dabei um die Gruppe der Knochenganoiden (Holostei). Zu den rezenten Arten dieser Gruppe zählen beispielsweise Knochenhechte (Lepisosteidae). Die modernen Fische werden in der Gruppe der Echten Knochenfische (Teleostei) zusammengefasst.

Der Übergang vom Wasser zum Land

Die älteste Gruppe der Knochenfische (Osteichthyes), die Fleischflosser (Sarcopterygii), waren der Ausgangspunkt für den Übergang vom Wasser zum Land. Fleischflosser, auch die rezenten Arten, zeichnen sich durch muskulöse und paarige Flossen aus. In den basalen Knochenelementen lassen sich Ähnlichkeiten zu den Extremitäten von Landwirbeltieren erkennen.

Evolution - Quastenflosser

vergrößern

Evolution – Quastenflosser

Ein weiteres markantes Merkmal sind die inneren Nasenöffnungen. Während sich bei den anzestralen (altertümlichen) Formen Cosmoidschuppen zeigen, weisen die rezenten Arten meist Cycloidschuppen auf. Cycloidschuppen sind ursprüngliche Rundschuppen, die eine rundliche Form aufweisen und glattrandig sind. Stammesgeschichtlich lassen sich von den Cycloidschuppen die Ctenoidschuppen bzw. die Kammschuppen ableiten. Bei den Cosmoidschuppen handelt es sich um die altertümliche Beschuppung aller Fleischflosser. Rezent zeigt sich diese Beschuppung nur noch bei den Quastenflosser(Coelacanthiformes). Stammesgeschichtlich leiten sich die Cosmoidschuppen von den Ganoidschuppen ab. Cosmoidschuppen weisen tief in der Epidermis sitzende lamellenartige Knochen auf, auf denen eine schwammige Knochensubstanz aufliegt. Nach außen schließt sich eine knochenähnliche Substanz, das sogenannte Cosmin, an. Cosmin besteht im Wesentlichen aus Dentin, das die gesamte Schuppe bedeckt. Bereits vor rund 400 Millionen Jahren, also im frühen Devon, zeichneten sich innerhalb der Fleischflosser (Sarcopterygii) zwei Entwicklungslinien ab. Dies sind die heute noch rezenten Lungenfische (Dipnoi) und die Quastenflosser (Coelacanthimorpha). Lungenfische weisen funktionsfähige Lungen auf und eine weitgehende Rückbildung des knöchernen Skeletts. Das entscheidende Bindeglied stellen jedoch die Quastenflosser dar. In der Gruppe der Quastenflosser ging die Entwicklung zu den Tetrapoden, namentlich den Landwirbeltiere (Tetrapoda), von den Rhipidistia aus. Rhipidistia lebten in flachen Süßgewässern. Von hier aus drangen sie nach und nach auf das Land vor. Zahlreiche Merkmale der Rhipidistia zeigen sich auch heute noch bei anzestralen Lurchen (Amphibia). Dies sind insbesondere der Bau des Schädels, der Bau des Extremitätenskeletts, der Bau der Zähne sowie die Ähnlichkeiten bei den Atemwegen.

Ein früher Tetrapod aus den Devon: Elginerpeton pacheni

vergrößern

Ein früher Tetrapod aus den Devon:Elginerpeton pacheni

Auf Basis einer Reihe von bereits vorhandener präadaptiver (lat.adaptare = anpassen) Voraussetzungen in einem zeitlich tief gestaffelten Übergangsfeld der Schritt vom Wasser- zum Landbewohner. Einen gewissen Einfluss auf diesen Schritt hatten wahrscheinlich auch Umweltwechsel. Hier sind beispielsweise die periodischen Trockenperioden im Devon zu nennen. Der Übergang vom Wasser zum Land wurde in vielen kleinen Einzelschritten vollzogen. Es entstanden zunächst Formen, die sowohl im Wasser als auch an Land leben konnten. Namentlich sind dies amphibische Lebensformen. Es entstanden die ersten Lurche (Amphibia). Der Übergang vom Wasser zum Land wurde von einer weit reichenden Umkonstruktion des Körpers begleitet. Dies trifft vor allem auf den Bewegungsapparat und mit der steigenden statischen Belastung auch auf die Wirbel zu. Die ersten amphibisch lebenden Wirbeltiere fasst man als Stegocephalia oder auch Labyrinthodontiazusammen. Die Stegocephalia lassen bereits früh 2 Entwicklungslinien erkennen. Dies ist die Gruppe der eigentlichen Labyrinthodontia sowie die Gruppe der Lepospondyli, zu denen die fossile Gruppe der Schlangenlurche (Aistopoda) gehört. Die Labyrinthodontia, die ihre Blütezeit im Perm hatten, gelten als Stammgruppe der Schwanzlurche (Caudata) und der Schleichenlurche (Gymnophiona).

Die ersten terrestrischen Wirbeltiere

Im frühen Karbon, vor etwa 350 Millionen Jahren, tauchen die ersten Formen auf, die ausschließlich an Land lebten. Neben der Umkonstruktion des Körpers, die zu diesem Zeitpunkt bereits abgeschlossen war, tat sich eine weit schwierige zu bewältigende Hürde auf: die Entwicklung des befruchteten Eies außerhalb des Wassers. Evolutionstechnisch wurde dieses Problem gelöst, indem das bestimmende Lebensraummedium, das Wasser, in die Amnionhöhle verlagert wurde. Die Amnionhöhle ist mit einer namensgebenden Schicht Amnion umgeben. Durch die Ausbildung einer solchen Amnionhöhle wurden die ersten Landwirbeltiere unabhängig vom Wasser. An der Basis dieser Entwicklung standen die Seymouria, die sich im frühen Perm entwickelten und den Diadectomorpha (früherCotylosauria) zugerechnet werden. Seymouria gilt als Mosaikform mit Amphibien- und Reptilienmerkmalen. Zu den Reptilienmerkmalen rechnet man vor allem das Skelett. Die Ursprünglichkeit des Schädels wird durch die Tatsache unterstrichen, dass noch keine Schläfenfenster vorhanden waren. Die fehlenden Schläfenfenster sind ein Charakteristika für die Gruppe der Anapsida, die auch als Schläfengrubenlose bezeichnet werden. Aus den Diadectomorpha entwickelte sich bereits früh die Linie der Chelonia, die heute noch durch eine rezente Art, der  Suppenschildkröte (Chelonia mydas), vertreten ist. Eine weitere frühe Abspaltung ergab sich durch die Entwicklung der Ichthyosauria und der Plesiosauria. Beide Linien haben sich aus den Stammreptilien entwickelt. Im Zeitalter der Trias begann die Ausbreitung der ersten diapsiden Reptilien, die sich als den Eosuchia entwickelten. Von den Eosuchia lassen sich die Neodiapsida mit den Archosauria und Lepidosauria sowie dieAvicephala ableiten. Aus den Eosuchia entwickelte sich bereits im Perm auch die diapside Linie der Sphenodontia bzw. der Rhynchocephalia. Es handelt sich hierbei um schildkrötenähnliche Reptilien, die ihre äußeren Merkmale bis heute bewahrt haben. Aus den urtümlichen Lepidosauria entstanden die Schuppenkriechtiere (Squamata), insbesondere die Echsen (Lacertilia) und die  Schlangen(Serpentes). Sowohl Echsen als auch Schlangen zeichnen sich durch einen diapsiden Schädeltypus aus, der durch die Reduktion des Jochbogens eine weitgehende Abwandlung erfahren hat. Eine weitere Gruppe, die Thecodontia, entwickelte sich vom auslaufendem Perm bis ins Trias. Thecodontia und davon ableitende Formen werden auch als Archosauria zusammengefasst. Im späteren Verlauf der Entwicklung, vom Jura bis zur Kreide, entwickelten sich aus den Thecodontia auch die allen bekannten  Dinosauria sowie die Pterosauria. Eine weitere Linie führt zu den  Vögeln (Aves). Die Entwicklung der Vögel begann nach einhelliger Meinung im Jura (siehe auch Entwicklung der Vögel).

Die Herausbildung der Synapsida (synapsid = “verschmolzener Bogen”) war für die Ausbreitung der Kriechtiere (Reptilia) ein durchaus bedeutender Schritt. Synapsida zeichnen sich durch ein seitliches Schläfenfenster aus und gelten als die Stammform der Säugetiere (Mammalia). Frühe Linien der Synapsida führen zu den Pelycosaurier (Pelycosauria) und den Therapsiden (Therapsida). Letztere entwickelten sich zu den Säugetieren, die als evolutionäres Merkmal eine Spezialisierung des Gebisses aufweisen. Weitere Merkmale stellen auch die doppelten Condyli (singular Condylus = knöcherner Teil eines Gelenkes), der sekundäre Gaumen sowie ein Quadratum (Os quadratum oder Quadratbein) dar, das stark reduziert und lose mit dem Neurocranium (Schädel) verbunden ist. Bei den moderneren Therapsiden sind im Gegensatz zu den anzestralen bzw. altertümlichen Formen Ellbogen und Knie dem Körper zugewandt. Dies ermöglichte es den Therapsiden ein besseres Abheben vom Boden und eine schnellere Fortbewegung. Als direktes Bindeglied zwischen den Reptilien und den Säugetieren wird Cynognathus angesehen, der vor rund 235 Millionen Jahren im unteren Trias lebte.

Ein Ursäugetier der frühen Unterkreide: der Yanoconodon allini

vergrößern

Ein Ursäugetier der frühen Unterkreide: derYanoconodon allini

Aus der Gruppe der Cynodontia, zu denen auch Cynognathus gehört, führen Linien zu den Tritylodontia und Ictidosauria. Man kann diese Forme auch als Übergangsform bezeichnen, da sowohl Merkmale der Reptilien als auch der Säugetiere vorhanden waren. Im Laufe des Mesozoikum, also zwischen dem Trias und der Kreide, haben sich 4 Linien der Säugetiere herausgebildet. Gegen Ende des Trias trat die Gruppe der Triconodonta in Erscheinung, zu denen beispielsweise Yanoconodon allini (siehe rechtsstehende Zeichnung) zählte. Die Triconodonten zeichneten sich durch ein heterodontes Gebiss aus, das bereits über Molaren verfügte. Heterodontie ist die Bezeichnung für das Vorhandensein verschiedenartig ausgebildeter Zahngruppen. Bei modernen Säugetieren sind dies Schneidezähne, Eckzähne, Prämolaren sowie die Molaren. Zu den weiteren Seitenzweigen der frühen Säugetiere zählten die Vertreter der Gruppe der Multituberculata, die vom Jura bis ins Eozän hinein lebten, sowie der Zweig der Symmetrodonta. Beide Linien starben in der Kreide oder im frühen Eozän aus.

Die rezenten Säugetiere sind der vierte Linie entsprungen. Dies sind die Eupantotheria (veraltet: Pantotheria). Eine Ausnahme gibt es jedoch: es sind die  Ursäuger (Protheria). Nach einhelliger Meinung ist der Ursprung der Ursäuger aufgrund fehlender fossiler Nachweise nicht lückenlos geklärt. Die ersten den  Beutelsäugern (Metatheria) ähnelnde Säugetiere tauchen wahrscheinlich in den frühen Kreide auf und sind ab der oberen Kreide fossil belegt. Die belegten Formen ähneln dem rezenten Virginia-Opossum (Didelphis virginiana). Etwa zur gleichen Zeit tauchten auch die ersten spitzmausähnlichen, plazentalen Säugetiere auf. Die Arten sind wahrscheinlich aus insectivoren Arten entstanden. Ein weiterer Zweig sind die Fledertiere (Chiroptera), die ihre Gestalt und Lebensgewohnheiten bis heute nicht verändert haben. Ähnlich verhalt es sich auch mit den  Riesengleitern (Dermoptera), die jedoch mit den Fledertieren keine verwandtschaftlichen Verhältnisse aufweisen. Aus primitiven Insektenfresser (Insectivora) sind Spitzhörnchen (Tupaiidae) entstanden, deren weitere Entwicklung auch zu den Primaten (Primates). Nagetiere (Rodentia) und Nebengelenktiere (Xenarthra) lassen sich bis ins Eozän zurückverfolgen und weisen enge Beziehungen zu den Insectivora auf. Über die verwandtschaftliche Herkunft der  Schuppentiere (Pholidota) ist nur wenig bekannt. Gesicherte Erkenntnisse liegen daher nicht oder nur bruchstückhaft vor. Die Ordnung der Hasenartigen(Lagomorpha) hat sich im Verlaufe des Paläozän von den Nagetieren abgespalten. Trotz der frühen Abspaltung haben Hasenartige zahlreiche Konvergenzen zu den Nagetieren entwickelt. Die Urhuftiere(Condylarthra) entstanden in der jüngeren Kreide. Von den Condylarthra lassen sich alle Huftiere (Ungulata) ableiten. Die Raubtiere (Carnivora) entwickelten sich aus den Creodonten oder Urraubtiere(Creodonta). Eine weitere Gruppe sind die Rüsseltiere (Proboscidea), die  Seekühe (Sirenia) und die  Schliefer (Hyracoidea), die auch als Vorhufer oder Paenungulata bezeichnet werden. Die Evolution der  Wale (Cetacea) kann im entsprechendem Artikel nachgelesen werden.

Siehe auch

  • Die Entwicklung der Knorpelfische (Chondrichthyes)
  • Die Entwicklung der Vögel (Aves)
  • Die Entwicklung der Wale (Cetacea)

Quelle:

http://tierdoku.com/index.php?title=Wirbeltiere

 

Der Wandel der Wälder im Laufe des Erdaltertums / von Hans Kerb

Inhalt:

 


Teil 1

Obwohl die ältesten Lebensformen sich schon sehr früh in der Erdgeschichte – vor etwa 3,5 Milliarden Jahren – im Meer entwickelten, blieben die Landmassen viele Hundert Millionen Jahre unbesiedelt. Die Eroberung der Festländer durch pflanzliches und tierisches Leben erfolgte erst vor etwa 415 Millionen Jahren, am Ende des Silurs. Ab dann erfolgte die Entwicklung von den ersten, noch winzig kleinen Landpflanzen bis hin zu Arten mit baumförmigem Wuchs innerhalb von nur etwa 50 Millionen Jahren, einer nach geologischen Maßstäben relativ kurzen Zeitspanne.


Die ältesten Landpflanzen

Die ersten Landpflanzen waren sehr einfach gebaut und nur wenige Zentimeter groß. Es handelte sich um unbeblätterte, sich gelegentlich gabelnde, rundliche, glatte Sprosse mit einem zentralen Leitstrang. Diese Sprosse besaßen Spaltöffnungen und waren von einer sehr resistenten Schicht, der sogenannten Kutikula, umgeben, um Austrocknung zu verhindern. Sie trugen endständige Sporangien, in denen die für die Erhaltung und Verbreitung der Pflanze notwendigen Sporen gebildet wurden.

Aus diesen primitivsten Landpflanzen entwickelten sich bereits im frühen Devon etwas größere – bis etwa zwei Dezimeter hohe – und komplexere Formen, die meist ebenfalls noch unbeblättert waren, zum Teil aber bereits kleine, stachelartige Organe, sogenannte Emergenzen, trugen. Echte Wurzeln fehlten noch; das benötigte Wasser und mineralische Nährstoffe wurden durch Zellschläuche, sogenannte Rhizoide, aufgenommen, die sich dort entwickelten, wo die Sprosse dem feuchten Boden auflagen. Anhand ihrer Gesamtgestalt, ihrer Leitbündel sowie des Baues und der Stellung ihrer Sporangien können für das Unterdevon bereits verschiedene Pflanzengruppen unterschieden werden, darunter die vollständig ausgestorbenen Rhyniophyten und Zosterophyllen und die ältesten Formen der heute noch existierenden Lycophyten oder Bärlappgewächse.


Auf dem Weg zu Wäldern

Im Mitteldevon erfolgten als nächste Differenzierungsschritte die Entwicklung der ersten echten Wurzeln – was auch für die Entwicklung der Böden von Bedeutung ist – und die Entwicklung komplexerer Leitbündelsysteme, die nun auch der Verfestigung und Stabilität der Pflanzen dienten. Dadurch konnten einige Formen bereits Höhen von wenigen Metern erreichen. Ebenfalls bereits im Mitteldevon wurden bei einige Pflanzengruppen weitere Voraussetzungen für späteren baumförmigen Wuchs erreicht. So wurde bereits echtes Holz (sogenanntes Sekundärxylem) gebildet. Die Entwicklung von Blättern war bei den Bärlappgewächsen mit nadelförmigen Blättern fast abgeschlossen. Bei anderen Gruppen hatte eine Differenzierung in tragende Achsensysteme und kurze, stark verzweigte Seitensysteme eingesetzt. Letzere können als Vorläufer einer farnartigen Beblätterung angesehen werden.

Somit schufen die Pflanzen schon im Mitteldevon nahezu alle Voraussetzungen für baumförmigen Wuchs und die Bildung großflächiger Wälder.


Die ältesten Wälder

Bereits im Oberdevon treten dann die ersten baumförmigen Pflanzen auf, die offenbar waldartige Bestände bilden konnten. Dazu gehören u.a. die ältesten baumförmigen Lycophyten, die durch Funde, zum Beispiel aus Spitzbergen und Irland, dokumentiert sind. Ein anderes bekanntes Beispiel ist Archaeopteris, von dem zahlreiche, bis zu 10 m lange, verkieselte Stämme mit Durchmessern von bis zu 1,5 Metern in Nordamerika gefunden wurden. Diese Pflanze, die eine wedelartige Belaubung mit fächerförmigen Blättchen hatte, vermehrte sich mit Mikro- und Makrosporen und hatte eine Holzstruktur, die der der primitivsten Koniferen sehr ähnlich ist. Die Ausbildung von Mikro- und Makrosporen ist der erste evolutionäre Schritt zur Entwicklung von Samen. Aufgrund dieser Merkmale wird Archaeopteris daher allgemein als Vorläufer der ersten Gymnospermen (nacktsamige Pflanzen) angesehen.

Schon gegen Ende des Oberdevons traten auch die ältesten Samenpflanzen auf. Sie gehörten zur Gruppe der Pteridospermen oder “Farnsamer”, eine recht heterogene, vollständig ausgestorbene, aber im Spätpaläozoikum sehr erfolgreiche Gruppe. Diese Pflanzen besaßen farnähnliche Blätter und vermehrten sich nicht mehr durch Sporen, sondern bereits durch echte Samen. Mit der Entwicklung dieser Gymnospermen oder Nacktsamer waren nun alle Voraussetzungen für die Kolonisierung auch der bislang noch unbesiedelten trockeneren Standorte im Hinterland erfüllt, da sie weniger stark an die Bodenfeuchtigkeit gebunden sind als Sporenpflanzen. Trotzdem bevorzugten viele der frühen Formen noch die feuchteren Standorte.

Während des Devons hat sich somit innerhalb einer geologisch recht kurzen Zeitspanne von etwa 50 Millionen Jahren eine sehr große Vielfalt von Pflanzengruppen entwickelt (Gensel & Andrews 1984). Die meisten der auch heute noch vorhandenen Pflanzengruppen (Bärlappgewächse, Schachtelhalme, Farne und Nacktsamer) waren gegen Ende des Devons bereits entstanden. Die ältesten Bäume und auch die ältesten Wälder sind oberdevonisch. Im Devon kommt es zu einer durch Klima und geographische Position der Landmassen hervorgerufenen Differenzierung in verschiedene Florenprovinzen. Dieser Trend setzt sich bis ins Perm fort (Cleal 1991). Der vorliegende Beitrag beschränkt sich im wesentlichen auf die sogenannte Euramerische Florenprovinz, die Europa und Nordamerika, die damals noch eine zusammenhängende Landmasse bildeten, umfaßt.

 


 

Quelle:

http://www.biologie.uni-hamburg.de/b-online/kerp/wald.html#1

 

Mosaikform

Als Mosaikformen bezeichnet man in der Evolutionsbiologie Organismen, die Merkmale zweier Taxa besitzen. Dabei stehen sie nicht zwangsläufig in gradliniger Beziehung zu den beiden Taxa, es können auch nahe Verwandte davon sein.

Mosaikformen werden daher auch als Zwischenformen oder als Übergangsformen bezeichnet. Es handelt sich dabei jedoch um Organismen, die Merkmale von stammesgeschichtlich älteren und stammesgeschichtlich jüngeren biologischen Gruppen in sich vereinen. Sie stehen evolutionsbiologisch betrachtet zwischen den beiden Taxa.

Inhaltsverzeichnis

  • 1 Bedeutung der Mosaikformen
  • 2 Synonyme
  • 3 Beispiele für Mosaikformen
    • 3.1 Latimeria (rezent)
    • 3.2 Panderichthys (fossil)
    • 3.3 Tiktaalik (fossil)
    • 3.4 Ichthyostega (fossil)
    • 3.5 Gerobatrachus (fossil)
    • 3.6 Seymouria (fossil)
    • 3.7 Therapsiden (fossil)
    • 3.8 Cynognathus (fossil)
    • 3.9 Yanoconodon (fossil)
    • 3.10 Heteronectes chaneti
    • 3.11 Schnabeltier (rezent)
    • 3.12 Affe–Mensch-Mosaikformen
    • 3.13 Mosaikformen innerhalb der Hominini
    • 3.14 Meeressäuger und landlebende Säuger
    • 3.15 Archaeopteryx (fossil)
    • 3.16 Oomyceten (rezent)
    • 3.17 Volvox (rezent)
  • 4 Einzelnachweise

Bedeutung der Mosaikformen

Aus der Biogenese ergibt sich, dass es in der Evolution Individuen (beziehungsweise Taxa) geben muss, die an der Grenze zwischen verschiedenen Arten (beziehungsweise höheren Taxa) stehen. Bis zum Zeitpunkt der Entdeckung fehlende Fossilienfunde, die an der Grenze zwischen höheren Taxa stehen, werden als „Missing Link“ („fehlendes Bindeglied“) bezeichnet, da höhere Taxa in der Regel keine heute noch lebenden Übergangsformen kennen. Einige dieser Missing Links sind inzwischen aus dem Fossilbericht bekannt.[1]

Die als Fossilien entdeckten Mosaikformen – das bekannteste Beispiel ist der Urvogel Archaeopteryx – sind somit wichtige, von der Evolutionstheorie vorhergesagte Beobachtungen im Hinblick auf die Entwicklung von Taxa, denn sie zeigen, dass beispielsweise zwei so verschiedene Taxa wie die Krokodile und die Vögel miteinander verwandt sind (beide sind Archosaurier). Mosaikformen waren zu Lebzeiten normale funktionsfähige Lebewesen, ihre Rolle als Bindeglied ergibt sich erst daraus, dass die heutigen höheren Taxa, zwischen denen sie stehen, gut getrennt werden können und keine Übergangsform bis heute überlebt hat. Das „Mosaik“ ergibt sich daher erst in der nachträglichen Betrachtung des Fossilberichts aus heutiger Perspektive.

Synonyme

Missing Link“ bezeichnet eine hypothetische Mosaikform, also ein Bindeglied zwischen zwei Taxa, das noch nicht gefunden wurde. Im Englischen wird diese Bezeichnung auch nach dem Fund beibehalten, im Deutschen wird sie dann in „Mosaikform“ oder im Sinne einer Interpretation zu „Übergangsform“ verändert. Synonym sind auch die Bezeichnungen „connecting link“, Brückenform oder Brückentier.

Während die Bezeichnung „Mosaikform“ lediglich beschreibt, dass ein Organismus Merkmale unterschiedlicher Taxa aufweist, interpretiert „Übergangsform“ den dazugehörigen Organismus in diestammesgeschichtliche Entwicklung.

Des Weiteren gelten die Bezeichnungen „Zwischenform“ und „Übergangsform“ als ungenau, da die Rolle einer Tierart als Übergangsform erst aus der nachträglichen Betrachtung der Entwicklung erkennbar ist. Entsprechend sind beide auf gegenwärtig lebende Arten erst in ferner Zukunft im Nachhinein anwendbar. So wäre es etwa denkbar, dass das heutige Flusspferd eine Übergangsform zwischen einem rein an Land lebenden Tier und einem in Zukunft rein im Wasser lebenden Tier ist.

Heute lebende Tierarten, die in besonderem Maße Merkmale eines alten Taxons aufweisen, aus dem sich jüngere Taxa entwickelten, werden als „lebendes Fossil“ bezeichnet.

Beispiele für Mosaikformen

Latimeria (rezent)

Die Vermutung, dass der rezente Quastenflosser der Gattung Latimeria ein Brückentier ist, wurde nach neuesten Analysen widerlegt. Jedoch wird er selbst im dtv-Atlas zur Biologie herangezogen, um anhand seines Bauplans die Verbindung zwischen Knochenfischen und Amphibien darzustellen. Gleichwohl soll der Ichthyostega die Verbindung darstellen, die als formales Bindeglied zwischen den Quastenflossern und dem Amphibien von der Evolutionsforschung vorhergesagt wird. Der Quastenflosser hingegen gilt lediglich als eine Art, die bestimmte ursprüngliche Merkmale weitergeführt hat, das heißt als lebendes Fossil.

Panderichthys (fossil)

Panderichthys lebte vor ungefähr 360 bis 370 Millionen Jahren und wird als urtümlicher Quastenflosser beschrieben, bei dem die Knochen der vorderen Brustflossen aber bereits weitgehend zu Beinen umgebaut waren, während die hinteren Bauchflossen hingegen noch weitgehend fischähnlich aussahen. Auch seine stark erweiterten Atemlöcher werden im Sinne einer Übergangsform gedeutet, als Bindeglied zwischen den Kiemen der Fische und den Gehörgängen der Landwirbeltiere.

Tiktaalik (fossil)

Tiktaalik, Lebendrekonstruktion

Die Entdeckung des fossilen Tiktaalik roseae hat erhellt, in welcher Reihenfolge Knochenfische Merkmale der Landwirbeltiere (Tetrapoden) entwickelten. Als Vorfahren von Tiktaalik gelten Panderichthys-artige Fische.

Ichthyostega (fossil)

Der knapp einen Meter große Ichthyostega, der vor ungefähr 400 Millionen Jahren lebte, stellt ebenfalls ein Bindeglied zwischen Fischen und Amphibien dar. Vermutlich schaffte dieses Tier – als erster Tetrapode – den Übergang vom Wasser zum Land, nicht wie der typische Quastenflosser nur mit knochenverstärkten Flossen ausgestattet, sondern mit richtigen Gliedmaßen, die es ihm möglich machten, auf dem Land herumzuwandern. Überreste des etwa 1,5 Meter langen Ichthyostega wurden in Grönland gefunden.

Merkmale der Knochenfische Amphibienmerkmale
  • Schuppen
  • Flossensaum
  • Extremitäten statt Flossen
  • Schulter- und Beckengürtel
  • amphibische Schädelform
  • Lunge statt Kiemen

Die Beine von Ichthyostega waren sehr abgespreizt und noch als Paddel zum Schwimmen geeignet. Sie konnten kein größeres Körpergewicht tragen.

Gerobatrachus (fossil)

Gerobatrachus hottoni lebte vor rund 290 Millionen Jahren im frühen Perm. Sein Aussehen deutet darauf hin, dass dieses Tier ein gemeinsamer Vorfahre von Froschlurchen und Schwanzlurchengewesen sein könnte. Vor allem Schädel, Wirbel und Zähne weisen eine Mischung von Frosch- und Salamandereigenschaften auf.

Seymouria (fossil)

Lebendrekonstruktion von Seymouria. Das Tier war etwa 60 Zentimeter lang

Die zu den Reptiliomorpha gehörende Gattung Seymouria aus dem frühen Perm von Nordamerika und Europa gilt als Mosaikform mit Amphibien- und Reptilienmerkmalen und stehen damit am Übergang zur voll-terrestrischen Lebensweise der Amnioten.

Therapsiden (fossil)

Der Übergang zwischen „Reptilien“ und Säugetieren war ebenfalls lange Zeit ein Rätsel. Dies kam unter anderem daher, weil man annahm, dass sich die Säuger zum beginnenden Mesozoikum, dem Ende der Trias aus den Reptilien entwickelt haben. Heute weiß man, dass die Säugetiere sehr viel älter sind und neben den Dinosauriern in deren Schatten überdauert haben. Den folgenden Gruppen gehört eine Anzahl an Mosaikformen an, die zwischen Reptilien und Säugetieren anzusiedeln sind:

Ein besonders interessantes Phänomen in der Säugerentwicklung ist die Entstehung des Innenohrs durch eine komplexe Umbildung einiger Kieferknochen.

Cynognathus (fossil)

Cynognathus kann als Bindeglied zwischen den primitiven Therapsiden und den Säugetieren angesehen werden. Cynognathus hatte eine echsenähnlichen Körper und Schwanz, in der Schädelanatomie zeigen sich jedoch bereits einige säugerähnliche Merkmale.

Yanoconodon (fossil)

Das mesozoische Fossil Yanoconodon allini wurde erstmals 2007 wissenschaftlich beschrieben.[2] Es zeigt in seinem Unterkiefer Merkmale, die einen Übergang von am Unterkieferknochen festsitzenden Gehörknöchelchen zu den im Verlauf der Evolution vom Unterkiefer abgelösten frei beweglichen Gehörknöchelchen der Säugetiere belegen.

Heteronectes chaneti

Heteronectes chaneti nimmt eine vermittelnde Position zwischen den bilateral symmetrischen Fischen und den Plattfischen ein: Das eine Auge des Tieres befindet sich an der für Fische üblichen seitlichen Position, das andere Auge auf der entgegengesetzten Kopfseite weit über der üblichen Position, unmittelbar neben der Rückenmitte.

Schnabeltier (rezent)

Das Schnabeltier zeigt Merkmale von Reptilien und Säugetieren. Es ist nicht mit den Vögeln verwandt.

Säugetiermerkmale Reptilienmerkmale
  • Behaarung
  • Milchdrüsen
  • Gehörknöchelchen
  • gleichwarme Körpertemperatur

Affe–Mensch-Mosaikformen

Der Mensch gehört zur Gruppe der Menschenaffen und ist graduell aus anderen früheren Arten wie möglicherweise Proconsul hervorgegangen, die bereits eine Reihe von Merkmalen derMenschenartigen (Hominoidea) aufwiesen. Zwei Beispiele sind:

Die Vertreter beider Arten hatten ein kleines Gehirn wie es für viele Affen charakteristisch ist, gingen aber aufrecht. Es ist allerdings bisher nicht gesichert, ob sie direkte Vorfahren des Menschen sind oder bloß enge Verwandte dieser Vorfahren.

Als nicht zutreffend hat sich die zeitweilige Spekulationen herausgestellt, der Schimpanse Oliver könnte eine Kreuzung aus Mensch und Schimpanse oder der Missing Link zwischen beiden Arten sein.

Mosaikformen innerhalb der Hominini

In der Gruppe der Hominini wird Homo rudolfensis von einigen Forschern nicht als frühester Vertreter der Gattung Homo gedeutet, sondern als später Vertreter der Gattung Australopithecus und von diesen daher als Australopithecus rudolfensis bezeichnet.

Meeressäuger und landlebende Säuger

Wie fast jede Wirbeltierklasse, so haben auch die Säuger meeresbewohnende Abstammungslinien hervor gebracht. Wale stammen von landlebenden Säugern ab, die etwa die Gestalt heutiger Hunde hatten und vermutlich im Uferbereich auf der Lauer lagen.

Archaeopteryx (fossil)

Die Verbindung zwischen Reptilien und Vögeln war lange Zeit ein Missing Link. Heute ist der Archaeopteryx die wohl bekannteste Mosaikform. Er weist Merkmale von Vögeln und von Reptilien auf.

Vogelmerkmale Reptilienmerkmale
  • Vogelschädel mit großen Augen und Schnabel
  • Federkleid
  • vogelflügelähnliches Armskelett (mit Fingern)
  • Gabelbein (V-förmig verwachsene Schlüsselbeine) ist vorhanden
  • nach hinten gerichtetes Schambein
  • teilweise Verschmelzung der Mittelfußknochen
  • opponierende Zehe (die erste Zehe ist den anderen gegenübergestellt)
  • Kegelzähne in Ober- und Unterkiefer
  • Rippen ohne Versteifungsfortsätze
  • kleines, flaches Brustbein
  • drei freie Finger mit Krallen an den Vorderextremitäten, Krallen an den Hintergliedmaßen
  • lange Schwanzwirbelsäule
  • bewegliche Rückenwirbel (freibeweglich in Brust- und Beckenbereich)
  • kleines, einfaches Gehirn
  • nicht verwachsener Mittelfußknochen
  • Schien- und Wadenbein sind nicht verwachsen
  • Bauchrippen ohne Fortsätze
  • saurierartiges Becken

Die modernen Vögel gehen graduell über eine lange Reihe bekannter Mosaikformen aus den Sauriern hervor. Darunter (in aufsteigender Reihenfolge):

der Gruppe der Vögel noch nicht zugehörig:

bereits der Gruppe der Vögel zugehörig:

Bisher fand man seit Ende des 19. Jahrhundert zehn Exemplare von Archaeopteryx und eine Feder im Kalkstein (dem Plattenkalk) von Steinbrüchen bei Eichstätt und Solnhofen (Bayern). Trotz der zum Teil sehr gut erhaltenen Fundstücke, die einen guten Einblick in die Evolution der Vögel erlauben, streiten sich die Experten darüber, ob der elstergroße Archaeopteryx richtig fliegen oder nur von Bäumen herabgleiten konnte, da Schultergürtel und Brustbein nicht verbunden waren, was wegen der Belastung bei Vögeln aber notwendig ist. Auffällig ist der Hornring um die Augen und die fingerartigen Krallen an den Flügeln; bei heutigen Vögeln sind alle Gliedmaßen in die Flügel einbezogen. Aus den Schuppen der Vorfahren haben sich die Federn entwickelt. Archaeopteryx trägt denArtnamen Archaeopteryx lithographica (auch Archaeopteryx siemensiArchaeopteryx macrura), eine zweite Art ist Archaeopteryx bavarica.

Oomyceten (rezent)

Die Oomyceten sind so genannte lebende Fossilien und werden als rezente Übergangsformen zwischen Pflanzen und Pilzen interpretiert, da sie Merkmale beider Taxa aufweisen.

Volvox (rezent)

Die rezente Volvox, eine Kolonie von Grünalgenzellen, stellt eine Organisationsform zwischen Einzellern und höheren Mehrzellern dar. Obwohl die Kolonie aus verschiedenen Zelltypen besteht, ist die Arbeitsteilung bei Volvox nur auf niedrigem Niveau realisiert. Neben den vegetativen Zellen, die Fortbewegung und Photosynthese gewährleisten, gibt es nur einen weiteren Zelltyp: Generative Zellen, die der Fortpflanzung dienen. Zusammenhalt und Kommunikation zwischen den Zellen erfolgt über Plasmodesmen.

Quelle:

http://de.wikipedia.org/wiki/Mosaikform

 

Entwicklung des Rassegedankens / von Ulrich Baringhorst

Entwicklung des Rassegedankens

“Das Recht des Stärkeren”, “Fressen oder gefressen werden” – Grundlage der rassistischen Ideen im 19. Jahrhundert war ein falsch verstandener Darwinismus. Denn Charles Darwin sprach nicht davon, dass der “Stärkere” im “Kampf ums Dasein” erfolgreich sei, sondern der am besten Angepasste. Die Mitglieder einer Art, die sich am besten an ihre natürliche Umgebung anpassen könnten, würden den höchsten Fortpflanzungerfolg haben. “Natürliche Auslese” nannte Charles Darwin diesen Prozess, den er für den Motor hielt, der die Evolution vorantreibe.

Eine sogenannte Rassetafel aus dem 19. Jahrhundert, die Zeichnungen von Köpfen verschiedener Rassen darstellt. (Rechte: WDR Freeze)Die so­ge­nann­te weiße Rasse sah sich im Mit­tel­punkt

Natürliche Auslese

In der Natur herrsche ein stetiger Kampf ums Dasein. In diesem Kampf setze sich nur der Fitteste durch. Diesen Prozess nannte Charles Darwin “the survival of the fittest”. Dies sei das Grundprinzip, das die Entwicklung der Arten vorantreibe. Ob Mikroorganismus oder Säugetier, das Prinzip “fit oder unfit” bestimme das Überleben einer Spezies.

Fit, so Charles Darwin, habe nichts mit Stärke oder körperlicher Kraft zu tun. Eine Pflanze, die mit wenig Wasser auskommt, sei nicht stärker als eine Pflanze, die viel Wasser braucht. Anpassungsfähigkeit und nicht Stärke sichere das Überleben einer Spezies. In seinem berühmten Buch “On the Origin of Species by Means of Natural Selection” (“Über die Entstehung der Arten durch natürliche Selektion”), das 1859 veröffentlicht wurde, beschrieb Darwin diesen hochkomplexen Prozess als eine langsame, über Tausende von Jahren ablaufende Entwicklung.

Sozialdarwinismus

Charles Darwin war kein Rassist. Ein Missverständnis, das sich zum Teil bis heute hartnäckig hält. Der Begriff “Sozialdarwinismus” ist aber zu Unrecht mit dem Namen des großen britischen Forschers verbunden. Auf tragische Weise ist sein Name mit den rassistischen Ideologien des 19. Jahrhunderts verbunden. In ganz Europa machten sich Wissenschaftler daran, Darwins Theorie von der “natürlichen Selektion” auch auf die Menschheit zu übertragen. Die Sozialdarwinisten glaubten, dass Menschen und Gesellschaften in einem stetigen “Kampf ums Dasein” verwickelt seien. Ein Kampf, in dem sich nur der “Stärkere” durchsetzen werde. Rassismus, Kolonialismus und soziale Ungerechtigkeit konnten auf diese Weise begründet werden, in den Status eines ewig gültigen “Naturgesetzes” erhoben werden. Es sei schlicht das “Recht des Stärkeren” über die Schwachen zu herrschen, oder sie aus Gründen der “Arterhaltung” einfach zu eliminieren.

Eine Rassetafel - Anschauungsmaterial aus der Zeit des Nationalsozialismus. (Rechte: WDR Freeze)Ein­tei­lung der Mensch­heit in so­ge­nann­te Grund­ras­sen von 1930

“Kühle Engländer” – “wilde Afrikaner”

Biologen und Mediziner begannen Ende des 19. Jahrhunderts die Menschheit in Grundrassen einzuteilen. Man sprach vom “afrikanischen Köpermenschen”, als ein Wesen, das einzig von seinen Trieben gesteuert wird. Dem “asiatischen Seelenmenschen” schrieb man eine Neigung zur Spiritualität zu. An der Spitze dieser Hierarchie stand der “rationale Geistesmensch”, der Vertreter der weißen Rasse. Diese willkürliche Einteilung wurde weiter verfeinert. Biologische Merkmale wurden mit sozialen Eigenschaften kombiniert. Der berühmte deutsche Biologe Ernst Haeckel (1834-1919) stellte etwa die These auf, dass Rassenzugehörigkeit den Charakter eines Menschen bestimme: Der weiße Nordeuropäer sei kühl und überlegt, im Gegensatz dazu etwa sei der Indianer impulsiv, der Afrikaner triebhaft, Südamerikaner hätten eine Neigung zur Melancholie. Rassen könnten geschäftstüchtig, kriegerisch oder bäuerlich sein.

Rasseforscher bei der Kopfvermessung. (Rechte: WDR Freeze)Über die Kopf­form glaub­te man die Rasse be­stim­men zu kön­nen

“Rassenreinheit”

Überall in Europa begann man den Wurzeln der “eigenen” Rasse nachzuforschen. Wobei Rasse mit Nation gleichgesetzt wurde. Hier kannte der Erfindungsreichtum der Rassenideologen keine Grenzen. Populär in Deutschland war der Mythos von der “Germanischen oder nordischen Rasse”. Vordenker waren der Franzose Arthur Comte de Gobineau (1816-1882) und der Brite Houston Stewart Chamberlain (1855-1927). Gobineau und Chamberlein wurden zu den Stammvätern der Rassenideologie der Nationalsozialisten. Beiden gemeinsam war eine Phobie vor der sogenannten “Rassenvermischung”: Ein Volk, das sich mit dem Erbgut anderer Rassen zu stark vermische, werde in Dekadenz versinken und sei zum Aussterben verurteilt.

Gobineau vertrat die Ansicht von der körperlichen und geistigen Verschiedenheit der Rassen. Die überlegene Rasse sei die nordische. Der “weiße Arier” sei zum Herrschen bestimmt. Der Niedergang einer Kultur, so Gobineau, würde durch “Rassen-mischung” verursacht. Chamberlain betrachtete die “germanische Rasse” als Retter der Menschheit, als Erbe der Griechen und Römer. Um ihren Kulturauftrag zu erfüllen, müssten die germanischen Arier einen bedingungslosen Kampf gegen ihre Feinde. Als Hauptfeind sah Chamberlain hier das Judentum. Er klassifizierte die Juden nicht als Religionsgemeinschaft, sondern als eigene “Rasse”.

Die Vererbung als erhaltende Macht, so lautet der Titel dieser Broschüre. (Rechte: WDR Freeze)Eine Be­ra­tungs­schrift für Fa­mi­li­en­pla­nung aus dem Jahre 1906

“Menschenzucht – Eugenik”

Die Rassenideologen gingen immer weiter: Wenn es in der Natur einen Selektionsmechanismus gebe, sollte der Mensch dann nicht in diesen Prozess eingreifen, ihn beschleunigen und optimieren? Die Anhänger der Eugenik (von griechisch “eu”, gut, und “genic”, einer Ableitung von Geburt) kamen zu dem Schluss, dass der Prozess der Zivilisation die “natürliche” Selektion verhindere, da sich kranke, arme und schwache Menschen ungehindert fortpflanzen könnten. Deshalb wollten sie die Fortpflanzung von “Erbgesunden” fördern (positive Eugenik) und die von “Erbkranken” verhindern (negative Eugenik). Als Begründer der Eugenik gilt ein Vetter Charles Darwins, der berühmte britische Mathematiker Francis Galton (1822-1911). In einer groß angelegten Studie versuchte Galton zu beweisen, dass Hochbegabung vererbbar ist. Er war fasziniert von der Evolutionstheorie Darwins und trat für eine Verbesserung des menschlichen Erbmaterials durch Züchtung ein. In seinen Schriften forderte er eine staatliche Förderung der englischen Eliten. Sie sollten früh heiraten und viele Kinder zeugen. Dahinter stand die naive Vorstellung, auf diese Weise immer mehr hochbegabte und gesunde Engländer produzieren zu können. Eugenische Bewegungen entstanden in zahlreichen europäischen Ländern und in den USA. Das erste Gesetz zur Zwangssterilisation von sogenannten Erbkranken wurde 1896 in Connecticut (USA) beschlossen.

“Rassenhygiene”

Ende des 19. Jahrhunderts entstand die deutsche Version der Eugenik – die “Rassenhygiene”. 1905 gründete der Mediziner Alfred Ploetz die “Gesellschaft für Rassenhygiene”. Im Rückblick zeigt sich die schleichende Brutalisierung dieser damals als fortschrittlich geltenden Forschungsrichtung: Trat Alfred Ploetz “nur” dafür ein, den “Schutz der Schwachen” einzuschränken, um die “Vervollkommnung” des Erbgutes zu erreichen, so kam im Jahre 1916 der Münchner Arzt Wilhelm Schallmayer zu dem Ergebnis, “dass minderwertige Keimzellen keinen Anteil an der Fortpflanzung der Nation haben sollen”.

Vier Jahre später verfassten der Jurist Karl Binding und der Psychiater Alfred Hoche die Schrift “Die Freigabe der Vernichtung lebensunwerten Lebens”, in der die Tötung von behinderten Neugeborenen gerechtfertigt wird: “Die unheilbar Blödsinnigen… haben weder den Willen zu leben noch zu sterben. So gibt es ihrerseits keine beachtliche Einwilligung in die Tötung, andererseits stößt diese auf keinen Lebenswillen, der gebrochen werden müsste. Ihr Leben ist absolut zwecklos, …. Für ihre Angehörigen wie für die Gesellschaft bilden sie eine furchtbare schwere Belastung. Ihr Tod hinterlässt nicht die geringste Lücke…” Man sprach von “Rassenveredelung” und forderte die Tötung von “Ballastexistenzen”. Als die Nationalsozialisten 1933 an die Macht kamen, war der Boden für die nationalsozialistischen Rassenideologen also schon bestellt. Man konnte auf Bekanntes zurückgreifen, um Krieg und Massenmord zu rechtfertigen.

Ulrich Baringhorst, Stand vom 15.03.2010

Quelle:

http://www.planet-wissen.de/politik_geschichte/drittes_reich/ns_rassenlehre/entwicklung_des_rassegedankens.jsp

 

Linkshänder / von Christiane Tovar

Linkshänder

Michelangelo malte mit links, und auch Newton zog seine linke Hand der rechten vor. Die Liste berühmter Linkshänder ist lang. Trotzdem galten sie lange als Exoten, die zwar musisch begabt und außerordentlich kreativ sein sollen, aber auch ungeschickt und tollpatschig. Alles nur Vorurteile, sagen die Wissenschaftler. Fest steht, dass die so genannte Händigkeit von der Natur vorgegeben ist. Was dann aber daraus wird, hängt ganz entscheidend von der Sozialisation ab.

Linke Hand, die schreibt. (Rechte: dpa)Jeder Zehn­te schreibt lie­ber mit links

Mehr zum Artikel

Links­hän­der
Wis­sens­fra­ge
Ambidextrie
Be­rühm­te Links­hän­der
In­ter­view
Umgeschulte Linkshänder
Li­te­ra­tur & Co

Platon und die Linkshänder

Archäologische Funde wie Faustkeile und Speere beweisen es: In der Steinzeit gab es weitaus mehr Linkshänder als heute. Forscher gehen davon aus, dass mindestens die Hälfte aller Menschen die wichtigen Dinge mit der linken Hand erledigte. Schon der griechische Philosoph Platon (427 – 347 vor Christus) beschäftigte sich mit dem Phänomen der Händigkeit. Seine These: Genau wie es bei den Füßen und den unteren Gliedmaßen keinen Unterschied in der Beweglichkeit gebe, sei auch der Mensch von Natur aus in der Lage, beide Hände gleichermaßen zu benutzen. Dagegen spricht, dass auch die Tiere eine Seite bevorzugen. So haben zum Beispiel die Winkerkrabben, die an tropischen Küsten leben, immer eine große und eine kleinere Schere. Auch frei lebende Schimpansen ziehen nach den Studien amerikanischer Forscher eine Seite vor. Die Wissenschaftler beobachteten die Affen beim Termiten-Fischen und stellten fest, dass die meisten dafür die linke Hand benutzten.

Porträtbüste des griechischen Philosophen Platon. (Rechte: AKG)Pla­ton hatte seine ei­ge­ne Theo­rie

Eine Spezialisierung erscheint auch deswegen sinnvoll, weil es deutlich effektiver ist, die Kraft auf einer Seite zu bündeln. Im Tierreich hält sich die Vorliebe für links oder rechts allerdings die Waage. Bei den Menschen ist das anders. Statistiker gehen davon aus, dass heute nur etwa zehn Prozent der Weltbevölkerung mit der linken Hand schreiben, schneiden oder schrauben. Die Linkshänder selbst meinen, es seien mindestens 25 Prozent und in gestalterischen Berufen sogar mehr als jeder Dritte.

Von rechtschaffenen Bürgern, die mit dem linken Fuß aufstehen

Noch immer kämpfen viele Linkshänder mit Vorurteilen. Die spiegeln sich auch in der Sprache wider: Noch heute gilt, wer zwei linke Hände hat, als ungeschickt. Und auch die Redewendung “Das mache ich doch mit links” wirft kein gutes Licht auf diese Hand. Mit anderen Worten, wenn es schwierig wird, sollte man lieber die rechte nehmen. Wer mit dem linken Fuß aufsteht, ist schlecht gelaunt. Rechtschaffene Bürger tragen ihr Herz dagegen auf dem rechten Fleck. Schon in der Antike kam die linke Seite nicht gut davon. Von links kamen die schlechten Prophezeiungen und auch das Reich der Toten lag auf dieser Seite. So lässt sich diese Weltsicht in einigen Kulturen auch noch am Ursprung der beiden Worte erkennen. Der lateinische Begriff für rechts heißt “dexter”, was soviel bedeutet wie Geschicklichkeit. Das französische Wort “dexterité” und der englische Ausdruck “dexterity” lassen sich ebenfalls darauf zurückführen. Das Wort für links hieß bei den Römern “sinistrum” und kann auch mit “bedrohlich” übersetzt werden. Daraus abgeleitet wurden das französische Wort “sinistre” und das spanische “siniestro”.

Rätsel noch nicht gelöst

Doch woher kommt es, dass es Menschen gibt, die statt der rechten lieber die linke Hand nehmen? Auch wenn die endgültige Ursache noch unerforscht ist, so kommt in jedem Fall den Genen eine besondere Bedeutung zu. Die Wahrscheinlichkeit, mit der zwei Rechtshänder ein linkshändiges Kind bekommen, liegt nämlich bei nur zwei Prozent. Ist dagegen ein Elternteil linkshändig, so steigt sie auf 17 Prozent. Bei zwei Linkshändern hingegen stehen die Chancen fast 50 zu 50, dass der Nachwuchs ebenfalls linkshändig zur Welt kommt.

Grafik, die den Umriss eines Kopfes zeigt, in dem das Gehirn zu sehen ist. Von beiden Gehirnhälften gehen Streifen ab, die sich überkreuzen und schließlich in den Händen enden. (Rechte: WDR)Das Ge­hirn spielt eine Schlüs­sel­rol­le

Die Rolle des Gehirns

Neben den Erbanlagen spielen auch die beiden Gehirnhälften eine wichtige Rolle bei der Händigkeit. Für unterschiedliche Fertigkeiten wie zum Beispiel Sprache, Motorik oder räumliches Denken sind im Gehirn verschiedene Bereiche verantwortlich. Dabei werden in der Regel die Bewegungen und Tätigkeiten, die mit der linken Körperhälfte ausgeführt werden, von der rechten Hirnhälfte aus gesteuert und umgekehrt. Bei fast allen Rechtshändern liegt das Sprachzentrum im linken Teil des Gehirns. Auch bei zwei Dritteln der Linkshänder liegt dieses Zentrum in der linken Seite. Das übrige Drittel teilt sich in zwei Hälften: Während die einen ihr Sprachzentrum auf der rechten Seite haben, wird bei den anderen diese Aufgabe von beiden Hirnhälften übernommen.

Daraus resultieren zwei Dinge: Zum einen ist Linkshändigkeit nicht nur eine einfache Umkehrung von Rechtshändigkeit, zum anderen kann sich das Sprachzentrum auch unabhängig von der Händigkeit entwickeln. Das ist allerdings eher die Ausnahme als die Regel. Mittlerweile hat sich die These durchgesetzt, dass Sprache und Händigkeit doch zusammen auf einer Seite im Gehirn angesiedelt sind. Viele Wissenschaftler gehen nämlich davon aus, dass die Anordnung der Areale im Gehirn auch von der Evolution beeinflusst worden ist. Sie meinen, dass die Gestik der Ursprung von Sprache ist. Aufgrund der engen Verbindung dieser beiden Bereiche gehen die Forscher deshalb davon aus, dass sich die Zentren für Sprache und Händigkeit auf ein und derselben Seite des Gehirns befinden, denn so sind die Wege und damit auch die Reaktionszeiten kürzer. Die “Zuständigkeiten” in den Hemisphären könnten dann auch der Grund dafür sein, dass umgeschulte Linkshänder immer wieder von Sprach- und Konzentrationsstörungen berichten, einige leiden auch unter motorischen Defiziten. Erklärt wird das unter anderem mit einer Fehlbelastung der verantwortlichen Regionen bei einer Umschulung. Diese Störungen treten übrigens auch dann auf, wenn von der rechten auf die linke Seite umgeschult wird.

Zwei Babys, die nebeneinander liegen. (Rechte: Mauritius)Die meis­ten Zwil­lin­ge haben die glei­che Hän­dig­keit

Welche Rolle spielen die Moleküle?

Das alles erklärt aber immer noch nicht, warum die Zentren für Sprache und Händigkeit bei dem einen auf der linken und bei dem anderen auf der rechten Seite liegen. Eine mittlerweile sehr anerkannte Erklärung für dieses Phänomen ist die von Marion Annett. Die englische Biologin geht davon aus, dass ein Molekül für die Ausbildung der linken Gehirnhälfte verantwortlich ist. Ist diese Seite stärker entwickelt, steigt die Wahrscheinlichkeit, dass die rechte Hand geschickter ist als die linke. Fehlt dieser Faktor jedoch, so die These der Wissenschaftlerin, gibt es keine dominante Hirnhälfte. Deshalb verteilen sich Sprache und Händigkeit zufällig und unabhängig voneinander auf die beiden Gehirnhälften. Dafür spricht, dass drei Viertel aller eineiigen Zwillinge entweder beide links- oder beide rechtshändig sind. Aber auch hier gibt es Ausnahmen, denn bei jedem vierten Paar ist ein Zwilling Rechts- und der andere Linkshänder. Also scheinen die Gene zwar eine Rolle zu spielen, aber eben nicht die einzige.

Neu ist ein Forschungsansatz, der davon ausgeht, dass die Linkshändigkeit Teil einer weiteren evolutionären Stufe ist. Dann wäre die Präferenz der linken Hand ein Test dafür, wie die beiden Gehirnhälften in Zukunft miteinander agieren könnten – und die Linkshänder wären diejenigen, die das schon heute praktizieren. Wenn sich dieses Modell bewähren sollte, wären die Linkshänder vielleicht sogar irgendwann in der Überzahl. Bis dahin allerdings müssen sie sich weiter in einer Rechtshänderwelt einrichten. Das fällt vielen mittlerweile nicht mehr ganz so schwer wie früher. Denn auf die Menschen, die lieber alles mit links machen, hat sich inzwischen eine ganze Industrie spezialisiert. Vom Korkenzieher bis zum Dosenöffner, von der Computertastatur bis zum Bumerang: Es gibt kaum einen Alltagsgegenstand, der nicht auch auf links gedreht ist. Und auch die Sitte, dass sich die Männer in Japan scheiden lassen durften, wenn sie entdeckten, dass ihre Ehefrau Linkshänderin ist, gehört lange der Vergangenheit an.

Christiane Tovar, Stand vom 01.06.2009

Quelle:

http://www.planet-wissen.de/alltag_gesundheit/begabung_und_intelligenz/linkshaender/index.jsp

Warum singt der Mensch? / von Theresa Schramke

Warum singt der Mensch?

Der eine macht es unter der Dusche, der andere in aller Öffentlichkeit auf einer Bühne, wieder andere machen es in der Gruppe: Die Rede ist vom Singen. Jeder hat schon mal gesungen, Singen scheint in der Natur des Menschen zu liegen. Aber warum fingen die Menschen einst an zu singen? Viele Wissenschaftler, Philosophen und andere kluge Köpfe haben schon über dieser Frage gebrütet. Trotzdem sind sich die Forscher bis heute uneins und haben keine eindeutige Antwort. Planet Wissen stellt einige der Theorien zum Ursprung des Singens vor:

Mann, der unter der Dusche singt. (Rechte: WDR/Paul Eckenroth)Manch ein Ge­sangs­ta­lent bleibt un­ent­deckt

Mehr zum Artikel

Singen vertreibt Raubtiere

Bereits in der Antike wurden Theorien über die Entstehung gesungener und gesprochener Laute des Menschen aufgestellt. Auch der griechische Philosoph Platon (427 bis 347 vor Christus) entwickelte hierzu eine These: Er vertrat die Meinung, dass es Gefühle wie Aggression oder das Bedürfnis nach sozialer Harmonie seien, die den Menschen zum Singen bringen. Sicher ist, dass Gesang bereits in den frühen Stunden der Menschheit eine zentrale Rolle spielte: zur Abschreckung von Raubtieren, im Wettbewerb innerhalb der Art und für die Stärkung des Zusammenhalts in der Gesellschaft mit den Mitmenschen – zum Beispiel wenn man arbeitete oder gemeinsam ums Lagerfeuer saß. Auch heute noch spielt Singen diese zentrale Rolle. Nicht ohne Grund gibt es selbst in kleinen Städten und Gemeinden oftmals verschiedene Chorgruppen, in denen sich Menschen zusammenfinden, um gemeinsam zu singen. Gemeinsames Singen macht eben einfach Spaß!

Blick auf sechs Indiofrauen, die mit Palmwedeln durch den Amazonas-Urwald laufen. (Rechte: dpa)Viele In­dia­ner­stäm­me sin­gen zur Stär­kung des Ge­mein­schafts­ge­fühls

Singen zur Stärkung des Gemeinschaftsgefühls

Der US-amerikanische Musikforscher David Huron von der Ohio State University ist der Meinung, dass der Mensch überhaupt erst aus sozialen Gründen mit dem Singen begonnen hat. Der Mensch sei besonders stark auf soziale Beziehungen angewiesen und möchte sich einer Gruppe zugehörig fühlen. Huron zufolge ist Musik wahrscheinlich entstanden, um den Zusammenhalt einer Gruppe zu fördern. Diese Theorie untermauert Huron mit dem Beispiel der noch heute am Amazonas lebenden brasilianischen Mekranoti-Indianer. Diese Indianer sind Jäger und Sammler. Gesang ist fester Bestandteil ihres Alltags. Jeden Morgen und Abend singen die Frauen ein bis zwei Stunden, die Männer beginnen damit sogar schon morgens um halb fünf. Über ihren Gesang definieren sich die Mekranoti als Gruppe.

Großaufnahme einer Blaumeise auf einem Zweig. (Rechte: dpa)Die guten Sän­ger haben laut Dar­win Vor­tei­le

Vom Vogel zum Mensch – Die Evolution des Gesangs

Der Evolutionsforscher Charles Darwin (1809 bis 1882) nahm an, dass die Entstehung des Gesangs auf die Werbungsrufe der Vögel während der Paarungszeit zurückgeht. Er beobachtete, dass bei den Vögeln die guten Sänger gegenüber ihren weniger begabten Artgenossen deutliche Vorteile bei der Partnerwahl hatten. Er vermutete daraufhin, dass es bei den frühen Menschen ähnlich gewesen sein musste. Darwin zufolge haben die urzeitlichen männlichen Menschen somit angefangen zu singen, um besser bei ihren Frauen anzukommen und folglich die Fortpflanzung zu sichern – und das alles, noch bevor sie überhaupt zu sprechen begannen.

Schwarzweiß-Porträt von Carl Stumpf mit Nickelbrille und Vollbart. (Rechte: AKG)Der Phi­lo­soph und Psy­cho­lo­ge Carl Stumpf

Vom Sprechen zum Singen

Dieser Theorie von Darwin hielt der Philosoph und Psychologe Carl Stumpf (1848 bis 1936) entgegen, dass die ältesten bekannten Gesänge, nämlich die der Ur- und Naturvölker, nur selten Liebeslieder, sondern meist kriegerische, heilende oder religiöse Gesänge gewesen seien. Auch war Stumpf im Gegensatz zu Darwin der Auffassung, dass der Gesang aus den melodischen Bewegungen der Sprache entstanden sei und dass die Menschen somit bereits sprachen, bevor sie anfingen zu singen. Stumpf nahm an, dass das Verweilen auf einem Ton beim Sprechen einst der erste Schritt zum Gesang gewesen sei. Auch der französische Philosoph Jean-Jacques Rousseau (1712 bis 1778), der Dichter Johann Gottfried Herder (1744 bis 1803), der Schriftsteller Friedrich Melchior Grimm (1723 bis 1807) und der englische Soziologe Herbert Spencer (1820 bis 1903) waren der Überzeugung, dass das Singen überhaupt erst aus der Wortsprache entstehen konnte. Rousseau beispielsweise glaubte, dass sich der menschliche Gesang aus leidenschaftlichem, erregtem Sprechen entwickelt habe.

Was war zuerst da…?

Es zeigt sich, dass es bei der Frage nach dem Zusammenhang von Gesang und Sprache bis heute ähnlich zugeht wie bei der Frage, was zuerst da war: das Ei oder das Huhn. Was existierte also zuerst, die Wortsprache oder der Gesang? In der Forschung nach den Anfängen des Gesangs gibt es Theorien, die davon ausgehen, dass der Mensch erst gesungen hat, bevor er überhaupt begann durch Wortsprache mit seinen Artgenossen zu kommunizieren. Andere Forschungsansätze gehen jedoch genau vom Gegenteil aus, nämlich dass der Gesang überhaupt erst aus der Sprache entstehen konnte.

Theresa Schramke, Stand vom 01.06.2009

Quelle:

http://www.planet-wissen.de/kultur_medien/musik/singstimme/warum_singt_der_mensch.jsp

 

Fische – Unzählig, uralt und überall / von Pia Grzesiak

Fische - Unzählig, uralt und überall

Fische sind die älteste und artenreichste Wirbeltiergruppe überhaupt. Schon vor 450 Millionen Jahren besiedelten die ersten Exemplare unsere Meere. Heute leben mehr als 20.000 verschiedene Arten in unseren Bächen, Flüssen und Meeren. Ob im eiskalten arktischen Meer, den Tropen, der Tiefsee oder flachen Tümpeln, die Wasserbewohner haben sich selbst an die widrigsten Bedingungen meisterhaft angepasst.

Makrelenschwarm (Rechte: Imago)Meis­ter der An­pas­sung

Die Evolution – vom Panzerträger zum Korallenfisch

Die ältesten Verwandten der Fische, die Placodermi oder Panzerfische, sahen noch recht schwerfällig aus. Kopf und Vorderkörper der bis zu zehn Meter langen Giganten wurden von dicken Knochenplatten geschützt. Die im Devon ausgestorbenen Urfische waren die ersten Wirbeltiere mit Kiefer. Sie entstanden im Süßwasser, eroberten später aber auch das Meer. Aus den Panzerfischen entwickelten sich im Devon (vor etwa 416-359 Millionen Jahre) die Knorpelfische (Haie, Rochen, Chimären) und die Knochenfische. Das Innenskelett der Knochenfische ist im Gegensatz zu dem der Knorpelfische durch Kalzium-Einlagerungen verknöchert. Eine weitere Errungenschaft der Knochenfische ist die Schwimmblase, die im Wasser den Auftrieb regelt. Knorpelfische wie der Hai müssen dagegen ständig schwimmen, um nicht auf den Grund zu sinken. Über 96 Prozent der heute lebenden Fischarten gehören zu den Knochenfischen, genauer: zu den Strahlenflossern, die gemeinsam mit den Fleischflossern die Klasse der Knochenfische bilden.

Was macht den Fisch zum Fisch?

Fische sind wechselwarme, im Wasser lebende Wirbeltiere mit Kiemen und Schuppen. Anders als die meisten Landwirbeltiere bewegen sich Fische durch eine seitliche Schlängelbewegung ihrer Wirbelsäule fort. Knochenfische haben eine Schwimmblase, ein Organ, das sich ursprünglich vom Darm abgespaltet hat und bei den anderen Wirbeltieren wahrscheinlich zur Lunge wurde. Die Schwimmblase der Fische reguliert den Auftrieb im Wasser. Der Fisch kann gezielt Gas in die Blase hineinpumpen, damit er aufsteigt, oder hinauslassen, um abzusinken. Um sich fortzupflanzen, legen die meisten Fische Eier. Die Weibchen geben dazu unzählige, oft mehrere Millionen Eier ins Wasser ab, die dann vom männlichen Sperma, dem Rogen, befruchtet werden. Aus den Eiern schlüpfen Larven, die sich in den ersten Lebensstadien von einem Dottersack ernähren. Es gibt aber auch Fische, die ihre Jungen lebend gebären.

Unterwasseraufnahme zweier Dicklippigen Meeräschen. (Rechte: Mauritius)Mee­räs­chen leben an Mee­res­küs­ten und im Brack­was­ser­be­reich

Der Unterschied von Süß- und Salzwasser

Meeresfische verfügen über spezielle Mechanismen, um sich dem Salzgehalt des Wassers anzupassen. Die Salzkonzentration des Meerwassers ist wesentlich höher als die im Gewebe und Blut des Fisches. Wegen dieses Konzentrations-Unterschiedes würde ein Meeresfisch regelrecht ausgesaugt, wäre er nicht in der Lage, die Flüssigkeit laufend zu ersetzen. Er würde mitten im Wasser vertrocknen. Durch spezielle Vorrichtungen in den Kiemen kann er das Meerwasser so stark entsalzen, dass es der Konzentration seiner Körperflüssigkeit entspricht. Im Gegensatz zu uns Menschen können Meeresfische Salzwasser also trinken.

Süßwasserfische haben genau das umgekehrte Problem: Ihre Körperflüssigkeit enthält mehr Salze, als das sie umgebende Wasser. Um den Konzentrations-Unterschied auszugleichen, strömt über die Hautoberfläche laufend Wasser in sie hinein. Um nicht zu platzen, scheidet ein Süßwasserfisch deshalb ständig Wasser über die Nieren aus.

Illustration eines Europäischen Hechtes. (Rechte: Mauritius)Ein­mal aus­ge­wach­sen, fin­det man Hech­te vor allem im Tief­was­ser

Fische in unseren Bächen, Flüssen und Seen

Aus der Sicht eines Fisches ist ein Fluss dann attraktiv, wenn er viel Nahrung, ausreichend Sauerstoff zum Atmen und gute Laich- und Versteckmöglichkeiten bietet. Außerdem sollte er im Winter nicht vollständig zufrieren und insgesamt abwechslungsreich sein. Um diese Ansprüche zu befriedigen, wandern viele Fische im Laufe ihres Lebens die Flüsse auf und ab. Aale zum Beispiel laichen in der Sargassosee vor den Bahamas und schwimmen dann in großen Schwärmen Tausende von Kilometern die europäischen Flüsse hinauf. Die Jahre bis sie geschlechtsreif sind, verbringen sie damit, sich im Süßwasser vollzufressen. Lachse machen es genau umgekehrt. Sie schlüpfen in der Quellregion der Flüsse und wandern im Laufe ihres Lebens ins Meer. Erst kurz vor dem Laichen treten sie den Rückweg an. Auch Fische, die nicht wie Lachs, Aal oder Neunauge zu den Wanderfischen im eigentlichen Sinne zählen, halten sich im Laufe ihres Lebens in unterschiedlichen Gewässerzonen auf. Hechte laichen zum Beispiel gerne auf überschwemmten Wiesen, sind sonst aber eher im Tiefwasser zu finden. Ein natürlicher Fluss bietet unterschiedliche Strömungsmuster, Nahrungs-, Licht- und Temperatursituationen für die Fische, wäre da nicht der Mensch mit seinen Staudämmen, Begradigungen und Kraftwerken.

Eine Barbe am Bachgrund. (Rechte: Mauritius)Die Bar­ben schaf­fen nicht den Auf­stieg über eine Fisch­trep­pe

Wasserqualität deutscher Gewässer

Das Wasser unserer Flüsse ist sauberer geworden, große Gewässerabschnitte wurden aufwendig renaturiert. Über 60 Fischarten leben in deutschen Gewässern, dennoch geht es vielen von ihnen schlecht. Wehre, Wasserkraftwerke oder Schleusen stellen vor allem für nicht ortstreue Arten unüberwindbare Hindernisse dar. Während der agile Lachs Staumauern von einem halben Meter noch ohne Probleme überspringt, wird der Groppe, einem unserer häufigsten heimischen Fische, schon von einer 15 Zentimeter hohen Staumauer der Weg endgültig versperrt. Fischtreppen, aufwendig gebaute Spezialdurchlässe, sollen das Problem vielerorts in Deutschland lösen. Viele Fische wie Äsche, Nase oder Barbe schaffen den Aufstieg über die “Umgehungsstraße” jedoch nicht. Obwohl die Wasserqualität in den letzten 30 Jahren stetig besser geworden ist, sind viele heimische Fischarten vom Aussterben bedroht. Industrieabwässer und Düngemittel aus der Landwirtschaft gefährden nach wie vor die Lebensbedingungen der Fische. Raubfische wie die Salmoniden kommen kaum mit der Erwärmung und Verschmutzung ihres Lebensraumes zurecht. Allein die Populationen von Zander, Barsch und Wels sind in den europäischen Gewässern noch groß genug.

Ein ausgewachsener Karpfen am Grunde eines Teiches. (Rechte: Mauritius)Wer­den seit Jahr­hun­der­ten er­folg­reich ge­züch­tet: Karp­fen

Die Fischzucht und ihre Probleme

Karpfen werden bei uns seit Jahrhunderten erfolgreich gezüchtet. Es sind Massenfische, die Millionen Laicheier legen und sich dadurch rasend schnell vermehren. Auch nahrungstechnisch sind sie relativ anspruchslos. Die Zucht von Lachsartigen (Salmoniden) ist in unseren Breitengraden im großen Maßstab jedoch schwierig. Es muss sehr viel Eiweiß zugefüttert werden, denn in der Natur fällt einfach nicht genug Biomasse an, damit das System sich selbst erhält. Eiweiß wird in Form von Seefischabfällen oder Soja verabreicht. Das Fischmehl stammt unter anderem aus dem Beifang, der in der Seefischerei anfällt. In dem Maße wie die Meeresfischerei abnimmt, wird auch die Quelle für Fischmehl versiegen. In den Tropen sieht das ganz anders aus. Für tropische und Mittelmeerländer ist Fischzucht eine solide Einkunftsquelle, denn dort wachsen die Fische sozusagen zum Nulltarif heran. Es ist kein zusätzlicher Futtereinsatz nötig, weil die Natur selbst genug bereitstellt.

Pia Grzesiak, Stand vom 22.02.2010

Quelle:

http://www.planet-wissen.de/natur_technik/tiere_im_wasser/fische/index.jsp

 

Lachen / von Götz Bolten

Lachen

Lachen hat seit Jahren in Deutschland Hochkonjunktur: Der Bedarf an Schenkelklopfern ist groß und die Zahl der Nachwuchs-Kabarettisten kaum noch bestimmbar. Doch sollte man den Comedy-Boom nicht überbewerten. Nur 20 Prozent aller Lacher entstehen durch einen Witz. Die Mehrzahl der Lacher haben weniger mit Humor zu tun, sondern mehr damit, wie wir im Alltag bestehen können.

Lachen ohne Witz

Der Selbstversuch ist ganz einfach: Man schaue sich eine der zahlreichen Comedy-Sendungen mal ganz alleine an. Höchstwahrscheinlich wird die Anzahl herzhafter Lacher bei diesem zweifelhaften Vergnügen überschaubar bleiben. Und das liegt nicht nur an schlechten Gags. Die wenigsten Menschen lachen, wenn sie allein sind. Die Alltagserfahrung zeigt, dass meist in der Gruppe gelacht wird. Für den Lacherfolg wichtiger als die Pointe eines Witzes ist die Konstellation der Personen innerhalb der Gruppe. Wer ist der Witzerzähler? Ist er ein “Alphatier”, also eine Führungspersönlichkeit? Ist er in die Lage, die Aufmerksamkeit der Personen im Raum auf sich zu ziehen, gegebenenfalls sogar das Interesse des anderen Geschlechts? 80 Prozent der sogenannten “Spaßkommunikation”, also einer Kommunikation, bei der gelacht wird, kommen sogar gänzlich ohne Humor und Pointe aus.

Ein Mann, der sich mit beiden Händen an den Kopf fasst. (Rechte: Mauritius)Ir­gend­wo im Kopf steckt das La­chen

Wo liegt das Lachen?

Der US-Psychologe Robert Provine hat in über 15 Jahren Lachforschung herausgefunden, dass das Phänomen Lachen weit mehr ist als eine reflexartige Kontraktion der Bauch- und Gesichtsmuskulatur. Lachen ist soziale Interaktion, eine besonders intensive und häufig unbewusste Form der Kommunikation. Evolutionsbiologen gehen davon aus, dass die ersten Vorfahren des Homo sapiens vor sechs Millionen Jahren zwar noch keine Formen von Kultur entwickelt hatten, jedoch schon die Anfänge des menschlichen Lachens. Diese Vermutung wird durch die Erkenntnis untermauert, dass das Lachen seinen Ursprung im limbischen System hat, einem entwicklungsgeschichtlich sehr alten Teil des Gehirns. Das Sprachzentrum muss sich im Laufe der Evolution später gebildet haben, da es im Cortex liegt, einer äußeren Gehirnregion.

Das Bild zeigt die Nachbildung eines Steinzeitmenschen in Originalgröße. Der Mensch ist dunkelhäutig, nur mit einem Fell um die Lenden bekleidet und hält einen Speer. (Rechte: Mauritius)Wenig zu la­chen – noch we­ni­ger zu sagen: der Stein­zeit­mensch

Seit wann lacht der Mensch?

Wie wichtig das Lachen in einer steinzeitlichen Welt ohne Sprache gewesen sein muss, macht folgendes Beispiel deutlich: Vor rund 2,5 Millionen Jahren hatte der Homo rudolfensis den Steinkeil entdeckt. Damit konnte er seinem Gegenüber also schon den Kopf einschlagen, war aber noch nicht in der Lage, mit ihm zu sprechen. Tagsüber konnten sich die Urmenschen, ähnlich wie Tiere, durch Überlegenheits- und Demutsgesten von einem solchen Tun abhalten. Nachts jedoch waren diese Gesten und die Mimik nicht zu sehen. Die Menschen waren damals auf Geräusche angewiesen. In den grunzenden “Ich-tue-dir-nichts-du-tust-mir-nichts”-Lauten unserer Vorfahren sehen viele Wissenschaftler die Ursprünge des Lachens. Zwar ist das Lachen heute nicht mehr so überlebenswichtig wie früher, doch auch bei heutigen sozialen Kontakten lassen sich ähnliche Muster erkennen. Sprechen beispielsweise zwei Menschen am Telefon miteinander, fühlen sie intuitiv, ob der Mensch am anderen Ende der Leitung lächelt. Der deutsche Lachforscher Carsten Niemitz fand heraus, dass ein Lächeln die Stimmmelodie, die Atmung und den Sprachrhythmus ändert.

Das Bild zeigt eine Gruppe lachender junger Menschen, die auf einer Wiese sitzen. (Rechte: dpa)Ge­mein­sam­keit durch La­chen

Sozialer Klebstoff

80 Prozent aller Lacher beruhen nicht auf einem Witz oder einer Pointe. Die meisten Menschen lachen, um ihrem Gegenüber bewusst oder unbewusst etwas mitzuteilen. Lachen ist also in erster Linie ein Mittel der Kommunikation. Wie wichtig diese non-verbale Sprache ist, zeigt folgendes Beispiel: Ein Chef macht einen Witz vor einem seiner Angestellten. Im Normalfall fängt der Chef dann lauthals an zu grölen und der Angestellte beginnt ebenfalls zu lachen, auch wenn er den Unterhaltungswert des Witzes als eher gering einschätzt. Nicht der Witz provoziert das Lachen des Angestellten, sondern die vermeintliche Erwartungshaltung seines Chefs: Mitlachen! Der Angestellte kommt dieser Erwartungshaltung meist nach, um den Chef in seiner Rolle als Chef zu bestätigen, da er sonst negative Konsequenzen befürchtet. Man stelle sich nur einmal vor, der Angestellte würde dem Chef sein zustimmendes Lachen verweigern. Forscher haben bei dieser Art des Lachens herausgefunden, dass der Vorlacher meist laut und vokal lacht. Die Menschen, die auf das Lachen reagieren, halten sich in der Lautstärke zurück.

Doch Lachen kann weitaus mehr zwischen Menschen vermitteln als bloße Machtpositionen. Lachen kann auch als Indikator für Sympathien oder Antipathien genutzt werden. Die Menschen in einer Reisegruppe etwa, die die kommende Woche miteinander verbringen werden, lachen sich nachgewiesenermaßen am Anfang dieser Zeit häufiger an als zum Ende. Schon in den ersten Stunden wird durch häufiges Lachen geklärt, wer sich innerhalb der Gruppe am sympathischsten ist. Das Lachen zeigt an, dass zwei Menschen sich freundlich gesonnen sind, dass sie sich gegenseitig zustimmen, also eine Basis an Gemeinsamkeiten haben. Dieser Gruppenfindungsprozess geschieht fast ausschließlich unbewusst. Die Lachkommunikation hat hier den Vorteil, dass die Gefühle nicht offen ausgesprochen werden und sich so auch niemand direkt verletzt fühlen muss. Aufgrund seiner Ordnungsfunktion innerhalb sozialer Gruppen bezeichnen viele Wissenschaftler das Lachen auch als soziales Schmiermittel oder als Klebstoff.

Großaufnahme eines lachenden Babygesichtes. Das Baby hat weder Haare noch Zähne. (Rechte: dpa)Auf jeden Fall echt: das Ba­by­la­chen

Die Lehre vom Lachen

Was und wie beim Lachen kommuniziert wird, untersuchen weltweit rund 200 Lachforscher, sogenannte Gelotologen (Gelos, griechisch für: lachen). Sie forschen dabei in zwei Richtungen: Die meisten Wissenschaftler untersuchen die Mimik beim Lachen, nur eine Handvoll beschäftigt sich mit den Geräuschen, die dabei entstehen. Lachforscher glauben mittlerweile zwischen echtem und falschem Lachen unterscheiden zu können. Ein echtes Lachen beginnt spätestens eine halbe Sekunde nach dem Lachreiz. Der Lachende schließt die Augen und schaut sein Gegenüber dann erst einmal nicht mehr an. Ein weiteres Indiz sind die Lachfalten. Ohne die ist das Lachen wahrscheinlich gespielt.

Beim Lachen geschieht Erstaunliches mit der menschlichen Stimme: In wenigen Millisekunden kommt eine herzhaft lachende Frau auf eine Tonhöhe von 1000 Hertz, wobei die normale Frequenz bei 100 Hertz liegt. Die Wissenschaftler sagen, dass der komplexe Vorgang des Lachens, also die Lachmelodie, die Grunz- und Schnarchlaute und die Veränderung der Tonhöhe unbewusst gesteuert werden und deshalb niemals glaubwürdig nachgeahmt werden können. Jeder Mensch erkenne instinktiv, ob das Lachen des Gegenübers echt sei.

Götz Bolten, Stand vom 01.06.2009

Quelle:

http://www.planet-wissen.de/alltag_gesundheit/humor/lachen/index.jsp

 

Dinosaurier / von Tobias Schlößer

Dinosaurier

Riesenhaft, furchterregend, mit gewältigen Zähnen und Klauen – dieses Bild von den Dinosauriern lässt sich seit längerer Zeit nicht mehr aufrechterhalten. Auch kleinere, weniger gefährliche Urzeit-Echsen bevölkerten im Mesozoikum, dem Erdmittelalter, nahezu alle Kontinente. 170 Millionen Jahre dauerte die Herrschaft der Dinosaurier, bis sie vor etwa 65 Millionen Jahren ausstarben. Sie waren ein Erfolgsmodell der Evolution und auch in unseren Breitengraden zahlreich vorhanden. Spuren- und Knochenfunde belegen: Deutschland war ein “Dino-Land”.

Di­no­sau­ri­er­fähr­ten in Deutsch­land (4’21”)
Zur Vi­deo-​Groß­an­sicht

Die verschiedenen Saurier

Nicht jeder Saurier ist ein Dinosaurier. Im Erdmittelalter, das vor 230 Millionen Jahren begann und vor 65 Millionen Jahren endete, eroberten Saurier nahezu alle Lebensräume auf der Erde. Riesige Meeressaurier von bis zu 25 Metern Länge durchkreuzten die Meere. Gehörnte, gepanzerte und mit messerscharfen Klauen und Zähnen ausgestattete Dinosaurier streiften über das Festland, während sich Flugsaurier mit Flügelspannweiten von teilweise über zehn Metern in den Luftraum erhoben. Aber diese drei Sauriergruppen waren untereinander nicht verwandt und entwickelten sich getrennt. Darum können die Dinosaurier von den Meeres- und Flugsauriern klar abgegrenzt werden. Zu ihnen zählen nur die Saurier, die in dieser Epoche auf dem Festland lebten.

Dinosaurier in Deutschland

Auch hier in Deutschland finden sich Spuren von Dinosauriern. Der Solnhofener Plattenkalk in Bayern ist eine der bedeutendsten Fossillagerstätten weltweit. Alle bekannten Fossilien des berühmten Archäopteryx stammen von diesem Ort, mit teilweise außergewöhnlich gut erhaltenen Details. Norddeutschland ist dagegen bekannt für seine Dinosaurier-Fährten: Es sind mit die längsten auf der ganzen Welt. Gleich eine ganze Herde von Sauropoden, gigantische Pflanzenfresser, und auch gewaltige Raubsaurier haben in Niedersachsen ihre Fußabdrücke hinterlassen. Auch die ersten Hinweise auf Sichelklauen-Dinosaurier (“Raptoren”) in Europa wurden dort entdeckt.

Ein Tyrannosaurus Rex mit Beute in einer offenen Landschaft. (Rechte: Mauritius)Der Ty­ran­no­sau­rus Rex – ein schlau­er Sau­ri­er?

Schlauer als gedacht

Bei ihrer Entdeckung im 19. Jahrhundert galten die Dinosaurier als ausgesprochen dumm und einzelgängerisch. Die meisten heute lebenden Reptilien legen ja auch kaum ein soziales Verhalten an den Tag. Im Laufe der Zeit haben aber immer mehr Funde belegt, dass diese Eigenschaften nicht ohne Weiteres auf alle Dinosaurier übertragen werden können. Zumindest einige Arten führten ein geregeltes Zusammenleben, was eine mit Säugetieren und vor allen Dingen Vögeln vergleichbare Intelligenz erforderte.

Zeichnung eines Flugsauriers (Pterodactylus) beim Landeanflug an sein Nest. (Rechte: ZB)Das Brut­ver­hal­ten er­in­nert stark an Vögel

Fürsorgliche Brutpflege

Die Mehrzahl der Dinosaurier schlüpfte, wie die meisten Reptilien und Vögel, aus Eiern. Die größten Sauriereier, die bisher gefunden wurden, sind 30 Zentimeter lang und fassten drei bis dreieinhalb Liter. Während Reptilien ihre Eier in der Regel einfach ablegen und sich dann nicht weiter um das Gelege kümmern, erinnert das Brutverhalten einiger Dinosaurier eher an das der Vögel. Denn manche Saurierarten bauten Nester und bebrüteten ihre Eier. In der Mongolei konnten Forscher die Fossilien eines Oviraptors freilegen, der beim Brüten wahrscheinlich von einem Sandsturm überrascht wurde und versuchte, das Nest mit seinem ausgebreiteten Arm zu schützen. Einige Dinosaurier kümmerten sich nach dem Schlüpfen weiter um ihre Jungen. Die Maiasaurier schlossen sich sogar zu ganzen Nestkolonien zusammen und pflegten ihren Nachwuchs noch längere Zeit.

Zeichnung: Eine kleine Herde riesiger Argentinosaurier streift durch einen urzeitlichen lichten Baumbestand. (Rechte: Mauritius)Pflan­zen­fres­ser leb­ten in Her­den

In der Gruppe unterwegs

Auch zu anderen Zwecken bildeten die Dinosaurier – anders als die meisten Reptilien – Gruppen und müssen dabei eine zur Verständigung notwendige Intelligenz aufgebracht haben. Als besonders schlau gelten die kleinen, vogelähnlichen Raubsaurier wie Velociraptoren und Saurornithoides, die in Jagdverbänden ihrer Beute nachstellten.

Fußspuren belegen auch ein soziales Verhalten von einigen Pflanzenfressern, die sich zu Herden zusammengeschlossen hatten. In einer Gesteinsschicht in Texas wurden 20 nebeneinander verlaufende Fährten von Riesendinosauriern entdeckt. Die Abdrücke lassen vermuten, dass sich die Jungtiere in der Mitte der Herde bewegten, wo sie vor Räubern geschützt waren.

Die Zeichnung eines 75 Zentimeter langen Sauriers, der zur Gruppe Coelurosaurier gehört. (Rechte: dpa)Der Coelu­ro­sau­ri­er war ein schnel­ler Läu­fer

Das Erfolgsgeheimnis

Einige Dinosaurier hatten Furcht einflößende Klauen und Zähne, andere wurden vielleicht über 40 Meter lang und wogen mehr als 140 Tonnen. Ihre Größe und die imposanten Waffen sind bestimmt ein wichtiger Grund für die anhaltende Faszination der Dinosaurier. Warum diese sich ein ganzes Erdzeitalter lang gegen andere Tierarten durchsetzen konnten, erklärt der Verweis auf einige martialische Erscheinungen jedoch kaum. Denn Dinos gab es in ganz verschiedenen Größen und viele waren nicht auf den offenen Kampf eingestellt. Viele Forscher führen den Erfolg der Dinosaurier auf ihre läuferischen Fähigkeiten zurück. Denn die Dinosaurier unterscheiden sich von den meisten anderen Reptilien durch ihre Beinstellung. Die Dino-Beine befinden sich gerade unter deren Körper und gehen nicht seitlich davon ab. Durch die geraden Beine konnten sich die Dinosaurier schneller und vor allen Dingen dauerhaft fortbewegen. Die meisten anderen Reptilien können mit ihren seitlichen Beinpaaren dagegen nur kriechen und sind eher auf lange, kraftsparende Ruhepausen ausgelegt.

Versteinerung des Archaeopteryx. (Rechte: AKG)Der Ur­vo­gel Ar­chaeo­pte­ryx

Wie die Vögel

Der spektakuläre Fund des Archaeopteryx vor rund 150 Jahren belegte erstmals die lange umstrittene Verwandtschaft von Vögeln und Dinosauriern. Seitdem kamen und kommen immer mehr Ähnlichkeiten zwischen Vögeln und Dinosauriern ans Licht. Schon die Riesensaurier hatten Knochen mit Hohlräumen, die eine möglichst große Stabilität bei reduziertem Gewicht erlaubten – diese Knochenkonstruktion bringt auch Vögeln den für das Fliegen entscheidenden Gewichtsvorteil. Einige Pflanzenfresser unter den Dinos schluckten genau wie die Vögel Steine, um die Nahrung im Magen zu zerkleinern. Und manche Dinosaurier bauten Nester, bebrüteten die Eier und pflegten ihren Nachwuchs – genau wie die Vögel.

Hellgrasue Kranischfeder vor schwarzem Hintergrund. (Rechte: Mauritius)Fe­dern gab es nicht erst bei den Vö­geln

Altbekannte Dinos im neuen Kleid

Auch die Federn sind keine Errungenschaft der Vögel. In den letzten zehn Jahren wurden in China mit dem Protoarchaeopteryx, Caudipteryx, Sinosauropteryx und Sinovenator vier neue gefiederte Dinosaurier-Arten entdeckt, die teilweise sehr eng verwandt und fast genauso alt sind wie der Archaeopteryx. Nach neuesten Forschungsergebnissen besaßen nicht nur die kleinen, vogelähnlichen Raubsaurier, sondern auch größere Dinosaurier Federn. Die New Yorker Forscher Alan Turner und Mark Norell entdeckten zum Beispiel am Vorderarm eines Velociraptors knöcherne Noppen, die man bisher nur von Vögeln zur Befestigung von Schwungfedern kennt. Deshalb gehen die Wissenschaftler davon aus, dass der Velociraptor zur Wärmedämmung Federn hatte, vergleichbar mit denen heutiger Vögel.

Tobias Schlößer, Stand vom 01.03.2011

Quelle:

http://www.planet-wissen.de/politik_geschichte/urzeit/dinosaurier/index.jsp

 

Das Aussterben der Dinosaurier / von Tobias Schlößer

Das Aussterben der Dinosaurier

Gemessen an der Dauer ihrer Herrschaft verschwanden die Dinosaurier ziemlich plötzlich. 170 Millionen Jahre lang, ein ganzes Erdzeitalter, prägten die Dinosaurier die Tierwelt. Doch nach Ende der Kreidezeit vor rund 65 Millionen Jahren fehlt von ihnen jede Spur, mit einer Ausnahme natürlich: den Vögeln.

Farblithographie eines Triceratops. (Rechte: AKG)Di­no­sau­ri­er gal­ten an­fäng­lich als dumm und groß

Ungeklärte Ursachen

Warum die Dinosaurier ausstarben, ist bis heute nicht geklärt. Die ersten Forscher, die sich mit dieser Frage beschäftigten, gingen davon aus, dass die Dinosaurier schlicht zu dumm und zu groß waren, um sich an ihre Umwelt anzupassen. Angesichts ihres langen Erfolgs und des enormen Formenreichtums – es gab ja Dinosaurier in ganz unterschiedlichen Größen und spezialisiert auf ganz verschiedene Nahrungsvorkommen – vertritt heute eigentlich kein Wissenschaftler mehr eine solch pauschale Theorie. Die Dinosaurier waren auch nicht die einzigen Lebewesen, die am Ende der Kreidezeit ausstarben. Schätzungen zufolge überlebte ungefähr die Hälfte aller damals existierenden Tier- und Pflanzenarten nicht den Übergang vom Erdmittelalter in die Erdneuzeit.

Heute wird angenommen, dass sich der Prozess des Aussterbens über ungefähr 300.000 Jahre erstreckte. Diese Dauer ist allerdings nur sehr schwer zu bestimmen. Denn die Dinosaurier-Fossilien liegen über die ganze Welt verstreut und selbst die besten Fundorte gewähren keinen Rückblick ohne Lücken von mehreren Millionen Jahren zwischen einzelnen Fossilien. Noch heftiger als der Zeitraum des Rückgangs wird diskutiert, warum die Dinosaurier ausstarben. Einig sind sich die meisten Forscher nur, dass das Aussterben auf gravierende Klimaveränderungen zurückzuführen sein muss. Mehrere hart umkämpfte Theorien versuchen heute zu erklären, wie dieser Klimawandel genau aussah und was ihn herbeiführte.

Grafik mit einem großen Gesteinsbrocken im dunklen Weltraum. (Rechte: SWR)Me­teo­ri­ten­ein­schlä­ge haben eine enor­me Wucht

Meteoriteneinschlag

In den 90er Jahren des 20. Jahrhunderts stießen Forscher auf einen 200 Kilometer breiten Krater unter der Küste des Golfs von Mexiko. Vor 65 Millionen Jahren, also ungefähr zur Zeit des Massenaussterbens, ist dort, wo heute die mexikanische Halbinsel Yucatán liegt, wahrscheinlich ein gewaltiger Meteorit von zehn Kilometern Durchmesser mit nahezu 100.000 Kilometer pro Stunde eingeschlagen. Die Folgen müssen verheerend gewesen sein. Der Meteorit löste eine Flutwelle um die ganze Erde aus und schleuderte so gewaltige Mengen Staub in die Atmosphäre, dass sich die Erde schockartig für viele Jahre abgekühlt haben muss. Schon 1980 hatte der Physik-Nobelpreisträger Luis Alvarez die These aufgestellt, dass ein Meteoriteneinschlag den Dinosauriern den Garaus machte. Doch immer weniger Forscher glauben mittlerweile, dass die Folgen eines einzelnen Einschlags dazu ausreichten. Die meisten Wissenschaftler gehen heute davon aus, dass mehrere Gründe für das Aussterben der Dinosaurier verantwortlich waren. Vielleicht noch weitere Meteoriten, denn in der Folgezeit wurden noch mehr Krater gefunden, die auf eine ganze Serie von Meteoriteneinschlägen hindeuten. Aber es gibt auch noch andere mögliche Ursachen.

Eine riesige Wolke aus Gas und Staub erhebt sich am 18. Mai 1980 nach der Eruption über dem Mount St. Helens. (Rechte: dpa)Vul­kan­aus­brü­che set­zen un­ge­heu­re Men­gen an Staub und Gasen frei

Vulkanausbrüche

Das Ende der Kreidezeit ist durch gewaltige Vulkanausbrüche geprägt. Die bis zu drei Kilometer dicke Lavaschicht des indischen Dekkan-Trapp-Massivs zeugt heute noch von den ungeheuren Mengen an Staub und Treibhausgasen, die dabei freigesetzt wurden. Die Ausbrüche hielten wahrscheinlich über mehrere Millionen Jahre an. Viele Forscher glauben darum, dass diese Vulkanausbrüche zu einer radikalen Klimaveränderung beitrugen, die für die Dinosaurier, aber auch für viele andere Tiere und Pflanzen das langsame Ende bedeutete.

Kontinentaldrift

Eine andere Theorie führt den entscheidenden Klimawandel auf die Verschiebung der Kontinente zurück. Über das gesamte Ende der Kreidezeit veränderte sich das Klima lokal demnach, weil die Kontinente immer weiter auseinanderdrifteten. Viele Gebiete entfernten sich vom Äquator und kühlten ab. Der Atlantik, anfangs noch vom Festland umgeben, öffnete sich immer weiter, so dass kalte, arktische Ozeanströmungen eindringen konnten. Auch die Landschaft veränderte sich. Da sich die Kontinentalplatten teilweise übereinanderschoben, falteten sich auf dem Land gewaltige Gebirge auf wie die Rocky Mountains, der Himalaja und die Alpen.

Drei Giraffen laufen vor einem schneebedeckten Berg durch die Savanne. (Rechte: dpa)Das Zeit­al­ter der Säu­ge­tie­re brach an

Wendepunkte der Evolution

Während des Übergangs vom Erdmittelalter zur Erdneuzeit vor rund 65 Millionen Jahren fanden also zeitgleich mehrere Umbrüche statt, die alle dazu beigetragen haben könnten, dass die Dinosaurier, wie viele andere Tiere und Pflanzen auch, ausstarben. Bis heute streiten Wissenschaftler darüber, welche Ursache letztlich entscheidend war. Fest steht, dass dieses Massenaussterben nicht das einzige in der Erdgeschichte war. Das größte ereignete sich, bevor die Dinosaurier aufkamen – vor 253 Millionen Jahren am Ende des Perms.

Massenaussterben stellen immer auch einen Wendepunkt im Verlauf der Evolution dar, in deren Folge es neuen Arten möglich wird, sich zu entwickeln. Nach der von den Dinosauriern beherrschten Epoche entstanden mit den Gräsern und Blütenpflanzen ganz neue Pflanzenarten und die Säugetiere eroberten das Festland.

Tobias Schlößer, Stand vom 26.05.2010

Quelle:

http://www.planet-wissen.de/politik_geschichte/urzeit/dinosaurier/saurier_aussterben.jsp